Yıllar önce, rahmetli Hulki Aktunç'un bir söyleşisine katılmıştım. Farklı biçimlerde yazdığı etkileyici öykü ve romanlarıyla tanınan Hulki Aktunç, ayakta interaktif bir şekilde kendini anlatırken reklam yazarlığı yönüne de değinmişti. Türkiye'de bir yazarın teliflerle hayatını sürdürmesi imkansız olduğu için bu mesleği seçmişti usta yazar. Katılımcılardan biri ona, reklam yazarlığının öykü ve roman yazmasını olumsuz etkileyip etkilemediğini sordu. Cevabı şöyle oldu: Elbette olumsuz etkiliyordu ama reklam metninde verilmek istenen mesajı birkaç sözcüğe sığdırmak sözcükleri damıtma konusunda kendini geliştirmesini de sağlıyordu.

O söyleşiye katıldığımda henüz yeni mezun, idealist biriydim. Yayınevlerinde çalışabilir, çevirmenlik ve editörlük yaparak hayatımı kazanabilir ve reklam dünyasına hiç bulaşmayabilirdim. Öyle olmadı tabii, reklam ajansına olmasa da birkaç şirkete ve reklam ajansına yakın bir yer olan dijital ajansa düştü yolum. Üniversiteden "Copywriting", yani metin yazarlığı sertifikam olmasına rağmen daha çok içerik yazarlığı yaptım.

İçerik yazarlığının metin yazarlığından farkını şöyle özetleyeyim: Metin yazarı daha çok reklam metinleri yazar, genelde daha kısa ve vurucu metinlerdir bunlar, ayrıca, basılı ya da dijital mecra için olabilir. İçerik yazarı ise reklam metni de yazabilir ama sitede yayınlanacak metinler, uzun blog yazıları ve daha birçok metni daha yazar. Gerçi, bir eleman alınca iliğini kemiğini kurutacak kadar çalıştırmak Türkiye klasiği haline geldiği için artık bu ayrım bence o kadar net değil.

Döndüm, dolaştım, Hulki Aktunç'un yıllar önce değindiği o ikileme ben de böylece varmış oldum. Kendime soruyorum: Girişimim meyve verdiğinde veya kendi isteğimle yazdıklarımdan reklam parası geldiğinde ticari içerik yazar mıyım? Her seferinde zihnimden koskoca bir "HAYIR" çıkıyor. Ama şu an hayatımdan memnun değil miyim? Memnunum çünkü yine bir şekilde yazarak kazanıyorum, bunu meslek haline getirdim ve etrafımda böyle de biliniyorum. Bunlar güzel şeyler.

Kendi kendime düşünürken bu yazı fikri çıktı ortaya. Öykü yazarlığı açısından Hulki Aktunç olabilmek için bir fırın ekmek yemem, bir kütüphane daha kitap okumam gerekiyor ama yine de birkaç kelam edecek kadar da deneyimim oluştu diye düşünüyorum. Sahi, içerik yazarlığı ve öykü yazarlığı arasında benim gördüğüm farklar neler?

Öykü Yazarlığı Gönüllü, İçerik Yazarlığı Ticari


Öykü yazarlığını para için yapmıyorsanız, ki telifleri düşününce pek para için yapılacak durumda değil dediğim gibi, gönüllü yapıyorsunuzdur. Basit mantık. Ama içerik yazarlığını kendi sitenize veya bir arkadaşınızın ricası üstüne yapmıyorsanız (gerçi öylesi de keyifli) bir müşteri için yapıyorsunuzdur. Müşteri demek, ortada parasının hakkını tam anlamıyla bekleyen biri var demek.

Eksiler: Para için, yazmak zorunda olduğunuz için yazdığınız metinlerde daha çok kendinizi değil müşterinizin isteklerini sergilemek durumundasınız. Çok yoğun zamanlarda "Ne öykü yazılırdı şimdi" moduna girmek, ardından parasal kısmı düşünüp odaklanmak olası. Para kazanıp rahat rahat öykü yazacak hayat şartlarını kendime sağlayayım derken bir süre sonra öyküye ne zamanımın ne de aklımın kaldığını fark etmiştim.

Artılar: İnsan bir öykü yazdıktan sonra "Ben yazdım oldu" havasına çok kolay girebiliyor. Ama içerik yazınca durum öyle değil. Sizin üstünüzde bir göz, onun üstünde de müşterinin gözü var. O metin, gerek haklı gerek haksız gerekçelerle, sürekli gidip gelebilir. Bunu yaşamamak için bazı metinleri, yeterince iyi olduklarına inana kadar defalarca okuduğumu bilirim. Bu, bence öykü yazarken de benimsenmesi gereken bir tutum.

Öykü Yazarlığı Stressiz, İçerik Yazarlığı Stresli


Öykü yazarları bana itiraz edebilir: Ne demek öykü yazmak stressiz! Elbette kendi içinde bir stresi var ama yayınevine çoksatar yetiştirmeye çalışmıyorsanız o stres kendi içinizde yaşadığınız bir stres. "Daha iyi nasıl yazabilirim?" gibi. Ama içerik yazarıysanız, özellikle bir şirket bünyesinde çalışıyorsanız, şirket içinde ayrı, müşteri tarafından ayrı strese maruz kalabilirsiniz. İşler hep acildir ve hiçbir zaman istenildiği gibi olmamıştır.

Eksiler: Sürekli zamana karşı yarışırken alelacele ne çıkacağını bilmeden yazmak bir yana, somut bir iş çıkardığınız için herkesin yaptığınız iş hakkında her nasılsa bir fikrinin olması sinirinizi epey bozabilir ve özgüveninizi oldukça zedeleyebilir. Ben böyle bir süreci atlattıktan ancak birkaç ay sonra istediğim gibi bir öykü yazabildim ve öykü bittiğinde derin bir oh çektiğimi hatırlıyorum. Sanki zihnime birikmiş tortulardan arınmıştım.

Artılar: Öykü yazmak kendimize bağlı bir şey olduğu için iş hayatındaki bu stres ve zorunluluktan kaynaklanan disiplini öykü yazarken yakalamak mümkün olmayabiliyor. Zamana karşı yazmak ille de kötü metinler çıkacağını göstermez. Çalıştığım yerlerde oldukça içime sinen metinler çıkarıyorum genelde. Öyküde de kendime öyle bir zaman aralığı verseydim, şu zamana kadar şu kadar öykü yazacağım ve dosyamı hazırlayacağım deseydim belki şimdi öykü kitabımı elimde tutuyor olurdum.

Öykü Yazarlığında Kuralları Siz Koyarsınız, İçerik Yazarlığında Başkaları


Okul sıralarında öykü deyince hemen "giriş, gelişme, sonuç" veya "serim, düğüm, çözüm" denir ya modern ve postmodern öykü anlayışında o iş öyle değil. Klasik deyişle: Tek sınır, hayal gücünüzün sınırı. İstediğiniz konuyu, istediğiniz biçimde, istediğiniz sözcüklerle anlatabilirsiniz. Oysa içerik yazarlığının belli kuralları vardır. Bu kuralları müşteri veya üstünüz sizin için belirler. Belki öyle bir metin o websitesine yakışmayacak ve daha iyi bir fikriniz var. Yok, nasıl söylendiyse o.

Eksiler: Yine insanın kendine ve yaptığı işe saygısının azalması söz konusu. Keşke, aslında büyük bir işi kucaklayan içerik ve metin yazarlarına (bence artı olarak tasarımcılara ve yazılımcılara), daha fazla kıymet ve şirket içerisinde daha fazla rol verilse. Maalesef, esnekliğin her iki taraf için de avantajlı olacağını anlatmak genelde mümkün olmuyor. Sonuçta, şunu şöyle yazacaksın, şu kelimeleri kullanacaksın... Peki.

