seyahat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
seyahat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster


Dizi olan değil film olan Outsourced (Yeni Bir Aşk, hemen cıvık cıvık yapın adını), iş hayatının zalimliği, zorunlu olsa da bambaşka bir coğrafyaya seyahat, kültürler arasındaki farklılıklar, bu farklılıkları orta noktada birleştiren bir aşk hikayesi ve doğu kültüründe kadının konumunu barındıran, bütün bunları yaparken oryantalizme düşmeyen tertemiz, bağımsız bir film. Senaryosunun güzelliği birbirinden sevimli oyuncularla birleşince tadından yenmez hale gelmiş. Birbirinin aynı filmleri pişirip pişirip önümüze koyan yolculuk filmleri listeleri arasında bana bu filmi buldurduğu için Gaia Dergi'ye de teşekkür etmek boynumun borcu. (Listedeki diğer filmlerden biri olan Tracks'in yazısı da sırada.)

Sürprizbozanlar çıkabilir. Demedi demeyin.

Beklenmedik bir haber 


Kapitalizmin başladığı yer olan Amerika çoktan farklı çalışma yöntemlerini benimsemeye başladı. Bunlardan biri de "outsource", yani dışarıya yaptırmak. Bu dışarıya yaptırma stili, "remote work", yani uzaktan çalışmadan farklı olarak dünyanın herhangi bir yerinden serbest çalışanları toplamak değil, bir departmanı veya şirketin tamamını daha ucuz bir ülkede kurmak ve taşeron mantığına yakın bir şekilde yaptıkları işleri uzaktan yönetmek şeklinde gerçekleşiyor. Ucuz ülkeler de tahmin edeceğiniz üzere Hindistan, Çin, vb.

Todd Anderson (Mark Hamilton) da bir dışa yaptırma mağduru. Amerika'da, konfor bölgesinde, sakin sakin çalışan bir müdür olan Todd'u daha üst müdürü bir gün odasına çağırıp bölümünün yurt dışına taşındığını söylüyor. Todd'un altındaki elemanlar kovuluyor ama ona Hindistan'daki yeni elemanı eğitmesi için Hindistan'da görev alma teklifi yapılıyor. Todd bu ani değişiklikten hoşnut kalmasa da teklifi reddederse işsiz kalacağını bildiğinden razı oluyor.


Ver elini Hindistan


Amerikalı Todd için Hindistan'a ilk ayak basışı tam anlamıyla bir şok. Bu noktada İngiliz komedisi An Idiot Abroad'dakiler gibi gıcık hareketlerle ağzına vurulası bir tipe dönüşeceğini düşündüm ama film boyunca efendiliğini bozmadı. Bu arada, Batı kültürüne aşina olan Türkiyeli izleyiciler filmi izlerken daha şanslı çünkü iki tarafın kültürün de birbirlerinde neyi farklı bulduğunu anlayıp çok daha fazla eğlenebiliyorsunuz.

Dönelim filme. Todd, uçaktan indikten sonra onu karşılayacak kişiyi arıyor gözleriyle ama ortalık o kadar karışık ve kalabalık ki karşılayan kişinin gelmediğini düşünüp yoluna devam ediyor. Önce, onu bavulla gören taksiciler tarafından etrafı sarılıyor. O sırada, hiç ona ilişmeyen ve "Cool Cab" yazan bir taksiye yaslanmış bir taksiciye gözü çarpıyor ve hemen ona koşuyor. İlk hayal kırıklığı: Adam onu "serin taksi" yerine tuktuka bindiriyor. Amerikalı, taksiyi durdurmak isterken diğer taksiciler tekrar üşüşünce yoluna tuktukla devam ediyor. Todd'un şaşkın bakışlarıyla güldüren bu sahne, eğlenceli bir filmin bizi beklediğini belirten de ilk sahne ayrıca.

Kültürel farklılıklar


Filmin bence en güzel yanlarından biri tadında olması. Ne (Afrikalıların da kendi ülkelerine yapıldığından şikayet ettiği gibi) bir fakirlik pornosu var ne de aman Uzakdoğu ne güzel, çiçekler, kelebekler havası. Hindistan'a gidince ne görecekseniz onlar gösterilmiş. Daha sonra anlatacağım kadınların konumuyla ilgili sahnelerde bile yönetmen izleyiciye bir yargı vermekten geri durmuş, yorumu bize bırakmış.

Şahsen en çok güldüğüm sahne, Todd'un otellerinde kaldığı Hintli aileyle yemek yerken sol elini kullanması ve "Biz o elle yemek yemeyiz"in altında yatan nedeni ilk başta anlamaması. Sonra, tuvalete gitmesi gerektiğinde kapıyı açıp alaturka tuvaleti görmesiyle aydınlandığı an mükemmeldi. Ayrıca dopdolu gelen trene şaşkın şaşkın bakarken ve ona binemeyeceğini düşünürken bir Hintlinin yardımıyla ite kaka kendini trende bulması da oldukça komikti.

İneğin kutsal sayıldığı yerde elemanlarına inek satma dersleri veren Todd'un Amerikanlığının yontulması uzun sürmüyor. Hindistan'ın içinde yaşadıkça, onlarla sohbet ettikçe, kutlamalarına katıldıkça kendini bu farklı kültürün kollarına bırakıveriyor. Adının taaad değil tood (kara kurbağası) diye okunması da artık umurunda olmuyor. Ondaki bu büyük değişimin mimarlarından biri, çalışanları arasında yer alan ve söz almaktan hiç çekinmeyen Asha.


Aşk ve orta noktada buluşmak


Başta çok Amerikalı görünse de ılımlı bir tip olan Todd, Hint kültürüne alışmaya ve çalışanlarıyla kaynaşmaya başlıyor. O arada da güzel gülüşlü, konuşkan Asha'ya gönlünü kaptırıyor. Todd'un onun için Hindistan'da kalacağından emin olmuşken yönetmen yine gerçekçiliğini konuşturup bize bir masalın içinde olmadığımızı hatırlatıyor. Asha bir "Batılı" erkekle birlikte olmaktan ne kadar zevk alsa da bir nişanlısı var ve ne kadar özgür görünse de geleneklere karşı çıkamıyor.

Filmdeki Puro'yu da unutmamak gerekiyor. Todd'dan bir şey öğreneceği ve edineceği pozisyonla nişanlısıyla evlenebileceği için yüzü hep gülüyor. O ne dese not almaya çalışıyor. Todd'un Hint kültürüne alışmasını sağlayanlardan biri de Puro oluyor. Birlikte, katıldıkları demek ne kadar doğru olur bilmiyorum, işe giderken "maruz kaldıkları" Holi festivalinde rengarenk olmaları ve Todd'un Ganj Nehri'nde yıkanarak hem boyalarından hem de o zamana kadar öğrendiklerinden arınması da güzel bir sahne.

Yine değinmeden geçemeyeceğim güzel bir sahne de Todd'un kaldığı otelin yanında tepsiyle yemeklerini paylaştığı aile tarafından bir gün yemeğe davet edilmesi ve duvarı aşarak fakir mahalleye geçmesi. Todd'un aslında farkında olmadan Hindistan'a getirdiği yukarıdan bakışın bu sahnede tamamen yok olduğunu görebiliyoruz.

