seyahatname etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
seyahatname etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Sana dünyayı gösteriyorum
Darwin genellikle James Colman'ın gezi notlarından alıntılar yapıyordu.
Hint Okyanusu'nun fauanasını,
Vezüv'ün alevler içindeki gökyüzünü,
Arabistan gecelerinin ışıltısını,
Zanzibar sıcağının rengini,
Seylan'ın tarçın kokan havasını,
Edinburgh kışının karanlığını
ve Rus hapishanelerinin kasvetini onun kadar iyi betimleyen olmadı.
Colman, beyaz bastonunun peşinden giderek dünyayı bir ucundan diğer ucuna turladı.
Görmemize o kadar çok yardım eden bu gezgin kördü.
- Ben ayaklarımla görüyorum -derdi.

Geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz Eduardo Galeano'nun Aynalar kitabından bu alıntı sabahımı aydınlattı, günümü şenlendirdi. Saatlerdir araştırma yapıyorum ama James Colman'ın ne seyahatlerine ne körlüğüne ne de Charles Darwin'in onun seyahatlerinden yararlandığına dair elle tutulur bir şey bulabiliyorum. Galeano belli ki hep yağtığı gibi tarihten cımbızla ilginç bir bilgiyi kapıvermiş.

Kitapta geçenin Jeremiah James Colman olduğunu varsayarak hayat hikayesini biraz didikledim. İsmi Hardal Devrimi ile anılıyor. "İnsanların tabaklarının kenarlarında bırakıp attıkları hardaldan servet edindim" demesiyle ünlü. Amca epeyce kapitalist, hiç gezmişe de benzemiyor, ayrıca kör olduğunu gösteren bir pozu da yok. Hint hardalı falan var ama bunu Colman'ın bizzat gidip oradan getirdiğine dair bir şey de karşıma çıkmadı.

Koca internette aradığım bir şeyi bulamadım, içim rahat değil. Bilgisi olan varsa yardımlara açığım.
Öğrencilik zamanlarında ödev olarak ille önümüze sunulan, belki de ödev olmasından dolayı o sırada zorla okuduğum ve bugün aklımda tek satırı kalmayan Çocuk Kalbi'nin yazarı Edmondo de Amicis. O zaman bana günün birinde bu adamın İstanbul hakkındaki seyahatnamesini okuyacaksın ve bayılacaksın deseler inanmayabilirdim. Ama Amicis'in bal damlayan satırlarının tadı uzun süre damağımdan gitmeyeceğe benziyor.

Bir kitabı okurken tat almak, zihnen yolculuğa çıkmak ve başka kapıları açmak isterim. Amicis sempatik anlatımı, konuya hakim tavrı ve canlı betimlemeleriyle bunların hepsini başarıyor. Cesare Biseo'nun İstanbul gravürleri ve Filiz Özden'in usta çevirisi bir araya gelince mükemmel bir deneyim sizi bekliyor. Satır satır çizmek istediğim, ayrılmak istemediğim bir kitap var ortada.

Amicis ile birlikte gürültüsünden, kirliliğinden, betonundan ve pahalılığından bıktığım bu şehre yeniden geldim. Gemi kaptanının "Yarın İstanbul'un ilk minarelerini göreceğiz!" sözlerinden duyduğu heyecanı onunla birlikte hissettim. Bu arada Amicis'in İstanbul'u 1870'li yıllarda ziyaret ettiğini not düşeyim. (O zaman bile nerede eski İstanbul diyor. Şimdi görse sinirden kendini yer muhtemelen.)

"Ey biçare, şimdi bu ilahî manzarayı anlatmaya dilin dönüyorsa, anlat bakalım kıt kanaat kelimelerinle! İstanbul'u anlatmaya kim cüret edebilir? Chateaubriand, Lamartine, Gautier mi...Onlar sadece kekelemişler. Görüntüler ve kelimeler üşüşüyorsa da insanın zihnine, iş kalemin ucuna geldi mi kaçıp gidiyorlar. Umutsuzca, ama beni sarhoş eden bir hazla, aynı anda hem görüyor, hem konuşuyor hem de yazıyorum. Görelim bakalım!"

Amicis'in anlatısında beğendiğim yönlerden biri, bu büyülenmişliğe rağmen sadece iyi şeyleri anlatmıyor. Beğenmediği noktaları da aynı içtenlikle aktarıyor. Ama oryantalizme, aşağılamaya girişmeden. Yalnız yazarının hem iyiyi hem de kötüyü anlatmadaki içtenliğinin okur için bir bedeli var. Gravürlerle de birleşince neleri kaybettiğimizi fark ediyoruz. Türkler, Ermeniler, Arnavutlar, Çerkesler, Yahudiler, Rumlar, İtalyanlar, Araplar, Acemler, hepsi bir arada, gökkuşağının renkleri gibi. Her yerden ağaçlar fışkırıyor, tepeler yemyeşil. Amicis gemilerin dumanlarının havayı kara bir bulutla kapladığından şikayet etse de o zamanlar insanların şimdikinden çok daha nefes aldığından eminim.

Yazar Madame de Stael'den bir alıntı yapıyor: "Seyahat etmek zevklerin en hüzünlüsüdür." Burada gezginin gittiği yerlerde ilk anda büyülendiğini ama sonra mekanın iç yüzünü kaybettikçe işin iç yüzünü keşfetmesini kastediyor. Bende ise bu hüzün ve hayal kırıklığı gittiğim yerlerde değil İstanbul'a geri dönünce, betonlarla, üstüme gelen arabalarla, kaba ve suratsız insanlarla karşılaşınca yaşıyorum. Sevgili Edmondo, İstanbul artık bildiğin gibi değil!

