post apokaliptik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
post apokaliptik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Zombi filmlerini bir düşünün: Kasları boğum boğum bir Amerikalı dünyayı kurtarmayı kendine görev edinir. Yanında bir tane afet, birkaç tane de bilim insanı. Elit elit koşuştururlar etrafta çünkü "kahraman" olmak bunu gerektirir. Hepsi seçilmiş, mükemmel insanlardır. Sonunda birkaç Amerikalı dünyayı kurtarır ve hepimizin içi rahatlar. Amerika'nın zombisi de ahestedir ama son yıllarda World World Z koşan ve tırmanan zombileri akıl etti. Ne var ki, onda da formül bozulmuyor. Brad Pitt lepiska saçlarıyla dünyayı kurtarıyor.

Daha En Baştan Farklı


Juan of the Dead'in farklılığı ilk olarak Küba yapımı olması, Havana'da İspanyolca çekilmesiyle başlıyor. Sonra da karakterlerde. Ne Juan ne de kankası Lazaro, Hollywood'un cilalanmış tiplerinden değil. Aylak aylak geziniyorlar, günü kurtarıyorlar. (Sürprizbozanlar gelebilir, dikkat.) Daha ilk sahneden bir yenilik daha var. Bunların zombileri yüzebiliyor da. Ayrıca hızlısı da var, yavaşı da. Meteliğe kurşun atan karakterlerimizin ne ağır silahları ne de kaçabilecekleri bir helikopterleri var. O yüzden mücadele etmeyi seçiyorlar. Yine de dünyayı kurtarma havalarında değiller. Mahalledekileri bile zaten manyak bunlar deyip sallıyorlar. Ayrıca etraftan toplanacak nevale arasında ilk sırada rom var. Zombi ve kıyamet hikayesini kurdukları zemin çok daha inandırıcı.

Juan, dört arkadaşı (kankası Lazaro sapık, genç Vladi Kaliforniya hayallerinde, travesti La China, kan görünce bayılan devasa El Primo), bir de Juan'ın güzel kızı Camila zombileri alt etmek için bir ekip kuruyorlar. "Ölülerin Juan'ı: Sevdiklerinizi Öldürelim" yazan bir ilana telefon numarası da koyuyorlar. Bu hizmet bedava değil elbette; zombisinin öldürülmesini isteyen parasını da verecek. Hayır işi yok, gayet ticaret. Parayı veremeden ölen olursa üstünü başını, evini araştırıp para arıyorlar, boş dönmüyorlar.

Adeta Türkiye, Adeta İstanbul


Bununla birlikte, filmde hiç yabancılık çekmeyeceğiniz birçok ayrıntı var. Vladi dünya yanarken turist zombilerden (özellikle yaşlı ve yavaş olanlarından) fotoğraf makinesi, marka güneş gözlüğü ne varsa toplayıp ilerliyor. Havana'nın güzel kıyıları devasa gökdelenlerle dolmuş, arka taraflar güneşi bile göremiyor. (En uzun gökdelenin yıkılıp günbatımını açığa çıkarmasıyla ben de Juan ve Lazaro gibi derin bir oh çektim.)

Benzerlikler bunlarla da bitmiyor. Televizyonda sürekli gördüğümüz spiker, zombi istilasını "sistem karşıtları saldırdı, muhalifler atağa geçti" diye haber yapıyor. (Türkiye'de olsa... dememe gerek var mı bilmiyorum.) Karakterlerimiz zombilerin zombi olduğunu bilmiyor (vampir, şeytan çıkarma, bildikleri bütün yöntemlerini denedikleri sahneyi sindire sindire izlemenizi tavsiye ederim), o yüzden gaza gelen Lazaro TV'den duyduğu kadarıyla "muhalifleri" öldürüyor. Ayrıca Juan'ı oynayan Alexis Diaz de Villegas'ın yerine Mustafa Uğurlu oynasa, (özellikle sonda Lazaro'nun öleceğini düşünüp Juan'ı ona aşık olduğunu söylediği ve gitmeden kendinden bir kuple almaya ikna ettiği sahnede) "Ama arkadaşlar iyidir" dese zerre sırıtmaz. Mekan olarak da denizi hesaba katmazsak Tarlabaşı, hesaba katarsak da Balat ideal bence.

