tilda swinton etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tilda swinton etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Long ago and far away
I dreamed a dream one day
And now that dream is here beside me

Uzun zaman önce uzaklarda
Bir gün bir rüya gördüm
Ve şimdi o rüya burada, yanı başımda. 

(Long Ago and Far Away – Frank Sinatra yorumuyla, filmin müziklerindendir.)

Bazı filmler bittiğinde yüzümüz hâlâ gülmektedir, gözlerimizdeki yaşları siliyoruzdur, öfkeden kudurmuşuzdur, şaşkınlıktan dilimiz tutulmuştur ya da hiçbiri değil de sıkılmışızdır, beğenmemişizdir ve bir daha da adını anmayız. Bazı filmler de vardır ki böyle tek bir his uyandırmaktan öte, insanı “afallatır” ve sanki diğer bütün filmlerin arasından sıyrılıp bambaşka bir boyuta geçirir bizi. Possible Worlds (Olası Dünyalar) de işte böyle bir film. Gerçi bu film, göz korkutmak gibi olmasın ama, felsefeyle az da olsa bir yakınlığı gerektiriyor gibi. Sonuna kadar dayanılamayıp kapatılır ve bir daha da seyredilmese her izlenildiğinde farklı detaylar keşfedilebilecek bu filme büyük haksızlık olur.

Filmin teknik detaylarından değil, konusundan ve altında yatan bazı felsefi temellendirmelerden bahsetmek isterim. Film, çok kaba bir özetle olası birçok dünyayı bir adamın gözünden anlatır ama elbette filmin tamamı göz önünde bulundurulduğunda bu, çok yüzeysel kalır. Olası dünyalar… Aynı anda yaşanan birbirinden farklı milyonlarca yaşam ihtimali. Mesela ben burada yazı yazarken başka bir ben dışarıda arkadaşlarıyla dolaşıyor, bir başkası da tatil yapıyor. Bu yaşamların birbirinden bağımsız mı olduğu, yoksa tek bir gerçeklikten çıkan dallar gibi birbirlerine bağlı mı olduğu tartışma konusudur. Film de böyle bir noktaya varır zaten.

Baş kahraman George farklı farklı dünyalarda sürekli tek bir şey yapar aslında:  Çok sevdiği eşi Joyce’la değişik “anılarda” irtibat kurmaya çabalar. George değişmiyor gibi görünür ama Joyce hemen her hayatta farklıdır. Kimi zaman başkasıyla birliktedir, kimi zaman George’a âşıktır, kimi zaman onunla ilgilenmez, kimi zaman onu aldatır, bazen bilim kadınıdır, bazen iş kadını. George bazen karısının okyanusta boğularak öldüğünden bahseder. Kadının gerçekten ölüp ölmediğini filmin sonlarında öğrensek de George hakkında fikrimiz katidir.

Film George’un cesedinin gösterilmesiyle başlar. Koltukta kafatası tam tepeden düzgün bir şekilde kesilmiş bir adam vardır. Beyni yerinde yoktur. (Ayrıca George, beyni çalınan tek kişi de değildir ama bizim onlardan sadece işitsel olarak haberimiz olur.) Filmin en ilginç ayrıntılarından birisi de bilim insanıdır. Bu bilim insanı filmin değişik karelerinde karşımıza çıkar. Polis şefi onu sorgulamaya geldiğinde elektrotlara bağlı bir sıçan beyni bulur. Bu beyin, bir bedeni olmamasına rağmen hâlâ hayattadır ve mekanizmaya sinyaller yollamaktadır. Bu durum akla felsefedeki “brain in a vat (kavanozdaki beyin)” tartışmasını getirir. Bizler kötü bir bilim insanının kavanozlarda tuttuğu beyinlerden ibaret olamaz mıyız? Öyle olsak bile bunun farkına varabilir miyiz?

Biraz daha eskilere gidersek alttan alta Descartes’in argümanları da anımsanabilir. Descartes, “Düşünüyorum, o halde varım,” sonucuna varmadan önce iki varsayımdan güç almıştır. Birincisi şu an var olduğunu sandığımız her şey, yaşadıklarımız bir rüyadan ibaret olabilir. Ama rüyada olsak da bunu düşünebiliyor olmamız bile bu, en azından düşünce düzeyinde var olduğumuzu gösterir. İkincisi şeytan (veya “kavanozdaki beyne” bağlarsak kötü niyetli bir bilim insanı) bizim için bu gerçekliği yaratmış ve bizi kandırıyor olabilir. Bizim bu ihtimali düşünebiliyor olmamız da yine bizim var olduğumuza işaret eder. Yani Descartes yukarıdaki sorulara olumlu cevap verecektir.