Amicis'in en eğlenceli anısı bence Türk hamamında yaşadıkları. Ressam yol arkadaşı Enrico Junk ile alışık olmadıkları muamele ve seans bitmeden kaçmaya çalışması okurken güldürüyor. En isabetli bölüm ise "Gelecekteki İstanbul". "Gelecekteki İstanbul'u, tehditkâr ve hazin ihtişamıyla yeryüzünün en güler yüzlü şehrinin kalıntıları üstünde yükselecek o Doğu'nun Londra'sını görür gibi oluyorum. "Tepeler düzleştirilecek, korular yerle bir edilecek, rengârenk küçük evlerin yerinde yeller esecek, ..." diye başlayarak bir paragrafta distopik bir İstanbul manzarası çiziyor. Ve, o bilmiyor ama, büyük ölçüde de tahminleri tutuyor.

Daha önce de değinmiştim. İstanbul hakkındaki bloğumdan dolayı İstanbul'u anlatan yazarların kitaplarını takipteyim. Bu süreçte birçok güzel eser okudum, okumaya da devam ediyorum. Ama Edmondo de Amicis'in İstanbul seyahatnamesi açık ara öne geçmiş durumda.


"Her insan bir kâşiftir. Her insan, acıyı, tuzluyu, eğikliği, düzlüğü, sertliği, gökkuşağının yedi rengini, alfabenin yirmiden fazla harfini keşfetmekle başlar işe; ardından yüzleri, haritaları, hayvanları, yıldızları keşfeder. Sonunda, ya kuşkuya erişir ya da inanca; ama her seferinde hemen hiç şaşmayan tek bir sonuca, gerçekte ne kadar cahil olduğu sonucuna varır."

Borges, İletişim Yayınları'ndan çıkan ve çevirisi Celâl Üster'e ait olan Atlas'ın öndeyişinde bize böyle sesleniyor. Atlas, Borges'in seyahatlerinden izlenimlerini anlattığı ama rehber veya seyahatname olmayan bir kitap. Öykü ile şiir, düş ile gerçek iç içe geçmiş. Okurken Borges'e özgü büyülü gerçekliğin etkisinde kalmamak mümkün değil.

Kitapta geçen yerler arasında Roma, İrlanda, İstanbul, Venedik, Yunanistan, Almanya, Atina,  Cenevre, Lugano, Buenos Aires, Reyjkavik, Girit, Tigre Adaları, Mallorca, Madrid, Kahire, İsviçre, Japonya gibi ülke ve şehirlerin yanı sıra eserler, anılar veya düşler de yer alıyor.

Borges, Türkiye'de İstanbul'u da es geçmemiş:

"Kartaca, adı kötüye çıkmış bir kültürün en dile düşmüş örneğidir. Biz bu "Kent"le ilgili hiçbir şey söyleyemiyoruz; Flaubert de, düşmanlarının amansız olduğu dışında, söyleyecek hiçbir şey bulamamıştı. Sanırım, Türkiye'yle ilgili olarak da benzer bir durum söz konusu. Acımasız bir ülke gelir aklımıza. Bu kavram, yazılı tarihin hem en acımasız hem de en az ilençlenmiş girişiminden, Haçlı seferlerinden kaynaklanır. Belki aynı ölçüde bağnaz İslâm nefretinden hiç de aşağı kalmayan Hıristiyan nefreti gelir aklımıza. Batı'da, Osmanlılar arasında büyük bir Türk adının bulunmadığından dem vururuz. Bize kalmış olan biricik ad Muhteşem Süleyman'dır (e solo, in parte, vidi'l Saladino).

Üç günde Türkiye'yi ne kadar tanıyabilirim? Benim gördüğüm, çok güzel bir kent, Boğaziçi, Haliç ve kıyılarında Runik alfabeyle yazılmış taşlar bulunmuş olan Karadeniz girişi. Kulağıma çalınan, yumuşak bir Almancayı andıran hoş bir dil. Buralarda, birçok değişik ulusun hayali dolaşıyor olsa gerek: Ben, Bizans imparatorunun onur kıstasını oluşturmuş olan ve Hastings'te olup bitenlerden sonra İngiltere'ye kaçan Saksonların katıldığı İskandinavları anımsamayı seçiyorum. Kuşku yok ki, keşfe başlamak için Türkiye'ye yeniden gelmeliyiz" (s. 56-57)

Atlas'ı ilginç kılan ayrıntılardan biri de 50'li yıllardan itibaren görme duyusunu yavaş yavaş kaybeden Borges'in gittiği yerleri diğer duyuları ve hayal gücüyle betimlemesi. Kitapta bir sanatçının nasıl gördüğünü açıklarken görmeyi aslında yeniden tanımlıyor (Bu kitabı Çerçi Sanat'ın "görmek" sayısından önce okumak vardı): "İnsanın görmemesi için ille de kör olması ya da gözlerinin kapalı olması gerekmez: Belleğimize kazıdığımız şeyleri görürüz; tıpkı, aynı düşünce ve biçimleri yinelediğimizde, belleğe kazığıdığımızı gördüğümüz gibi."

Borges'in seyahatleri nasıl geçti bilmiyorum ama bana daha yeni izlediğim bir videoyu hatırlattı. Rehber köpeğiyle yola çıkan kör gazeteci Sophie'nin seyahatleri bölüm bölüm yayınlanıyor. Programın tanıtımını şuradan izleyebilirsiniz:



Borges'in, seyahatlerinden büyük bölümüne birlikte çıktığı eşi Maria'nın sondeyişi aslında kitabı ve benim gibi birçok insanın seyahate neden çıktığını açıklar nitelikte: "Atlas bizim için neydi, Borges? Yeryüzünün ruhundan doğmuş düşlerimizi zamanın örgüsünde örtüştürmek için bir bahane."