İş hayatının zalimliği, Todd'un Hindistan'da peşini bırakmıyor. Amerika'daki büyük patron bu sefer de departmanı Çin'e taşıyacağını söylüyor. Todd zar zor kovulacaklarını söylüyor çalışanlarına. Asha dahil genç takım pek takmamış görünüyorlar ama Puro'nun ilk defa yüzü gülmüyor. Todd nedenini sorunda, "Onlar genç, ben iş bulamam," diyor ve bu durumda nişanlısıyla da evlenemeyeceğini söylüyor. Todd bu soruna mükemmel bir çözüm buluyor. Hazır işi öğrenmişken Puro'yu eşiyle Çin'e gönderip üstünde efil efil gömleğiyle işsiz olarak Amerika'ya dönüyor.



Kadının konumu 


Bu başlığı özel olarak açmak istedim. Yönetmen, Hindistan'ı son zamanlarda hep gösterildiği gibi adım başı tecavüz oluyor havasında göstermemiş ama Hint kültürünün kadınlar için hayatın pek de kolay olmadığına değinmiş.

Yukarıda belirttiğim gibi, Asha çok konuşkan, rahat ve özgür görünmesine rağmen, ailesinin ona bulduğu nişanlıyı bırakamayacağı için, çok beğendiği ve iyi anlaştığı Todd'u reddediyor. Todd da şaşırıyor geleneğin onun hayatına böyle yön vermesine. "Sen özgür bir kadınsın, kararları sen vermelisin" diyor. Ama Asha pencereden gözlüğünü takarak çıkan yaşlı kadını görünce, söz olmasın diye Todd'dan onunla "iş arkadaşı gibi" tokalaşmasını istiyor. Todd, onun dediğini yapsa da bir gece önce otel odasında beraber kaldıktan sonra böyle bir davranış kafasını karıştırıyor. Neyse ki Asha'nın eline tutuşturduğu Kama Sutra sayfasıyla kafa karışıklığı biraz geçiyor.

Todd Hindistan'dayken Asha onun telefonuna kendini Hint melodisiyle kaydetmişti. Todd Amerika'ya dönüp evine yerleşirken Todd'un telefonu o melodiyle çalmaya başlıyor ve film bitiyor. Asha'nın bu kararı vermesine sadece bir izleyici olarak değil bir kadın olarak da epey sevindim. Sonrasında sadece hal hatır sorma mı olacak yoksa Asha "ben geliyorum" mu diyecek merak ettim.

Kısacası, izlenilesi, keyifli ve yer yer bilgilendirici bir film Outsourced. Seyahati seveni, aşk hikayesi seveni ve de sevmeyeni hep birlikte memnun edecek bir film. Hindistan'a bir de bu gözle bakmak için kaçırmayın.

Neden girişim?


Girişim dünyası bu aralar özellikle benim yaş grubum arasında oldukça popüler. Y Kuşağı denen etiketi bir kenara koyarsak, mevcut nesil daha yaşanabilir bir hayat peşinde. İş beğenmiyorlar, çalışmayı sevmiyorlar eleştirilerine katılmıyorum. En güzel zamanlarımızı feda edeceğimiz işlerin buna değmesini istiyoruz. Gelin görün ki, Türkiye'de şartlar gitgide saçma sapan bir hal almakta. Beğenmezsen binlercesi var mantığıyla ya düşük standartlara katlanmamız ya da işsizliğe razı olmamız gerekiyormuş gibi bir hava var. Bu atmosfer "kendi işini kurmayı" daha cazip hale getiriyor.

Ben de 80'li yıllarda doğan birçok akranım gibi, iyi okullardan mezun olunca her şeyin çözüleceğini sandım. Öyle olmadı tabii. Her "şunu da bitir" rahatsın aşamasından sonra daha çok uğraşmak gerekti. Yine de şanslıyım, küçüklükten beri sevdiğim yazmanın dahil olduğu işler yapa yapa bugüne geldim. Ne var ki, ağızları doldura doldura "Content is the king (İçerik kraldır [ille kral olsun zaten]) diyenler, içerik yazarlarına pek öyle kral/kraliçe muamelesi yapmıyor. Hele bir de serbest çalışmaya karar verirlerse vay onların haline...

Nasıl giriştim?


Kendime baktım:
- Yazmayı seviyorum.
- Gezmeyi seviyorum.
- İşimi ofis dışında da yapabilirim.

Girişimler hakkında çoktan konuşmaya başladığımız Selçuk Fatih Sevinç de aynı fikirdeydi. Bunları bir araya getiren ve ilgi çekebilecek ne yapılabilirdi? Çok düşündük, tartıştık. Piyasadaki eksiklikleri araştırdık. Her yer e-ticaret sitesi. Biz de mi bir şey satsak dedik ama ille önceden akıl eden biri çıkıyordu. Özgün fikir peşinde koşmaya başladık. Domain araştırdık. Neredeyse her şey alınmış, neredeyse her şey yapılmıştı.

Bir gün, bir beyin fırtınası anında parladı "Gezinmece" adı. Instagram "hashtag"lerinden biri, epey de kullanılıyor. Nasılsa o da alınmıştır derken "available (boşta)" yazısı güneş gibi parladı. Ee, domain'i aldık, sonra? Gezinmece adında bir seyahat sitesi ama ne? Buna bizim de tam manasıyla emin olmamız ve siteyi istediğimiz şekle sokmamız neredeyse bir yıl sürdü. İki konu daha en başta kafamızda netti: 1) müşteri için değil son kullanıcı için ürün, 2) bizim de keyifle kullanabileceğimiz bir "şey".

Elbette ürün çıkınca son kullanıcılarımızın fikri bizim için önemli olacaktı ama ne yalan söyleyeyim hiçbir üstün veya müşterinin yorumu olmadan kendi işime odaklanmanın keyfi başkaymış. İstersek aradığımızı bulamayalım (ki ne yalan söyleyeyim umutluyum), sadece bu keyif bile bana uzun süre yeter. Neyse, başladık isme de uyacak fikirler geliştirmeye. Site bir yıl içinde şekilden şekle girdi. Bir sürü şey ekledik, çıkardık. Yeri geldi, kendi yaptıklarımızı beğenmedik. Ne var ki, bu süreçte hiç sıkılmadım. Site kıvama geldikçe işler daha eğlenceli hale geldi.

Gezinmece şu açıdan şanslı: Kurucularından biri yazılımcı, diğeri içerik yazarı. Bu, masrafları neredeyse sıfıra çeken bir durum. Ne istediğimizi direkt belirlememize de olanak tanıyor. Beklememiz ve anlatmamız gerekmiyor. Yazılımcı tasarıma, yazar da içerik pazarlamasına aşina olunca Voltron oluştu. Elbette, girişim açısından daha yolun başındayız ve kendi alanlarımızda dahi sürekli kendimizi geliştirmek zorundayız ama en azından ilk adımı attık. Bir felsefe mezunu olarak, denemeyi yücelten Sartre'ın yüzünü kara çıkartmadım!

28 Mart 2016: Web sitemizi nihayet tanıtmaya karar verdiğimiz tarih, bizim için gerçek başlangıç. Evet, sonunda kıvama geldiğine inandık ve onu başka gözlerin de önüne serdik. Gezinmece budur demekle kaldık mı? Elbette hayır. Daha bir hafta içinde yepyeni özellikler ekledik, tasarım değişiklikleri yaptık. Ama 28 Mart öncesinden daha farklı durum: İş ciddi!



Gezinmece nedir?


Bu aşamalardan geçen Gezinmece tam olarak nedir?

Gezinmece, gezginlere özel sosyal medya ve içerik platformudur.

Tek cümleyle anlatmak gerekirse böyle. Gezinmeceyi farklı kılan bir diğer özelliği de sade ve minimalist tasarımı. Renkleri, butonları ve yerleşimiyle gözü yormayan, kullanımı kolay ve gezginleri teşvik edici bir web sitesi elde etmeyi hedefledik.

Peki, gerçekten gezginlere özel olan nedir?