Bilim insanıysa onu sorgulamaya gelen polis şefinden beyinler üzerinde araştırma yaptığını gizlemeden (ve elektrotlara bağlı bir sıçan beynini “Bende nasılsa bolca var,” diye şefe vererek) şöyle demektedir: “Bazı biyologlar doğal süreçlerin bir bilgi alanı yarattığına inanırlar. Düşündüğünüz her şey, Dedektif, o alanda bir iz, bir karışıklık bırakır. Benim öğrenmek istediğimse bu karışıklıkların nasıl kontrol edilebileceğidir.” Bilim insanı burada “kavanozdaki beyin” deneyini bizzat gerçekleştiren bilim insanının ta kendisi olduğunun sinyallerini de verir. (Bir bilim insanının bilimsel bir araştırma yapmak için ne kadar ileri gidebileceği/gitmesi gerektiği de etikle ilgili bir sorundur. Ama konunun dağılmaması açısından burada değinmiyorum.)

Yazının başlarında olası dünyaların aynı anda sayısız gerçeklik ya da bir gerçekliğe bağlı ihtimaller olabileceğine değinmiştim. Tek bir gerçeklik nasıl bu kadar dallanıp budaklanabilir? Yanıt: Hayal gücü. Birçok filozof hayal gücünün önemine değinmiştir. Aristotales de hayal gücüne önem veren filozoflardandır. Aristotales, algının ve zihnin birleşerek hayal gücünü oluşturduğunu söyler. İddiası şudur: “Hayal gücü, insanlarda ve pek çok diğer hayvanda eylemi güdüleyen ve yönlendirenler de dahil olmak üzere, sayısız bilişsel etkinlikte kullanılan imgeleri üreten, saklayan ve yeniden çağıran bir yetidir.”[1] Yani gerektiğinde daha önceden algıyla toplayıp biriktirdiği bilgileri farklı biçimlerde birleştirip değişik senaryolar sunabilen bir beynimiz var. Filmdeki bilim insanı da benzer bir noktaya parmak basar: “Neden hayal gücümüz var? Bir sıçan hayaller kurabilir. Bu, beyninin yapısıyla sınırlıdır. Olası gelecekleri tahmin eden ve beklenmedik durum planı yapan bizim gibi yaratıklar. Hayal güçlerimizi kullanmamak aptallık olurdu.”

Konuyu araştıran bir polis şefi ve onun yardımcısının olaya yaklaşımları farklıdır. Şef, yardımcısına hep acemi muamelesi yapar, onu yer yer aşağılar. Yardımcısıysa pes etmek bir yana, olayı çözmeye daha da heveslenir. Olayları dışarıdan incelemeye çalışan ve bilim insanını sorguladıktan sonra şüpheliler listesine adını bile almayan polis şefinin aksine, yardımcısı bu vakayı içselleştirir. (Bir sahnede acemi polisin ağzından dökülenler aslında yukarıda değindiğim “kavanozdaki beyin” tartışmasına gönderme yapar. O, eğer kavanozdaki beyinlersek bunu fark edemeyeceğimizi, birisinin bize kendi istediklerini düşündürebileceği ihtimalini öne sürer. Ama bunları laf arasında meraktan dile getirmektedir.) Şef veya yardımcıdan birisinin bu cinayeti çözeceği hissedilir.

Bir de polis şefinin adının Berkeley olması ilginçtir. Filozof Berkeley, varoluşun Tanrı tarafından her an yeniden yaratıldığını iddia eder. Yani ben bu kelimeyi yazdığımda başka biriyim, bundan sonraki kelimeyi yazdığımdaysa bambaşka biri (Hatta kelime bile değil harfte, harf için her hareketimde.) Gerçi polis şefi böyle felsefi bir altyapısı olan birinden öte vazifeşinas ama biraz saf bir karakter olarak öne çıkıyor ama olaylara bakış açısını ve “kavanozdaki bir beynin” her an farklı farklı olan düşüncelerinin kim ne işine yarayacağına anlam verememesi belki de adı geçen filozofa bir göndermedir. Aynı şekilde George’un eşinin adının da Joyce (Acaba James Joyce’un Joyce’u olabilir mi?) göz önünde bulundurulduğunda bu isimlerin gerçekten atıfta bulunmak amaçlı olduğu düşünülebilir.