Filmin daha nesini anlatsam şaşırdım. Yazarken bile aklıma geldikçe gülüyorum. Bir otelde grup seks yapan İspanyolların toplu halde zombi olması ve otelde elektrik kesilince elemanların karanlıkta zombilerin gelişine vurması da kayda değer sahnelerden. Filmde bir Amerikalı da var. Çılgın arabasıyla gelip anti-kahramanlarımızı toplu bir zombi saldırısından tek hamlede kurtarıyor. Havalı İngilizcesiyle dünyayı kurtaracak planını anlatmaya hazırlanıyor. Ama bir sorun var: Karakterlerimizin hiçbiri İngilizce bilmiyor. Who are you, how are you, iki üç cümlede Juan "Benim İngilizcem bitti" diyor. Neyse el kol hareketlerinden anlaşırlar derken Lazaro filmin başından beri yaptığı üzere elindeki zıpkının kontrolünü kaybedip Amerikalıyı vuruyor. Plan da yalan oluyor haliyle.

Ama Final?


Film hakkında birkaç yazı okudum. Siyasi göndermeler olduğu söylenmiş. Onları maalesef ben ayırt edemedim ama bu haliyle de gayet doyurucu bir film. Sadece en sonunda anti-kahraman haliyle gayet sevimli olan Juan'ın birden kahraman edalarına bürünmesini çözemedim. Belki onda da tam anlamadığım bir ayrıntı vardır. Amerikalı'dan sonra suda da gidebilen "amfibi" bir araç yaparlar ama Juan küçük bir çocuğun imdat çağrısını duyunca onu kurtarmaya koşar ve "siz gidin, ben arkadan gelirim" der. Çocuğu kurtarıp araca bindirir. Kendi geride kalır, suyun içinde final konuşmasını yapar. "Başımın çaresine bakarım" falan filan. Bu arada suyun dibi de zombi doluydu, ne ara kayboldular acaba? Neyse, derinde değil kıyıda deyip geçeyim.

Filmin başından beri gösterilen Juan'ın kendini araca sıkıştırmasını beklerdim, zaten La Chino ve El Primo da çoktan zombi olmuştu. Belki de "bir baltaya sap olamadın" diye kendisini azarlayan kızına layık bir baba olmak istemiştir son anda. Juan kıyıya çıkıp yığınla zombiyi üstüne çektiği sırada film animasyona dönüşür ve Juan "bir kahraman" gibi dövüşür. Amerika yollarına düşen ekibin de geri dönüp dövüşe katıldığını görürüz.

Hollywood'dan sıkılan, post apokaliptik film seven (az ama öz efektler hiç fena değil) ve kafa dağıtmak isteyenler için gayet keyifli bir doksan dakika vaat eden bir film Juan of the Dead. Tabii El Primo gibi kandan ve kopan uzuvlardan etkileniyorsanız izlemeniz zor olabilir. Bitirmeden, filmin adının, yine eleştirel bir zombi yapımı olan, İngiltere menşeeli Shaun of the Dead'e gönderme olduğunu ve Night of the Living Dead gibi klasiklere selam verdiğini de belirteyim.

Post-apokaliptik film serisinde bu sefer adında komedi geçse de buram buram dram olan Seeking a Friend for the End of the World filmine değineceğim. Film, birçok Hollywood klişesinden sıyrılmayı başarıyor; özellikle de kahraman erkek ve kurtarılmayı bekleyen kadın klişesinden. Filmin romantizm dozu, aşk filmlerini sevmeyenlerin midesini bulandırmayacak düzeyde, ölçülü. Bunlarda yönetmenin kadın olmasının da etkisi olduğunu düşünüyorum. Lorene Scafaria, muhtemelen yakın zamanda izlemeyi düşündüğüm Coherence (Paralel Evren) filminin de yönetmeni. Başroldeki Steve Carell ve Keira Knightly dışında daha birçok tanıdık simayı görebiliyoruz.