Gezilerinizde yaşadıklarınızı paylaşmak istiyorsunuz. Başka gezginlerin yazdıklarını merak ediyorsunuz. Yazılarınız sosyal medyanın dehlizlerinde kayboluyor. Bir süre sonra başka gezginlerin yazdıklarını da bulamaz oluyorsunuz. Başka gezginleri takip edebilmek, kendi gezilerinizi onlarla paylaşabilmek istiyorsunuz. Ve bütün bunları TEK BİR YERDEN yapmak istiyorsunuz.

Gezinmece temel olarak bunun için var. İleride yepyeni özelliklerin ekleneceğini ve elbette kullanıcıların yorumlarına göre şekilleneceğini şimdiden haber verebilirim.

Gezginlere eksiksiz deneyim sunmak isteyen Gezinmece'nin üç temel işlevi var:

1. Gezginlerle kaynaşma

Gezinmecede herkesin bir profil sayfası bulunuyor. Notlarını, tarzını beğendiğiniz gezginleri TAKİP ET butonuna tıklayarak takip edebilir ve daha sonra ana sayfanızdaki TAKİP ETTİKLERİM butonundan onların yazdıklarına doğrudan ulaşabilirsiniz. Ayrıca, istediğiniz her bir notu beğenebilir ve her bir nota yorum bırakabilirsiniz.

2. Gezi notlarınızı paylaşma

İstediğiniz istikameti arama çubuğuna yazıp bulduktan sonra NOT EKLE butonuyla açılan pencereye anılarınızı ve önerilerinizi yazabilir, fotoğraflarınızı ekleyebilirsiniz. Fakat Gezinmece'de seyahat geçmişiniz sadece notlardan ibaret değil. Gezdiğiniz yerleri GEZDİM diye işaretleyebilir, TARİH EKLE ile gezdiğiniz tarihi takvimde işaretleyebilirsiniz. Ayrıca, profilinizdeki haritada gezdiğiniz yerler yeşil olarak görünecek, böylece dünyanın ne kadarını gezdiğinizi de görebileceksiniz.

3. Blogları takip etme

Gezinmece sevdiğiniz blogları takip etmeyi de kolaylaştırıyor. RSS Feed'i olan bloglara yeni eklenen yazılar BLOGLAR sekmesinde görünecek. Hem Gezinmece'den ayrılmadan o bloğu okuyabileceksiniz hem de o bloğa ziyaret kazandırmış olacaksınız. Blog sahibiyseniz ve RSS Feed'iniz varsa ve blog listesine dahil olmak isterseniz bize e-posta göndermeniz yeterli.


Gezinmeceyi istediğiniz zaman açıp okuyabilirsiniz ama üstteki maddelerde anlattıklarımızı yapabilmeniz için kayıt olmanız ve giriş yapmanız gerekiyor. Kayıt olmak çok kolay ve ücretsiz. Gezginler ve gezmeyi sevenleri oldukça keyifli bir deneyim bekliyor.

Hepiniz davetlisiniz!
"Her insan bir kâşiftir. Her insan, acıyı, tuzluyu, eğikliği, düzlüğü, sertliği, gökkuşağının yedi rengini, alfabenin yirmiden fazla harfini keşfetmekle başlar işe; ardından yüzleri, haritaları, hayvanları, yıldızları keşfeder. Sonunda, ya kuşkuya erişir ya da inanca; ama her seferinde hemen hiç şaşmayan tek bir sonuca, gerçekte ne kadar cahil olduğu sonucuna varır."

Borges, İletişim Yayınları'ndan çıkan ve çevirisi Celâl Üster'e ait olan Atlas'ın öndeyişinde bize böyle sesleniyor. Atlas, Borges'in seyahatlerinden izlenimlerini anlattığı ama rehber veya seyahatname olmayan bir kitap. Öykü ile şiir, düş ile gerçek iç içe geçmiş. Okurken Borges'e özgü büyülü gerçekliğin etkisinde kalmamak mümkün değil.

Kitapta geçen yerler arasında Roma, İrlanda, İstanbul, Venedik, Yunanistan, Almanya, Atina,  Cenevre, Lugano, Buenos Aires, Reyjkavik, Girit, Tigre Adaları, Mallorca, Madrid, Kahire, İsviçre, Japonya gibi ülke ve şehirlerin yanı sıra eserler, anılar veya düşler de yer alıyor.

Borges, Türkiye'de İstanbul'u da es geçmemiş:

"Kartaca, adı kötüye çıkmış bir kültürün en dile düşmüş örneğidir. Biz bu "Kent"le ilgili hiçbir şey söyleyemiyoruz; Flaubert de, düşmanlarının amansız olduğu dışında, söyleyecek hiçbir şey bulamamıştı. Sanırım, Türkiye'yle ilgili olarak da benzer bir durum söz konusu. Acımasız bir ülke gelir aklımıza. Bu kavram, yazılı tarihin hem en acımasız hem de en az ilençlenmiş girişiminden, Haçlı seferlerinden kaynaklanır. Belki aynı ölçüde bağnaz İslâm nefretinden hiç de aşağı kalmayan Hıristiyan nefreti gelir aklımıza. Batı'da, Osmanlılar arasında büyük bir Türk adının bulunmadığından dem vururuz. Bize kalmış olan biricik ad Muhteşem Süleyman'dır (e solo, in parte, vidi'l Saladino).

Üç günde Türkiye'yi ne kadar tanıyabilirim? Benim gördüğüm, çok güzel bir kent, Boğaziçi, Haliç ve kıyılarında Runik alfabeyle yazılmış taşlar bulunmuş olan Karadeniz girişi. Kulağıma çalınan, yumuşak bir Almancayı andıran hoş bir dil. Buralarda, birçok değişik ulusun hayali dolaşıyor olsa gerek: Ben, Bizans imparatorunun onur kıstasını oluşturmuş olan ve Hastings'te olup bitenlerden sonra İngiltere'ye kaçan Saksonların katıldığı İskandinavları anımsamayı seçiyorum. Kuşku yok ki, keşfe başlamak için Türkiye'ye yeniden gelmeliyiz" (s. 56-57)

Atlas'ı ilginç kılan ayrıntılardan biri de 50'li yıllardan itibaren görme duyusunu yavaş yavaş kaybeden Borges'in gittiği yerleri diğer duyuları ve hayal gücüyle betimlemesi. Kitapta bir sanatçının nasıl gördüğünü açıklarken görmeyi aslında yeniden tanımlıyor (Bu kitabı Çerçi Sanat'ın "görmek" sayısından önce okumak vardı): "İnsanın görmemesi için ille de kör olması ya da gözlerinin kapalı olması gerekmez: Belleğimize kazıdığımız şeyleri görürüz; tıpkı, aynı düşünce ve biçimleri yinelediğimizde, belleğe kazığıdığımızı gördüğümüz gibi."

Borges'in seyahatleri nasıl geçti bilmiyorum ama bana daha yeni izlediğim bir videoyu hatırlattı. Rehber köpeğiyle yola çıkan kör gazeteci Sophie'nin seyahatleri bölüm bölüm yayınlanıyor. Programın tanıtımını şuradan izleyebilirsiniz:



Borges'in, seyahatlerinden büyük bölümüne birlikte çıktığı eşi Maria'nın sondeyişi aslında kitabı ve benim gibi birçok insanın seyahate neden çıktığını açıklar nitelikte: "Atlas bizim için neydi, Borges? Yeryüzünün ruhundan doğmuş düşlerimizi zamanın örgüsünde örtüştürmek için bir bahane."