Sonuç olarak, her karenin, her mimiğin, her diyalogun anlamı ve (bir bardaktaki sudan okyanusa kadar) her “sıvının” anlamlı olduğu buram buram felsefe kokan bu filmde hiçbir ayrıntıyı gözden kaçırmamak gerekli. Sonunda olacaklar tahmin edilse de edilmese de film her izlendiğinde artarak açığa çıkan bu ayrıntılar epeyce “beyin” jimnastiği yaptırıyor.

[1] http://plato.stanford.edu/entries/aristotle-psychology/suppl4.html

Olası Dünyalar

by on 14:09:00
Long ago and far away I dreamed a dream one day And now that dream is here beside me Uzun zaman önce uzaklarda Bir gün bir rüy...

Only Lovers Left Alive (Sadece Aşıklar Hayatta Kalır) ilginç bir film. Sanatsal özellikleri ağır basan bir filme "Vampir de olsa insan insandır" diye başlık atmamak için direndim ama izlerken ister istemez aklıma Gora'daki replik geldiği için kendimi tutamadım. Film, vampirlerin günlük yaşamına ve bugüne nasıl ayak uydurduklarına ışık tutuyor.

Dişi vampirimiz Eve (Tilda Swinton), kocası olan erkek vampirimiz Adam'dan (Tom Hiddleston) ayrı tatile çıkmış, Tanca'da gününü gün ederken oraya yerleşmiş olan vampir Christopher Marlowe'dan (John Hurt) kaliteli kan alma peşinde. Vampirlerin işi de zor. Bir yandan insanları (onların deyişiyle zombileri) ısırmamaya karar vermişler, bir yandan da hazır kanlar vampirleri bile öldürecek kadar pislenmiş.

Maceracı ve avangart Eve'in aksine Adam nostalji seven, dünyanın gidişatından hoşlanmayan, müzisyen ve sanatçı ruhlu depresif bir vampir. Arkadaşı Ian yoluyla eski gitarları topluyor, adamın önüne tomar tomar para bırakıyor. (Onca yüzyılda dünyalıklarını iyi yapmışlar.) Adam ve diğer vampirlerin eski yüzyıllardan alıntı yapmaları ve yazarlar, şairler ve sanatçılarla temaslarını açıklaması filmin keyifli yönlerinden.

Only Lovers Left Alive, vampir soslu sanatsal bir film. Ağır ilerliyor diye eleştirenler o yüzden kusura bakmasınlar. Ne var ki, ben de filmde bir şeye gıcık oldum: Eve'in kardeşi Ava. Ergen de değil ama pervasız, dikkatsiz, ortalığı karıştırmaya pek meraklı olan oldukça uyuz bir karakter. Ian'ın tüm kanını fondip yapması dışında da bir numarası yok. Birkaç küçük hamleyle senaryo dışında bırakılabilirmiş. Neyse, yılların yönetmeni Jim Jarmusch böyle uygun gördüyse çömez izleyiciyice çok fazla söz düşmez.

Sadece iki saat süren hem sanatsal hem de değişik bir film izlemek isterseniz Only Lovers Left Alive'ı listenize alabilirsiniz.
Başlıkta kıyak dedim ama kıyak mı silkinip kendinize gelin uyarısı mı belli değil. İzlerken acı acı içinize oturan ayrıntıları var. Bunlara sonra değineceğim.

The Zero Theorem, usta yönetmen Terry Gilliam'ın distopya üçlemesinin üçüncü filmi. Bunu bilmeden ilk iki filmi şans eseri izlemişim: Brazil ve 12 Monkeys. Distopya nerede, ben orada. Her neyse...

Filmin tartışmanı IMDB puanını 6.2 diye görünce Terry Gillliam yapmaz öyle şey deyip direkt izledim. Bence siz de puana takılmayın. Düşük puan verenlerin elleri kırılsın demeden iki sebep geliyor aklıma. Ya (yönetmenin dediği gibi) serinin en gerçekçi filmi olmasından dolayı acıyla o puanı verdiler ya da oy verenlerin birçoğu iş hayatına daha elini kolunu kaptırmamış gençler ve filmin akışı ağır geldi.

Beyaz Yakalıların Çilesi


Bu konuda epey dertliyim malum. Yalnız olmadığımı biliyorum. Bir yandan en temel ihtiyaçları bile engelleyen ve hakları kısıtlayan bir sisteme öfkem dinmiyor. Bir yandan da alelade bir işçi değilmiş gibi işine dört elle sarılan çalışanlara hayret ediyorum. Halihazırda bu konulara takık haldeyken the Zero Theorem yarama tuz basan bir film oldu. Yönetmen de bu kısımları öyle vurgulamış ki ütopik ortam neredeyse renkli bir fona dönüşüyor.

