tim roth etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tim roth etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
La leggenda del pianista sull'oceano (1900 Efsanesi) Giuseppe Tornatore'nin yönettiği ve başrolünü büyük ölçüde Tim Roth'un üstlendiği masalsı bir film. Meğer 1998 yılından beri bekleyip bu zamanlarda dahil olacakmış hafızama.

Filmin sevimli ve ilginç bir konusu var. Amerika Avrupa arası sefer yapan bir yolcu gemisinde bir gün, zenginlerin kompartımanı boşaldıktan sonra geminin kazan dairesinde çalışan Danny Boodman piyanonun üstünde, bir T.D. Lemons kasası içine bırakılmış bir bebek bulur. Yufka yüreği bebeği ortada bırakmaya el vermez ve bebeği zorlu şartlar altında yetiştirmeye karar verir. Bebeğin adını, doğduğu yılı da kapsayacak şekilde Danny Boodman T.D. Lemons Nineteen Hundred koyar. (Filmin orijinal adı İtalyanca ama dili İngilizce.) Ufaklık çok geçmeden diğer işçiler tarafından da benimsenir.

Eski sözcüklere yeni anlamlar


Sürprizbozanlarla başlayayım. Çocuk, kömür içinde ve Danny'nin ona öğrettikleriyle büyür. Okuma yazma öğrenirken bir broşürde yetimhane kelimesini görüp Danny'ye anlamını sorar. Danny ona bunun "çocuğu olmayan yetişkinlerin konulduğu" yer diye açıklar. Yıllar sonra arkadaşı Max Tooney'nin çocuksun olduğunu öğrenince "Seni yetimhaneye gönderecekler" der. (Köpek Dişi'nde de kelime anlamlarının farklı öğretilmesi söz konusuydu ama elbette orada buradaki gibi tatlı tatlı bir anlatım söz konusu değildi.)

Karakterimizin bilmediği bir başka konu da düellodur. Yolcular arasında yayılan "1900 efsanesi" kendini cazın mucidi diye tanımlayan Jelly Roll Morton'un da kulağına gider. Sırf düello için gemiye biner. Bir sigara yakar, piyanonun üstüne yerleştirir, harika bir caz parçası çalar, bitince sigarayı göstererek ne kadar hızlı çaldığını kanıtlar. 1900 ise bir klasik müzik parçası çalar. Morton kendisiyle dalga geçildiğini düşünüp küplere binerken arkadaşları bahsi kaybetmenin hayal kırıklığını yaşar. Morton ikinci bir parça çalar, 1900 onun aynısını çalar. Seyircilerden yuhalama gelir, Morton daha da çıldırır. Üçüncü parça da çalınır. (Filmin en güzel sahnelerinden biri geliyor.) Bu sefer 1900 bir sigara alıp yakmadan piyanonun üstüne koyar. Adeta birkaç kişi çalıyormuşçasına parçasını çalar. Parça bitince kimseden çıt çıkmaz, herkes şoktadır. Sigarayı tellere dokundurur ve sigara yanmaya başlar. Seyirciler haşat olur, Morton ortamı terk eder.

Sürpriz bir piyano dehası


1900, Danny'yi kaybettikten sonraki bir zamanda zenginlerin kompartımanındaki piyanoyu keşfeder ve başına oturduğu anda muhteşem bir şekilde çalmaya başlar. Piyano çalmayı profesyonel olarak bilenler piyano sahnelerini abartılı bulmuş. Ama filmde, masalsı bir anlatım sağlamak için birçok abartılı sahne mevcut. 1900'ün piyanodaki dehası sadece gemiden ibaret olan hayatına da yansır. Kaptan ona bu yaptığının kurallara aykırı olduğunu söylediğinde hayranlık dolu bakışlar arasında "Sıçarım kurallara!" diye bağırır.

1900, geminin içindeki hayatından memnundur. Ama bir gün konuştuğu bir adamın anlattıklarıyla içine bir ateş düşer: Bu zamana kadar okyanusun hep içinde olmuştur ama onu gerçekten duyamamıştır. Bir gün gemiden inmeye karar verir, merdivenin yarısına gelir ama sesleri biraz dinledikten sonra şapkasını denize atarak gemideki arkadaşlarının şaşkın bakışları altında geri döner. İlk görüşte âşık olduğu kadının adresini bildiği halde gemiden bir daha çıkmaz. Yıllar sonra gemi dinamitlerle patlatılacağı zaman Max'in dil dökmelerine rağmen kararından dönmez.