Borges ile Seyahat: Atlas

by on 00:42:00
"Her insan bir kâşiftir. Her insan, acıyı, tuzluyu, eğikliği, düzlüğü, sertliği, gökkuşağının yedi rengini, alfabenin yirmiden fazla ...
Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Beş Şehir kitabını nedense öykü kitabı olarak hatırlıyormuşum. Sayfaları açıp bir seyahatnameyle karşı karşıya olduğumu görünce hem şaşırdım hem de sevindim.

Ahmet Hamdi yazmadaki ustalığını bu eserinde de gösteriyor. Ankara, Erzurum, Konya, Bursa ve İstanbul'un dününü ve ona göre bugününü (gittiği bazı yerlerde savaş öncesi ve sonrası durumlarını) değerlendiriyor; gittiği yerlerin mimari yapılarını, manzaralarını ve oradaki anılarını bize aktarıyor; ünlü isimlerin edebi eserleri, şiirleri ve seyahatnamelerinden (özellikle Evliya Çelebi'nin seyahatnamesinden) alıntı yapıyor.

Ankara


"Evliya Çelebi'nin Ankara'sı, muhasırı olan yahut sonradan gelen seyyahlarınkine pek benzemez. Daha ziyade fantastik bir sergüzeştin etrafına toplanır." Ahmet Hamdi, anlatmaya ilk olarak Ankara'dan başlıyor. Ankara Kalesi'ni ziyaret ediyor, Hacı Bayram'dan şiir alıntıları yapıyor.

Erzurum


Erzurum'da Âşık Kerem'den, İzzet Molla'dan alıntılar okuyoruz. Süphan Dağı, Yıldız Dağı ve civardaki yaylalar ziyaret edilen yerler arasında. Sonraki gidişinde Ahmet Hamdi'yi Cihan Harbi sonrası bir Erzurum karşılıyor. Yıkıntılar arasında hayat her şeye rağmen devam ediyor. Ahmet Hamdi bir ay süren ve Erzurum'u yerle bir eden bir zelzeleye de değiniyor. Hatta bu zelzele, yazarın ilginç eseri Abdullah Efendi'nin Rüyaları'nda da (İbrahim Hakkı) konu ediliyor. Musiki de Erzurum'un öne çıkan özelliklerinden. Yayla Türküsü ve Yemen Türküsü en etkileyici örnekler arasında. Seyahatin dikkat çeken mekânı tepesi uçtuğu için Tepsi Minare diye anılan eski Selçuk Kalesi.

Konya


"Konya bozkırın tam çocuğudur. Onun gibi kendini gizleyen bir güzelliği vardır" diye başlıyor Ahmet Hamdi anlatmaya. Konya'da Selçuklı tarihinden izlerin peşine düşüyor. Konya'da tarih daha ağır basıyor. Sırçalı Medrese ve Karatay Medresesi ziyaret edilen yerlerden. Elbette Konya Mevlânâ ve Şems olmadan düşünülemez. Anlatılanlar arasında Taptuk Emre ve Yunus-Mevlana buluşması da bulunuyor. Musiki burada da önemli, İç Anadolu türküleri es geçilmiyor.

Bursa


"Şimdiye kadar gördüğüm şehirler arasında Bursa kadar muayyen bir devrin malı olan bir başkasını hatırlamıyorum." Bursa, kitabın neredeyse yarısını kaplayan İstanbul'dan hemen önce yer alıyor ve bu bence tesadüf değil. Ahmet Hamdi hayranlığını Evliya Çelebi'nin "ruhaniyetli bir şehir" alıntısıyla pekiştiriyor. Muradiye'den Çekirge'ye giden yolu hatırlıyor. Çocukluğundan beri Bursa'ya birkaç kez gitmiş. Bahar zamanı Bursa'yı süsleyen beyaz güzellikten bahsediyor: "Bu beyaz zafer ve ganimet çiçeği Nilüfer'dir." Orhan Gazi elbette uzun uzadıya anlatılır. İsmail Hakkı Efendi de. Yangınlar maalesef İstanbul gibi Bursa'yı da mahveder.

Çelebi Mehmet Türbesi'nden sonra istikamet Yeşil Camii'dir. Andre Gide "zekânın kemal hâlinde sıhhati" der Yeşil Camii için. "Gide'i İstanbul'da gördüğü her şeye âdeta düşman gözüyle bakmaya sevkeden iyi niyetsizlik Bursa'da çok yumuşar" diye alıntı yapar Ahmet Hamdi. Emir Sultan Türbesi ve Hüdavendigâr Camii de seyahate katmayı düşündüğü yerlerdendir.



İstanbul


Ahmet Hamdi'nin en çok sayfa ayırdığı yer İstanbul. Doğma büyüme İstanbullu olduğum (ve kardeşimle bir İstanbul bloğuna giriştiğimiz) için benim de en çok ilgilendiğim bölüm oldu açıkçası.

"İstanbul, ya hiç sevilmez; yahut çok sevilmiş bir kadın gibi sevilir; yani her haline, her hususiyetine ayrı bir dikkatle çıldırarak." Ahmet Hamdi İstanbul'u böyle tanımlıyor.

Daha önce okuduğum bazı kitaplarda İstanbul'un daha eskilerde bozulmaya başladığı yazılmıştı. Ahmet Hamdi de 1900'lerin başında aynı şeyden şikâyetçi. Bursa gibi İstanbul da yangınlardan çok çekmiş ama nüfus arttıkça şehrin dokusunun bozulmasından çektiği kadar değil. Ahmet Hamdi'nin şikâyet ettiği bir başka konu da şimdi İstanbul'da olsa onu yataklara düşürecek türden:

"İstanbul gittikçe ağaçsız kalıyor. Bu hâl, aramızdan şu veya bu âdetin, geleneğin kaybolmasına benzemez. Gelenekler arkalarından başkaları geldiği için veya kendilerine ihtiyaç kalmadığı için giderler. Fakat Asırlık bir ağacın gitmesi başka bir şeydir. Yerine bir başkası dikilse bile o manzarayı alabilmesi için zaman ister. Alsa da evvelkisi, babalarımızın altında oturdukları zaman kutladığı ağaç olamaz..."