Borges ile Seyahat: Atlas

by on 00:42:00
"Her insan bir kâşiftir. Her insan, acıyı, tuzluyu, eğikliği, düzlüğü, sertliği, gökkuşağının yedi rengini, alfabenin yirmiden fazla ...
Brendan Freely ve John Freely'nin yazdığı Galata, Pera, Beyoğlu: Bir Biyografi kitabı son zamanlarda okuduğum en keyifli kitaplardan biri. Beyoğlu taraflarına üniversite yıllarından beri hayran olan ve son zamanlarda kardeşiyle bir İstanbul bloğuna el atmış biri için yeni keşfedilen bir hazine niteliğinde.

Kitabın neresini övmekten başlasam bilemedim. Bir kitapta beni en çok etkileyen unsurlardan biri o kitabın bana başka okuma olanakları açması. Özellikle seyahatname konusuyla ilgilenenler için bu kitaptan koca bir kitap listesi çıkar. Evliya Çelebi ve İbn Battuta gibi eski gezginlerin seyahatnamelerinin yanı sıra Çocuk Kalbi'nin yazarı Edmondo de Amicis dahil nispeten daha yeni isimlerin gezi notlarını okuma listemize eklenmekle birlikte ilgili dönemler hakkında aydınlatıcı bilgiler de içeriyor.

Farklı yüzyıllardan tanıklıklar


Farklı yüzyıllardan tanıklıklar bugünle birleşerek kitabı tam bir derya deniz haline getiriyor. Mesela çarpıcı olaylar: İkinci Dünya Savaşı'nda yüzlerce Yahudi'ye Türk pasaportu verip kurtaran Barselona konsolosumuz. 6-7 Eylül olaylarında "Buradaki herkes Müslüman" diyerek bütün bir sokağı kurtaran imam. Mesela ilginç ayrıntılar. İbn Battuta'nın 1300'lerde kaydettiği, Galata'da akan pis dere. Cenevizlilerin birçoğunun Cenova'dan değil ya Sakız Adası'ndan ya da Karadeniz'den gelmesi. Zamanında Erzincanlıların bölgedeki Yahudilerin apartman görevlileri olarak çalışması ve hala orada bulunan yaşlı Erzincanlıların Güney Amerikalı komşularıyla Ladino diliyle anlaşabilmesi.

1811'de Lord Byron'un İstanbul ziyaretinde yanında bulunan arkadaşı John Cam Hobhouse'un anıları da epey ilginç ayrıntılar sunuyor. 19. yüzyılda suç artışları, kabadayılar ve yıllar yılı değişen çeteler. Hepsi bu kitaptaki satır aralarında. Ayrıca hemen her gün önünden geçip gittiğim binaların yerinde eskiden neler olduğunu öğrenmek de cabası. Bu kitabı evde okumak bir açıdan onu harcamak oldu. Kitapta üç tane daire şeklinde yürüme rotası çiziliyor. Kitabı satır satır okuyarak bu rotaları adım adım özümsemek gerekiyor.

Ünlü Konuklar


Kitapta özellikle sık sık gördüğüm yerlere uğramış, bazen oralarda konaklamış isimleri görmek de aydınlatıcı bir deneyim oldu. Narmanlı Yurdu'nda 1929 yılında ağırlanan Troçki, egzotik kuşlar satan bir dükkana sık sık uğrayan Osmanlı Sultanı veya Alman Kültür Kulübü Teutonia'yı ziyaret eden Joseph Goebells (adı batsın) gibi siyasi isimlerden ziyade, ilgi alanım olduğu için edebi isimlerin izini daha fazla sürdüm.

Yukarıda da bahsettiğim gibi 1811'de Lord Byron gelmiş, arkadaşı gezi notları almış. Pierre Loti de gelmiş, Hidivyal Palas'ta kalmış. Bugün İtalyan Konsolosluğu olan Venedik Sarayı 1744'te Giacomo Casanova'yı ağırlamış. Alexandre Commendiger'in müzik aletleri mağazasının müdavimlerinden biri Franz Liszt imiş. Bu yabancı konuklardan en ilginçlerinden biri de Pera Palas'ta konaklayan Agatha Christie. İngiltere'de 11 gün kayboluşunun sırrını otel odasındaki bir not defterinden çıkacağını söyleyerek hayatını da romana çevirmiş. Daha sonra yapılan incelemelerde 411 no'lu odanın zemininde bir anahtar bulunmuş. Daha sonra da benzer anahtardan 511 no'lu odanın zemininde bulunmuş.

Pera Otel adının geçtiği eserler arasında Eric Ambler'in Dimitros'un Maskesi, Graham Green'in İstanbul Treni, Ian Fleming'in Rusya'dan Sevgilerle ve Alfred Hitchcock'un Kaybolan Kadın'ı da bulunuyor. Bugün Pera Müzesi olan Bristol Oteli de Ernest Hemingway'i ağırlamış. Bir zamanlar Atlas Pasajı'nda yer alan Kulis Bar'a yerli ve yabancı birçok tiyatrocu ve yazar gelmiş. Buranın müdavimlerinden biri de Amerikalı yazar James Baldwin.

Yazarların Uğrak Noktaları


Elbette yerli yazarlarımızdan bahsetmemek olmaz. Beyoğlu'nun her yerinde büyük öykücü Sait Faik Abasıyanık'ın izleri var. Mesela tarihe karışan yerlerden biri olan Trianon Pastanesi sadece Sait Faik'i değil Tomris Uyar gibi başka ünlü yazarlarımızı da ağırlamış. Salâh Birsel'in "Nisuaz Edebiyat Fakültesi" dedi Nisuaz Pastanesi de maalesef bugün yok, yerinde (Galatasaray'ın yanındaki) Garanti Bankası var. Genç bir Rus kadının işlettiği ve punçuyla ünlü Petrograd'ın müdavimleri arasında Ahmet Hamdi Tanpınar ve tabii ki Sait Faik var. (Rahmetli epey sağlam bir içiciymiş; bir Beyoğlu'nda, bir Burgazada'da.)

Afrika Han ise Hayalet Oğuz'un son ikametgahı olmuş. Her anı, her yitiş acı ama en çok içime oturanlardan biri şu oldu: Çalkantılı bir geçmişi olan Alkazar Sineması Onat Kutlar tarafından sanat sinemasına dönüştürülmüş ama sinema kısa süre sonra kapanmış. Çünkü aynı yıl Onat Kutlar, Marmara Oteli bombalanmasında ağır yaralandı ve Ocak başında da vefat etti.

İstanbul'un Batı'ya en fazla dönük yüzü olan Beyoğlu ve çevresi, her zaman göz önünde oldu. Kimi zaman asillerin, kimi zaman esnafın, kimi zaman kabadayıların adı ağır bastı. Bazı binalar yıkıldı, bazı binalar el değiştirdi, çoğu dükkan kapandı ve yerlerine yenileri açıldı. Son yıllarda bu bölge çok acı çekiyor, görmemek mümkün değil. Ama yine de birçok yere göre daha fazla direniyor ve hala gündemde. Bu kitap Beyoğlu, Pera ve Galata'yı tam anlamıyla tanımak ve anlamak için kaçırılmayacak bir imkan sunuyor hepimize.








Epeydir İstanbul hakkında İngilizce bir blog başlatmaya niyetliydim. Kardeşimden de aynı öneri gelince kolları sıvadık ve İstanbul'u arkadaşça okuyabileceğiniz bir blog hazırlamaya başladık. Şu an için İstanbul'a seyahat etmeyi planlayan veya öğrencilik, iş gibi nedenlerle bir süre İstanbul'da kalacak olan yabancılara yönelik İngilizce yazıyoruz. Ama Türkçe bloğun da hazırlıkları içinde olduğumuzu not düşelim.