Seçme İkilemi


Filmde en çok dikkat çeken nokta, 1900'ün gemide kalmayı seçmesi. Filmin son sahnesindeki etkileyici replikleri dinlerken aklıma direkt Renata Salecl'in Seçme İkilemi kitabı geldi.

Max ile 1900'ün son konuşmasında, 1900 arkadaşına neden gemiden inmek istemediğini şöyle açıklar (Ekşi Sözlük'teki versiyonu aldım):

"Beni durduran gördüklerim değildi Max, beni durduran görmediklerimdi. Bunu anlayabiliyor musun? Görmediklerim. bu koca şehirde sondan başka her şey vardı, ama bir sonu yoktu. Görmediğim şeyse, bütün her şeyin nerde son bulduğuydu. dünyanın sonu. Piyanoyu ele alalım. Tuşlar başlar... tuşlar biter... Bilirsin ki onlardan seksen sekiz tane vardır, hiçbiri sana farklı bir şey söylemez. Onlar sınırsız değildir. Sınırsız olan sensindir. Ve bu seksen sekiz tuş üzerinde yapabildiğin müzik sınırsızdır. ben bundan hoşlanıyorum. Bununla yaşayabilirim. Kara... kara benim için fazla büyük bir gemi. Çok güzel bir kadın. Çok uzun bir yolculuk. Çok yoğun bir parfüm. Onun müziğini nasıl yapacağımı bilmiyorum. Bu gemiden ayrılamam ben. En iyisi yaşamıma burda nokta koymak. Bütün bu dünya nerede biteceğini bilmeden üstüne yükleniyor. Nerede sona erebileceğini bile bilmiyorsun. Yalnızca bunu düşünerek parçalanacağından hiç korkmadın mı?"

1900 seçme ikilemi yaşamıyor. Elbette bir seçim var ama elindeki mevcut seçeneği tercih ediyor, seçebileceklerine bakmıyor. Onu korkutan şehirde bizler her an bir şeyleri seçmekle karşı karşıya kalıyoruz. Ama Salecl'in kitabında belirttiği üzere, birçok konuda bizi bunaltacak kadar fazla seçenek var. Bunlar bizde hayatımızı istediğimiz gibi şekillendirebileceğimiz yanılsaması yaratıyor ama aslında kapitalist düzenin sunduğu boş seçeneklerden ibaret. Bizi sürekli daha fazla tüketmeye sevketmekten başka bir işe yaramıyor. 1900 aslında Amerika'ya ayak basmamakla seçme ikilemine ve kapitalizme karşı durmuş oluyor.

Sanat için sanat


Danny Boodman T.D. Lemons Nineteen Hundred belki kelime anlamını bilmiyor ama kapitalizmin yanıltıcı vahşi cazibesine hayır diyebilen örnek bir insan. Belki de bilmemesi böyle davranmasını olanaklı kılıyor. Gemide ölmeyi tercih etmesinden önce de çarpıcı birkaç hamlesi olmuştur. 1900 emeğinin kayda alınmasına da sinirlenir, onun dehasını tüm dünyaya elemanları tersler, bu melodinin sadece tek bir kişi için bestelendiğini ve sadece onun dinleyebileceğini söyler. (Max'e daha önce müziklerini nasıl kişiye özel bestelediğini anlatır ve bu, filmin en keyifli sahnelerinden biridir.) Daha sonra plağı sahibine teslim etmek ister, (daha önce babasıyla okyanus hakkında konuştuğu) kızla konuşmayı da başarır. Plağı teslim edemeyince kırıp çöpe atar. Daha sonra arkadaşı Max parçaları toplayıp yapıştırarak saklar.

Film bittiğinde insan düşünemeden edemiyor: Acaba dünyada hiç haberimiz olmayan, sanatı sanat olarak yaşayıp hayatıyla alıp götüren, kapitalizmin, patronların ve paranın kölesi haline gelmeyen 1900 gibi dehalar var mı?
Başlığın kısıtlayıcı olduğunu itiraf etmeliyim. Yalanı gözünden, kaşından, dudağından ... anlayanların dizisi: Lie to Me. Türkçe manası "Yalan söyle bana" demek. Ama "beni yalanlarınla tavla" manasında değil. Tam tersine, "sıkıysa yalan söyle bana" manasında.

