post-apokaliptik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
post-apokaliptik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Zombi filmlerini bir düşünün: Kasları boğum boğum bir Amerikalı dünyayı kurtarmayı kendine görev edinir. Yanında bir tane afet, birkaç tane de bilim insanı. Elit elit koşuştururlar etrafta çünkü "kahraman" olmak bunu gerektirir. Hepsi seçilmiş, mükemmel insanlardır. Sonunda birkaç Amerikalı dünyayı kurtarır ve hepimizin içi rahatlar. Amerika'nın zombisi de ahestedir ama son yıllarda World World Z koşan ve tırmanan zombileri akıl etti. Ne var ki, onda da formül bozulmuyor. Brad Pitt lepiska saçlarıyla dünyayı kurtarıyor.

Daha En Baştan Farklı


Juan of the Dead'in farklılığı ilk olarak Küba yapımı olması, Havana'da İspanyolca çekilmesiyle başlıyor. Sonra da karakterlerde. Ne Juan ne de kankası Lazaro, Hollywood'un cilalanmış tiplerinden değil. Aylak aylak geziniyorlar, günü kurtarıyorlar. (Sürprizbozanlar gelebilir, dikkat.) Daha ilk sahneden bir yenilik daha var. Bunların zombileri yüzebiliyor da. Ayrıca hızlısı da var, yavaşı da. Meteliğe kurşun atan karakterlerimizin ne ağır silahları ne de kaçabilecekleri bir helikopterleri var. O yüzden mücadele etmeyi seçiyorlar. Yine de dünyayı kurtarma havalarında değiller. Mahalledekileri bile zaten manyak bunlar deyip sallıyorlar. Ayrıca etraftan toplanacak nevale arasında ilk sırada rom var. Zombi ve kıyamet hikayesini kurdukları zemin çok daha inandırıcı.

Juan, dört arkadaşı (kankası Lazaro sapık, genç Vladi Kaliforniya hayallerinde, travesti La China, kan görünce bayılan devasa El Primo), bir de Juan'ın güzel kızı Camila zombileri alt etmek için bir ekip kuruyorlar. "Ölülerin Juan'ı: Sevdiklerinizi Öldürelim" yazan bir ilana telefon numarası da koyuyorlar. Bu hizmet bedava değil elbette; zombisinin öldürülmesini isteyen parasını da verecek. Hayır işi yok, gayet ticaret. Parayı veremeden ölen olursa üstünü başını, evini araştırıp para arıyorlar, boş dönmüyorlar.

Adeta Türkiye, Adeta İstanbul


Bununla birlikte, filmde hiç yabancılık çekmeyeceğiniz birçok ayrıntı var. Vladi dünya yanarken turist zombilerden (özellikle yaşlı ve yavaş olanlarından) fotoğraf makinesi, marka güneş gözlüğü ne varsa toplayıp ilerliyor. Havana'nın güzel kıyıları devasa gökdelenlerle dolmuş, arka taraflar güneşi bile göremiyor. (En uzun gökdelenin yıkılıp günbatımını açığa çıkarmasıyla ben de Juan ve Lazaro gibi derin bir oh çektim.)

Benzerlikler bunlarla da bitmiyor. Televizyonda sürekli gördüğümüz spiker, zombi istilasını "sistem karşıtları saldırdı, muhalifler atağa geçti" diye haber yapıyor. (Türkiye'de olsa... dememe gerek var mı bilmiyorum.) Karakterlerimiz zombilerin zombi olduğunu bilmiyor (vampir, şeytan çıkarma, bildikleri bütün yöntemlerini denedikleri sahneyi sindire sindire izlemenizi tavsiye ederim), o yüzden gaza gelen Lazaro TV'den duyduğu kadarıyla "muhalifleri" öldürüyor. Ayrıca Juan'ı oynayan Alexis Diaz de Villegas'ın yerine Mustafa Uğurlu oynasa, (özellikle sonda Lazaro'nun öleceğini düşünüp Juan'ı ona aşık olduğunu söylediği ve gitmeden kendinden bir kuple almaya ikna ettiği sahnede) "Ama arkadaşlar iyidir" dese zerre sırıtmaz. Mekan olarak da denizi hesaba katmazsak Tarlabaşı, hesaba katarsak da Balat ideal bence.