İstanbul'u araştırdığımdan dolayı kaybolan bazı yerler özellikle dikkatimi çekiyor ve okuduğum eserlerde buraların izlerini sürmeye çalışıyorum. Bunlardan biri de Ayazpaşa Mezarlığı. Şanslıyım ki Ahmet Hamdi oradan da bahsediyor.

"Şimdiki Tepebaşı'nın bulunduğu yerden -o zamanki hududu Asmalımescit'ti- tersanenin üstüne doğru sarkan küçük bir mezarlıkla, Ayazpaşa taraflarını kaplayan büyük bir mezarlığın etrafındaki yollarda ecnebiler atlı arabalı, yaya kadınların da katıldığı akşam gezintileri yapıyorlardı."

Ahmet Hamdi André Gide, Lamartine, Dallaway, Gérard de Nerval, Theophile Gautier gibi isimlerin seyahatnamelerinden alıntılarla ve arada Avrupa'dan örneklerle İstanbul anlatısını kendi muhteşem edebi diliyle birleştirerek zenginleştiriyor.

Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Beş Şehir'i edebiyat ve seyahat severlerin keyifle okuyabileceği benzersiz bir eser.
Brendan Freely ve John Freely'nin yazdığı Galata, Pera, Beyoğlu: Bir Biyografi kitabı son zamanlarda okuduğum en keyifli kitaplardan biri. Beyoğlu taraflarına üniversite yıllarından beri hayran olan ve son zamanlarda kardeşiyle bir İstanbul bloğuna el atmış biri için yeni keşfedilen bir hazine niteliğinde.

Kitabın neresini övmekten başlasam bilemedim. Bir kitapta beni en çok etkileyen unsurlardan biri o kitabın bana başka okuma olanakları açması. Özellikle seyahatname konusuyla ilgilenenler için bu kitaptan koca bir kitap listesi çıkar. Evliya Çelebi ve İbn Battuta gibi eski gezginlerin seyahatnamelerinin yanı sıra Çocuk Kalbi'nin yazarı Edmondo de Amicis dahil nispeten daha yeni isimlerin gezi notlarını okuma listemize eklenmekle birlikte ilgili dönemler hakkında aydınlatıcı bilgiler de içeriyor.

Farklı yüzyıllardan tanıklıklar


Farklı yüzyıllardan tanıklıklar bugünle birleşerek kitabı tam bir derya deniz haline getiriyor. Mesela çarpıcı olaylar: İkinci Dünya Savaşı'nda yüzlerce Yahudi'ye Türk pasaportu verip kurtaran Barselona konsolosumuz. 6-7 Eylül olaylarında "Buradaki herkes Müslüman" diyerek bütün bir sokağı kurtaran imam. Mesela ilginç ayrıntılar. İbn Battuta'nın 1300'lerde kaydettiği, Galata'da akan pis dere. Cenevizlilerin birçoğunun Cenova'dan değil ya Sakız Adası'ndan ya da Karadeniz'den gelmesi. Zamanında Erzincanlıların bölgedeki Yahudilerin apartman görevlileri olarak çalışması ve hala orada bulunan yaşlı Erzincanlıların Güney Amerikalı komşularıyla Ladino diliyle anlaşabilmesi.

1811'de Lord Byron'un İstanbul ziyaretinde yanında bulunan arkadaşı John Cam Hobhouse'un anıları da epey ilginç ayrıntılar sunuyor. 19. yüzyılda suç artışları, kabadayılar ve yıllar yılı değişen çeteler. Hepsi bu kitaptaki satır aralarında. Ayrıca hemen her gün önünden geçip gittiğim binaların yerinde eskiden neler olduğunu öğrenmek de cabası. Bu kitabı evde okumak bir açıdan onu harcamak oldu. Kitapta üç tane daire şeklinde yürüme rotası çiziliyor. Kitabı satır satır okuyarak bu rotaları adım adım özümsemek gerekiyor.

Ünlü Konuklar


Kitapta özellikle sık sık gördüğüm yerlere uğramış, bazen oralarda konaklamış isimleri görmek de aydınlatıcı bir deneyim oldu. Narmanlı Yurdu'nda 1929 yılında ağırlanan Troçki, egzotik kuşlar satan bir dükkana sık sık uğrayan Osmanlı Sultanı veya Alman Kültür Kulübü Teutonia'yı ziyaret eden Joseph Goebells (adı batsın) gibi siyasi isimlerden ziyade, ilgi alanım olduğu için edebi isimlerin izini daha fazla sürdüm.

Yukarıda da bahsettiğim gibi 1811'de Lord Byron gelmiş, arkadaşı gezi notları almış. Pierre Loti de gelmiş, Hidivyal Palas'ta kalmış. Bugün İtalyan Konsolosluğu olan Venedik Sarayı 1744'te Giacomo Casanova'yı ağırlamış. Alexandre Commendiger'in müzik aletleri mağazasının müdavimlerinden biri Franz Liszt imiş. Bu yabancı konuklardan en ilginçlerinden biri de Pera Palas'ta konaklayan Agatha Christie. İngiltere'de 11 gün kayboluşunun sırrını otel odasındaki bir not defterinden çıkacağını söyleyerek hayatını da romana çevirmiş. Daha sonra yapılan incelemelerde 411 no'lu odanın zemininde bir anahtar bulunmuş. Daha sonra da benzer anahtardan 511 no'lu odanın zemininde bulunmuş.

