yetersizlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yetersizlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Daha önce "Yetersizlik Hissi" diye bir deneme yazmıştım. Ama bu konu ara sıra aklıma geliyor. Sürekli daha iyi olmalıyız, sürekli daha fazla şey öğrenmeliyiz. İnsanlar arasında hayatın her anına yayılan bir rekabetçilik var. On dil bilen, sekiz hobisi olan, beş kişinin işini bir arada yapabilen insanlar olmamız bekleniyor. Neyse ki sosyal yaşamımda rekabet içeren ortamlarda bulunmuyorum. Ama iş hayatında hep soruyorum kendime: Ne gerek var?

Kendimi geliştirmemek değil demek istediğim. Yeni diller öğrenmeyi, yeni yerler keşfetmeyi, iyi kitaplar okumayı, yazı ve çeviri konusunda kendimi geliştirmeyi çok seviyorum. Ama sorun şu ki ben bunları kendim için yapmak istiyorum ve bunların hiçbirisinin iş hayatında kıymeti yok. İş hayatı için de çabalıyorum. Microsoft Office'teki programları daha iyi öğrenmek, Photoshop öğrenmek, HTML öğrenmek, CSS öğrenmek, temel düzeyde fotoğraf düzeltmeyi öğrenmek, SEO öğrenmek, Google Analitics gibi reklam ve pazarlama araçlarını kullanmayı öğrenmek, şunu öğrenmek, bunu öğrenmek...

Bu konunun tekrar gündemime gelmesi aslında geçenlerdeki bir konuşmadan kaynaklanıyor. Öncelikle son işimdeki görevimi size anlatayım: "inbound pazarlama uzmanı". Olay şu: Eskiden pazarlama tek yönlüydü, müşterilerin veya kullanıcıların rızası alınmıyordu. İnbound pazarlama ile onların dikkatini çekerek marka bağlılığı yaratmak. Bunun için de bir speşşşyaliiistin yapması gereken şey(ler) blog yazmak, site içeriği yazmak, meta description yazmak, backlink için başka sitelere yazı yazmak, o yazıyı yayınlatmak için yayıncılarla iletişime geçmek, SEO'ya uygun içerik üretmek, sosyal medyada içerik yayınlatmak, gerektiğinde çeviri yapmak, müşterinin web sitesinin nasıl daha fazla ziyaret çekeceğini düşünmek, içeriğin yanı sıra tasarım önerileri sunmak, varış sayfalarını düzenlemek, müşteri ilişkilerini yönetmek, kullanıcıları satın almaya ikna etmek, mailing fikri üretmek, bütün bu yapılanların sonuçlarını gözlemlemek, analiz etmek, yorumlamak. Elbette bunlar tek kişinin yapacağı işler değil. O yüzden sonuç müşteriden azar, işyerinde memnuniyetsizlik falan filan.



Neyse gelelim konuşmaya. Buraya gelirken çeviri yapmayacağını belirten ama tabii ki müşteri isteyince "aa öyle mi konuşmuştuk!?" tepkisiyle karşılaşan arkadaş haliyle sıkılmış. İyi niyetinden şüphe etmediğim, bizden sorumlu diğer bir arkadaş da bize sıkıntımızı azaltmak için daha fazla şey öğretebileceğini (karmaşık Excel tabloları vb) ve daha sonra bizim "yükselip" altımızda yazar/çevirmen çalıştırabileceğimizi söyledi. O gün aklımda zaten olan soru işaretleri daha da çoğaldı. Türkiye'de maaşın ve ayrıcalıkların artması için "yükselmek" gerekiyordu ama ben böyle yükselmek istiyor muydum? Yazı yazmak ve çeviri yapmak gerçekten bir şirkette paspas olmak mı demekti? Peki, gerçek bir kapitalist olduğumu düşünelim. O sıçramayı gerektirecek her şeyi öğrenmemle doğru orantılı olarak artacak mıydı bana sunulanlar? Bu kadar şeyi öğrendikten sonra ben bu şartlarda başkasının şirketi için çalışmayı isteyecek miyim?

Fordizmden önce her şeyin bir uzmanının olduğu ve Fordizmden sonra görevlerin bölünmeye başladığı söylenir. Şimdi o bölünenler iyice yayıldı ama tekrar birleştirilmeye başladı. Özellikle bizim gibi taşıma suyla dönen dandik ekonomilerde "canın isterse" diye olabildiğince işi tek bir kişiye kakalamak iyice normalleşti. İnsanlar da işlerini kaybetmemek için ödenmeyen fazla mesailere seve seve katlanıyor. Üstelik 6'da çıkmak konusunda "Memur muyuz biz?" sıkça duyduğum savunmalardan. Ajansta çalışınca tüy dikiliyor galiba ama ben henüz fark edemedim. Avrupa ve Amerika bu aşamalardan daha önce geçtiği için küçücük bir şeyin uzmanlığı bile hem maddi hem manevi karşılık buluyor (ayrıca mesai saatlerini düşürmeyi planlayan ülkeler var). Bunun buradaki karşılığı. "Sadece yazı mı yazıyorsun, hmm..." Türkiye'de bir beyaz yakalıysanız tek bir şeyde uzmanlaşma hakkınız yok. İş arkadaşlarınızı geçtim, işveren ve yöneticiler nezdinde "yetersiz" bir insan etiketi yersiniz.