Filmin daha nesini anlatsam şaşırdım. Yazarken bile aklıma geldikçe gülüyorum. Bir otelde grup seks yapan İspanyolların toplu halde zombi olması ve otelde elektrik kesilince elemanların karanlıkta zombilerin gelişine vurması da kayda değer sahnelerden. Filmde bir Amerikalı da var. Çılgın arabasıyla gelip anti-kahramanlarımızı toplu bir zombi saldırısından tek hamlede kurtarıyor. Havalı İngilizcesiyle dünyayı kurtaracak planını anlatmaya hazırlanıyor. Ama bir sorun var: Karakterlerimizin hiçbiri İngilizce bilmiyor. Who are you, how are you, iki üç cümlede Juan "Benim İngilizcem bitti" diyor. Neyse el kol hareketlerinden anlaşırlar derken Lazaro filmin başından beri yaptığı üzere elindeki zıpkının kontrolünü kaybedip Amerikalıyı vuruyor. Plan da yalan oluyor haliyle.

Ama Final?


Film hakkında birkaç yazı okudum. Siyasi göndermeler olduğu söylenmiş. Onları maalesef ben ayırt edemedim ama bu haliyle de gayet doyurucu bir film. Sadece en sonunda anti-kahraman haliyle gayet sevimli olan Juan'ın birden kahraman edalarına bürünmesini çözemedim. Belki onda da tam anlamadığım bir ayrıntı vardır. Amerikalı'dan sonra suda da gidebilen "amfibi" bir araç yaparlar ama Juan küçük bir çocuğun imdat çağrısını duyunca onu kurtarmaya koşar ve "siz gidin, ben arkadan gelirim" der. Çocuğu kurtarıp araca bindirir. Kendi geride kalır, suyun içinde final konuşmasını yapar. "Başımın çaresine bakarım" falan filan. Bu arada suyun dibi de zombi doluydu, ne ara kayboldular acaba? Neyse, derinde değil kıyıda deyip geçeyim.

Filmin başından beri gösterilen Juan'ın kendini araca sıkıştırmasını beklerdim, zaten La Chino ve El Primo da çoktan zombi olmuştu. Belki de "bir baltaya sap olamadın" diye kendisini azarlayan kızına layık bir baba olmak istemiştir son anda. Juan kıyıya çıkıp yığınla zombiyi üstüne çektiği sırada film animasyona dönüşür ve Juan "bir kahraman" gibi dövüşür. Amerika yollarına düşen ekibin de geri dönüp dövüşe katıldığını görürüz.

Hollywood'dan sıkılan, post apokaliptik film seven (az ama öz efektler hiç fena değil) ve kafa dağıtmak isteyenler için gayet keyifli bir doksan dakika vaat eden bir film Juan of the Dead. Tabii El Primo gibi kandan ve kopan uzuvlardan etkileniyorsanız izlemeniz zor olabilir. Bitirmeden, filmin adının, yine eleştirel bir zombi yapımı olan, İngiltere menşeeli Shaun of the Dead'e gönderme olduğunu ve Night of the Living Dead gibi klasiklere selam verdiğini de belirteyim.

Post-apokaliptik film serisinde bu sefer adında komedi geçse de buram buram dram olan Seeking a Friend for the End of the World filmine değineceğim. Film, birçok Hollywood klişesinden sıyrılmayı başarıyor; özellikle de kahraman erkek ve kurtarılmayı bekleyen kadın klişesinden. Filmin romantizm dozu, aşk filmlerini sevmeyenlerin midesini bulandırmayacak düzeyde, ölçülü. Bunlarda yönetmenin kadın olmasının da etkisi olduğunu düşünüyorum. Lorene Scafaria, muhtemelen yakın zamanda izlemeyi düşündüğüm Coherence (Paralel Evren) filminin de yönetmeni. Başroldeki Steve Carell ve Keira Knightly dışında daha birçok tanıdık simayı görebiliyoruz.