Baş karakterimiz Qohen Leth, yaşını başını almış biri ve hala masa başı işte çalışıyor. Dakikada bir çağrı geliyor, o sırada yazdığı programı yükleyip tüp şeklinde bir bellekle önündeki boşluğa yerleştirmek zorunda. Saç kaş kalmamış abimizde. Yöneticisi onun adını sürekli yanlış söylüyor. Qohen "Ölüyorum" diyor, müdür "Bir şeyin yok koçum" havalarında pis pis sırıtarak güya motive ediyor. Doktor için bile izin almakta zorlanıyor. Ama sonunda başarıyor. Bu sefer üç tane doktoru hasta olduğuna inandıramıyor. İşe aynen gerisin geri.

Bu zor çalışma şartlarını evde dinlenerek bir nebze hafiflettiğini düşünmeyelim. Zira iş çıkışında da ofis partisi var. Gitmek istiyor, bırakmıyorlar. (Bu sahnelerde adamla birlikte stres yaşadım.) İşin en üst kademesinde Management (Yönetim) var ve tek kişi. Sürekli onunla görüşmek istiyor. Gönülsüz gittiği bir partide bu kısmen gerçekleşiyor. Qohen ofise sürekli evden freelance çalışmak istediğini söylüyor. İsteği Management tarafından kabul ediliyor. Tam karakterle birlikte derin bir oh çekecekken bu ona da bize de haram oluyor.

Qohen'in önüne "Al, hayatın anlamını çöz" diye bir bilgisayar programı koyuyorlar. Kutu kutu yerleştirilen bir şey. Bir kutuyu yanlış koyunca bütün kutular dağılıyor. Sonra sil baştan. Saat başı da çağrı geliyor. Tam deli işi anlayacağınız. Yalnız Qohen, bir gün her şeyi sonlandıracak telefonun geleceğine inanıyor. Daha sonra böyle bir şeyin olmadığını, Management'in onun bu inancından beslendiğini öğrenip ekran karşısında hayal kırıklığından hayal kırıklığı beğeniyoruz.

Yalnızlık, İletişimsizlik


Qohen'in en büyük sıkıntısı, (herkesi birbirinden uzaklaştıran, birçok insani şeyin külfet olarak görüldüğü) zamanın ruhunun da etkisi bulunan iletişimsizliği. Ofiste, evde, her yerde yalnız. Partide çok güzel bir kadının ona yaklaşmasına rağmen yalnız. O kadar yalnız ki kendinden Gollum misali "biz" diye bahsediyor. Ama kadın hayatına girdikçe ördüğü duvarlar sarsılmaya başlıyor. Psikiyatrı Dr. Shrink-Rom'la (Tilda Swinton) sık sık görüşür hale geliyor (ama yukarıda dediğim gibi telefon konuşmasının yalan olduğunu öğrenince onun da ipliği pazara çıkıyor).

Filmin ilginç karakterlerinden biri Bob. Management'ın, yani patronun oğlu. Aslında adı Bob değil. Herkese Bob diye hitap ediyor çünkü kafasını insanların ismiyle yormak istemiyor. Qohen'e de Bob demeye kalkıyor ama Qohen isminin söylenmesine özellikle önem veriyor (müdürü ismini yanlış telaffuz ettiğinde de hep düzeltiyor). En sonunda sadece "Q"da anlaşıyorlar. Bu çocuk ortamdaki herkesten farklı. Ne garip giyiniyor ne depresif takılıyor ne de babasına sırtını dayamış. Qohen filmin femme fatale'ı Bainsley'nin birlikte kaçma teklifini reddedince "Bravo, bu travmayla aşk hayatımı mahvettin" diyerek güldürdü de.

Bainsley'den de biraz bahsedeyim. Mélanie Thierry, bir Fransız kadını olarak hayata zaten 1-0 önde başlamış. Bainsley, internet sitesi olan bir hayat kadını ama müşterileriyle fiziksel biçimde birlikte olmuyor. Bir programla zihinsel olarak birlikte oluyor, hayal ettikleri bir ortamda takılıyor ama öyle bile sevişmiyor. Qohen'in içinde uyuyan her şey uyanınca ileri gitmek istiyor. Bir süre kadının peşinden de koşuyor. Ama bahsettiğim gibi, kadın her şeyini bırakıp gidelim deyince gitmiyor.