Artılar: Şimdi yazının başındaki artıya geldik. Müşteri dedi ki parke hakkında bir yazı yaz ama sadece 250 karakterlik yer var. Haydi bakalım, zihne kuvvet! Verilmek istenen mesajı oraya sığdırmak gerçek bir zihin jimnastiği. Bu jimnastik, kısa öykü için ve yabancıların çok kısa öykü (Hulki Aktunç'un Türkçeleştirmesiyle küçürek öykü) için aslında biçilmiş kaftan. Örnek olarak, Ernest Hemingway'in çok ünlü küçürek öyküsünü vereyim: "Satılık: Bebek patikleri. Hiç giyilmedi."

Öyküde Konuyu Siz Belirlersiniz, İçerik Yazarlığında Başkaları


O söyleşideyken biri gelecekten gelip bana günün birinde finans, sigorta, sağlık veya mobilya hakkında yazı yazacaksın deseydi yüzüne kahkahayı basardım. Ama bir süre sonra ne yazı olsa yazarım demezseniz Türkiye şartlarında aç kalabilirsiniz. Mobilya gibi esnek konularda "Evinizi nasıl döşersiniz?" gibi genel geçer yazılar yazmak mümkün ama finans ve sigorta terimlerini iyice araştırıp öğrenmek gerekiyor, yoksa revizyon manyağı olursunuz.

Eksiler: Hiç alakanız olmayan konularda araştırma yapmak zamanı boşa harcıyormuşsunuz hissi yaratıyor. Genelde de yeni dünyalar keşfetmiyor, "Vay, neler olmuş neler!" demiyorsunuz. Belki hayatınızda bir daha hiç kullanmayacağınız ve adını ilk defa duyduğunuz bir marka, bir ürün veya bir sektör hakkında en az 350 kelime ahkam kesmeniz gerekebiliyor.

Artılar: Bu konular belki işinize yaramayacak ama belki de yarayacak! Öykünün sınırı tamamen sizin hayal gücünüz ya, bir miktar daha bilgi edinmenin size zararı olmayabilir. Çoğu yazarın veya okurun bilmediği çok derin ayrıntılar yazma ihtimaliniz de var. Örneğin, iki sene bir sağlık sitesinde çeviri yaptıktan sonra, karakterlerini örselemeyi seven bir yazar olarak tıkandığım birçok noktada açıldığımı ve o çevirilerden edindiğim bilgileri hiç azımsanamayacak bir sıklıkta kullandığımı fark ettim.

Gerçekten anlayışlı bir şirkette, uyumlu bir ekiple çalışarak yukarıdaki eksilerin büyük ölçüde yumuşatabilirsiniz. Başka bir seçenek de tek başınıza çalışabileceğiniz şartları sağlamak. Ben mi? Bu yazıda "gönüllü" bir şekilde içimi döktükten sonra ticari içeriklere geri döneceğim, hem de isteye isteye. İster öykü yazarı, ister içerik yazarı, isterseniz başka meslekten olun, artıları eksileri değerlendirerek şartları kendinize göre biraz şekillendirmeyi denemeniz lazım.


Dizi olan değil film olan Outsourced (Yeni Bir Aşk, hemen cıvık cıvık yapın adını), iş hayatının zalimliği, zorunlu olsa da bambaşka bir coğrafyaya seyahat, kültürler arasındaki farklılıklar, bu farklılıkları orta noktada birleştiren bir aşk hikayesi ve doğu kültüründe kadının konumunu barındıran, bütün bunları yaparken oryantalizme düşmeyen tertemiz, bağımsız bir film. Senaryosunun güzelliği birbirinden sevimli oyuncularla birleşince tadından yenmez hale gelmiş. Birbirinin aynı filmleri pişirip pişirip önümüze koyan yolculuk filmleri listeleri arasında bana bu filmi buldurduğu için Gaia Dergi'ye de teşekkür etmek boynumun borcu. (Listedeki diğer filmlerden biri olan Tracks'in yazısı da sırada.)

Sürprizbozanlar çıkabilir. Demedi demeyin.

Beklenmedik bir haber 


Kapitalizmin başladığı yer olan Amerika çoktan farklı çalışma yöntemlerini benimsemeye başladı. Bunlardan biri de "outsource", yani dışarıya yaptırmak. Bu dışarıya yaptırma stili, "remote work", yani uzaktan çalışmadan farklı olarak dünyanın herhangi bir yerinden serbest çalışanları toplamak değil, bir departmanı veya şirketin tamamını daha ucuz bir ülkede kurmak ve taşeron mantığına yakın bir şekilde yaptıkları işleri uzaktan yönetmek şeklinde gerçekleşiyor. Ucuz ülkeler de tahmin edeceğiniz üzere Hindistan, Çin, vb.

Todd Anderson (Mark Hamilton) da bir dışa yaptırma mağduru. Amerika'da, konfor bölgesinde, sakin sakin çalışan bir müdür olan Todd'u daha üst müdürü bir gün odasına çağırıp bölümünün yurt dışına taşındığını söylüyor. Todd'un altındaki elemanlar kovuluyor ama ona Hindistan'daki yeni elemanı eğitmesi için Hindistan'da görev alma teklifi yapılıyor. Todd bu ani değişiklikten hoşnut kalmasa da teklifi reddederse işsiz kalacağını bildiğinden razı oluyor.


Ver elini Hindistan


Amerikalı Todd için Hindistan'a ilk ayak basışı tam anlamıyla bir şok. Bu noktada İngiliz komedisi An Idiot Abroad'dakiler gibi gıcık hareketlerle ağzına vurulası bir tipe dönüşeceğini düşündüm ama film boyunca efendiliğini bozmadı. Bu arada, Batı kültürüne aşina olan Türkiyeli izleyiciler filmi izlerken daha şanslı çünkü iki tarafın kültürün de birbirlerinde neyi farklı bulduğunu anlayıp çok daha fazla eğlenebiliyorsunuz.

Dönelim filme. Todd, uçaktan indikten sonra onu karşılayacak kişiyi arıyor gözleriyle ama ortalık o kadar karışık ve kalabalık ki karşılayan kişinin gelmediğini düşünüp yoluna devam ediyor. Önce, onu bavulla gören taksiciler tarafından etrafı sarılıyor. O sırada, hiç ona ilişmeyen ve "Cool Cab" yazan bir taksiye yaslanmış bir taksiciye gözü çarpıyor ve hemen ona koşuyor. İlk hayal kırıklığı: Adam onu "serin taksi" yerine tuktuka bindiriyor. Amerikalı, taksiyi durdurmak isterken diğer taksiciler tekrar üşüşünce yoluna tuktukla devam ediyor. Todd'un şaşkın bakışlarıyla güldüren bu sahne, eğlenceli bir filmin bizi beklediğini belirten de ilk sahne ayrıca.

Kültürel farklılıklar


Filmin bence en güzel yanlarından biri tadında olması. Ne (Afrikalıların da kendi ülkelerine yapıldığından şikayet ettiği gibi) bir fakirlik pornosu var ne de aman Uzakdoğu ne güzel, çiçekler, kelebekler havası. Hindistan'a gidince ne görecekseniz onlar gösterilmiş. Daha sonra anlatacağım kadınların konumuyla ilgili sahnelerde bile yönetmen izleyiciye bir yargı vermekten geri durmuş, yorumu bize bırakmış.

