yazılım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yazılım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Şu aralar bilgisayar dünyasında tutunmanın zorluklarını anlatan iki dizi var: Halt and Catch Fire ve Silicon Valley. Bu iki diziyi ayrı ayrı yazmayı düşündüm ama aralarında o kadar paralellik var ki bir arada yazmaktan kendimi alamadım. Bu paralelliği olumlu manada belirtiyorum. Zira biri ciddi bir dizi, diğeri alabildiğine komedi.

Halt and Catch Fire

Halt and Catch Fire 80'li yıllarda bilgisayar dünyasının yeni yeni kızışmaya başladığı bir dönemde geçiyor. Hırslı ve ileri görüşlü bir adam olan Joe MacMillan (Lee Pace) piyasaya olay yaratacak yeni bir bilgisayar sürmek için başta mühendis Gordon Clark (Scott McNairy) ve 22 yaşında zehir gibi bir yazılımcı olan Cameron Howe'dan (Mackenzie Davis) oluşan bir ekip kuruyor.

Joe tam bir girişimci ve ağzı laf yapan bir tip. Başarı yolunda uçanı kaçanı (hem maddi hem manevi hem de gerçek anlamda) şey etmekten kaçınmıyor. Gordon evli barlı, çoluk çocuk sahibi bir mühendis. Bu işle birlikte karısı ve çocuklarıyla fazla vakit geçiremediği için ailesi çatırdıyor. Cameron oldukça zeki bir yazılımcı ama yaşından dolayı epey uçarı. Kendine pek bakmıyor. Programda tıkandığında hemen biriyle sevişip tıkanıklığı açıyor. Bir de Gordon'un karısını çok beğeniyorum dizide. Donna hem zeki, hem güzel, hem zarif hem de on parmağında on marifet. O bir bilim insanı, o iki çocuğun anası.

Kısaca diziyi anlatacağım. (Sonra da Silicon Valley'le benzerliklerine değineceğim.) Joe bir girişim kurmaya karar verir. Daha önce IBM'de çalışmıştır. Cardiff Electric'i batıracak bir blöfle bilgisayar işine girer. Yukarıda bahsettiğim ekibi kurar. İşleri iki açıdan zordur: Halihazırda bulunan ya da yeni serpilen büyük şirketler arasından sıyrılmak ve çalışanları bunu başarabileceklerine inandırmak. Şirketi ikna edip işe koyulurlar. Makineyi bin bir zorlukla yaparlar. Bu arada Gordon bilgisayarın sadece hızlı çalışmasına önem verirken Cameron kişiselleştirilmesinden yanadır. Onlar için çok önemli olan bir fuara katılmaya karar verirler. Ama bilgisayar sıkıntı çıkarır. Ayrıca Donna'dan laf alan patronu işten ayrılıp aynı makineyi yapmıştır. Gordon, fuardan bir önceki gece Cameron'ın yazılımını çıkarıp sadece hızlı çalışan bir makine sergiler. İlk müşterilerini edinirler. Ama Joe Apple'ın konuşan Machintosh'larını görünce apışıp kalır, hırsa keser. Devamı gelecek sezonda.

Dizi boyunca Joe'ya epey saydırdım ama kendi durumumu düşündüm. Elimizde dürüst bir içerikçi ve dürüst bir yazılımcı var ama bir girişim kursak o ürünü nasıl satacağız? Müşteriye, yatırımcıya "al işte ürün bu" deyip başlamadan bitiririz mazallah. Böyle zamanlarda bir Joe lazım. Dizide ne kadar sinir etse de şirket için gerekli olduğunu inkâr edemem.

Silicon Valley

Silicon Valley'nin en çok izlediğim komedi filmi olan Office Space'in yapımcılarının elinden çıktığını duyunca atladım. Bu sefer günümüzde geçen bir hikâye. Zorluklar ve tipler espirili bir şekilde anlatılıyor. Mark Zuckerberg'e benzeyen, ensesine vursak lokmasını alacakmışız gibi bakan Richard (Thomas Middlemitch), kendini Steve Jobs sanan arsız tavırlı Erlich (T. J. Miller), Richard'ın kankası olup rakip şirkete geçen Big Head (Josh Brener), Dinesh'le sürekli didişen "Kanadalı" Gilfoyle (Martin Starr), vize konusunda acısını derinden hissettiğimiz Pakistanlı Dinesh (Kumail Nanjiani), izleyen herkesin kendinden daha fazla helal süt emdiğinden şüphe duymayacağı Jared (Zach Woods). Manyak tavırlı patronlar, rekabet dolu bir iş hayatı, hepsi var.