Distopya ortamı


Distopya filminde distopik ortamdan bahsetmemek olmaz. Film gelecekte geçiyor ve teknolojik gelişmeler ağır basıyor. Herkeste tabletler, kameralar ve Twizy'ler var. (Twizy o kadar çok ki filmin sağlam sponsorlarından biri olduğunu tahmin edebiliyorsunuz.) Reklamlar fazla baskın. Tabelalardaki durağan, en fazla 3 boyutlu reklamların canlı, sesli ve peşinize düşen bir hareketlilikte olduğunu düşünün. Epey sinir bozucu.

Eskilerin pek değeri kalmamış. Qohen sigorta şirketinden eski bir kiliseyi yok pahasına almış. Dışarıdan bakınca son moda binalar arasında epey göze çarpıyor. İçinde de birçok gedik var. Kuşlar içeride dolaşıyor, kar içeriye yağıyor ama karakterin rahatı iyi gibi duruyor. Belki de burayı dış dünyadan kaçmak için sığınağı olarak görüyor.

Gözümüze tuhaf gelen kıyafetler ve canlı renkler hemen dikkat çekiyor. Ben özellikle cart pembeyi çok beğendim. Terry Gilliam'ın ellerinden öperim. Kıyafetler epey karikatürize edilmiş. Son olarak, müzikler de ortamla oldukça uyumlu. Özellikle de sürekli tekrarlanan romantik "Creep" cover'ı direkt duygulara dokunuyor.

The Zero Theorem iyi yönetmenlik, iyi oyunculuklar, ilginç bir senaryo ve daha birçok unsurun güzel bir birleşimi. Özellikle bu türü sevenler kaçırmasın.
Snowpiercer, Türkçe adıyla Kar Küreyici, 2013 yapımı ilginç bir film. Önden belirteyim; post apokaliptik, hafif sembolik bir film arayışındaysanız Snowpiercer tatmin edici iki saat vaat ediyor ama bu tarza bilhassa ilgi duymayanlar için de güzel bir seyirlik.

Kimler Var?

Film, ünlü Amerikalı oyunculara sahip ama Hollywood klişelerinden uzak. Çünkü yönetmeni Güney Koreli Joon-ho Bong. Başrolde tanımakta zorlandığım Chris Evans var. Captain America halleriyle halleriyle pek de cazip gelmeyen oyuncu burada gayet iyi iş çıkarmış.

Onun dışında ne yapsa yakışan Tilda Swinton takma dişleri ve tükürüklü konuşmasıyla arz-ı endam ediyor. Naif Billy Eliot olarak izlediğimiz Jamie Bell yine naif bir rolde. The Help'ten hatırladığım Octavia Spencer da yine sevimli. John Hurt ve Ed Harris yine karizmalarını konuşturuyor. Bütün oyuncular tam olması gerektiği gibi.

Konu

Film hakkında yazdıklarım sürprizbozana girer mi girmez mi emin değilim. Oldukça yoruma açık bir yapımla karşı karşıyayız. Altyazılarda sürekli lokomotif diye çevrilse de üstün teknoloji ürünü bir hızlı tren içinde geçiyor bütün olaylar. Tek mekan ama bir yandan da çok sayıda vagonu var. İnsanlar 2014 yılının Temmuz ayında küresel ısınmayla baş etmek için yeni bir teknoloji dener ve buzul çağını getirip tüm insanlığın sonunu getirir. Çocukluğundan beri kocaman bir tren yapacağım diyen Wilford'un hayallerini fazlasıyla gerçekleştirdiği treni hariç.

Bu trende bir kuyruk bölümü, bir de ön taraf bulunuyor. Kuyruk bölümü alt tabaka, ön taraf kaymak tabaka. Tek besinleri iğrenç siyah protein kalıpları olan kuyruk bölümünün ayaklanma hazırlıklarıyla başlıyor film. Ayaklanma sırasında birçok kayıp veriyorlar ama yeni liderleri belledikleri Curtis (Chris Evans), Mason'un (Tilda Swinton) sözcülüğünü yaptığı Wilford'a kadar ulaşıyor ama gerçekler hiç de görmek ve duymak istediği gibi çıkmıyor.