Şahsen en çok güldüğüm sahne, Todd'un otellerinde kaldığı Hintli aileyle yemek yerken sol elini kullanması ve "Biz o elle yemek yemeyiz"in altında yatan nedeni ilk başta anlamaması. Sonra, tuvalete gitmesi gerektiğinde kapıyı açıp alaturka tuvaleti görmesiyle aydınlandığı an mükemmeldi. Ayrıca dopdolu gelen trene şaşkın şaşkın bakarken ve ona binemeyeceğini düşünürken bir Hintlinin yardımıyla ite kaka kendini trende bulması da oldukça komikti.

İneğin kutsal sayıldığı yerde elemanlarına inek satma dersleri veren Todd'un Amerikanlığının yontulması uzun sürmüyor. Hindistan'ın içinde yaşadıkça, onlarla sohbet ettikçe, kutlamalarına katıldıkça kendini bu farklı kültürün kollarına bırakıveriyor. Adının taaad değil tood (kara kurbağası) diye okunması da artık umurunda olmuyor. Ondaki bu büyük değişimin mimarlarından biri, çalışanları arasında yer alan ve söz almaktan hiç çekinmeyen Asha.


Aşk ve orta noktada buluşmak


Başta çok Amerikalı görünse de ılımlı bir tip olan Todd, Hint kültürüne alışmaya ve çalışanlarıyla kaynaşmaya başlıyor. O arada da güzel gülüşlü, konuşkan Asha'ya gönlünü kaptırıyor. Todd'un onun için Hindistan'da kalacağından emin olmuşken yönetmen yine gerçekçiliğini konuşturup bize bir masalın içinde olmadığımızı hatırlatıyor. Asha bir "Batılı" erkekle birlikte olmaktan ne kadar zevk alsa da bir nişanlısı var ve ne kadar özgür görünse de geleneklere karşı çıkamıyor.

Filmdeki Puro'yu da unutmamak gerekiyor. Todd'dan bir şey öğreneceği ve edineceği pozisyonla nişanlısıyla evlenebileceği için yüzü hep gülüyor. O ne dese not almaya çalışıyor. Todd'un Hint kültürüne alışmasını sağlayanlardan biri de Puro oluyor. Birlikte, katıldıkları demek ne kadar doğru olur bilmiyorum, işe giderken "maruz kaldıkları" Holi festivalinde rengarenk olmaları ve Todd'un Ganj Nehri'nde yıkanarak hem boyalarından hem de o zamana kadar öğrendiklerinden arınması da güzel bir sahne.

Yine değinmeden geçemeyeceğim güzel bir sahne de Todd'un kaldığı otelin yanında tepsiyle yemeklerini paylaştığı aile tarafından bir gün yemeğe davet edilmesi ve duvarı aşarak fakir mahalleye geçmesi. Todd'un aslında farkında olmadan Hindistan'a getirdiği yukarıdan bakışın bu sahnede tamamen yok olduğunu görebiliyoruz.

İş hayatının zalimliği, Todd'un Hindistan'da peşini bırakmıyor. Amerika'daki büyük patron bu sefer de departmanı Çin'e taşıyacağını söylüyor. Todd zar zor kovulacaklarını söylüyor çalışanlarına. Asha dahil genç takım pek takmamış görünüyorlar ama Puro'nun ilk defa yüzü gülmüyor. Todd nedenini sorunda, "Onlar genç, ben iş bulamam," diyor ve bu durumda nişanlısıyla da evlenemeyeceğini söylüyor. Todd bu soruna mükemmel bir çözüm buluyor. Hazır işi öğrenmişken Puro'yu eşiyle Çin'e gönderip üstünde efil efil gömleğiyle işsiz olarak Amerika'ya dönüyor.



Kadının konumu 


Bu başlığı özel olarak açmak istedim. Yönetmen, Hindistan'ı son zamanlarda hep gösterildiği gibi adım başı tecavüz oluyor havasında göstermemiş ama Hint kültürünün kadınlar için hayatın pek de kolay olmadığına değinmiş.

Yukarıda belirttiğim gibi, Asha çok konuşkan, rahat ve özgür görünmesine rağmen, ailesinin ona bulduğu nişanlıyı bırakamayacağı için, çok beğendiği ve iyi anlaştığı Todd'u reddediyor. Todd da şaşırıyor geleneğin onun hayatına böyle yön vermesine. "Sen özgür bir kadınsın, kararları sen vermelisin" diyor. Ama Asha pencereden gözlüğünü takarak çıkan yaşlı kadını görünce, söz olmasın diye Todd'dan onunla "iş arkadaşı gibi" tokalaşmasını istiyor. Todd, onun dediğini yapsa da bir gece önce otel odasında beraber kaldıktan sonra böyle bir davranış kafasını karıştırıyor. Neyse ki Asha'nın eline tutuşturduğu Kama Sutra sayfasıyla kafa karışıklığı biraz geçiyor.

Todd Hindistan'dayken Asha onun telefonuna kendini Hint melodisiyle kaydetmişti. Todd Amerika'ya dönüp evine yerleşirken Todd'un telefonu o melodiyle çalmaya başlıyor ve film bitiyor. Asha'nın bu kararı vermesine sadece bir izleyici olarak değil bir kadın olarak da epey sevindim. Sonrasında sadece hal hatır sorma mı olacak yoksa Asha "ben geliyorum" mu diyecek merak ettim.

Kısacası, izlenilesi, keyifli ve yer yer bilgilendirici bir film Outsourced. Seyahati seveni, aşk hikayesi seveni ve de sevmeyeni hep birlikte memnun edecek bir film. Hindistan'a bir de bu gözle bakmak için kaçırmayın.

Salzburg'a gittiğimde her yerde Mozart'ın izlerini göreceğimi düşünüyordum. Gitmeden Spotify'dan onun şarkılarını dinleyerek idmanımı da yapmıştım. Şehirde Sound of Music'i (Neşeli Günler) önceden izlediğim için ikinci kez, seyahatim sonrasında izlemeye karar verdim. Tahminlerimin aksine şehirde Mozart'ın değil müzikalin sesi daha yüksekti. Mozart büyük ölçüde çikolatalarda sıkışıp kalmışken müzikal hem film hem de canlı gösterilerle birlikte tüm şehre yayılmıştı. İtiraf edeyim, bahar zamanı gittiğimden midir nedir, atmosferi sakar ve sempatik Maria'nın karakterine daha uygun buldum.

Salzburg'da üç gün kaldım. Bu üç gün için sürekli gök gürültülü sağanak yağış gösteriyordu hava durumu. Neyse ki hemen hemen hiç olumsuz hava koşuluyla karşılaşmadım. Varış günümde Salzburg şehir merkezini gezdim, muhteşem manzaralı devasa kalesine çıktım, sonra sabah kuş sesleriyle uyanacağım otelimi buldum. İkinci günü tamamen Hallstatt'a ayırdım. Son gün de Sound of Music'in çekildiği mekanları da geçtiğim, Hellbrunn Sarayı'na kadar uzanan bisiklet ve yürüme yolunu aşındırdım.


Adeta bu dünyadan değil


Salzburg'u aslında dünyaca ünlü Hallstatt'a yakın diye tercih etmiştim. Ama üç gün boyunca elbette bu şehre de vakit ayıracaktım. Zira, Hallstatt gibi Salzburg eski şehir merkezi de UNESCO Dünya Mirasları Listesi'nde.

Hallstatt gerçekten fotoğraflarda göründüğünden daha da güzel olan muhteşem bir kasaba. Ama Salzburg'dan ceza gibi 27,5 Euro tren parası ve tren durağından merkeze geçmek için kullandırılan teknenin 5 Euro'su (+ dönüşü) ile hemen herkesin günübirlik gittiği bu kasaba, tertemiz havasını koklayıp manzarasını zihninize kaydetmekle yetineceğiniz bir masal diyarı. Aileden birinin evi yoksa yaşamanızın imkanı yok. Yeni ev de yapılmayacak.