Filmde aslında büyük sürprizbozanlar yok. Daha en baştan dünyaya bir göktaşı çarpacağını ve Armageddon filmindeki gibi onu yok etme çabalarının boşa çıktığını öğreniyoruz. Camus, insanların öleceğini bilmesini absürt olarak nitelendirir ama burada absürdün de absürdü bir durum var: Ne zaman öleceklerini de biliyorlar. Bu sefer de sonlarını kabullendikten sonra kalan zamanlarında ne yapacakları sorusu ortaya çıkıyor. Kuralları mı çiğneyecekler, o ana kadar yapmadıkları şeyleri mi yapacaklar, yoksa öylece oturup göktaşını mı bekleyecekler? (İzlerken "Ben ne yapardım?", "Peki, aklımdakileri neden şimdi yapmıyorum da erteliyorum?" gibi sorular sordurması da cabası.)

Filmin en başında Dodge (Steve Carell) karısı tarafından terk edilir. Sıkıldığı evliliğe katlanmasını gerektirecek kadar zamanı kalmamıştır. Şaşkın rollerin cuk oturduğu Steve Carell, bu sefer Dodge karakteri olarak ortada kalır. Duygusal Dodge etraftaki kaos arasında lise aşkını bulmaya karar verir. Parkta uyurken birisinin ona "Sorry" diye bir notla bıraktığı yaşlı köpeciği de sahiplenir. Komşusu olduğu halde muhabbeti olmayan Penny'yle muhabbeti ilerletir. Penny, duvarlara "Dünyanın Sonunu Geçirmek İçin Bir Arkadaş Arıyorum" diye ilan yapıştırmıştır. O da hayatını boşa geçirdiğini düşünüp son günlerinde Amerika'nın bir ucunda yaşayan ailesinin yanına gitmek ister ama bütün ticari uçak seferleri iptal olmuştur. Birbirlerine yardımcı ve destek olma çabaları romantizme ulaşan bir ilişkiyle son bulacaktır. Aslında ikisi de istedikleri şeye ulaşır ama vazifeşinas spikerin haber verdiği üzere dünyaya daha da erken çarpacak olan göktaşından önce birlikte geçirecekleri zamandan çalmak istemezler. Filmin en sonunda bu umutsuz ilişki ve çaresizlik hissi oldukça iyi yansıtılmış.

İkilinin sahneleri dışında da filmde oldukça renkli görüntüler var. Çetelerden kaçarken Penny'nin erkek arkadaşının onu canlı siper olarak kullanması, Penny ve Dodge arabayla kaçıp onu çetelerin ortasında bıraktıklarında hemen "hangi arabayı parçalıyoruz" moduna geçmesi, uğradıkları bir barın tamamen içip içip sevişenlerle dolu olması, duvarlarda kiralık katil ilanları, intihar edip günaha girmek istemeyen dini bütün Amerikalıların kendini bu kiralık katillere vurdurmaları... Bir başyapıt olmasa da keyifle izlenen film, başta da belirttiğim gibi yönetmenin kadın olmasının meyvelerini de topluyor. Herkesin eşit derecede çaresiz olması ve mutlu sonun imkansızlığı bence filmin artılarından. Bazı eleştirilerde başroldeki çiftin uyumsuz olduğundan bahsedilmiş ama bence Keira Knightley de Steve Carell gibi şaşkın rolünü fena oynamamış. Kafa yormadan izlenebilecek, eli yüzü düzgün bir film arıyorsanız bunu listenize alabilirsiniz.