Tahminler

Film birkaç açıdan yorumlanabilir. Tren dünya, içindekiler kullar, Wilford Tanrı'yı sembolize ediyor. Nuh'un gemisine de benzetebiliriz, o da dinsel bir yorum. Diğer yandan, treni bir krallığa veya devlete benzetebiliriz. Diktatör gibi olmasa da kral gibi davranan bir yönetici ve buram buram sınıf ayrımı var. Mason'un Wilford'u yücelten konuşmalarından başta ilk tahminime daha yakındım ama filmin ikinci yarısından sona ikinci tahminim ağır bastı. İlk yarıda Wilford'un aslında gerçek olmadığını öğreneceğiz diye düşünüyordum ama umduğum gibi  çıkmadı.

Filmin sonlarına doğru Curtis'in insanlığın son sigarasını içerken Namgoong'a yaptığı itiraf kan dondurur ama öyle bir felaketle karşılaştığımızda hepimizin yapma ihtimali var, inkar edemeyiz. Kuyruktakiler başta bin kişiymiş ama bir hafta sonra birbirlerini yemeye başlamışlar. Curtis "En lezzetlisi bebek etiydi" der ağlayarak. Ve bir anneyi öldürüp yemek üzere bebeğini almışken Gilliam'ın kendi kolunu uzatıp "Bunu yiyin" dediğini hatırlar. O çocuğu, Edgar'ı (Jamie Bell) sonra Curtis büyütür. Ama vicdan azabı geçmemiştir. Filmin sonunda Tanya'nın (Octavia Spencer) beş yaşındaki oğlu Timmy'yi, artık elle çalıştırılmak zorunda olan ve ancak o yaştaki çocukların sığabildiği mekanizmanın içinden kolunu feda ederek çıkardığında yüzünde acı değil sevinç ifadesi vardır.

Filmin sonunda Wilford'un konuşmaları kulağa hem acımasız hem de haklı gelir. Wilford insanlığın son fertlerini taşıyan bu trende tam bir ekolojik denge kurmuştur. Buna, kaynakların tükenmemesi için belirli sürelerde belli sayıda insanı öldürmek de dahildir. Ama öldürülecek insanlar kuyruk tarafından seçilir. Adaletsizlik burada başlar.

Ayrıca 18. yılına giren (ve tüm dünyada kesintisiz bir yıllık tam tur atan) trende yetkililer bir tarih oluşturmuştur. Yediler İsyanı'nda kaçıp dağa doğru yürürken oldukları yerde donan yedi kişiyi çocuklara her yıl oradan geçtiklerinde gösterirler. "Büyük Curtis İsyanı" da planlanmıştır ama Wilford'un dediğine göre umulandan daha heyecanlı geçmiştir.

Filmin Sonu

Yeni bir düzen kurmak için eskisini yıkmak gerekir. Namgoong da kızı Yona'yla birlikte trenden çıkmak ister. Bu, aslında Curtis'inkinden daha devrimci bir duruştur. Curtis buna karşı çıkar ama Namgoong soğuğun eskisi kadar etkili olduğunu gözlemlemiştir çoktan. Filmin sonunda Curtis, Wilford'un niyetini öğrenince bir süre hayal kırıklığı yaşar ve Namgoong'la kızına yardım eder. Tüm tren patlamayla haşat olur, insanlar telef olur.

Trenden canlı çıkan sadece Yona ve Timmy'dir. Namgoong haklı çıkar: Soğuk etkisini yitirmiştir. Ama ikili, adeta Adem ve Havva gibi, beyazlara bürünmüş bir dağın ortasında kalakalır. Film, dağın tepesinde dolaşan bir kutup ayısının görüntüsüyle biter. Ayı mı çocukları yer, çocuklar mı ayıyı, bizim hayal gücümüze bırakılır. Hayat bir şekilde devam etmenin yolunu bulur diye bir çıkarım da yapılabilir belki.

2013 yapımı nispeten yeni bir film olan Snowpiercer'ı es geçmemek gerek. Bitirdikten sonra insanın kafasında türlü düşünceler bırakan oldukça kaliteli bir yapım.
Bir Wes Anderson hayranı olarak The Grand Budapest Hotel'in vizyona girmesini heyecanla beklerken bu pazar sinema salonunda son birkaç koltuğu kapmayı başardık. Film bittikten sonra keyiften içim titriyordu, o derece.

Öncelikle, Wes Anderson tarzı elbette mevcut: roman gibi anlatım, muhteşem müzikler, harika manzaralar ve capcanlı renkler, kusurluluklarıyla mükemmelleşen karakterler, o karakterlere cuk oturan oyuncular ve insan ilişkilerine, her kesimden insana eşit bakış açısı ve Stefan Zweig'a bir saygı duruşu...