Salzburg öyle değil. Güzelliği öyle böyle değil ama bakarsanız, normal bir şehir. Sokaklarda sizin, benim gibi insanlar yürüyor. Eski şehir merkezi dışında normal evler, normal dükkanlar. Masal diyarı değil kanlı canlı bir şehir. Ayrıca, her tarafı park ve ormanlarla kaplı. Temiz hava ciğerlerimi yalayıp geçerken İstanbul'da aslında nasıl zehir soluduğuma dair fikir de edindim. Hem fiziksel hem de psikolojik olarak. İnsanlarda huzur ve güler yüz hakimdi. O kadar yere gittim ama dönerken moralimi en çok bozan şehir Salzburg oldu galiba.


Maria eteklerini savura savura koşmakta haklı


Sound of Music, çekilmiş müzikal filmlerin muhtemelen en güzellerinden biri. İki buçuk saat müzikal, yarım saat politik gerilim de denebilir. Başrolde sevimli Julie Andrews ile soğuk ve karizmatik Christopher Plummer var. Bizde de Hülya Koçyiğit ve Ediz Hun'la Sen Bir Meleksin adıyla uyarlandı ama oyuncu seçimi yerinde olsa da orijinal filmin Nazi karşıtı havası gibi onu klasik olmaya taşıyan unsurlar hak getire tabii. Süprizbozanlık pek bir şey yok aslında, hele de yerli versiyonunun TV'de milyon kere yayınlandığını düşünürsek. (Fakat son yarım saati epey sürprizli, o yüzden temkinli olun.)

Filmin başlarında rahibe olmaya çalışan ama kendini Salzburg Alplerinde unutan, aklı bir karış havadaki Maria'yla tanışıyoruz. Salzburg'u görmeden hiçbir anlam ifade etmeyen onun bu hallerini artık yerden göğe kadar haklı buluyorum. Film de muhtemelen bahar aylarında çekilmiş. Sarı kır çiçeklerinin kapladığı zeminin arkasında fon olarak üstü karlı muazzam dağlar var. Son fotoğrafı çektiğim yolda bir de güzel bir sürprizle karşılaştım: (Liesl'ın adilerin adisi erkek arkadaşıyla bahçesinde cilveleştiği) Frohnburg Sarayı önünde, bu manzaraya karşı Sound of Music şarkıları söyleyen, farklı milletlerden beş altı kişi. Dedim ya şehir Mozart'ın değil Maria'nın etkisinde...

İşin güzel tarafı (yine İstanbul diyeceğim ama bir İstanbullu açısından acı tarafı), 1965 yılında çekilmiş bir filmde gördüğüm Salzburg şehir merkezinin 2016 yılının nisan ayında gördüğüm şehir merkezinin neredeyse birebir aynısı olması. Şu an çıkıp Salzburg'a gitseniz Maria ve yedi çocuğun geçtiği yerlerden siz de geçebilir, aynı açılardan aynı şekillerde şarkı söyleyebilirsiniz.


Ah, Salzburg!


Şehirleri çok beğenip dönüşte iç geçirdiğim oldu ama Salzburg'u resmen kıskandım! Salzburg'un sokaklarında dolaşan insanları, kuşların şakıdığı oksijen deposu koruları ve bütün ihtişamıyla salınan Alp Dağlarını... Pasaportu orada yırtıp atmadıysam başka hiçbir yerde yırtmam herhalde.

Ama kendime söz verdim: Günün birinde Salzburg'a tekrar geleceğim ve o gelişimde Maria gibi eteklerimi savura savura "Sound of Music"i söyleyeceğim.
Resim annemden.

Son zamanlarda, özellikle beyaz yakalılar arasında, bir erken kalkma muhabbetidir gidiyor. Ben de konudan eksik kalmayayım dedim. Peşin peşin söyleyeyim, yazıdan erken kalmak için öneriler beklemeyin. Hatta, itiraf edeyim, bu satırları biraz gıcıklık olsun diye yazıyorum.

Kendimi bildim bileli erken kalkarım. Erken derken, genelde sabah 7'yi geçirmem. Günün birinde öğlene kadar uyuyakalsam annemler 112'yi arayabilir, arkadaşlarım paniğe kapılabilir, o derece. Öyle uyanınca yatak keyfi yapmak da gerer beni. Çocukken normalde okula geç kalırsınız, uyanamazsınız, uyansanız yataktan çıkamazsınız, değil mi? Hafta içi, hafta sonu, bayram seyran demeden koridorda fıtı fıtı dolaşan ve annesinin "uyusana evladım" dediği bir çocuk hayal edin. O benim işte.


Zararları


Erken kalkmanın yararlarından önce zararlarından bahsedeyim. Öncelikle, afyonu patlamayan, yatakla bütünleşik yaşayan arkadaşlarınızda kalırsanız sizi bir kaşık suda boğacak kadar sinirlenebiliyorlar. Ama arkadaşlar yine iyi. Ben küçükken ailece tanıdıklarda kaldığımızda yerimden de kımıldayamadığım için tavanlardaki bütün badana lekelerini ezberlediğimi bilirim. Neyse ki, deneyimlerimden ders alan biriyim. Yıllardır çantamdan kitabım eksik olmaz. Bir de artık akıllı telefonlar ve kablosuz internet var. İcat edenlerin elleri, beyinleri dert görmesin.

Bir de öyle bir biyolojik saatim var ki akşam yatma saatimden bağımsız kalkabiliyorum. Genelde 12'den geç saatte yatmıyorum ama es kaza 2'ye 3'e kalırsam sabah en geç 7'de yine ayaktayım. Bir arkadaşımla üniversite zamanı çıktığım gençlik kampının son gününde 5 buçukta yatıp 6 buçukta kalktığımı bilirim. Bütün gün bulutların üstünde gibi yürümüştüm, her şey fluydu ve sesler uzaktan geliyordu.


Yararları


Eh, en başta, erken kalkan yol alır. Serbest çalışınca geç saatlerde kalkılırmış gibi bir izlenim var. (Belki de öyledir, hiç geç kalkmadığım için...) Saat 10'da "Rahatsız etmiyorum, değil mi?" diye gelen telefona asıl vermem gereken cevap "Yok, ben zaten mesaiyi yarıladım" olmalı normalde. Ofis hayatı bu sebepten de geriyor beni. 9'da mesai, yoluydu, oturup işe başlamasıydı derken vakit geçip gitmiş. Halbuki günün yarısına kadar işimi yapıp bitirsem, kalan zamanı da kendime ayırsam...

Sadece yetişkinlikte değil küçüklükte de erken kalkmanın çok ekmeğini yedim. Sabah gün ışımadan yayınlanan bütün çizgi filmlerini izlemişliğim var. Hatta erken kalkmamı tatil günleri de bağlamadığı için, hatırladığım kadarıyla 6 yaşımda olduğum yılbaşı sabahı, kargalar daha kahvaltılarını etmeden kalktığımda Tutti Frutti'ye bile denk gelmiştim. Kadınlar orada çin çin yaparken annem babam fosur fosur uyuyordu tabii. Ne bilsinler...

Yararlardan biri de kendime değil etrafımdakilere. Arkadaşlar sürekli bir kaşık suda boğmak istemiyor tabii; bunun dersi var, işi var, erken kalkmak gerekebiliyor. Karşınızda kanlı canlı bir çalar saat! Pili bitmeyen, saat gibi iki zırla bırakamayan ve tepesine vurunca susmayan, inatçı mı inatçı.