Siteyi buradan ziyaret edebilirsiniz: http://istanbulfriendly.blogspot.com.tr/

Blogdaki yazıları öncelikle deneyimlerimizden yola çıkarak, sonra da araştırarak yazıyoruz. Fotoğrafları da kendimiz çekip ekliyoruz. DSLR fotoğraf makinesinin yanı sıra üst sürüm cep telefonlarıyla kaliteli fotoğraflar sunmaya çalışacağız. Yani buradaki fotoğraflar ilk olarak burada yer alacak. Fotoğraflara ismimizi yazıyoruz ama onları da, yazıları da (elbette emeğe saygı açısından referans vererek) paylaşabilirsiniz.

İstanbul hakkında yazılacak elbette çok şey var. Bunları sekiz ana kategori altında toplamaya çalıştık: Sights (görülecek yerler), Food/Drink (yiyecek/içecek), Shopping (alışveriş), Transportation (ulaşım), Accomodation (konaklama), Events (etkinlikler), Districts (semtler), Tips (ipuçları). Bunları arkadaşça bir tarzda yazarak İstanbul'u hakkıyla yansıtmayı düşünüyoruz.

Birçok seyahat sitesinde üst sıralarda yer alan İstanbul'u tarafsız bir gözle anlatmak önemli. Son zamanlarda birçok listede İstanbul'un güzellikleri anlatılıyor. Ama en çok dikkatimizi çeken husus bu fotoğraflarda neredeyse hiç kadın olmaması! Bu bloğu iki kadının yazması da bu açıdan yararlı olacak diye düşünüyorum.

Keyifli bir süreç olması dileğiyle!



Venedik San Marco Meydanı (sadece bir kısmı)
Önceki yazılarımdan birinde şehir parkları hakkında yazmıştım. O parklara bağlanan iç açıcı şehir meydanlarına geldi sıra.

Gittiğim meydanlardan örnek vermeye çalışacağım. Ama elbette ileride gitme ihtimalim olan ve olmayan meydanlar da var. İnternette ufak bir aramayla herkes istediği meydanın görsellerine ulaşabilir. Ne yazık ki Batı sınırımızdan (ve gidip görmesem de diğer sınırlarımızdan) sonra Taksim Meydanı'nın bir örneğine rastlayamayacaksınız...

Öncelikle, İstanbul biraz farklı bir şehir. Avrupa tarafında "eski şehir muhabbeti" var. Eski yapılar bir arada, yeni yapılar oranın dokusuna bulaşmadan daha uzakta. Böylece, örneğin İtalya'da bir tarafta Roma döneminden kalma eserleri gezebiliyor, 300 yıllık kaldırımdan yürüyebiliyor ve bir fast food zincirinde yemek molası verebiliyorsunuz. İstanbul'un birkaç merkezi yok ve aslında gezmek Avrupa şehirlerinden uzun sürüyor, olumlu manada söylüyorum. Ama tabii toplu taşımanın, bilhassa metro sisteminin iyi olduğu şehirlerde havaalanları, tren garları ve otogarlardan bütün meydanlara rahatça ulaşabiliyorsunuz. Bizde metroya binen turistlerin Aksaray'da kalakaldığına şahit oldum.

Şehir parkları yazımda dediğimi tekrarlıyorum: Şehir planlamacısı veya benzer bir konuda uzman değilim. Felsefe okumuş bir vatandaş olarak bakmaya çalışıyorum. Siyasi kısmıyla da şu an için işim yok. Diğer meydanlarla kıyaslayınca Taksim ve İstiklal bu konuyla uzaktan yakından alakası olmayan kişilerce düzenlenmiş gibi duruyor. Eski binaların yeni ve çirkin binalar arasında kaybolması, ağaçsız ve kupkuru gri bir boşluk, birçok meydanı süsleyen taşlı yollar yerine yama yama dökülmüş asfalt ve yukarıda da bahsettiğim gibi ulaşım... (Meydanın yanındaki Gezi Park da yabancı örneklere kıyasla çok küçük ama onu korumak için sarf ettiğimiz çabayla daha değerli.)

Yazıyı uzatmayacağım, belki ileride daha ayrıntılı bir deneme yazarım. Şimdilik sizi gidip bizzat çektiğim meydan fotoğrafları ve Taksim Meydanı'yla baş başa bırakacağım. (Taksim Meydanı bir hayal kırıklığı olsa da onun fotoğraflarının cep telefonundan çekildiğini de göz önünde bulunduralım.)
Zürih. Kuş bakışı.

Viyana. Arkada devasa katedral var.

Brugge. Oyuncak gibi meydanın bir parçası.

Brüksel. Bu da meydanın sadece bir kısmı.
Siena. Orta çağdan bugüne.
İstiklal Caddesi ve benzersiz asfaltı.
Taksim Meydanı. Gri, amaçsız bir boşluk...
Elimdeki kitapları eritmeden yeni kitap almaya niyetim yoktu. Ama size de olur mu bilmem, bazen hiç duymadığınız bir kitap kendini gösterir ve onu almadan edemezsiniz. Daha önce Ten ve İz kitabını okuduğum David le Breton'un Yürümeye Övgü kitabı da aynen öyle karşımda duruyordu.

Başlıktan sonra arka kapaktaki şu yazıya vuruldum: "Yürümek keyiflidir, çünkü öncelikle insanı gündelik yaşamın zorlamalarından geçici olarak da olsa kurtarır. Yürümek stresi, aceleyi, üretme zorunluluğunu yok eder. Yürümek, aslında yaşamın o kendine özgü zamanını yeniden bulmaktır." Tam da İstiklal Caddesi'nde yürürken!

Seyahati hayatımın bir parçası olarak görüyorum. Gittiğim yerlerde saatlerce yürürüm, ünlü mekanlara bakarım, bir o sokağa bir bu sokağa girerim. En rahat spor ayakkabılarımı giymiş de olsam her seyahatten sonra ayaklarım muhakkak su toplar. Kitabı elime alıp kasaya ilerlerken aklımda şu soru vardı: "Yürümenin hakkını gerçekten veriyor mu?"

Okuduktan sonra gönül rahatlığıyla yanıtlayabilirim: Evet! David le Breton ve çevirmen İsmail Yerguz muhteşem bir keyif yaşattılar bana. Biraz da kitabın içeriğinden bahsedeyim.

Kitap şu cümlelerle başlıyor: "Yürüyüş dünyaya açılmadır. İnsanı mutlu yaşam duyguları içinde yeniden oluşturur." Yürürken olduğu gibi kitabı okurken de farklı bir dünyaya açılacağınızı hissettiren cümleler.

Kitabın başlıkları da çok çekici. "Yolun eşiği" ile başlıyorsunuz. Sonra uzunca bir "Yürüyüş zevki" geliyor. Burada "Yürümek, İlk Adım, Zamanın Krallığı, Beden, Eşyalar, Tek Başına mı Grupla mı?, Yaralar, Uyumak, Sessizlik, Şarkı söylemek, Uzun hareketsiz yürüyüşler, Dünyaya açılma, Adlar, Dünyanın komedisi, Temel unsurlar, Hayvanlar, Toplumsal sapma, Gezintiler, Yolculuğu yazmak, Yürünen dünyanın küçülmesi" alt başlıkları sizi karşılıyor. Bu bölüm yürüyüş severlerin en çok "Ben de, ben de!" diyecekleri bölüm. Daha sonra zorlu doğada ve farklı kültürlerde geçen "Ufuk yürüyüşleri", ardından "Kent yürüyüşleri" geliyor. Hac yürüyüşlerini anlatan "Yürüyüşün tinsellikleri"nden sonra "Yolculuğun sonu"na geliniyor.