Ekonomik kriz olunca bunu da bulunamazsın kafası en sevdiklerimden. Aslında hemen çekip gidememe nedenlerim arasında benim de biraz o kafada olmam vardı. Kendimi bir şekilde bir ofisle garantiye almak. Halbuki her an daha fazlasını "öğrenebilen" veya iş dünyasında karşılaştığımız üzere kendini öyleymiş gibi pazarlayan biri yerime geçebilir. Belki de geçse kendime saygımı yeniden kazanırdım; kendim için öğrenirdim, kendim için çalışırdım.

Ve dayanamayıp istifa ettim. Yine başka bir şey bularak...

Bu yazıyı yazmayı epeydir düşünüyordum. Geçenlerde Mehmet Pişkin'in intihar öncesi videosuyla artık yazmam gerektiğine karar verdim. Dıştan birçoğumuza göre eli yüzü düzgün, belli bir geliri ve çevresi olan, iyi bir muhitte yaşayan biriydi Mehmet.

İçinde neler yaşadığını bilemeyiz tabii, sonuçta bu dünyayı terk etmeyi seçti. İntihardan bahsetmeyeceğim. Mehmet benden 6-7 yaş büyükmüş. Aynı nesil sayılabiliriz. Anlatmak istediğim, bizim neslin mutsuz olması ve bu mutsuzluğun kaynaklarından biri: yetersizlik hissi.

Görsel olarak Little Miss Sunshine (Küçük Gün Işığım) filminin karakterlerini seçtim. Filmi izleyenler bilir, tüm aile kaybedenlerden oluşmaktadır. Hepsi toplum nezdinde sorunlu tiplerdir. Ama ailenin ufaklığı Olive için birlikte yaptıkları bir yolculukta birlikte vakit geçirme fırsatı bulurlar ve bütün kusurlarıyla birlikte yaşamaktan mutlu olduklarını anlarlar. Ama gerçek hayat maalesef böyle değil. Birçok aile, birçok arkadaşlık ve birçok ikili ilişki başarılı olmayı şart koşar. İş hayatını malum, kendi işiniz değilse neredeyse bütün işyerleri her halükârda başarılı olmanızı bekler.

Ne kadar başkalarını takmayan bir insan olursak olalım insanlarla birlikte yaşamak durumundayız. Birtakım beklentileri karşılamazsak toplumda edindiğimiz küçücük yer de sarsılabilir. Mesela Türkiye'de ailenizin her dediğini yapmazsanız, inançlarınız veya cinsel yöneliminiz farklıysa, iş güç sahibi değilseniz muhtemelen yetersiz bir evlatsınız. İkili ilişkilerde karşınızdakine itaat etmiyor veya onu hediyelere boğmamışsanız yetersizsiniz. Arkadaşlara gelince, eğer aynı sektördeyseniz potansiyel rakipsiniz ve sizden daha iyi olmak zorundalar. Şansınız yaver gittiyse ve iyi insanlarla bir aradaysanız ne mutlu. Neyse ki onlardan biri olduğumu düşünüyorum.

Ama iş hayatındaki yetersizlik hissine bir türlü çare bulamadım. Çözüm büyük ölçüde benim elimde değil muhtemelen. Sistemin elinde benden çok seçenek olması ve parayı hak etmenin sonunun olmaması yatıyor temelde. Söylenilen saatte işlerimi bitirip çıksam da yetmiyor. İstenilen sayıda içerik üretsem daha fazlası gerekiyor. Düzgün bir metnin her zaman daha iyisi bekleniyor. Daha, daha, daha. Bundan kaynaklı huzursuzluğu yakın çevremde de hissediyorum. Ama birçok kişinin bu durumda olması rahatlatıcı değil.

Güzellik yarışmasında ortalığı karıştırıp ailesiyle mutlu mesut eve dönen Olive'ın lüksü yok bizde. En son ne zaman olumlu bir geri bildirim aldığınızı düşünün. Mesela iş hayatında olumlu geri bildirim almak beni sevindirmektense şaşırtıyor. Ayrıca ardından kesin bir "ama" gelecek diye tedirgin oluyorum. Evimiz, gelirimiz, çevremiz ve bilgi birikimimiz var ama "yetmiyor". Belki nankör, belki doyumsuz bir nesiliz. Fakat biz bir şekilde yetmemeye devam ettikçe korkarım ki bu nesilden daha çok Mehmet'ler çıkabilir.

Yetersizlik Hissi

by on 22:58:00
Bu yazıyı yazmayı epeydir düşünüyordum. Geçenlerde Mehmet Pişkin'in intihar öncesi videosuyla artık yazmam gerektiğine karar verdim. ...