Seyahate çıktığımda da geç kalktığımı hatırlamıyorum. Üstelik, Avrupa'daki bir iki saatlik farka hemen adapte olup oranın saatine göre erken kalkabiliyorum. Güneş enerjisiyle çalışıyorum adeta. İleride Asya veya Amerika gibi saat farkı çok fazla olan bir yere gittiğimde jetlag yaşamayacağım konusunda beni tanıyanlar hemfikir.


Bu işin sırrı nedir?


Sırrım falan yok. Kalkıyorum. "Biraz daha yatayım, kalkarım" dediğimi hiç hatırlamam. Gözlerim açıldı mı bir daha kapatamam, tekrar uykuya dalamam. Ama uyudum mu tam uyurum. Genelde, gece yattığımda gözümü kapatırım, sabah da açarım. Gün içinde hiç siyah çay ve kahve içmememle bir alakası olabilir. Ofiste bile bitki çayı dışında kafeine hiç sarılmadım. Onun dışında aklıma gelen... Güneşe selam olsun, ne diyeyim.

Twitter'da bir süredir 40SabahErkenKalk diye bir kampanya var. Şeytan dürtüyor, "8 yıl sonra 40 yıl olacak inşallah ehe ehe" yazasım geliyor, sonra moral bozmayayım diye vazgeçiyorum. Bu yazıyı yayınladıktan sonra öğlen uyanırsam sizden bilirim, ona göre.


Kardeşimin izleyip beğendiği Temple Grandin filmi epeydir aklımdaydı. Bir de, You Don't Know Jack gibi biyografik TV filmlerinde başarılı olan HBO'nun çektiğini öğrenince başladım seyretmeye. Keyifli iki saat geçirmek dışında bir beklentim yokken bana yepyeni bir "kapı" açan bir filmle karşılaştım. Claire Danes'in oyunculuktan da öte performansının yanı sıra harika bir bilim kadının adı da aklıma kazındı: Temple Grandin.


Film Hakkında


Öncelikle filmden bahsedeyim. Biyografik filmlerde sürprizbozan vermeli miyim emin olamıyorum ama dursun kenarda. Temple'la yaz tatiline teyzesine gitmesiyle tanışıyoruz. Teyzesi gayet güler yüzlü ve anlayışlı bir kadın. Evde, otizmli yeğeninin rahat edebileceği düzenlemeler yapıyor. Aslında Temple teyzesinin yanında rahat çünkü çiftlik evinde hayvanlarla iç içe olma fırsatı elde ediyor. Sonra Temple'ın annesiyle tanışıyoruz. Daha gergin bir kişiliği var çünkü yıllardır zor bir çocuk olan Temple'ı layıkıyla yetiştirmek için elinden gelenin en iyisini yapmış. Herkes Temple'dan umudunu kestiğinde annesi ona desteğini hiçbir zaman esirgememiş. Bir doktor, Temple'ın otizminin temelinde annesinin önemli bir dönemde kızına sarılmadığının yattığını söylemiş. O yüzden anne, sürekli bir yerde yanlış mı yapıyorum, kızıma yeterli olamıyor muyum tedirginliği içinde.

Gelelim esas karakterimiz Temple'a. Doktorun konuşamayacak demesine rağmen 4 yaşında konuşmaya başlıyor. Ama başka insanlarla ilişkileri hep sıkıntılı onun için. Çift yönlü bu sıkıntı. Otizmden dolayı zaten başka insanlarla ilişki kurmakta zorlanıyor. Başkaları da onun "tuhaf" davranışlarından dolayı geri zekalı olduğunu düşünüyor ve işi aşağılamaya kadar vardırıyor. Temple bazen yılacak gibi oluyor ama annesi ve teyzesi onu yalnız bırakmıyor. Temple bir okuldan daha başarısızlığı nedeniyle atıldıktan sonra annesinin son umut olarak bulduğu bir yatılı okul Temple'ın hayatını değiştiriyor. Bu okul doğayla ve hayvanlarla iç içe. Temple burada fen bilgisi öğretmeni Dr. Carlock'un dikkatini çekiyor. Dr. Carlock okuldaki diğer hocaların aksine Temple'da özel bir şeyler olduğunu fark ediyor: fotoğraflarla düşünme (daha sonra kitabı için de bu ismi seçecek). Bunu gerçekleştirmek için Temple'a sınıf arkadaşlarından farklı bir ödev veriyor: Ames Odası'ndaki göz yanılmasının nasıl olduğun maketle anlatmak.



https://www.youtube.com/watch?v=chxCNEsu3YU

Dr. Carlock Temple'ın yeni durumlar, yeni ortamlar karşısında strese girmemesini sağlayacak bir öneri de sunuyor: Onları kapı olarak düşün. Temple stres yaşadığında ineklerin sakinleştirildiği bir mekanizmadan geliştirip aynı şeyi kendine uyguluyor. Bu alet insanlara garip geliyor ve okulda onu aletinden ayırmaya çalışıyorlar. Sonunda anlayışlı ve kör oda arkadaşı onu aletle birlikte kabul ediyor. Annesi ve teyzesinin, ardından Dr. Carlock ve oda arkadaşının destekleri, elbette kendi azmi ve zekası sayesinde Temple başarı basamaklarını birer birer çıkmaya başlıyor. Bu süreçte her şeyi görselleştirip somutlaştırmak durumunda. Örneğin, ironiyi zihninde doğrudan canlandırdığı için anlayamıyor. Bir de insanların ve hayvanların ölünce nereye gittiklerini: "Sahi, nereye gidiyorlar?"


Hem otizm hem toplumsal cinsiyet ile mücadele


Film boyunca birçok insanın ağzının orta yerine vurmak istedim. Sürekli dalga geçmeler, sürekli aşağılamalar. Özellikle Don denen kazma, insanın sabrını en çok zorlayan karakter. Hepsi çok matahmış gibi! Gerçi Temple da bir dayanıyor, iki dayanıyor, üçüncüsünde birisinin ağzına çok temiz bir darbe indiriyor. Sonra da sebepsiz şiddet uyguluyor diye şikayet ediliyor ama biz seyirciler biliyoruz ki yerden göğe kadar haklı.

Temple üniversiteden de mezun olup mastıra başladığında çocukluğundan beri çok sevdiği besi hayvanları için daha elverişli tesisler tasarlamak istiyor. Otizminin de avantajıyla onların psikolojisini çözüyor ve davranışlarını anlamlandırabiliyor. Ben burada sadece otistik gözünün değil kadın gözünün de devreye girdiğini düşünüyorum. Hayvanların mezbahalarda kesilmesinin önüne geçmiyor ama onların strese sokulup korku içinde öldürülmesini önleyecek ataerkil bakışa karşı alternatifler getiriyor. (Etin Cinsel Politikası'nı hatırladım bu sahnelerde.) Filmin sonunda "onlara bu saygıyı borçluyuz" cümlesi ona hayvan aktivistliği saflarında da bir yer sağlıyor.

Elbette, kabul görene kadar çektiği çileleri biriktirse dağ olur. Seçtiği mastır dalında eğitim gören tek kadın olması yeterince zor değilmiş gibi Amerika'nın 60'lı ve 80'li yıllar arasında, özellikle kırsal kesimde doruklarında yaşadığına tanık oluyoruz. Temple'ı birçok kez engellemeye çalışıyorlar ama düz bir düşünce yapısına sahip olan Temple, kurnazlığı öğreniyor ve başarıya giden yan yolları keşfediyor. Örneğin, Don onun içeri girmesini engelleyerek araştırma yapmasının önünü kestiğinde Temple içeri alınanların özelliklerini inceliyor. Herkes erkek tabii. Önce arabasını değiştirip daha "erkeksi" olan bir kamyonet alıyor, kendini ve aracını çamura buluyor ve erkek kılığına girip kapıdaki görevliyi kandırmayı başarıyor. Don ve diğer kazmalar hakareti daha ileri götürüp arabasına kanlı boğa taşağı atınca Temple aşırı sinirleniyor ve "ben bunları yemek diye yedim" diyor.