Birçok kişi tarafından yerden yere vurulan Zardoz (Taş Tanrı) 23. yüzyılda geçen postapokaliptik bir bilimkurgu filmi aslında. (Evet, beğendim.) 1970'lerin acemi efektleri ve Sean Connery'nin (filmde Zed) kırmızı donu ve kıllı döşüyle etrafta dolaşması bir yana, epey felsefi düşünce barındıran bir film. Belki daha iyi çekilebilirdi ama bence aynı türdeki birçok filmi cebinden çıkarır. Zamanında TV'de çok yayınlanan bu filmin bazı sahneleri muhtemelen sansürlenmiştir, o yüzden bilgisayarda izlemenizi tavsiye ederim.

Her yer sürprizbozan kaynayacak. Zira film sürprizlerle dolu. Filmi izlerken birbiriyle alakalı ve alakasız birkaç başlık oluştu kafamda. Alt alta sıralayacağım.

Mülteciler


Film ta 1974 yılında Avrupa'nın mültecilere tavrını yansıtmış. Vortex'te (Burgaç diye çevrilmiş) aristokrat bir grup insan dışarıdan kimsenin gelip elit yaşam tarzlarını bozmasını istemiyor. Şehirleri görünmez bir kalkanla çevrili. Dış topraklar dedikleri yerde Zardoz'un kırmızı donlu yok edicileri deniz yoluyla gelen insanları hiç acımadan vuruyor. Onları vurdukları silahlar da bizzat gökyüzünde uçan taş tanrı Zardoz'un ağzından püskürtülüyor. Perişan durumdaki "mültecilerin" bırakın Vortex'te, dış topraklarda bile yeri yok. Daha sonra öldürülmek yerine ırgat olarak kullanılmaya başlıyorlar.

Din ve savaş


Yukarıda da belirttiğim gibi dışarıdan gelenlere açılan savaşta silahlar bizzat tanrı Zardoz tarafından dağıtılıyor. Yok ediciler bütün yabancıları öldürmek için ondan emir almış. Özel olarak atanan bu yok ediciler tanrının bir dediğini iki etmiyor. Daha sonra emir değişiyor: Öldürmeyin tarlada çalıştırın. Sadece et yiyen halkın neden birden buğday hasadına ihtiyaç duyduğunu Zed daha sonra öğreniyor. Vortex'te iş bölümüne katılamayan hissizler, herkesin her gün yediği ekmekler için buğday hasadı yapamayacak durumda.

Okumak


Peki, dış topraklardan bile insanların giremediği Vortex'te Zed'in ne işi var? Taş Tanrı'nın uçan kafasına isyancı arkadaşlarıyla yaptığı plan sonucunda sızmayı başarıyor. Onun öncesinde yine mültecileri yok etmek için yapılan bir baskında Zed kendini bir kütüphanede buluyor. Bu kütüphanedeki birini bulup vurmaya çalışırken o kişinin bıraktığı, havada duran bir kitap görüyor. Kitap, bir alfabe kitabı. Zardoz okuma yazmayı öğrendikten sonra iştahla kitap okumaya başlıyor. Sonra bir gün bir kitap buluyor ve hayal kırıklığıyla resmen cinnet getiriyor. (Bu arada kurgu böyle düz değil. Gelgitler var. Vortex'te zihni okunuyor. Bilgilere bölük pörçük ulaşılıyor. Öykü severlere hitap edebilecek bir kurgu.) Kitap Wizard of Oz (Oz Büyücüsü). Eliyle Wiyi ve of'u kapatıyor. Sonuç: Zardoz! (Zardoz'un seslenme sesinin Oz'la aynı olduğu söylenmiş. Filmi izlemeden yorum yapamıyorum.)