Halt and Catch Fire'la paralel gidiyorlar. Tek fark; bu sekiz bölüm, diğeri on bölüm. Şöyle ki: Richard, Piped Piper adında bir sıkıştırma programı yapar. İki rakip patrondan biri program için on milyon dolar teklif eder ama program üstünde hak iddia edemeyecektir. Diğeri de programın onlarda kalmasına izin verir ama şirket kuracaklardır. Richard ikinciyi tercih eder, ekibi kurar. İşleri üç açıdan zordur: Halihazırda bulunan ya da yeni serpilen büyük şirketler arasından sıyrılmak, çalışanları bunu başarabileceklerine inandırmak ve bu disiplinsiz ekibi yola getirmek. Richard daha önceden bir start-up yarışmasına başvurmuştur ve zaten yatırımcı bulmuşken davet gelir, geri çekilemez. Yarışmaya katılmak hayat memat meselesi haline gelir. Ama Big Head'in çalıştığı rakip şirket programın aynısını geliştirince bir farkları kalmaz. Tam umutlar yitirilmişken Richard bir gecede programda köklü değişiklikler yapar. Bütün özellikleri çıkarıp tek bir özellik bırakır. Böylece program jüri önünde, ekibin de ummadığı bir sıkıştırma gösterisi yapar. Önleri iyice açılan genç girişimcilerin neler yapacaklarını gelecek sezonda izleyeceğiz.

Dizide Richard olayın beyni ama aynı Gordon gibi başlarda pısırık ve kendine güveni arttıkça sesi çıkıyor. Erlich de ekibin ağzı laf yapanı, Joe kadar profesyonel olmasa da ürününü satmasını iyi beceriyor. Benzerlikler bununla bitse iyi. Neredeyse aynı anda başlayan iki dizi de ilk sezonu bitirdi ve ikinci sezon için kanallarıyla anlaşma yaptı. Aynı sezon sayısıyla da bitecekler bu gidişle. Ama ikisi de ayrı ayrı (veya arka arkaya) izlemelik diziler.
Serbest çalışma, böyle çalışanlar arasında sık kullanılan sözcük olan "freelance" Türkiye'de ve belki deneyimlemesem de dünyadaki birçok ülkede tam zamanlı çalışmaktan daha sıkıntılı olabiliyor.

Türkiye'de serbest yapılan işin karşılığını almak için çırpınmak gerekiyor. Uğraştığım alan olduğu için çeviriden örnek vererek anlatacağım. Çeviride  sözleşme yapılır, iki tarafın da şartları kabul ettiği anlamına gelir bu. Sonra bir aksilik olmazsa çevirmen kitabı çevirir, editör tarafından düzeltilir, yayınevi de son ürüne onay verdiğinde basılır. Böyle anlatınca kulağa çok hoş geliyor. Ama en geç kitap basıldıktan sonra yapılması gereken ödemeden ses çıkmaz. Kitap raflarda yerini almıştır; fakat yayınevi "düzeltisi sıkıntılıydı, geç çıktı" vb diyerek ödeme yapmamalarını gerekçelendirmeye çalışır. Alacağınız atla deve de değil toplam süreçte beş altı ayda iki bin lira falan. Sanırsınız çevirmen yayıncının canını istedi. Ayrıca söz konusu kitap için iki ayağınızı bir pabuca sokup acele ettirmişlerdir muhtemelen.

Etrafta duyduklarım ve okuduklarımın sadece çevirmenlik değil serbest çalışılan her alanda, özellikle yazılım ve tasarımda şark kurnazlarından geçilmediğini gösteriyor. Emeği ayaklar altına alıp iyice üstünde tepinmek nedir anlamıyorum. Serbest çalışma mağduru arkadaşlar ve kendim adına genel bir itirafta bulunayım. Sevgili işverenler, insanın insana yapmayacağı hareketleriniz de samimiyetten uzak tatlı dilleriniz de umurumuzda değil, biz sadece emeğimizin karşılığını somut olarak görmek istiyoruz.

Şunu da ekleyeyim: Serbest çalışmanın her zaman bir cazibesi olacak. Ne var ki serbest çalışmayla girişimciliği karıştırmamak lazım. İkisi de gerektiğinde tam zamanlı çalışmadan daha fazla vaktinizi ayırmanızı gerektirse de serbest çalışmada hala bir işverenin buyruğu altındasınız, girişimcilikteyse kendi işinizi kendiniz yaratma, yani işveren olma imkanınız var. Bence ikincisi daha zor ama daha cazip olan o çünkü tutturursanız sizin için geleceği daha parlak.

Şimdilik hayat serbest çalışmanın stresiyle uğraşmak için çok kısa ve girişim için de şartlar yeterince olgun değil diyerek tam zamanlı işe geri dönüyorum. Zamanın herkes için güzel şeyler gösterir umarım.