Hem Bilim İnsanı Hem Girişimci


Temple, bütün tedirginliğine rağmen oldukça girişken aslında. Makalelerinin yayınlanması için gereken kişiyle birebir konuşuyor ve meslektaşları daha yapamamışken onları önemli bir dergide yayınlatmayı başarıyor. Böylece isim sahibi de oluyor. (Bir de yine kurnazlık kategorisinde: Don girişini tekrar engellediğinde dergiden basın kartı da istiyor. Böylece onu içeri almazlık edemiyorlar.) 

Beni en çok etkileyen sahnelerden biri, projesine sahip çıktığı ve onu pazarladığı sahne oldu. Dr. Carlock'un önerisiyle sadece mezbaha öncesi süreci değil mezbahaları da baştan tasarlamaya karar veriyor. Marketin otomatik kapısını giyotinle özdeşleştirdiği için geçemediği sırada tanıştığı bir kadının kocası tam da mezbaha sahibi çıkıyor. (Temple şanslı da bir yandan.) Kadın onu tanıyor ve kocasıyla tanıştırıyor. Bir sürü adamın arasında Temple tek başına. Kadının kocası sadece bir erkek değil işveren olarak dikiliyor Temple'ın karşısına. Ekibiyle birlikte malum yorumu yapıyorlar: "Bu malzemeleri kullanırsak bunun maliyeti kaç olur biliyor musun?" Temple alıyor eline sazı. Hayvanları gütmek için tuttuğunuz adamlara ne kadar ödüyorsunuz, ölen hayvanlardan zararınız ne oluyor gibi sorularla adamları uzun vadede karlı çıkacaklarına ikna ediyor. Bu sefer de "işe yarayacağını nereden biliyorsun?" diye soruyorlar. "Biliyorum," diyor, "çünkü bende Einstein ve Nikola Tesla'da olan şey var. Zihnimle görüyorum."

Temple'ın girişimciliği iş hayatıyla da sınırlı değil, otizm alanında da söz sahibi. Filmin son sahnesinde otizmlilere ve ailelerine yol göstereceğinin sinyallerini veren sahneyi görüyoruz. Kürsüde bir profesör konuşuyor. Ama zaten aileler uzman görüşü almaktan bıkmış. Temple lafa karışıyor. Herkesin yüzü ona dönüyor. Birisi "çocuğunuz mu otizmli?" diye soruyor. Göğsünü gere gere "hayır, ben!" diyor. Böylece, herkes onun kürsüye çıkıp konuşmasını istiyor. Temple, sosyalleşeceğinin belirtisini ilk defa annesine belli belirsiz dokunarak gösteriyor. Daha sonra koridorda yürürken karşısında kocaman bir kapı olduğunu zihninde canlandırıyor, onu bambaşka bir hayata götürecek bir kapı...


Filmin Dışında Temple Grandin




Bundan sonrası filmde anlatılmıyor. O yüzden günümüze kadar olan kısmı kısaca tamamlamaya çalışacağım. Öncelikle evet, filmdeki güzel kovboy gömleklerini gerçekte de giyiyor. (Özellikle "insan içine çıkma" gömleğinin hastası oldum.) Çünkü otizmden kaynaklanan duyusal bütünleme bozukluğunun önüne geçmesi için rahat giysiler giymesi gerekliymiş. Ayrıca, filmde de gösterildiği gibi hala ata binmeye devam ediyormuş. Filmlere, özellikle de bilim kurguya özel ilgisi varmış.

Halen Colorado State University'de profesör. Birçok üniversiteden fahri doktora almış. 1995 yılında Oliver Sacks, Mars'ta bir Antropolog kitabında ondan bahsetmiş. 2010 yılında Time'ın yılın kişileri listesinde "kahramanlar" kategorisinde yer almış. Zaten yayımlandığı veya onu konu alan makale ve programların haddi hesabı yok. Düzenli olarak antidepresan alıyormuş ama filmde gösterilen aletini artık kullanmıyormuş, hatta onu tamir etmek yerine insanları kucaklamayı tercih ettiğini bile açıklamış. 

Biyografik filmlerin kahramanları hayattaysa bazen filmi beğenmeyebiliyor, kendilerini yeterince yansıtmadığını düşünebiliyor. Ama HBO işini o kadar iyi yapıyor ki Jack Kevorkian ve Al Pacino gibi dünyalar tatlısı Temple Grandin ve Claire Danes'in de yan yana fotoğrafları var. Hatta Temple Grandin filmi beğendiğini 2010 tarihli TED konuşmasında bile  dile getiriyor. Konuşmasının sloganı "Dünyanın her türde zihne ihtiyacı var." Hala hayatta ve hala hayattayken keşke onunla tanışabilsem.

Temple'ın kendiyle ve çevresiyle mücadele etmesinde temel bir sebep yatıyor: iz bırakmak. Öylece kaybolup gitmek istemiyor. Bunu öyle de güzel başarmış ki... Böyle başarılı insanların biyografik filmlerini izlerken kendime sormadan edemiyorum: "Acaba yıllar sonra ben ne olacağım?"
Bloğumda ilk on sıralaması uzun süredir aynı. İstatistiklere baktığımda özellikle ilk üç yazının düzenli olarak ziyaret aldığını fark ettim. Merak edip Google'da araştırdım. Saatleri Ayarlama Enstitüsü yazım 3. sayfada, Mr. Toot ve Frankfurt Seyahatnamesi yazılarım ilk sayfada çıkıyor. Siteye şu ana kadar reklam vermediğim halde. Tamamen organik.

Sonra kendi kendime sordum: En çok okunan ilk 10 yazı neden pek değişmiyor? Özellikle, ilk 3 yazıya bakarak kendime birtakım notlar, hatta boyundan büyük bir laf olmazsa dersler çıkarmaya başladım. Bu yazıyı okumaya zaman ayırıp eklemek veya "o öyle değil" demek istediğiniz bir şeyler olursa yorum bölümünün kapıları sonuna kadar açık.

1. SEO önemli ama o kadar hayati değil.

SEO'yla ilk tanışmam üç yıl kadar önceye denk geliyor. Ondan sonra da SEO, yazılarımın az çok içinde oldu. Yazarken SEO kuralları veya anahtar kelimelere çok bağlı kalmıyorum ama özellikle film yazılarımın zamanlamasına ve isminin içerikte her şekilde geçmesine dikkat ediyorum. Attığım başlıktan da bariz biçimde belli olduğu üzere, Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü çok daha önceden yazmıştım. Diğerleri nispeten daha yakın bir zamanda yazıldı. Kitap sektöründe Saatleri Ayarlama Enstitüsü aratılan bir anahtar kelime ama diğerleri o kadar değil. Demek ki hedefli başlıklar yerine sevdiğim konularda yazdığım içeriklerin şansı da aramalarda oldukça yüksek.

Bu arada, direkt siteye gelen aramalar için yazdığım tek bir içerik var. Zamanında hemen her gün birileri "sylei" diye bir kelime aratıyordu. Elleri boş dönmesinler diye sıkı bir araştırma yaptım, Afrika'daki anlamına kadar ulaştım ve yazıyı girdim. Ondan sonra da o yazıyı bir daha okuyan olmadı...