Pera Otel adının geçtiği eserler arasında Eric Ambler'in Dimitros'un Maskesi, Graham Green'in İstanbul Treni, Ian Fleming'in Rusya'dan Sevgilerle ve Alfred Hitchcock'un Kaybolan Kadın'ı da bulunuyor. Bugün Pera Müzesi olan Bristol Oteli de Ernest Hemingway'i ağırlamış. Bir zamanlar Atlas Pasajı'nda yer alan Kulis Bar'a yerli ve yabancı birçok tiyatrocu ve yazar gelmiş. Buranın müdavimlerinden biri de Amerikalı yazar James Baldwin.

Yazarların Uğrak Noktaları


Elbette yerli yazarlarımızdan bahsetmemek olmaz. Beyoğlu'nun her yerinde büyük öykücü Sait Faik Abasıyanık'ın izleri var. Mesela tarihe karışan yerlerden biri olan Trianon Pastanesi sadece Sait Faik'i değil Tomris Uyar gibi başka ünlü yazarlarımızı da ağırlamış. Salâh Birsel'in "Nisuaz Edebiyat Fakültesi" dedi Nisuaz Pastanesi de maalesef bugün yok, yerinde (Galatasaray'ın yanındaki) Garanti Bankası var. Genç bir Rus kadının işlettiği ve punçuyla ünlü Petrograd'ın müdavimleri arasında Ahmet Hamdi Tanpınar ve tabii ki Sait Faik var. (Rahmetli epey sağlam bir içiciymiş; bir Beyoğlu'nda, bir Burgazada'da.)

Afrika Han ise Hayalet Oğuz'un son ikametgahı olmuş. Her anı, her yitiş acı ama en çok içime oturanlardan biri şu oldu: Çalkantılı bir geçmişi olan Alkazar Sineması Onat Kutlar tarafından sanat sinemasına dönüştürülmüş ama sinema kısa süre sonra kapanmış. Çünkü aynı yıl Onat Kutlar, Marmara Oteli bombalanmasında ağır yaralandı ve Ocak başında da vefat etti.

İstanbul'un Batı'ya en fazla dönük yüzü olan Beyoğlu ve çevresi, her zaman göz önünde oldu. Kimi zaman asillerin, kimi zaman esnafın, kimi zaman kabadayıların adı ağır bastı. Bazı binalar yıkıldı, bazı binalar el değiştirdi, çoğu dükkan kapandı ve yerlerine yenileri açıldı. Son yıllarda bu bölge çok acı çekiyor, görmemek mümkün değil. Ama yine de birçok yere göre daha fazla direniyor ve hala gündemde. Bu kitap Beyoğlu, Pera ve Galata'yı tam anlamıyla tanımak ve anlamak için kaçırılmayacak bir imkan sunuyor hepimize.

Goethe'nin ıssız adam tripleriyle o zamanki eşine haber vermeden (iyi ihtimalle babasının isteğini gerçekleştirmek için doğru zamanı bulduğu için) pat diye çıkıverdiği İtalya seyahati, çok yönlü yazarın seyahat esnasında tuttuğu anı defterleriyle ölümsüzleşmiş. Usta bir kalemden bize ulaşan süzme edebi metinlerin yanı sıra 18. yüzyılda İtalya'nın görünüşüne, at arabasıyla yolculuğa dair bilgi de ediniyorsunuz.

Goethe aslında tam benim istediğim şeylerden birini yapmış: Yerini yurdunu bırakıp bir seneye yakın süre boyunca gönlünce gezmiş. Turist gibi de değil, oralardaki sanatçılarla görüşerek, operaları seyrederek. Zamanının her anını iyi bir şekilde değerlendirdiğini satırlardan hissedebiliyorsunuz. Ne var ki anladığım kadarıyla, (amiyane tabirle) tuzu kuru olduğu için gelir sıkıntısı yok. Muhtemelen Venedik'te giremediğim güzel binalara, saraylara da giriyor. O zamanlarda vize derdi de yok tabii. Gözyaşlarımı içime atarak devam edeyim.

Yazar İtalya'yı hissede hissede ve hissettire hissettire geziyor. Uçak yolculuğuna ne kadar bayılsam da yolda olma süresini azalttığı için bazen tuhaf hissettiriyor. İki saatte bambaşka bir ülkede olmak kafa karıştıran bir deneyim. Goethe at arabasıyla seyahat ederken muhtemelen iç organlarının yer değiştirdiğini hissetti ama bir yandan da yolu derinlemesine özümsedi. Gittiği yerler sırasıyla Karldbad, Münih, Mittenwald, Brenner, Trento, Torbole, Verona, Vicenza, Padova, Venedik, Ferrera, Cento, Bologna, Appeninler'de Lojano, Perugia, Terni, Citta Castello, Roma, Velletri, Fondi, St. Agata, Caserta, Napoli, deniz yolculuğuyla Sicilya, Palermo, Alcamo, Segesta, Castelvetrano, Sciacca, Girgenti, Castro Giovanni, Katanya, Taormina, Messina ve Napoli'ye dönüş. Hala özenmediyseniz devam edeyim. Kitabın önünde, Goethe'nin o dönemi birebir yansıtan çizimleri de var.

Kitapta ilgimi çeken hususlardan biri: 18. yüzyılda Goethe Roma'nın yeni mimarların elinden çok çektiği serzenişinde bulunuyor. Oysa geçen yıl gittiğimde tarih şokuna girecektim. Goethe'nin bu seyahatinde uğradığı yerlerden biri olan Verona'da üç yüz yıllık kaldırımda yürürken ağlayacaktım. Bizim sokakta üç ay durmuyor dandik beton. Goethe İstanbul'a gelse hep kötüye giden değişimlerden, estetiksizlikten hastanelik olurdu herhalde.