Filmde aslında büyük sürprizbozanlar yok. Daha en baştan dünyaya bir göktaşı çarpacağını ve Armageddon filmindeki gibi onu yok etme çabalarının boşa çıktığını öğreniyoruz. Camus, insanların öleceğini bilmesini absürt olarak nitelendirir ama burada absürdün de absürdü bir durum var: Ne zaman öleceklerini de biliyorlar. Bu sefer de sonlarını kabullendikten sonra kalan zamanlarında ne yapacakları sorusu ortaya çıkıyor. Kuralları mı çiğneyecekler, o ana kadar yapmadıkları şeyleri mi yapacaklar, yoksa öylece oturup göktaşını mı bekleyecekler? (İzlerken "Ben ne yapardım?", "Peki, aklımdakileri neden şimdi yapmıyorum da erteliyorum?" gibi sorular sordurması da cabası.)

Filmin en başında Dodge (Steve Carell) karısı tarafından terk edilir. Sıkıldığı evliliğe katlanmasını gerektirecek kadar zamanı kalmamıştır. Şaşkın rollerin cuk oturduğu Steve Carell, bu sefer Dodge karakteri olarak ortada kalır. Duygusal Dodge etraftaki kaos arasında lise aşkını bulmaya karar verir. Parkta uyurken birisinin ona "Sorry" diye bir notla bıraktığı yaşlı köpeciği de sahiplenir. Komşusu olduğu halde muhabbeti olmayan Penny'yle muhabbeti ilerletir. Penny, duvarlara "Dünyanın Sonunu Geçirmek İçin Bir Arkadaş Arıyorum" diye ilan yapıştırmıştır. O da hayatını boşa geçirdiğini düşünüp son günlerinde Amerika'nın bir ucunda yaşayan ailesinin yanına gitmek ister ama bütün ticari uçak seferleri iptal olmuştur. Birbirlerine yardımcı ve destek olma çabaları romantizme ulaşan bir ilişkiyle son bulacaktır. Aslında ikisi de istedikleri şeye ulaşır ama vazifeşinas spikerin haber verdiği üzere dünyaya daha da erken çarpacak olan göktaşından önce birlikte geçirecekleri zamandan çalmak istemezler. Filmin en sonunda bu umutsuz ilişki ve çaresizlik hissi oldukça iyi yansıtılmış.

İkilinin sahneleri dışında da filmde oldukça renkli görüntüler var. Çetelerden kaçarken Penny'nin erkek arkadaşının onu canlı siper olarak kullanması, Penny ve Dodge arabayla kaçıp onu çetelerin ortasında bıraktıklarında hemen "hangi arabayı parçalıyoruz" moduna geçmesi, uğradıkları bir barın tamamen içip içip sevişenlerle dolu olması, duvarlarda kiralık katil ilanları, intihar edip günaha girmek istemeyen dini bütün Amerikalıların kendini bu kiralık katillere vurdurmaları... Bir başyapıt olmasa da keyifle izlenen film, başta da belirttiğim gibi yönetmenin kadın olmasının meyvelerini de topluyor. Herkesin eşit derecede çaresiz olması ve mutlu sonun imkansızlığı bence filmin artılarından. Bazı eleştirilerde başroldeki çiftin uyumsuz olduğundan bahsedilmiş ama bence Keira Knightley de Steve Carell gibi şaşkın rolünü fena oynamamış. Kafa yormadan izlenebilecek, eli yüzü düzgün bir film arıyorsanız bunu listenize alabilirsiniz.