2. Yazılar arasında çok zaman bırakma.

Onca Saatleri Ayarlama Entitüsü yazısı arasında benimkinin üçüncü sayfada ne işi var? Çünkü yazıyı ta 2009 yılında yayına aldım. Blogda hep birinci sırada olması da kendi acemiliğim. O yazıdan sonra bloğu bıraktım ve bir dahaki yazıyı iki sene sonra girdim. O sırada bile yazı almış başını gitmişti. Diğer yazılarla arasındaki ziyaret farklı binlerle ölçülecek düzeyde. Buradan çıkarmam gereken ders açık, yazılar arasında bu kadar çok zaman bırakmamak lazım. Şu an için ben yazıyı silmedikçe ardından gelenler ona yetişemeyecek gibi görünüyor. Yine de umudu elden bırakmamak lazım çünkü ikinci ve üçüncü yazılar ondan çok yıllar sonra diğer eski yazıları da geçerek bu sıralamalara yerleşti.

3. Her yazıyı günün birinde binlerce kişi okuyacakmış gibi yaz.

SEO kuralları ve zaman değil de en çok içimi acıtan ders bu oldu. Ylvis yazısı dışında diğerlerine hiç mi özenmemişim? İlk sayfalarda çıkıyorlar da okuyana ne katıyorlar? Şu an okuduğumda kendi yazdığım bu yazılardan tatmin olamıyorum. Oysa, çok daha ince ayrıntılara girdiğim, beyin fırtınası yaptığım yazıların çoğu ilk 10'da bile değil. Ne var ki, yarın öbür gün o sıralamaya girmeyeceklerinin garantisi de yok. O yüzden, kendime düşeceğim en önemli not bence bu: herkesin bir şeyler yazdığı internet ortamında gerçekten okunmaya değer bir şeyler sunmak.

Bakalım, bundan sonra sıralamayı değiştirebilecek miyim?

Şu ömürde yarı-ergen zombili aşk filmi de önermek varmış. Ama gerçekten keyifliydi, paylaşmadan edemedim. Zombi severler için bir yenilik de barındırıyor: Zombilerin yaşamına içeriden bir bakış. Yaşam dedimse de idare ediverin. Onlarınki de öyle bir çile.

Sürprizbozanlara giriş.

Aynı isimli kitaptan uyarlanan Warm Bodies (Sıcak Kalpler), zombiliğin tekdüze yaşamından ve yalnızlıktan sıkılmış zombi R'nin iç konuşmasıyla başlıyor. Zombilerin homurtudan başka ses çıkaramadığı düşünüldüğünde bu konuşma hem akıcılığı sağlıyor hem de bize direkt bir zombiyle iletişim kurma olanağı tanıyor. Nicholas Hoult da sempatik bir zombi seçimi olmuş, empati yapmayı kolaylaştırıyor.

İşte o konuşma: "Hayatım neyden ibaret ki? Çok solgunum. Dışarı daha çok çıkmalıyım. Daha sağlıklı beslenmeliyim. Duruşum berbat. Daha dik durmalıyım. Daha dik durabilseydim insanlar bana daha fazla saygı gösterirdi. Benim sorunum ne? İnsanlarla iletişim kurmak istiyorum. Neden insanlarla iletişim kuramıyorum. Doğru ya. Ölüyüm ya ondan. Kendime bu kadar yüklenmemeliyim. Hepimiz ölüyüz sonuçta..." Görüntü, müzik ve makyajla birleşince izlenebilir bir film olduğu daha buradan belli oluyor.


Zombi-insan aşkı


Senaryodaki aşk hikayesi aslında gayet klişe (zombi-insan aşkı klişe?). Yalnızlıktan sıkılan bu zombi, bir grup türdeşiyle insan yemeye çıktıkları bir sırada ilaç toplayan gençliği gafil avlayıp çıtır çıtır yedikleri sırada esas kız Julie'yi görüp anında aşık oluyor ve onu oracıkta kurtarmaya karar veriyor. Kızcağız başta korksa da nazik ve kültürlü zombimizin etkisine kapılıp Cem Yılmaz misali "Zombi de olsa insan insandır" havasına giriyor.

Filmin ilk yarısında zombi kızı uçaktan bozma evine atıyor, ikinci yarıda kız zombiyi saraydan bozma evine atıyor. Zombi avcısı aksi baba onları ayırmaya çalışıyor. (Adam da haklı karısı, çocuğu zombilere yem olmuş; kız eski erkek arkadaşını yiyen zombiyi tutup getiriyor damat diye.) Hem isim hem de balkonla Romeo ve Juliet göndermeleri sunan yönetmen bizi üzmüyor, çiftimizi orijinal hikayenin aksine kavuşturuyor.


Filmde aşk dışında kalanlar


Bence filmde aşk dışında kalan kısımlar çok daha zevkli. Öncelikle, insani özellikleri kaybedince yaşamın ne kadar yavanlaştığını görebiliyoruz. R ve diğer zombiler ölüp dirildikten sonra geçmiş yaşamlarına dair hiçbir şey hatırlamıyorlar. R, bu hatırlamadığı geçmişe özlem duyuyor. Diğer zombi filmlerinden farklı olarak bu filmde, zombiler dirilmesini istemedikleri cesetlerin beyinlerini yiyorlar. Yalnız, beyin yemenin bir yan etkisi var: yedikleri kişinin anıları onlara geçiyor. R, Julie'nin eski erkek arkadaşı Perry'nin beynini yediğinde onun çocukluğuna ve Julie'yle arasının iyi olduğu döneme dair anıları da kaydetmiş oluyor. Bu ayrıntıyı hesaba katınca aslında Julie'ye aşkı yüklenmiş gibi bir şey oluyor.

Filmin dönüm noktası, R'ın gayet canlı olan Julie'yi zombi dünyasına takdimi. Onları el ele gören zombilerin bence sadece aşktan değil, yukarıda bahsettiğim gibi insani bir hisse tanık olduklarından dolayı kalpleri atmaya, vücutları ısınmaya başlıyor. Unuttukları insanlığa yavaş yavaş geri dönüyorlar. Örneğin, R'ın kankası M, bir vitrine bakarken eski bir anısını, bir kadınla el ele tutuştuğunu hatırlıyor. (Geri dönüş olacak ama filmin başında kankayı tanıştırdığı ve homurtularla anlaştıkları sahne harikaydı.) R, yine insani bir şey olan uykuya ve rüya görmeye de hasret. Ne var ki, kızın yanında uyuyakalıyor ve rüyasında ta en başta kendi kendine söylediği şeyi görüyor: insanlarla kaynaştığını.


Önyargıları yıkmak


R ve Julie'nin yarattığı bu etki kankadan başlıyor ve dalga dalga başka zombilere de yayılıyor. Bu arada zombilerin ceset ve iskelet diye iki farklı türü var. İnsanlığı hatırlayan kısım cesetler. İskeletlerse tamamen dönüşsüz ve insafsız yaratıklar. Zombiler gibi yamuk yumuk da yürümüyorlar; ince uzun bacaklarıyla tabana kuvvet koşuyorlar ve kemik gücü kullanıyorlar. Bunların kökünü kazımanın tek yolu, insanlarla cesetlerin birlik olması. Ama önce, Julie'nin aksi babasının başını çektiği insanların önyargısını kırmak gerekiyor.

Aşk dışındaki güzel noktalardan biri de bu bence. Zombilerin mecburiyetten dolayı insan eti yedikleri ve şans verildiğinde düzelebildikleri anlaşılıyor. İskeletlere karşı savaşta, orduyla gelen insanlara cesetler yardım ettiğinde askerler şaşırıp kalıyor. "Bir sorun var. Hangisini vuracağız?" Akıllı davranarak kendilerine yardım edenleri değil arsız olanları vurmaya karar veriyorlar. Julie'nin başı çektiği dostluk görüşmeleri, aksi babanın zombi oğlanı vurduktan sonra akan kanı görmesiyle olumlu yönde nihayete eriyor.