Brugge yolları taştan...
Kitapta sevgili birçok isimden alıntıya ve anıya rastlamak da mümkün. Henry David Thoreau, Rousseau, Kierkegaard, Nietzsche, Walter Benjamin, Werner Herzog ve daha niceleri... Rimbaud'nun yürüme tutkusunun bir bacağına mal olması. Werner Herzog'un, Paris'te ağır durumda hastaneye kaldırılan sinema tarihçisi Lotte Eisner'i ziyaret etmek için dinsel bağlam dışı bir hac misali Avrupa kırsallarında üç hafta yürümesi.

Kitap küçük bir hacme sahip ama bittikten sonra size dünyalar bırakıyor...
Roman Kahramanları 19. Sayı yayında!

İnsan her yazdığı yazıya heyecanlanır ama bu seferki yazıda farklı bir heyecan yaşadım. D. H. Lawrence hakkında bir karakteri irdelemem istendiğinde eserlerine baktım ve dört tane seyahatname gördüm. Bunlar kurgusal değildi ama yazarın kendine dair ipuçları bulacağımı tahmin ettim. Gerçekten de öyle oldu.

Lawrence seyahatnamelerini yolculukta okuyacak kadar şanslı olduğumu yazmıştım. Daha önce Azra Erhat'ın Mavi Yolculuk ve Mavi Anadolu, Mina Urgan'ın Bir Dinozorun Gezileri gibi kitaplarını okuyup gayet keyif almıştım. Ama Lawrence bambaşka bir deneyim yaşattı. Gördüğüm veya görmek istediğim yerleri anlatmakla kalmıyor, her bir gözlemini büyük bir dil ustalığıyla aktarıyor. Hem seyahat edilen yerleri gezmiş kadar oldum hem de büyük bir edebiyat zevki tattım.

Bütün bunlardan yola çıkarak Lawrence'ın kendini anlatımından onu bu roman kahramanı gibi tanımaya ve yazımda da tanıtmaya çalıştım. Umarım keyifle okursunuz. Çünkü ben gerçekten keyifle yazdım.

Roman Kahramanları'nın 19. sayısında D. H. Lawrence hakkında ve başka konularda kaliteli yazılar okuyabilirsiniz.

Sanata ve sanatçıya, kitap okuyana ve yazana ülkede uzun yıllar pek kıymet verilmediği, hatta son zamanlarda düzen bozucu gözüyle bakıldığı aşikâr. Bu ortamda bir de edebiyat ve sanatta iz bırakmış insanlara dair bir anıt, olmadı bir tabela epey lüks kaçıyor ama insan umut ediyor işte...

Viyana'ya gittiğimde birçok yazar ve müzisyenin evlerine rastlayacağımı tahmin etmiştim ve bir kısmını haritada işaretlemiştim. Meğerse sadece ara sokaklarda dolaşmak yeterliymiş. En güzel sürpriz, dikkatimden kaçmış ve bir anda beni karşılayan bir yazarın evi oldu: Niteliksiz Adam'ın yazarı Robert Musil. Viyana'da Strauss gibi müzisyenler, doktorlar ve birçokları için, söz konusu binada sadece iki yıl yaşamış olsalar bile, kocaman anma yazıları veya tabelaları eksik edilmemiş.

İnsanın içini ister istemez bir burukluk kaplıyor tabii. Sanatçılarımızın ömür boyu yaşadığı apartmanlarda bilinmediği ve kat sakinlerinin toplanıp bir tabela astıramadığını düşününce... Başka ülkelerde adına parklar, sokaklar olabilecek, 19 Temmuz 2013'te aramızdan ayrılan değerli yazarımız Leylâ Erbil için Teşvikiye'de hiçbir şey görememek üzücü. (Umarım fark etmediğim sevindirici haberler alırım yakın zamanda.) Aynı üzüntü, Narmanlı Han'da da içimi kaplıyor. Ahmet Hamdi Tanpınar orada günlerini nasıl geçirdi, eserlerini nasıl yazdı görmek isterdim. Ama bina ve beraberindeki anılar kapitalizmin elinde.

Ağzımızdan tarih düşmemesine, hayatımızın her anında geçmişte yaşamamıza rağmen ona hak ettiği değeri veremememiz acı bir durum. Sırf Üçüncü Köprü bir an önce bitsin diye Avrupa'yla aşık atabilecek tarihi eserleri düzlemeyi göze almışız, Küçükçekmece'de dünyanın belki de en eski mağarası çürümeye terk edilmiş... Yine de sevindirici birkaç yer var.

Burgazada'daki Sait Faik Abasıyanık Müzesi, Heybeliada'daki Hüseyin Rahmi Gürpınar Müzesi bu yoklukta insanı şükrettiren yerler. Eski Datça'da Can Yücel evi ve kahvesi de öyle. Ama 50 kuşağının buluşma yeri olan Taksim'deki Baylan Pastanesi'nin yerinde yeller estiğini de unutmamak gerek.

Böyle bir yazı, "Umarım gereken kıymet verilir" diye nafile bir temennide bulunmaktan başka nasıl bitirilir bilmiyorum...

Not: Viyana'dan beri yazmak aklımdaydı ama konu hakkında oldukça kapsamlı güzel bir yazı daha dün yayınlanmış: http://www.sabitfikir.com/dosyalar/edebi-bellegi-korumak
Doğduğum saatlerde manzaram (Hundertwasserhaus)
30 yaş da geldi çattı. Nasıl mıydı? Öncelikle dünün aynısıydı. Bir yandan da bambaşka.

Ne dediğimi şaşırmışım gibi gelmesin. Aynıydı çünkü kendimi ruhen veya bedenen daha farklı hissetmedim. (Hele de sabahtan akşama kadar dinamik bir programdan sonra.) Farklıydı çünkü ilk defa bir yaş günümü yurt dışında geçirdim, hem de her köşesinden sanat ve müzik fışkıran şehir Viyana'da. Üstelik İstanbul yağmurdan kırılırken günlük güneşlik bir havada.

Hal böyle olunca 30 oldum diye hayıflanmaya hakkım yok. Aslında bazı açılardan 20'li yaşlarımın başına tercih edebilirim. Mesela maddi yönden ve cesaret açısından. O yaşlarda bir sene içinde neredeyse ayda bir, hafta sonumu Avrupa'da bir yere ayırmayı hayal edemezdim, buralarda neredeyse İstanbul'dan daha az yabancılık çekeceğimi de...

Yaş konusunda içimi sıkan şeyse ülkenin şartları. Birçok işte artık 30 yaş sınırı var. Günün birinde iş aramaya başlarsam bundan sonra daha fazla zorlanacağımı biliyorum. Daha geçen gün 30 yaşını geçmemiş içerik editörü ilanına denk geldim. O kadar deneyim muhabbeti dönerken birikimin hiçe sayılması ve ucuz iş gücüne hücum moral bozucu. Neyse ki şirketlerin ötesinde bir şeyler yapabileceğime dair hâlâ inancım var.

Bir de tabii kendimle çelişmiş gibi olmayayım. Yine de bu yıl 10 Mayıs'ta doğmuş olmaktan memnunum.

30 Yaş İzlenimleri

by on 22:19:00
Doğduğum saatlerde manzaram (Hundertwasserhaus) 30 yaş da geldi çattı. Nasıl mıydı? Öncelikle dünün aynısıydı. Bir yandan da bambaşka. ...
Atina-Selanik treninden bir manzara...
Son bir yıldır, çocukluğumdan beri içimde taşıdığım seyahat virüsü etkisini iyiden iyiye hissettirmeye başladı. Daha birkaç gün önce Atina'dan Selanik'e giden bir trende olduğumuzu düşünmek bile ilginç geliyor.