District 9, beni en çok etkileyenlerden biri oldu. 2009'dan beri ötelediğime biraz pişman olmadım değil. Bilim kurgu, belgesel tarzı anlatım, aksiyon ve günümüze göndermelerle dört dörtlük bir yapım. Sürprizbozanlarla bile keyfi çıkar ama siz yine de temkinli olun.

Filmin başında ağırlıklı olarak yer alan belgesel anlatım farklı bir film izleyeceğinizi haber veriyor. Farklı uzmanlar gerçekleşen olaylar hakkında bildiklerini ve yorumlarını aktarıyorlar. Böylece yaşananların içinde gibi hissediyorsunuz ve olan biteni farklı bakış açılarından dinleme fırsatı buluyorsunuz.

District 9, uzaylılara iyicil bakış açısıyla dikkat çekiyor. Normalde bir bilim kurguyu izlerken gerek uzaylı gerekse robot olsun, suç onlarındır, onlar kötüdür. İnsan temelli bakış açısının kendi pisliğini başkasına atma yöntemi... Burada mağdur olan insanlar değil, uzaylılar. İnsanların onları dışlamak için taktığı isimle "karidesler". Hatta E.T. gibi öyle temiz yüzlü, öyle acıklı bakan uzaylılar ki içlerinden kötülük gelmeyeceği bariz.

Uzaylı mülteciler


Filmde mültecilere göndermeler hat safhada. Görevliler, gökyüzünde çark eden gemide zor şartlar altında hayatta kalmaya çalışan uzaylıları bir bölgeye yerleştiriyor. Adını da District 9 koyuyorlar. Başta bir milyon olan nüfusları yıllar sonra 1,8 milyona çıkıyor. Buralarda da röportajlar var. Johannesburg halkı onlardan rahatsızlıklarını dile getiriyorlar. Her yerde "Sadece insanlar girebilir" diye tabelalar var. Uzaylıların üstüne kırmızı çarpı atılmış.

District 9'da dışlanan uzaylıların yapabilecekleri pek bir şey yok. Bölgeye yerleşen Nijeryalılarla takas yapıyorlar. Makineye karşılık kedi maması (kedi mamasına bayılıyorlar) veya silah vb. Aslında üstlerinde sadece devletin değil buradaki kanunsuzluktan yararlanan Nijeryalıların da baskısı var.

Ama böyle bile huzur beklemiyor onları. Devlet, nüfusu gitgide artan uzaylıları halkın huzurunu bozmayacakları!? daha uzak bir kampa yerleştirmeye karar veriyor. Elbette bunun için görevlendirilenler, haklı bir dirençle karşılaşıyor. Direnenleri silah zoruyla çıkarmak zor değil. Uzaylı DNA'sıyla çalışan silahları olsa da bu uzaylılar tabanca ve tüfekle vurulabilen gayet kırılgan yaratıklar.

Wikus Van de Merwe


Wikus Van de Merwe, kalantor kayınpederi tarafından District 9'daki uzaylıları tahliye etmekle görevlendiriliyor. Başta kendisi tam bir Zebercet. Kıl görünüşü ve mıymıy konuşmasıyla tam bir görev adamı. Onu çeken kameralara iyi görünmek için elinden geleni yapıyor. Kendisi sadece evden çıkma haberini veriyor, kaba kuvveti peşindeki askerler uyguluyor.

Uzaylılardan biri olan Christopher Johnson (evet, kendilerine insan isimleri koymuşlar) görevlilerle iyi geçinmeye çalışıyor çünkü başka planları var. Yirmi yıldır üzerinde çalıştığı planlar. Bu planları birlikte yaptığı arkadaşı görevlilerle ters düşünce öldürülüyor. Bir de şirin mi şirin küçük bir çocuğu var.

Christopher Johnson'ın arkadaşı öldürülünce görevliler evi basıyor ve Wikus Van de Merwe, Christopher Johnson'ın üstünde çalıştığı şeyi yanlışlıkla suratına sıkıyor. Tansiyon asıl ondan sonra yükseliyor. Wikus yavaş yavaş uzaylılara dönüşmeye başlıyor. Tırnakları düşüyor, dişleri dökülüyor ve devlet üzerinde deney yapmak için onun peşine düşüyor.