2014 yapımı bu filmdeki oyuncuları sırası gelince sayacağım ama şunu söyleyebilirim ki yönetmen bu konuda oldukça cömert davranmış. Zaten bir kısmı filmlerinde rastlayabileceğiniz favori oyuncuları. İşin iç yüzünü bilmesem de böyle yönetmenlerin filmlerinde birkaç dakika görünmek bile gurur verici ve tatmin edici bir deneyimdir diye düşünüyorum.

Sürprizbozan ihtimaline karşı tetikte olarak devam edelim.

Roman gibi anlatım


Wes Anderson'ın filmlerinde rastladığımız özelliklerden biri roman tadında olmaları. Edebiyat severler için kitap gibi filmler izlemek anlamına geliyor ki zevkten dört köşe olma sebebi. Bölüm bölüm (chapter chapter) ilerleyen sahneler bir kitabın sayfalarını çeviriyormuşsunuz hissi veriyor. Grand Budapest Hotel de aynı böyle bir film.

Filmdeki kurgu çok temiz ve sade ama bir yandan da dört katmanlı. Bir yazarın heykelini ziyaret eden bir kadından başlıyor, yazarın anlatımına geçiliyor, sonra kendimizi otelde buluyoruz, oteldeyken de oranın geçmişine gidiyoruz. Hikaye o kadar içten ve hakiki ki bu katmanlar kapanırken yaşananların kurgu olduğuna inanmak gelmedi içimden.

Görüntüler ve renkler


Wes Anderson sarısı diye bir şey var, yönetmeni izleyenlerin aşina olduğu üzere. Bir o kadar canlı renkler ama hafif sarımtırak. Öyle bir görüntü ki her renk, her unsur birbiriyle bu kadar mı uyumlu olur? Asansörün doygun kırmızısı hala gözümün önünde ve uzun süre gitmeyeceğe benziyor. Ayrıca otelin restorasyondan sonraki pembesi de oldukça akılda kalıcı. Dekorların ve kostümlerin renkleri de öyle. Altın sarısını da yoğun olarak görüyoruz ve bu bence otelin ve Mösyö Gustave'ın zarafetine atıfta bulunuyor.

Görüntünün neresinden bahsetsem bilemiyorum. Otelin iç dekorasyonu mu desem, dışarıdaki Budapeşte dekorasyonu mu desem... Budapeşte'yi bizzat gidip görme fırsatına henüz erişemedim ama muhtemelen iyi korunmuş nostaljik havaya sahip bir şehir olarak bu film için biçilmiş kaftan. In Bruges filminde nasıl Brugge komasına giriyorsak burada da Budapeşte için de benzer hislere kapılmak olası. Genel olarak renkler ve manzaraların birleşimi tablo gibi sahneler doğuruyor.

Anlatımın ve görsellere eşlik eden müzikler de takdire şayan. Avrupa manzaralarına eşlik eden müzik, sahnesine göre neşeli oluyor, sahnesine göre hüzünlü, sahnesine göre şiddetli. Bu muhteşem harmanı keyifle izlemek kalıyor bize de. Anlatımın edebiyata, görüntülerin resme göz kırpması ve müziklerin şahane olmasıyla sinemanın birçok sanatı bir araya getiren bir sanat dalı olduğunu deneyimleyebiliyoruz.

"Kusurlu" Karakterler


Kusurlu karakter derken eleştiri değil övgü olarak kullandığımı bahsetmeliyim. Felsefede bir argümanın sağlamlığı, onun yanlışlanabilirliğine bağlıdır. Aynı şekilde kusursuz profil çizen biri de mükemmel olmaya çalışmamanın ama olamamanın kırılganlığını taşır. Oysa filmdeki karakter kusurluluklarıyla kusurludur aslında. Kusur derken, yine bir dipnot düşeyim, genel geçer dünyada kusur olarak görülen unsurlar. Wes Anderson bilerek bunların üstüne gitmiş gibi duruyor.