Selanik'ten Atina'ya geçeceğimiz gün 1 Mayıs olduğu için otobüs kullanmak durumunda kaldık. Otobüste de manzaramız güzeldi ama yine de trenin tadı başka. Bu tat, trenin bir taşıt olarak kendine has rahatlığının yanı sıra okuduğum kitaptan da kaynaklandı galiba.

Edebiyat dergileri, özenli ve adil olanlarından bahsedersek elbette, kaliteli yazılarla ufkumuzu açabiliyor. Bu durum, sadece okuyan için değil yazan kişi için de geçerli bence. Ben de bu ay sonuna doğru teslim edeceğim bir yazı için kolları sıvadım. Kendimce gerekli olduğunu düşündüğüm kitapları okuyup bitirmeye çalışıyorum. Yazar, D. H. Lawrence.

Lawrence'ın Lady Chatterley's Lover (Lady Chatterley'nin Âşığı) romanını Türkçeden okumuştum; Sons and Lovers'ı (Oğullar ve Sevgililer) daha yeni İngilizceden okudum. Amacım seyahatnamelerine geçmeden önce yazarın tarzını özümsemekti ama seyahatnamelere başladıkça gezgin Lawrence'a kanım iyice ısındı. Belki de dediğim gibi atmosferin etkisiyle ilgilidir.

Lawrence'ın üç tane seyahatnamesi var, hepsinin de İngilizcelerini e-kitaplarını indirdim. Tren yolculuğunda Twilight in Italy'nin (İtalya'da Alacakaranlık) sonu ve Sea and Sardinia'nın (Deniz ve Sardinya) başı kısmet oldu. Twilight in Italy'de ağırlıklı olarak İtalya'yla birlikte bu ülkeye yakın diğer ülkelerdeki seyahatlerini de anlatmış, hem de roman gibi.

Lawrence'ın yazdıklarını okurken daha altı yedi ay içinde gördüğüm yerlerin o zamanlardaki hali geçti gözlerimin önünden. Gerçi o kitapta Lawrence oldukça konuşkan, ev sahipleri ve oranın sakinleriyle muhabbet içinde, bense kendi kabuğumdan sessizce seyir peşindeyim.

Kitapta Atina, Selanik veya Yunanistan'ın herhangi bir şehri yok. Ama seyahatin özü aynı. Evden kilometrelerce uzakta, tatlı bir yorgunlukla sızlayan ayak bilekleriyle henüz karları erimemiş dağların ve yemyeşil bitki örtüsünün arasından geçen trende oturuyoruz. Baharın en güzel yüzü... Bir gün sonra yine evde ve yine ofiste olacağımın, aynı şeyleri yapacağımın bir hükmü kalmıyor o anlarda.

Sea and Sardinia'da Lawrence tren yolculuğundan bahsediyor. O satırları trende okuyorum. Bir okur ve bir gezgin için en keyifli tesadüflerden biri olsa gerek. Lawrence, kitaba giriş paragrafıyla hislerime çoktan tercüman olmuş zaten:

"Kişiye mutlak bir hareket etme ihtiyacı gelir. Dahası, belli bir yöne hareket etme ihtiyacı. O zaman çifte ihtiyaç: harekete geçmek ve nereye gideceğini bilmek.

İnsan neden yerinde duramaz?"

Duramıyor işte. Duramıyorum. Dünyada bunca yer olduğunu öğrenmişken ve ulaşım, konaklama seçenekleri bu kadar çeşitlenmişken durmam mümkün değil. Seyahat virüsünün de diğer virüsler gibi mutlak tedavisi yok. Çaresi gezmek, gezmek, gezmek...

Atina, Tren ve Lawrence

by on 00:39:00
Atina-Selanik treninden bir manzara... Son bir yıldır, çocukluğumdan beri içimde taşıdığım seyahat virüsü etkisini iyiden iyiye hissetti...
Şehir planlamacısı veya mimarinin psikolojiye etkilerini inceleyen bir uzman değilim. Ama sadece bir vatandaş olarak yaşadığım şehir hakkında birkaç kelam etmemde ve yakın zamanda gördüğüm birkaç örnekle karşılaştırmamda sakınca yoktur herhalde.

İnsan, soluk almaya ihtiyaç duyuyor, özellikle şehir yaşamında yeşil alanların oranı, binaların tarzı ve rengi, sokaklarla genişliği, yolda yayalara verilen öncelik ve kaldırımların düzenlenişi... Her şey bir şehirdeki insanların psikolojisine bir şekilde etki ediyor. Bunu, altı aylık vizenin verdiği gazla şu ana kadar gidemediğim bazı şehirleri görme fırsatı elde edince iyice anladım. Birbirinden güzel evler ve sokaklar gördüm ama şimdilik parklara odaklanmak istiyorum.

* Milano'da şehrin içinde kocaman bir park vardı ve insanlar gayet keyifli bir şekilde günlük aktivitelerini gerçekleştiriyorlardı. İlk olarak gördüğüm bu parktan nasiplenen şanslı insanları çok kıskandığımı hatırlıyorum.



* Varna'daki park tabiri caizse iki katlıydı. Bir tarafı sahilden, bir tarafı yukarıdan devam ediyordu. Ekim ayında iç açmaya devam eden yemyeşil ve masmavi bir manzara eşliğinde...



* Atina'da vakit darlığından ve sağanak yağıştan içine giremesem de kocaman bir park vardı. Dışarıdan sık sık dizilmiş ağaçlarını görebildim.

* Münih'teki meşhur Englischer Garten'a park dersem çarpılabilirim, zira halis mulis ormandı. Yemyeşil ağaçların arasından geçen nehir ve ufak şelale, ördek sesleri ve insanların uzandığı, köpeklerini gezdirdiği geniş düzlükte sinir stres kalmaz. Haritadan gördüğüm üzere diğer şehre de uzanıyordu. Öyle şehir dışında da değil, merkezden yürüme mesafesinde.



* Zürih'te de tam ormanın içine girmedim ama insanların pazar günü çocuklarıyla geldiği hayvanat bahçesinin orkası dağ ve ormandı. Tramvayla merkeze on on beş dakika uzaklıktaki bir yerden bahsediyorum bu arada.

* Brüksel merkezde yeşile rastlamadım (ama merkezdeki binalara eşit mesafede durup meydanı ortaladığınızda ruhunuzun hafiflediğini hissediyorsunuz). Brüksel içinden nehir geçmeyen nadir Avrupa kentlerinden çünkü söylenene göre kurutmuşlar. Neyse ki Belçika'da Brugge var ve şehrin kendisi bir açık hava müzesi ve dört tarafı mamur bir park.



* Berlin II. Dünya Savaşı'dan sonra yaralarını sararken halkın nefes alacağı yeşil alanlar oluşturmayı es geçmemiş. Onun da hayvanat bahçesinin arka tarafı ormanlık alandı ama Mart kapıdan baktırdığı için gezip görmeye fırsat olmadı.

Gelelim İstanbul'a... Her gün ezilmeden eve gidip gelebildiğime şükrettiğim yollara sahip güzide şehrim yakın zamanda yapılan bir açıklamaya göre %1,5 oranında yeşil alana sahip. Yani, yukarıda bahsettiğim şehirlere göre mikroskobik bir oran. Ama hala en küçük yeşil alanın bile yok edilmeye çalışıldığını görüp kahroluyoruz. Çok büyük sayılmayacak olsa da Gezi Park'ına sımsıkı sarıldık çünkü her insan gibi bizim de hava almaya hakkımız var. Ne yazık ki Momo'daki gri adamlardaki gibi bir zihniyet hakim ve diğer şehir merkezlerinin aksine Taksim'e her gittiğimde geniş, şekilsiz bir betonla karşılaşmak üzücü.