Ölümsüzlük


Vortex'te ölüm yok. Zamanında bilim insanları yoğun araştırmalar sonucu ölümsüzlüğü keşfetmiş. Ama bunun arzulanan bir durum olmadığını fark edince karşı çıkmış. Bunun üzerine Vortex'in ikinci nesli tarafından "dönek" olarak cezalandırılmış. Vortex'te cezalar yaşlandırma olarak veriliyor. Döneklerin cezası sonsuza dek yaşlı olarak yaşamak. Bu grup ölümle ölümsüzlük arasındaki farklı bildiği için oldukça fevri. Bir de yaşlılar gibi toplumdan uzaklaştırılan bir grup var: Hissizler. Bu grubun sayısı gitgide artıyor ve toplumun üretim aşamasına katılamayacak haldeler. Vortex halkı mükemmel ve ölümsüz yaşamlarında mutlu olduklarını sandığı halde aslında mutsuzlar ve onlardan "daha az gelişmiş" Zed onları bununla yüzleştiriyor. Başta Zed'i yok etmek isterken daha sonra onun ölüm getirme kabiliyetini arzular hale geliyorlar. Hatta diğer yok ediciler gelip Vortex halkını kimse kalmayacak şekilde kurşuna dizerken herkes bunu memnuniyetle karşılıyor. Bu sırada Zed'e kendi bilgilerini aktarıyorlar ama Zed onlar gibi tam bir "medeni" olmaktan yana değil, insan olmanın getirdiği şeyleri elinin tersiyle itmiyor.

Cinselliğe bakış


Vortex'te ölüm olmadığı gibi cinsellik de yok. Hatta filmde karakterlerin savunduğu bir düşünce var "Silahlar iyi. Penis kötü." Çünkü silah yaşam alıyor, penis ise saçtığı tohumlarla yaşam veriyor. Yok ediciler öldürmek ve tecavüz etmek dışında bir şey bilmiyor. Vortex'in Consuella'sı da ereksiyonun kadınlar için bir hakaret olduğunu savunuyor ve "hayvan" diye niteledikleri Zed'in nasıl ereksiyon olduğunu görmek için ona ekrandan iki tane kısa video izletiyor. Zed bunlardan hiç etkilenmiyor ama Consuella'ya bakıp ereksiyon oluyor. Consuella bunu o sırada hakaret sayıyor, daha sonra Zed'den etkileniyor. Zed, Consuella'yla yok edicilerden kaçıp bir mağaraya yerleşiyor. Orada cinselliği sonuna kadar yaşıyorlar ve bir de çocuk sahibi oluyorlar. Sonra çocuk onların yanından ayrılıyor. Cinsel yolla meydana gelmiş, ölümlü ilk çocuk, yeni bir başlangıç.

Sakin kafayla izlendiğinde daha birçok ayrıntının keşfedilebileceği ilginç bir film Zardoz. TV kanallarında yayınlanmasına, internetteki yorumlara ve puanlara aldırmadan bu filme bir şans vermenizde yarar var. Mesajlarıyla ilgilenmeseniz bile sıkılmadan bir buçuk saat geçirmeniz mümkün.

Perfect Sense, bizde gösterime girdiği pek münasip!? adıyla Yeryüzündeki Son Aşk, 2011 yapımı, Yeşilçam usulü post apokaliptik bir film olarak tanımlanabilir.

İzleyin diye tutturabileceğim bir film değil. Daha yeni tanışmış bir çiftin felaket düzeyindeki epidemik duyu kaybının aracılığıyla "Aman yalnız kalmayayım" paniğiyle birbirlerine sarılıp sarmaları açıkçası vıcık vıcık.

Eva Green'in fettan bakışlarıyla duygusal bir aşık profili çizmesi, Ewan McGregor'un dünya batarken uçkurunun peşinden gitmesine nazaran daha inandırıcı. Film bir açıdan They Live! gibi, fikir güzel ama uygulama zayıf.