Neyse memleket meseleleri bir yana, hem seyahat hem edebiyat keyfi için bu kitabı kaçırmayın.
Seyahatnamelere kafayı taktığımı hep belirtiyorum. O yüzden üstünde gezgin, seyahat veya herhangi bir ülke ismi geçen kitapları avlar vaziyetteyim. Hele de iyi bir yazar tarafından kaleme alınmışsa.

Ali Teoman'ın öykülerini yakın zamanda okudum, bir iki ay önce en fazla. Yazarı araştırırken İngiltere ve İskoçya notlarının olduğu bu kitabı görünce almak için hiç düşünmedim. Okumam da kaşla göz arası oldu neredeyse.

Kitaba seyahatname diyemeyiz. Yazarın eşi ve iki arkadaşıyla çıktığı bir aylık Londra ve Edinburgh gezisinde, öncesinde ve sonrasında İstanbul'da tuttuğu günlüklerin derlemesi. Gezilecek yerlerden günlük hayata kadar birçok ayrıntıyla.

Gezgin Günce'de sadece bu iki şehir hakkında değil yazar hakkında da değerli bilgiler ediniyoruz. Röportajlarda hep sorulur ya: "Sizin yazarlarınız hangisi? Şu ara hangi yazarları okuyorsunuz?" Onların hepsinin doğrudan yanıtları bulunuyor satırlar arasında.

Bir yandan da acıklı aslında. Yazarın ağır bir hastalık ve ameliyat atlattıktan sonra kendini yeni yeni topladığı zamanlar. Çabuk yoruluyor, ağrıları oluyor. Londra'nın gri havası onu ara sıra bunaltsa da bence gezmek için hevesli, gelecek için umutlu. Birkaç yıl sonra bedeninin hastalığa daha fazla dayanamayacağını bilmeden...

İngiltere'ye Schengen'den ayrı bir vize uygulanıyor. Çok kıymetli!? bir pasaportumuz olduğu için ayrıca başvurmamız ve turist olarak gitmek için bile uğraşmamız gerekiyor. Dolayısıyla buralar bana daha uzak bir hedef olarak görünüyor. Açıkçası, yol parası cep yakan ama vizesiz, ucuz Uzak Doğu'dan bile uzak... O yüzden okurken buralara uğramış kadar oldum, meraklısına öneririm.
Seyahatname okumalarıma devam ederken Attilâ İlhan'ın Abbas Yolcu kitabını es geçemezdim elbette. Daha çok şiirleriyle tanıyoruz, düşünce alanında birçok düzyazısı da var bu büyük yazarın. Ama seyahatlerini nasıl dile getirdiğini okumak bence bambaşka bir deneyim.

Kitap çok hacimli değil ve düzgün bir şekilde bölümlenmiş. "Siftah" adlı birinci bölümde gençlik yıllarında çıktığı ilk yolculuklar, "Sıla" adlı ikinci bölümde Türkiye'deki, "Yâdel" adlı üçüncü bölümde yurt dışındaki yolculuklarını anlatıyor. Kitap, "Son Kesti"deki "Abbas Yolcu" ve "Meraklısı İçin Notlar" ile bitiyor.

Kitabın tanıtım yazılarında o döneme göre yepyeni olan bir nesir üslubu kullanıldığına değinilmiş. Bence, özellikle de seyahatname için, hâlâ yeni. Gidilip görülen yerlerde şu var bu var şeklinde değil. Şiirsel uslüp kendini nesirde de hissettiriyor. Ama bir yandan da olabildiğince konuşma dili. Ayrıca yer yer bilinç akışına bırakılmış. Özellikle yolda olmak, yolculuk ve yolculara dair betimlemeler çok canlı. Kitapla birlikte seyahat ettim adeta.

Türkiye'nin batısından güneydoğusuna birçok yere seyahat etmiş Attilâ İlhan. Gemlik, Bursa, Babakale, Çanakkale, Bozcaada. Yurt dışında Napoli, Marsilya, Paris. Tren yolculukları çok önemli. Trende geçen zamanın ayrıntılı tasvirleri var. Yazar ayrıca, Halikarnas Balıkçısı'nı anarak denizin ve fenerlerin de izini sürüyor gittiği yerlerde. Gezerken ona klasik müzik de eşlik ediyor: Chopin, Beethoven ve Bach. Beş duyuya hitap eden bir seyahat deneyiminin satırlara dökülmüş hali.

Seyahat etmek, hareket halinde olmak Attilâ İlhan tarafından bakın nasıl tarif ediliyor: "Hareket hâlinde olmak büyük bir şeydir. Her şey de hareket hâlindedir. Ama, hareketi hissetmek, duymak büyükten de büyük, daha da büyük bir şeydir."

Okuyunca seyahate özenmemek elde değil. Zaman, hareket zamanı!
Son zamanlarda seyahatnamelere özel ilgi göstermeye başladım. Seyahat yazarlığından çok seyahatname. "Şuraya gittim, burayı gördüm" demekten öteye gitmeyen ya da madde madde sıralama yapan yazılar değil aradığım.

Daha önce Ahmet Haşim'in Frankfurt Seyahatnamesi'ni yazmıştım. Ama ne kadar günümüzde geçerli olan eleştiriler barındırsa da daha güncel eserler arayışındaydım.

Murat Belge'nin Başka Kentler, Başka Denizler serisini keşfedince çok sevindim bu yüzden. İlk cildinden bahsedeceğim bu yazıda. Değinebileceğim tek olumsuzluk konuya ilgili olan birçok insanı zorlayabilecek fiyatlar. Dışı yaksa da içi yakmıyor, sevindiriyor. Dışı yaksa dedim ama kapakları da oldukça keyifli bu kitapların. İsimleri de Kavafis'in bir şiirinden geliyor.