Wikus kaçabildiği anda gideceği adres belli: District 9. Başta evinden çıkarmaya çalıştığı uzaylılarla zorunlu olarak empati kurmak zorunda, bir yandan da uzaylı uzuvlarını büyülü sayan Nijeryalılardan kolunu kurtarmak. Devletin bir çalışanı olmaktan District 9'ının kahramanı olmaya uzanan serüveninde Wikus Van de Merwe (Sharlto Copley) filmin en önemli unsurlarından biri.

Neill Blomkamp'in bu filmini Chappie'den sonra izledim. Chappie, District 9 izleyenler tarafından pek beğenilmiyor. Belki de izleme sıramdan dolayı öyle düşünmüyorum. Chappie, District 9 kadar etkileyici değil ama bence yönetmen kendi çizgisini gayet net olarak belli etmiş: İyi niyetli uzaylılar, iyi niyetli robotlar ve derin bir empati. Bakalım, yönetmen bundan sonraki filmlerinde ne gibi süprizlerle karşıma çıkacak.

Birçok kişi tarafından yerden yere vurulan Zardoz (Taş Tanrı) 23. yüzyılda geçen postapokaliptik bir bilimkurgu filmi aslında. (Evet, beğendim.) 1970'lerin acemi efektleri ve Sean Connery'nin (filmde Zed) kırmızı donu ve kıllı döşüyle etrafta dolaşması bir yana, epey felsefi düşünce barındıran bir film. Belki daha iyi çekilebilirdi ama bence aynı türdeki birçok filmi cebinden çıkarır. Zamanında TV'de çok yayınlanan bu filmin bazı sahneleri muhtemelen sansürlenmiştir, o yüzden bilgisayarda izlemenizi tavsiye ederim.

Her yer sürprizbozan kaynayacak. Zira film sürprizlerle dolu. Filmi izlerken birbiriyle alakalı ve alakasız birkaç başlık oluştu kafamda. Alt alta sıralayacağım.

Mülteciler


Film ta 1974 yılında Avrupa'nın mültecilere tavrını yansıtmış. Vortex'te (Burgaç diye çevrilmiş) aristokrat bir grup insan dışarıdan kimsenin gelip elit yaşam tarzlarını bozmasını istemiyor. Şehirleri görünmez bir kalkanla çevrili. Dış topraklar dedikleri yerde Zardoz'un kırmızı donlu yok edicileri deniz yoluyla gelen insanları hiç acımadan vuruyor. Onları vurdukları silahlar da bizzat gökyüzünde uçan taş tanrı Zardoz'un ağzından püskürtülüyor. Perişan durumdaki "mültecilerin" bırakın Vortex'te, dış topraklarda bile yeri yok. Daha sonra öldürülmek yerine ırgat olarak kullanılmaya başlıyorlar.

Din ve savaş


Yukarıda da belirttiğim gibi dışarıdan gelenlere açılan savaşta silahlar bizzat tanrı Zardoz tarafından dağıtılıyor. Yok ediciler bütün yabancıları öldürmek için ondan emir almış. Özel olarak atanan bu yok ediciler tanrının bir dediğini iki etmiyor. Daha sonra emir değişiyor: Öldürmeyin tarlada çalıştırın. Sadece et yiyen halkın neden birden buğday hasadına ihtiyaç duyduğunu Zed daha sonra öğreniyor. Vortex'te iş bölümüne katılamayan hissizler, herkesin her gün yediği ekmekler için buğday hasadı yapamayacak durumda.