Ya Duyularımızı Kaybetmeye Başlarsak


Her şeye rağmen, bu filmin not düşülmesine önayak olan bir konusu var. Filmi izlerken sürekli acaba diye sorup durdum. Hangi duyuların kaybolacağını baştan bilmediğim için tahmin yürüttüm. Ya koku yetim bir anda gitseydi, ya diğerini kaybetseydim. Hangi duyu daha kıymetli, hangisi harcanabilir... İnsanın beş parmağından birini seçmesi gibi. Koklamak veya tatmak olmadan hayatta kalmak mümkün; görme ve duyma olmasına da adapte olunabilir, dokunmak giderse acıyı hissetmeyebilirim ve ölebilirim... Sırayla her şey tek tek gittiğinde o durumda ne yapardım diye de düşündürmesi cabası.

Film diğer post apokaliptik filmlerde işlenmemiş bir felaket senaryosu çiziyor. Dünyada salgın hastalık şeklinde beş duyu teker teker kayboluyor. Biraz sürprizbozan vereyim. Her duyu kaybından önce çılgın bir belirti yaşanıyor. Önce insanlar tam bir üzüntü krizine giriyorlar. Ufacık şeyde bile hüngür hüngür dakikalarca ağlıyorlar. Sakinleştiklerinde artık koku alamadıklarını fark ediyorlar. Koku hafızası en kuvvetli hafıza, bunu kaybettiğinizi düşünün, sizi siz yapan birçok şey artık yok. İkinci aşamada insanlara hunharca bir yeme isteği geliyor. Pişmiş ve çiğ yiyecekler bir yana, daha önce sadece pika belirtisi olabilecek şekilde toprak, makyaj malzemesi vb yiyorlar. O kriz geçtikten sonra bir bakıyorlar ki tat duyusu gitmiş. Üçüncü aşamada insanlar öfke nöbetleri geçiriyorlar. Kavgalar alıp başını gidiyor. Bunun ardından insanlar sesleri duymaz oluyorlar. Dördüncü aşamada üçüncü aşamanın tam tersi bir şekilde sevgi, şefkat, hoşgörü ve merhamet nöbeti yaşanıyor. Sonra da görme duyusuna elveda. Geriye, filme göre en mükemmel duyu olan dokunma kalıyor. Dokunma da giderse insanlık nasıl devam eder düşünüyorum. Ama film bu duyu gitmeyecekmiş gibi bitiyor. Çiftimiz koala gibi sarılmış halde kalıyor. (Filmin artılarından biri, Batılı bir çift üzerinden anlatılmasına rağmen, dünyanın geri kalanında da duyu kaybının nasıl yaşandığına dair görüntüler sunması.)

Bir duyunun gitmesiyle başta şok geçiren insanlar bir şekilde adapte olup hayatı sürdürmenin yolunu buluyorlar. Mesela filmin erkeği Michael bir şef. Kokuyu kaybedince restoran bir süre kapalı kalıyor. Sonra tadı çok yoğun yemekler yapmaya başlıyor. Tadı kaybedince ne yediğinin önemi kalmıyor. Restoran yine kapanıyor. Sonra sadece göze ve kulağa hitap eden yemeklerle hizmet vermeye başlıyorlar. Göz ve kulaklar da gittikten sonra işleri toparlaması zor oluyor.

İnsan nankördür. Bir başka insanı, bir uzvunu kaybetmeden, ölümün kıyısına gelmeden kıymet bilmez. Bu film bütün vıcık vıcıklığına rağmen izleyiciyi düşündürmesi, silkinip kendine getirmesi açısından kayda değer bir iş çıkarıyor.
2014'ün dikkat çeken filmlerinden The Rover Türkçeye Takip diye çevrilmiş ama izleyenler takdir edecektir ki bu sözcük orijinalini tam olarak karşılamıyor. O yüzden olduğu gibi bırakacağım. The Rover, The Road (Yol) tarzı, insanın içine oturan, efektsiz bir post apokaliptik bir film. Genelde ağır geçen ve pek mesaj kaygısı gütmeyen bir yapım. İzlerken akışına bırakmakta fayda var.