İtiraf edeyim, ilk defa bir Murat Belge kitabı okudum. Okumadan önce köklü bir ailesi olduğunu biliyordum. Bunun getirdiği önyargıyla lüks tatiller yapıp onları kaleme aldığını düşünmüştüm. Hiç de öyle çıkmadı. Amerika'daki öğrencilik günlerini anlatmaya başlayarak gözümü korkutsa da genelde sol görüşlü arkadaşları ve meslektaşlarıyla yurt dışında katıldığı toplantılar sayesinde gezmişti bu yerleri. Bir de tanıdığı insanların davetiyle, onların evlerinde konaklayarak. Kendi de kitabında itiraf etmiş zaten. Türkiye'ye göre çok gezen bir insan olduğunu ama dünyaya göre pek de gezgin sayılamayacağını söylemiş. Asya, Afrika ve Güney Amerika'nın epey masraf gerektirdiğine değinmiş.

Gözümü korkutan başka bir konu da benim kaldığım yerlerde aylarca kalıp benim seyahat hakkında yazma isteğimi kırmasıydı. O da öyle olmadı. Birçok yer hakkında bir iki günlük gezilerini yazmıştı. Ama elbette kendi tarzıyla. Oldukça akıcı bir dille yazılan seyahatnamede Murat Belge'nin gittiği yerlerde yaşadığı anılarını, oralarda gezilip görülecek yerleri, geçmişten günümüze kadar özet tarihini, edebiyatçıları, sanatçıları ve müzisyenlerini bulabilirsiniz.

İlk ciltte onunla birlikte gezebileceğiniz yerler: ABD (Cogito dergisinde de yayınlanmış), Orta Avrupa (giriş), Viyana-Avusturya, Budapeşte-Macaristan, Prag-Çekoslavakya, İsviçre, Helsinki-Finlandiya, İspanya, Kiev ve Kırım-Ukrayna, Bükreş-Romanya, Sofya-Bulgaristan ve Mısır.

İyi okumalar ve iyi gezmeler!
Ahmet Hâşim'in Frankfurt Seyahatnamesi, onun Frankfurt'a sağlık amaçlı yolculuğunda aldığı kısa kısa notlardan oluşan küçük bir kitap.

Yazar, 1932 yılının ikinci yarısında kalp ve böbrek şikayetleriyle Erenköy Sanatoryumu'nda tedavi görür, sonra doktorlarının tavsiyesiyle zamanın ünlü doktorlarında tedavi olmak için Frankfurt'a gider. Frankfurt yolcuğuna İstanbul'dan trenle başlar. Bulgaristan üzerinden Avrupa'ya geçer. Kitapta hastalığın ve yalnızlığın verdiği buhranla karamsar bir anlatı seziliyor ama yazar, gerçeklikten uzaklaşmaz. Frankfurt'un bulutlu havası ve onun bilmediği bir dil konuşulması hoşuna gitmez.

Ahmet Hâşim Avrupa'ya karşı biraz mesafeli gibi görünüyor ama ta 1932 yılında onun da gözünden bir şey kaçmamış: sağlık sistemi. Bizde sanki hastalık bir suçmuş gibi hastalara kötü davranıldığından dem vuruyor. Halbuki orada, hastanın olabilecek en iyi şekilde ağırlandığından ve en iyi tedavinin sunulduğundan bahsediyor. Beni en etkileyen kısım galiba burası oldu çünkü seksen iki yıl sonra bile sağlık açısından içler acısı haldeyiz. Hastanelere gitmemek için kontrollerimi aksatıyor, hasta olmamak için dua ediyorum. Yıllardır aksattığım göz muayenem için gittiğim doktor tokalaşmak için elini uzattığında algılamam birkaç saniye sürdü, düşünün artık... 

Frankfurt, 1800'lü yılların sonuna doğru.
Tekrar kitaba döneyim. Ahmet Hâşim "Frankfurt ehemmiyetsiz bir yer zannedilmesin" diye eklemeden önce şöyle der: "Hayatında büyük bir Avrupa şehri gören bir adam, kendini, sonradan göreceği bütün büyük Avrupa şehirlerini evvelden görmüş addedebilir. Bu şehirler o kadar birbirinin eşidir." Yazara katılmakla birlikte, günün birinde hepsini tek tek görmüş halde böyle cümleler kurmayı da isterim tabii.

Ahmet Hâşim de bu sözleri havadan söylememiş elbette. Bizzat birçok Avrupa şehrini görmüş. Hastanenin bahçesinde insanlarla dost olmuş sincaplar gözünden kaçmaz. "Hayvanlarla insanların bu güzel arkadaşlığına, gördüğüm bütün Avrupa şehirlerinde tesadüf ettim. Bu dostluk bazı yerlerde hayvana bir nevi şımarıklık bile vermiştir." Sonra Venedik'teki San Marko Meydanı'nı ve güvercinlerini örnek verir. Avrupa'da sokaklarda sahipsiz kedi köpek yok. Güvercinler gerçekten çok rahat. Güvercinler Venedik'te en güzel eserlere kuruluyor, Brüksel'de insanların ayaklarına birkaç santim mesafede yürüyor. Viyana'da Schönbrunn Sarayı'nın sevimli sakinleri olan sincapları elinizle besleyebiliyorsunuz. Buradan insanların hayvanlara tavrını da çıkarabiliyorsunuz. (Bu arada Viyana'da Yunanistan kurabiyesine müptela olan sincap ve Atina'da kardeşim sayesinde çikolataya müptela olan güvercin umarım yoksunluk dönemlerini sağlıklı biçimde atlatmışlardır.)

Seyahatname okumaya devam ettikçe bu yaz günlerinde çat diye çatlamazsam iyidir.