Filmde sıfır beden kadınlar, baklavalı erkekler görmüyoruz; yönetmen belli mercileri memnun etmeye çalışmıyor. Oyuncular fizikleriyle değil rolleriyle ön plana çıkıyor. Sürekli iyi hizmet vermeye kendini adamış ve kişisel bakımından (hapishaneden kaçtığında özel parfümünden) ödün vermeyen resepsiyonist Mösyö Gustave, bellboy olarak işe girip Gustave'ın yaveri haline gelen ve ailesi, evi, başta kendinden başka hiçbir şeyi olmayan Zero Mustafa, seksen dört yaşında alımlı bir kadın olan ve Gustave'a tutkuyla bağlı olan Madame D., Madame D'nin mafyavari oğlu Dmitri, Dmitri'nin sağ kolu ruh hastası kiralık katil Jopling ve daha kimler kimler. Mustafa'nın biricik aşkı Agatha da sağ yanağında kocaman bir doğum lekesi taşır, Madame D'nin aşçısı Serge X.'in kız kardeşinin tahta bacağına özel vurgu yapılır.

Oyuncular, ne kadar absürt olursa olsun, bir moda dergisinden fırlamış tipler değil hemen hepsi bizden biridir.

Oyuncu seçimi 


Bu kadar ilginç karakterlere bir o kadar da uygun oyuncular seçilmiş. Güzel konuşan, güzel giyinen, kendi bakımına, otelin bakımına ve müşterilerin memnuniyetine hat safhada önem veren Mösyö Gustave rolünde Ralph Fiennes döktürüyor. Savaş halindeki ülkesinde bütün ailesini kaybedip mülteci olarak Budapeşte'ye gelen Zero (Sıfır) Mustafa rolünde Tony Revolori çok başarılı. Bütün roller çok başarılı ama başroldeki bu iki isim dışında dikkat çeken diğer iki isim de Dmitri rolündeki Adrien Brody ve Jopling rolündeki Willem Dafoe.

Diğer oyuncular F. Murray Abraham, Mathieu Amalric, Jeff Goldblum, Harvey Keitel, Jude Law, Bill Murray, Edward Norton, Saoirse Ronan, Jason Schwarzman, Léa Seydoux, Tilda Swinton, Tom Wilkinson, Owen Wilson.

Filmde Mustafa'nın konumu da ilgimi çeken unsurlardan oldu. Mustafa lakabı gibi sıfırdan başlayıp en iyi dostu olan Mösyö Gustave'ın varisi oluyor. Filmin sadece tek bir yerinde, hapishaneden kaçtıktan sonra, Mösyö Gustave muhtemelen elit alışkanlıklarını sürdürememekten ötürü sinirleniyor ve Mustafa'nın mülteciliğini vurguluyor. Mustafa da ailesinin savaşta öldürüldüğünü ve kendisinin kaçtığını söylüyor. Gustave kendine gelip özür diliyor. (Filmin başında genç yazarın görüştüğü kişi de Mustafa zaten.) Mustafa, filmin tatlı pastanecisi Agatha'ya âşık oluyor, evlenmelerine de artık Mustafa'nın ailesi konumundaki Gustave önayak oluyor.

Zero Mustafa


En başta söylenmesi gerekirdi belki ama filmin en uzun süren katmanı Birinci Dünya Savaşı zamanında geçiyor. Askerlerin sınırlara yığıldığı ve yolculuk yapan insanlara kimlik sorulan bir dönem. Gustave ile Mustafa, Madame D'nin şatosunu ilk ziyaretlerinde trende polisler tarafından sorgulanıyor. Mustafa'nın mülteci kampı kartı kabul edilmiyor. Gustave Mustafa'yı korumak isterken arbede çıkıyor ama bu polislerden Henckels, Mösyö Gustave'ı tanıdığı için atlatıyorlar. İkinci sefer de o kadar şanslı olmuyorlar. Yine Mustafa'nın mülteci kimliği sorun çıkarıyor, yine Mösyö Gustave dostunu korumak istiyor ama bu sefer çıkan arbedede Gustave'ın hayatını kaybettiğini (bir bakıma kendini Mustafa için feda ettiğini) ve daha sonra Agatha ve çocuğu da amansız bir gribe kurban gittiğini öğreniyoruz. (Böylece Mustafa ne kadar ayrımcılık ve önyargı engellerini aşsa da yalnızlığı aşamıyor.)

Stefan Zweig
Filmin künyesine baktığımızda senaryoda Stefan Zweig'ın adına rastlıyoruz. Onun eserlerinden esinlenilmiş. Filmde yazar belli bir isim taşımasa da onun Zweig veya onun tarzını benimseyen bir yazar olduğunu tahmin edebiliyoruz. Ayrıca Zweig'ın doğum yeri bugünün sınırlarına göre Budapeşte'de.

Edebiyat, sanat ve müziğin muhteşem kombinasyonuyla lezzetlenen, sımsıcak bir film izlemek isteyenlere önerilir.