Yönetmen, daha önce hiçbir filmini izlemediğime beni pişman eden David Michôd. Senaryoda ilginç bir ayrıntı var. Exodus: Gods and Kings filminde kalın kafalı Ramses diye inceden kıl olduğumuz Joel Edgerton'ın bir öyküsünden uyarlanmış. Abiye saygılar. Oyuncular arasında neredeyse hiçbir filmini izlemekten pişman olmadığım Guy Pearse, Vampir Edward'la karizmasına kocaman bir çizik atan Robert Pattinson, Halt and Catch Fire'da bahtsız mühendisi oynayan Scoot McNairy bulunuyor.

Sürprizbozanlar geliyor.


Ekonominin Çöküşü


Felsefe derslerimden birinde tartışmıştık. Hatta zamanında ilk yazılarımdan birinde de değinmişim. Kapitalizm çöker mi? Bizim umutsuzluğumuza karşı hocamız her sistem gibi kapitalizmin de çökeceğini söylemişti. Peki, kapitalizmin yerine ne gelecek? Kapitalizm çökerse her şey güllük gülistanlık mı olacak? Film koca bir "HAYIR"la başlıyor. Avustralya'da kapitalizm demesek bile ekonomi çökeli tam on yıl olmuş. Etrafta çok az insan var ve Avustralya doları tamamen kıymetsiz. Karaborsacılar Amerikan dolarından başka para birimini kabul etmiyorlar.

Nereden geldiği ve nereye gittiği belli olmayan Eric, başlarda neredeyse hiç konuşmayan gizemli bir karakter. Hayattan bezmiş, sürüklenen bir hali var. (Burada Guy Pearce'ın ustalığı da devrede.) İçinde üç kişi olan bir kamyonetin kaza yaptığını görmüyor bile. Sonra bu kazayı yapanlar ortada boş duran Eric'in arabasını çalıyorlar. Eric de onların kamyonetiyle peşlerine düşünüyor. Paranın, malın mülkün anlamını yitirdiği, ortalığın terk edilmiş araba kaynadığı bu devirde neden ille o araba diye tutturduğunu, neden başını o kadar derde soktuğunu anlayamıyorsunuz. O zaman jeton düşüyor: Özel bir anlamı olmalı...

Arabasını çalanlar silahlı üç kişi olduğu için baş edemiyor. Onlar da insaflıymış ki kamyonetle bir kenarda bırakıyorlar. Burada filmin saçma tesadüflerinden biri gerçekleşiyor: Eric, otların arasına fırlatılmış kamyoneti eliyle koymuş gibi buluyor. Yolun kenarında yaralı bulduğu Rey, "Bu abimin kamyoneti" deyince Eric çocuğu aldığı gibi kamyonete çalıyor. (Filmin başında arabadakilerden yaralı olan Archie kardeşinin hayatta kalıp kalamayacağından bahsetmişti. Ama o sırada kim olduğunu bilmiyoruz.) Ama Rey kan kaybından bayılınca onu doktora götürmek zorunda kalıyor. Eric, yarası dikilince kendine gelmeye başlayan Rey'i sorgulamaya çalışıyor ama bu sorgulama istediği gibi gitmiyor. Çünkü Rey'de biraz zeka geriliği var ve sorulara net cevaplar vermekte zorlanıyor.

Bağ Kurmak


Eric, tamamen tek başına gibi görünmektedir. Ama bunun geçmişten ve şartlardan kaynaklandığını tahmin edebiliriz. Arabasını almak için takas etmeyi düşündüğü Rey hiç de tahmin ettiği gibi biri çıkmıyor. İyi niyetli, bir yandan da gözü karadır. Onu hem kan kaybından hem de bir asker tarafından vurulmaktan kurtaran Eric'e vefa beslemeye başlıyor. (Bu arada Robert Pattinson şaşırtıcı şekilde harika oynuyor.) Rey, Eric'in aksine iletişime açık, konuşkan bir karakter. Ona sürekli anılarını anlatıyor, eski komşularını, onların evlerinden çıkanları vb. Eric, onun bunları neden anlattığına anlam veremiyor. Bir yerde Rey, ona ateş eden askerden kurtulmak için hunharca sıktığı kurşunlarından birinin öldürdüğü küçük kızı unutamadığını da anlatıyor. Eric sonunda monoloğu diyaloğa çevirerek o kızı hiç unutmamasını söyler. Eric'in hüznünü gözlerinden okuyoruz. Eric daha sonra, "Abin seni sevseydi orada bırakmazdı" diyerek Rey'in aklına giriyor.