Okumak


Peki, dış topraklardan bile insanların giremediği Vortex'te Zed'in ne işi var? Taş Tanrı'nın uçan kafasına isyancı arkadaşlarıyla yaptığı plan sonucunda sızmayı başarıyor. Onun öncesinde yine mültecileri yok etmek için yapılan bir baskında Zed kendini bir kütüphanede buluyor. Bu kütüphanedeki birini bulup vurmaya çalışırken o kişinin bıraktığı, havada duran bir kitap görüyor. Kitap, bir alfabe kitabı. Zardoz okuma yazmayı öğrendikten sonra iştahla kitap okumaya başlıyor. Sonra bir gün bir kitap buluyor ve hayal kırıklığıyla resmen cinnet getiriyor. (Bu arada kurgu böyle düz değil. Gelgitler var. Vortex'te zihni okunuyor. Bilgilere bölük pörçük ulaşılıyor. Öykü severlere hitap edebilecek bir kurgu.) Kitap Wizard of Oz (Oz Büyücüsü). Eliyle Wiyi ve of'u kapatıyor. Sonuç: Zardoz! (Zardoz'un seslenme sesinin Oz'la aynı olduğu söylenmiş. Filmi izlemeden yorum yapamıyorum.)

Ölümsüzlük


Vortex'te ölüm yok. Zamanında bilim insanları yoğun araştırmalar sonucu ölümsüzlüğü keşfetmiş. Ama bunun arzulanan bir durum olmadığını fark edince karşı çıkmış. Bunun üzerine Vortex'in ikinci nesli tarafından "dönek" olarak cezalandırılmış. Vortex'te cezalar yaşlandırma olarak veriliyor. Döneklerin cezası sonsuza dek yaşlı olarak yaşamak. Bu grup ölümle ölümsüzlük arasındaki farklı bildiği için oldukça fevri. Bir de yaşlılar gibi toplumdan uzaklaştırılan bir grup var: Hissizler. Bu grubun sayısı gitgide artıyor ve toplumun üretim aşamasına katılamayacak haldeler. Vortex halkı mükemmel ve ölümsüz yaşamlarında mutlu olduklarını sandığı halde aslında mutsuzlar ve onlardan "daha az gelişmiş" Zed onları bununla yüzleştiriyor. Başta Zed'i yok etmek isterken daha sonra onun ölüm getirme kabiliyetini arzular hale geliyorlar. Hatta diğer yok ediciler gelip Vortex halkını kimse kalmayacak şekilde kurşuna dizerken herkes bunu memnuniyetle karşılıyor. Bu sırada Zed'e kendi bilgilerini aktarıyorlar ama Zed onlar gibi tam bir "medeni" olmaktan yana değil, insan olmanın getirdiği şeyleri elinin tersiyle itmiyor.

Cinselliğe bakış


Vortex'te ölüm olmadığı gibi cinsellik de yok. Hatta filmde karakterlerin savunduğu bir düşünce var "Silahlar iyi. Penis kötü." Çünkü silah yaşam alıyor, penis ise saçtığı tohumlarla yaşam veriyor. Yok ediciler öldürmek ve tecavüz etmek dışında bir şey bilmiyor. Vortex'in Consuella'sı da ereksiyonun kadınlar için bir hakaret olduğunu savunuyor ve "hayvan" diye niteledikleri Zed'in nasıl ereksiyon olduğunu görmek için ona ekrandan iki tane kısa video izletiyor. Zed bunlardan hiç etkilenmiyor ama Consuella'ya bakıp ereksiyon oluyor. Consuella bunu o sırada hakaret sayıyor, daha sonra Zed'den etkileniyor. Zed, Consuella'yla yok edicilerden kaçıp bir mağaraya yerleşiyor. Orada cinselliği sonuna kadar yaşıyorlar ve bir de çocuk sahibi oluyorlar. Sonra çocuk onların yanından ayrılıyor. Cinsel yolla meydana gelmiş, ölümlü ilk çocuk, yeni bir başlangıç.