Lie to Me, 2009-2011 yıllarında üç sezon yayınlanmış ve tadında bitmiş bir dizi. Baş rollerinde Rezervuar Köpekleri (Reservoir Dogs) ve Ucuz Roman (Pulp Fiction) filmlerinden de tanıdığımız Tim Roth, Kelli Williams, Brendan Hines, Monica Raymund, Hayley McFarland ve Mekhi Phifer var. Dizi, kendi adına şirketi olan Cal Lightman'ın, ekibinin de yardımıyla insanların mikro ifadelerinden yalan söyleyip söylemediklerini anlamaları üzerine kurulu. Onlara gelen vakalar "Karım/kocam beni aldatıyor mu?" gibi şahsi sorunlardan devlet meselelerine kadar geniş bir yelpazede.

Genelde beğenilen bir dizi olmasına rağmen bazı arkadaşlarım monoton bulup bıraktıklarını söylediler. Aksiyonu standart bir aksiyon ama zaten dizinin iddiası mikro ifadelerin incelenmesinde ve bunların senaryoya yedirilmesinde.



Duygu Karmaşası Kralı Cal Lightman


Dizinin sevilmesinde sempatik karakterler rol oynuyor elbette. (Ama esas adam Cal Lightman hariç ya da değil.) Şirketin psikologu Dr. Gillian Foster dünya tatlısı, insan halinden anlayan biri. Bütün gün oturup içinizi dökebilirsiniz. Eli Loker, saf ve temiz bir adam, orada çalışmasa anaokulu öğretmeni olurmuş. Genelde Eli'yla çalışan Ria Torres disiplinli özü sözü bir kadın. Cal'ın kızı Emily dünyanın gördüğü en munis ve en anlayışlı ergen olabilir. Ben Reynolds klasik vatansever polis rolünde. Ama şu Cal Lightman...

Cal Lightman'ı dizi boyunca sevsek mi dövsek mi bilemiyorsunuz. İnsanların mikro-ifadelerini ağızlarının içine girecek yakınlıkta, boynunu yana yamulta yamulta incelemesi, elemanlarına genelde ters davranması, yeri geldiğinde kızına ve devlet erbabına yalan söylemekten çekinmemesi ama kendine söylenen yalanları anlaması... Diğer yandan da adaletten ödün vermemesi ve bir şekilde özrünü dilemesi... İşte şimdi nefret ettim derken aman ne sevimli adam, tam bir aile babası derken boyun devrilsin demekten kendinizi alamıyorsunuz. Bu açıdan çok başarılı bir karakter yaratımı ve oyuncu seçimi denilebilir.

İşte o adam:


Gözlerin seni ele veriyor, yalan söylüyorsun


Dizi boyunca sadece kurgu karakterlerin değil o mimikleri sergileyen ünlü şahsiyetlerin de görüntülerine yer veriliyor. Örneğin, bir vakada birinin suçu ortaya çıkıyor, dudağını ısırıyor, sonra hooop, bir saniyeliğine Bill Clinton'ın skandaldan önce aynı hareketi yaptığını görüyorsunuz. Böyle birçok ince ayrıntı başlı başına diziyi izlenir kılıyor. Bir süre sonra Cal Lightman gibi kafanızı yana yatırıp eş dostun suratında ipucu aramaya başlıyorsunuz.

Aslında bu iş şaka değil. Bir gün kardeşimin hukuk ders kitaplarından birinde Cal Lightman'ın ifadelerini görmüşlüğüm bile var. Dizinin esin kaynağını araştırdığınızda bu işe neredeyse ömrünü vermiş, pratikte uygulanmasına önayak olmuş ve haklı olarak bol bol ödül toplamış bir isimle karşılaşıyoruz: Paul Ekman.

Türkçede de yayımlanmış birkaç kitabı olan Dr. Paul Ekman, duyguların ve onların yüzdeki ifadelerinin (dışavurumlarının) çalışılmasında bir öncü. On binden fazla yüz ifadesinden bir duygu atlası oluşturmuş. Lakabı "dünyanın en iyi yalan dedektörü." Ayrıca yirminci yüzyılın en çok alıntılanan psikologlarından. Paul Ekman, temel birkaç ifadeden (sevinç, üzüntü, öfke, şaşkınlık, korku, memnuniyet, tiksinme) başlayıp yelpazeyi yıllar yılı genişletmiş. Mimikleri milim milim inceleyerek ilginç ve yararlı sonuçlara ulaşmış.

Anlayacağınız, Lie to Me sadece bir dizi ve kurgu harikası değil, gerçek hayatta kullanabileceğiniz bilgiler de içeren bir veritabanı. Tavsiyesi benden, izlemesi sizden...