Rey Eric'i abisi gibi benimsemeye başlıyor. Eric de Rey'le bağ kurmaya başlıyor. Onu abisine teslim etmek ilk şiddetini yitiriyor ama arabasından da hala vazgeçememiş. Eric bir asker tarafından yakalanıyor ve Sydney'e götürülmek üzere kaydı alınıyor. Rey üç askeri vurarak Eric'i kurtarıyor. (Asker sayısı da epey azalmış ve onlar da bir şekilde yolunu bulma çabasında.) Eric onun ürkek yol arkadaşının bu hamlesi karşısında şaşırıyor. Bu arada, Eric askere kendi hakkında bir şeyler anlatmıştır. On yıl önce karısını evde başka bir erkekle görünce ikisini birden vurup öldürmüş ve bu olayı hiç unutamamış. Araba karısına aitti de onu bir şekilde kaybetti, o yüzden arabada onun hatırası var minvalindeki teorim de o noktada çökmüş oldu.

Rey onu sonunda abisinin kaldığı eve götürüyor. Eric evi dolaşıp plan kurar ve planı birkaç kere tekrar ediyor. Öncelikle Rey'i şarjörü boşaltmama konusunda uyarıyor. Planın Eric kısmı işliyor ama Rey abisiyle karşılaşınca iş değişiyor. Rey, silahını indirmiyor ama abisi onu tereddütte bırakıyor ve en sonunda gırtlağından vurarak öldürüyor. Silah sesini duyan Eric, elindeki iki rehinini vurup diğer odaya geçiyor ve Rey'i kanlar içinde yerde görüyor. Abiyi hiç acımadan vuruyor. Odada bir de Umut Sarıkaya karikatüründen çıkmış gibi duran yaşlı Gordon var. Amca o kadar tatlı ki kıyılacak gibi değil. Eric onun yanındaki sandalyeye çöküp ağlıyor. Daha sonra ölüleri Gordon'a bırakmayıp dışarı çıkarıyor. Burada herkesi kollarından çekip sürüklerken Rey'i kollarının altından tutup daha nazik taşıdığını fark ediyorsunuz.

Ve Son...


Eric arabasına kavuşunca başı göğe mi eriyor? Zira, arabanın peşine düşmese Rey'le mutlu mesut yaşayabilirlerdi. Buradaki sır da açığa çıkıyor. Bagajdan battaniyeye sarılı, etrafında sinekler uçuşan ölü bir köpek çıkarıyor Eric. Eski hayatından kalan tek bağ olduğunu tahmin ediyoruz. Ama canlı bir insan olan Rey'le kurduğu bağ bunu da anlamsız kılıyor. Köpek için mezar kazmak için küreği yere ilk vuruşunda film sona eriyor. Öyle kalakalıyorsunuz. "Rover"ın kelime anlamının tam zamanı: "Avare, serseri" gibi anlamının yanı sıra bir de köpek türü.

Son bir not düşeyim. Vıcık vıcık aşk hikayesine girilmemesini takdir ediyorum ama kadın oyuncu konusundan film yerlerde sürünüyor. Ortalıkta neredeyse kadın yok. Para falan ortadan kalkınca kadınlara mı saldırdılar nedir, bilgi de yok. Sadece birkaç dakika görünen bir doktor ve ergen erkek torununu pazarlamaya çalışan bir nine var. Ayılıp bayıldığım The Road da öyleydi. Düşününce Lucy dışında kadın karakter yönünden tatmin eden film yok. Kadın karakterleri ön planda bulunan post apokaliptik bir senaryo yazılması şart.