İnsanların betona değil ağaca, toprağa ihtiyacı var!


İstanbul, İstiklal Caddesi:



Aklıma gelmişken, halkların şehir üzerindeki haklarını savunmaları hakkında bir kitap önereyim: David Harvey, Asi Şehirler.


Gezmek için havaların ısınmasını ve bir hafta izin almayı bekleyenlerden misiniz? O zaman çok şey kaçırıyorsunuz.
Bir hafta sonunuzu ve bütçeyi çok sarsmayacak bir miktarı (hediyelik eşya ve yerel yemekleri görünce gözünüz dönmüyorsa tabii) ayırarak harika vakit geçirebilirsiniz.
Bir arkadaşımın önerisiyle kendimi Kapadokya-Konya turunda buldum. Esas amacımız Şeb-i Arus törenlerini dünya gözüyle görebilmekti. Katıldığımız tur normalde Cuma gecesi çıkışlı Pazar gecesi dönüşlü. Ama biz Şeb-i Arus’un son günlerinde gittiğimiz için Perşembe çıkıp Pazar sabahı döndük.
Gezi otobüsümüz Kapadokya bölgesinin üç ili Aksaray, Niğde ve Nevşehir ile Konya’dan geçti.
İlk durağımız Ihlara Vadisi’ydi. İkinci gelişim olmasına rağmen benim için etkileyiciliğini koruyordu. Bizden önceki hafta gelen grup aşağı inerken kardan dolayı zor anlar yaşamışlar. Elimdeki makineyle hafif buzlu merdivenlerden aşağı yuvarlanmamak için kaplumbağa hızıyla inmem dışında bir sıkıntı yaşamadım.
Ihlara Vadisi’nde birçok kilise bulunuyor. Rehberimizi bizi bunların en meşhuru ve korunmuşu olan Ağaçaltı Kilisesi’ne götürdü. Kilisenin duvarlarında ve tavanındaki resimlerin her biri İncil’den bir sahneyi anlatıyordu. Oldukça yıpranmış olmalarına rağmen canlı renkler etkileyiciliklerini hâlâ koruyordu..
Daha önce de beni çok etkilemiş olan yeraltı şehrine girdiğimizde Dünyanın Merkezine Yolculuk veya Zaman Makinesi’ndeki gibi, insan-benzeri bir toplulukla karşılaşacağım hissine kapılmaktan kendimi alamadım. Gerçi beklentileri yükseltmeye lüzum yok. Yerin o kadar altında havalandırması, ahırı, kileri ve daha birçok unsuruyla tam teşekküllü bir kent inşa edilmesi yeterince etkileyici zaten.
Yakınlardaki Güvercilik Vadisi ve (taşları kırmızımsı renkte olan) Kızıl Vadi’yi de gördük öğle yemeğine geçmeden önce.
Diğer bir durağımız olan Nar Krater Gölü benim de ilk kez gördüğüm muhteşem bir doğa harikasıydı. Göl değil de devasa bir ayna demek daha yerinde olur. Zira toprak ve çamlardan oluşan manzara kâğıt gibi yüzeyin üstüne bir kartpostal netliğinde yansıyordu.
Güzergâhımız üstünde olmadığı için Ürgüp Göreme’de içlerine girilebilen peribacalarını görmek kısmet olmadı ama adına efsane uydurulmuş Üç Güzeller peribacalarını yakından görme fırsatını elde ettik. O sırada deve gibi görünen başka bir peribacası bir dahaki gidişimizde hava şartlarından aşınarak ne şeklinde görünecek acaba?
Hava kararmadan Kızılırmak’ta da fotoğraflarımızı çekebildik. Akarsu kazların hakimiyeti altındaydı. Uyumlu yüzüşleri ve yüksek sesli ötüşleriyle aşağımızdan geçerken insanlara alışkın olduklarını ima ediyorlardı adeta.
Gece kalacağımız otelin de bulunduğu Avanos’a geldiğimizde bir “kuruyemiş merkezi”ne uğradık. Çikolata kaplı kayısı ve sütle kavrulmuş kabak çekirdeği oraya özelmiş. Ama arkadaşımla normaldekinden daha az yağlı olması için süt ve pekmezde kavrulan kaju fıstığa meylettik, pişman olmadık.
Peribacalarında mola verdiğimizde çarşıda kapalı olduğu için bizi üzen Kapadokya şarapçısının üzüntüsünü Avanos’ta giderdik. Şıra, likör, kırmızı ve beyaz şarap seçenekleri vardı. Üzüm çok amaçlı leziz bir meyve!
Avanos’un olmazsa olmazlarından biri de çömlekler. Öncelikle çömlek yapan ustayı seyrettik. Ustanın bilerek ortaya çıkardığı acayip şekilleri, tornaya çağrılan amatör hanım istemsiz olarak yapınca atölyeyi kahkahalar sardı tabii. Avanos çinileri ve çömlek yapımı hakkında bilgi aldıktan sonra “Burada hazır yapılmışları var” denildi ve geniş odalarda satılan güzel ürünlere baktık. Çoğu el yaktığı için pahada ve yükte hafif ama anlamda ağır seçeneklere yönelmek durumunda kaldık.
Beş yıldızlı güzel otelimizde yerleştikten sonra akşam yemeğinin ardından beş dakika uzaklıktaki bir mekânda Türk gecesine katıldık. Öyle bir yer ki tarihi eser şeklinde taştan inşa edilmiş, etrafta bilumum uygarlıktan kalma gibi görünen heykeller ve kabartmalar var, üstüne üstlük cep telefonları da çekmiyor. Turistlere yönelik hazırlanmış, zengin bir program izledik. Türkiye’den ve Kafkaslardan halk oyunları, canlı fasıl müzikleri ve elbette dansöz de bu programa dahildi.
Ertesi gün Konya Ovası’ndan henüz kalkmamış karların arasında yol alarak Konya’ya vardık. İlk olarak Mevlânâ Müzesi’ni, içinde bulunan Mevlânâ türbesini ve camiyi ziyaret ettik. (Son gün olduğu için muazzam bir kalabalık vardı her yerde. Bize verilen süre içinde müze içindeki bazı bölmeleri atlamak zorunda kaldık maalesef.) Ardından Şems-i Tebrizi türbesine de gittikten sonra gezinin en can alıcı etkinliğine geçebilirdik…
Saat 14.00’da Mevlânâ Kültür Merkezi’ndeki gösteriye katılacaktık. Şansımıza en önden izleme fırsatı bulduk. İlk olarak Ahmet Özhan sahne aldı. Ses güçlü, merkezin akustiği iyiydi. On dakikalık bir konuşmanın ardından semazenler yerlerini aldı. Gündüz olduğu için tavandan ışık girse de bence sema, etkileyiciliğinden hiçbir şey kaybetmedi. Semazenlerin kusursuz ve huşu içindeki hareketleriyle büyülendik. Keşke biraz daha uzun sürebilseydi…
Konya’nın meşhur etli ekmeğinin de olduğu bir akşam yemeği ve akabinde hediyelik eşya için süreden sonra 10 saatlik İstanbul’a dönüş yolculuğumuza geçtik.
İşte bir hafta sonuna bunca şey sığdırılabilir. Büyük şehrin gri örtüsünü üstümüzden atıp gideceğimiz nice gezilere!