Bütün iskeletler temizleniyor. Temizlenmeyenler kendi kendilerine telef oluyor. İnsanların ördüğü duvar, Berlin Duvarı edasıyla yıkılıyor ve insanlarla anladığım kadarıyla vejetaryen olan cesetler kaynaşmaya çalışıyor. Bu sırada R neredeyse tamamen insana dönüşmüş durumda. Bu kadar hızlı adapte olması şaşırtıcı değil çünkü uçaktan bozma evini zaten insani parçalarla doldurmuştu. Kar kürelerinden plaklara kadar pek çok şey. Yalnız R, zombiyken de kızla gayet iyi anlaşırken kız onunla tam manasıyla zombilikten çıktıktan sonra kavuşuyor. Kıyak geçeyim bari; önyargılar o kadar da yıkılmamış demeyeyim, can korkusu diyeyim.


Film müzikleri


Filmde genel olarak tatlı tatlı göndermeler var. Örneğin, R uçak evinde kızı tavlayabilmek için topladığı plaklardan birini çalmaya başlıyor. Kız "Neden iPod dinlemiyorsun?" diye soruyor. Zombi de yapıştırıyor cevabı: "Plakta ses daha kaliteli, daha canlı". Kimi zaman plaktan kimi zaman arkaplanda çalan şarkılar (ve çalındıkları anlar) gerçekten başarıyla seçilmiş.

Benim favorilerim arasında, cesetlerin insani özellikler kazanmaya başlayıp iskeletlere karşı yürüyüşe geçtikleri sırada Scorpions'tan "Rock You Like a Hurricane" çalması ve Julie'nin kankasının R'a insani makyaj yapmaya başladıkları sırada "Pretty Woman" açması var. Böyle anlatınca saçma geliyor ama izlerken siz de bu sahnelere kayıtsız kalamayacaksınız.

Sonuç olarak, şaşırtıcı biçimde bomboş olmayan ve aynı türdeki filmlerden ayrı bir yerde konumlanan, bir yandan da oldukça akıcı ve sevimli bir film olmuş Warm Bodies. Benim gibi öylesine izlemeye başlayıp epey beğenebilirsiniz.


Sevgili serbest çalışan, ne yaptın sen?

Serbest çalışmaya müsait bir işin var.
Bütün gün ofiste tıkılmak saçma, dedin.
Hem, orada herkes işine karışıyor.
Maaşın, serbest çalışarak rahatça kazanabileceğin bir miktar.
Elveda gözyaşı, elveda stres.

Sen öyle san...

Genel olarak iş ahlakı olmayan, kurnazlığı zekadan sayan bir memlekette hiç "freelance" bir ruh huzura erer mi?

Çıtayı ne kadar indirirsen indir, daha ineceği bir seviye var. Kimse emeği için önüne kırmızı halı serilsin diye beklemiyor ama karşılıklı iş yapmak neden bu kadar zor? Bu kadar zor olmak zorunda mı?

Gel bak seni neler bekliyor...

1. Hakarete hazır ol.

Hakaret sebebi Türkiye'de genel olarak "benim istediğim gibi olmamış" üstünden ilerler. Ne var ki, istediğini bilen işverene veya müşteriye hiçbir zaman rastlanmaz. Elbette, işin gerçekten istedikleri gibi olmaması, hatalı olması vb de mümkün. Ama bunu ifade etme şekli nedense hep hayattan soğutacak şekilde olur: "Ben böyle mi dedim!!!", "Ne biçim olmuş bu!!!" (ünlem işaretleri önemli, en az üç adet). Halbuki "Şurası şöyle olsa daha iyi olmaz mı?" gibi bir söylem ne ona batar ne karşısındakine. Fakat o zaman egosunu şişiremez, üstünlük kurduğunu hissedemez.

2. Sessizliğe hazır ol.

İşleri tam istenildiği gibi teslim edersin ama birden ses kesilir. E-postalar, aramalar cevapsız kalır. Suçu kendinde ararsın, nerede hata yaptım dersin... Hakaret kadar kötüdür bu yaklaşım. Gerçekten bir daha çalışılmayacak kadar kötü bir durum varsa söyle ki biz de bilelim, kendimizi ona göre hazırlayalım, değil mi? Ama o zaman Araf'ta bırakarak işkence etmiş olmazsın; net davranmış olursun, o da Türkiye'nin ruhuna uymaz.

3. Köleliğe hazır ol.

Genel "Parasını vermedim mi yapacak" mantığı serbest işlerde, özellikle de Türkiye gibi iş tanımının net çizilmediği yerlerde doruğa çıkar. Çeviriyi yaptı / yazıyı yazdı, neden üstüne düzeltisini de yapmasın, neden diğer çevirmenlerin yazılarını da kontrol etmesin, neden onları bir güzel klasörleyip bana göndermesin falan filan. Nasılsa bu işi yapacak binlerce insan var ve bana mecbur! Sana da, parana da... diye başlayan iç geçirmeler "Ben bunun için mi okudum?" çizgisinde devam eder. Evet, bunun için okuduk. (...Startup kurdu.)

4. Para peşinde koşmaya hazır ol.

Yukarıdaki her bir maddenin sonu olmaya aday bir madde. Ofis çalışmasında paranın yanı sıra statü için de çalışılır. Ama freelance çalışmada işveren bilir ki sadece para için çalışıyorsun ve günü kurtarmaya çalışıyorsun. O yüzden para direkt tehdit unsurudur. İşini "iyi" yapmazsan, üç yüz kere düzeltmezsen veya yanında ek bir şeyler yapmazsan o paraya kavuşamayabileceğini bileceksin! Ya o iş için harcadığın zaman ve enerji? Üstüne soğuk su içmeye hazır ol.

İşte böyle sevgili serbest çalışan. Çilen daha yeni başlıyor!

(Fotoğrafta gördüğünüz, çevirime yardım eden Paşa'ya selam olsun.)


Arkadaşım Işıl'ın önerisiyle bu yılki altKitap öykü ödülüne katıldım. Gece açıklanan sonuçları sabah gördüm. Seçkideyim! Zaten yazdıklarımı çevrimiçi yayınlatma fikrine iyice yaklaşmışken güzel bir gelişme oldu bu.

Öykü seçilmezse blogda yayınlamak amacıyla anneme bir de resim çizdirmiştim. Madem böyle, ben de haberde kullanayım dedim. Neden soğan olduğunu öyküyü okuyunca anlayacaksınız :)

Öykümün adı "Şüphe". Seçkide yayınlanmadan önce tadımlık bir parçayla sizi baş başa bırakayım:

"Onu anlatmaya nereden başlasam ki? En çok utanması hoşuma gider. Hülyalı hülyalı bakan ela gözlerine dayanamayıp kız sen ne güzel bakıyorsun deyince hemen gözlerini devirir. Yanakları kızarır, eli ayağına dolanır. İnsan içine karışmayı pek sevmez. Çarşı pazara çıkar arada. Soluk renkli bir başörtüsünü gevşekçe bağlar çenesinin altında. Birkaç kere ben de gittim onunla. Sözcüklerde tasarruf eder. Domates mi alacak? Parmağıyla gösterir. Mırıldanır: 1 kilo. Uzaklara gözlerini hafif kısarak bakar. Kaç kere doktora gidelim dedim. Çekinir."

Bütün kazananları buradan görebilirsiniz: http://www.altkitap.net/altkitap2016oykuodulu/