Multivitaminli kurabiye yarasın sincabıma.
Roman Kahramanları 19. Sayı yayında!

İnsan her yazdığı yazıya heyecanlanır ama bu seferki yazıda farklı bir heyecan yaşadım. D. H. Lawrence hakkında bir karakteri irdelemem istendiğinde eserlerine baktım ve dört tane seyahatname gördüm. Bunlar kurgusal değildi ama yazarın kendine dair ipuçları bulacağımı tahmin ettim. Gerçekten de öyle oldu.

Lawrence seyahatnamelerini yolculukta okuyacak kadar şanslı olduğumu yazmıştım. Daha önce Azra Erhat'ın Mavi Yolculuk ve Mavi Anadolu, Mina Urgan'ın Bir Dinozorun Gezileri gibi kitaplarını okuyup gayet keyif almıştım. Ama Lawrence bambaşka bir deneyim yaşattı. Gördüğüm veya görmek istediğim yerleri anlatmakla kalmıyor, her bir gözlemini büyük bir dil ustalığıyla aktarıyor. Hem seyahat edilen yerleri gezmiş kadar oldum hem de büyük bir edebiyat zevki tattım.

Bütün bunlardan yola çıkarak Lawrence'ın kendini anlatımından onu bu roman kahramanı gibi tanımaya ve yazımda da tanıtmaya çalıştım. Umarım keyifle okursunuz. Çünkü ben gerçekten keyifle yazdım.

Roman Kahramanları'nın 19. sayısında D. H. Lawrence hakkında ve başka konularda kaliteli yazılar okuyabilirsiniz.
Atina-Selanik treninden bir manzara...
Son bir yıldır, çocukluğumdan beri içimde taşıdığım seyahat virüsü etkisini iyiden iyiye hissettirmeye başladı. Daha birkaç gün önce Atina'dan Selanik'e giden bir trende olduğumuzu düşünmek bile ilginç geliyor.

Selanik'ten Atina'ya geçeceğimiz gün 1 Mayıs olduğu için otobüs kullanmak durumunda kaldık. Otobüste de manzaramız güzeldi ama yine de trenin tadı başka. Bu tat, trenin bir taşıt olarak kendine has rahatlığının yanı sıra okuduğum kitaptan da kaynaklandı galiba.

Edebiyat dergileri, özenli ve adil olanlarından bahsedersek elbette, kaliteli yazılarla ufkumuzu açabiliyor. Bu durum, sadece okuyan için değil yazan kişi için de geçerli bence. Ben de bu ay sonuna doğru teslim edeceğim bir yazı için kolları sıvadım. Kendimce gerekli olduğunu düşündüğüm kitapları okuyup bitirmeye çalışıyorum. Yazar, D. H. Lawrence.

Lawrence'ın Lady Chatterley's Lover (Lady Chatterley'nin Âşığı) romanını Türkçeden okumuştum; Sons and Lovers'ı (Oğullar ve Sevgililer) daha yeni İngilizceden okudum. Amacım seyahatnamelerine geçmeden önce yazarın tarzını özümsemekti ama seyahatnamelere başladıkça gezgin Lawrence'a kanım iyice ısındı. Belki de dediğim gibi atmosferin etkisiyle ilgilidir.

Lawrence'ın üç tane seyahatnamesi var, hepsinin de İngilizcelerini e-kitaplarını indirdim. Tren yolculuğunda Twilight in Italy'nin (İtalya'da Alacakaranlık) sonu ve Sea and Sardinia'nın (Deniz ve Sardinya) başı kısmet oldu. Twilight in Italy'de ağırlıklı olarak İtalya'yla birlikte bu ülkeye yakın diğer ülkelerdeki seyahatlerini de anlatmış, hem de roman gibi.

Lawrence'ın yazdıklarını okurken daha altı yedi ay içinde gördüğüm yerlerin o zamanlardaki hali geçti gözlerimin önünden. Gerçi o kitapta Lawrence oldukça konuşkan, ev sahipleri ve oranın sakinleriyle muhabbet içinde, bense kendi kabuğumdan sessizce seyir peşindeyim.

Kitapta Atina, Selanik veya Yunanistan'ın herhangi bir şehri yok. Ama seyahatin özü aynı. Evden kilometrelerce uzakta, tatlı bir yorgunlukla sızlayan ayak bilekleriyle henüz karları erimemiş dağların ve yemyeşil bitki örtüsünün arasından geçen trende oturuyoruz. Baharın en güzel yüzü... Bir gün sonra yine evde ve yine ofiste olacağımın, aynı şeyleri yapacağımın bir hükmü kalmıyor o anlarda.

Sea and Sardinia'da Lawrence tren yolculuğundan bahsediyor. O satırları trende okuyorum. Bir okur ve bir gezgin için en keyifli tesadüflerden biri olsa gerek. Lawrence, kitaba giriş paragrafıyla hislerime çoktan tercüman olmuş zaten:

"Kişiye mutlak bir hareket etme ihtiyacı gelir. Dahası, belli bir yöne hareket etme ihtiyacı. O zaman çifte ihtiyaç: harekete geçmek ve nereye gideceğini bilmek.

İnsan neden yerinde duramaz?"

Duramıyor işte. Duramıyorum. Dünyada bunca yer olduğunu öğrenmişken ve ulaşım, konaklama seçenekleri bu kadar çeşitlenmişken durmam mümkün değil. Seyahat virüsünün de diğer virüsler gibi mutlak tedavisi yok. Çaresi gezmek, gezmek, gezmek...

Atina, Tren ve Lawrence

by on 00:39:00
Atina-Selanik treninden bir manzara... Son bir yıldır, çocukluğumdan beri içimde taşıdığım seyahat virüsü etkisini iyiden iyiye hissetti...