Sakin kafayla izlendiğinde daha birçok ayrıntının keşfedilebileceği ilginç bir film Zardoz. TV kanallarında yayınlanmasına, internetteki yorumlara ve puanlara aldırmadan bu filme bir şans vermenizde yarar var. Mesajlarıyla ilgilenmeseniz bile sıkılmadan bir buçuk saat geçirmeniz mümkün.

Sidik kokan dar sokaklardan bir gölge geçiyor. Sıvası dökülmüş duvarlardan geçerken kaybolup beliriyor. İyice çürümüş bir çöp yığınının dibinde çömelmiş küçük bir kütle var. Akı olmayan umursamaz kara gözleriyle gölgeye bakıyor. Yemeğe ara vermesiyle açılan ağzından içeri giriyor gölge. Çocuk boyutlarındaki, üstü kinin kaplı kütle hareketsiz kalıyor.

Yıllar önce ormanlarda koşan kim bilir hangi hayvanın derisinden yapılmış eski bir koltuğun üzerinde bir kodaman. En az bozulmuş çöplerden özenle seçilmiş bir tabak. Tembel hayvan gibi bir elini uzatıp bakmadan birkaç parçayı eline alarak ağzına atıyor. En yeni çöp bile aylar öncesinin. Araya farelerin ve daha birçok hayvanın leşleri karışmış. Çiğnerken gırç gırç sesler çıkarıyor. Geçmişi, paranın gerçekten bir şeyler satın alabildiği zamanları hatırlıyor. Bir süt kuzusunun butunu koparıp ağzından yağları aka aka yediği zamanları. Dünyanın en kaliteli şaraplarını kana kana içtiği zamanları. Üzüm yok artık, bütün şaraplar da içildi. Sadece çöp kaldı. Şimdilik…

Çöplükte gün doğumu dünün aynısı. Kirlilikten daimi bir bulutla kaplanmış gökyüzünde güneş kendini kızıl kızıl göstermeye çabalıyor. Geceleyin soğuyan çöpler gündüz yine zehirli gazlarını salmaya başlayacak. Yüzyıllarca boşuna üretilmiş ve tüketilmek için var olmuş her şey çürüyor. Güneşin doğuşuyla çöp çocukları yavaş yavaş gözlerini açıyorlar. Sayıları bir zamanlar çok daha fazlaydı. Ama çoğu bu koşullara dayanamadı. Uyum sağlayabilen bir avuç çocuk… Böcekleşmeye başlayan derilerine radyasyon hemen hemen işlemez olmuş. Yeterince esnek olmayan bu yeni deri onların biraz kambur durmalarına yol açıyor. Çöplerin arasında fareler gibi geziniyorlar. Çöp yemeye alışmış mideleri de aynı fareler gibi sindirimde sıkıntı çekmiyor artık. Aslında hayatta kaldıktan sonra çöplükte yaşamak zor değil. Av ve avcı kalmadı. Hayvan ve bitkilerin soyu tükendi. Fakirler arka sokaklara, zenginler yüksek binalara çekildi. Nüfus iyice azaldıktan sonra bir daha kimse kimseyle temasa geçmedi.

Çöp çocukları kim olduklarını bilmezler. Sormazlar da. Keşfetmeye meraklı değiller. Çöplükte hayatta kalmaya bakarlar. Arada sırada gelen şu gölge de olmasa…

***

Gölge ilk ne zaman ortaya çıkmıştı? Zamanın bir anlamı kalmadığı için kimse bilmiyor. Gölge bile olsa bir çöplükle, bu çöp çocuklarla ne işi olabilirdi?

Kodaman yerinden zorlukla kalktı. Böyle beslenmekle bir deri bir kemik kalması gerekirken gittikçe şişiyordu. İç geçirip yatak odasına yürüdü. Odada her zamanki kesif koku vardı. Pencereleri açmak bir işe yaramadığı için onlara elini bile sürmedi. Yatağın üstündeki iskelete göz attı. Yaklaşıp dar kalça kemiğinde parmaklarını gezdirdi. Cesetten iskelet dışında kalan tek şey keçeleşmiş kızıl kahverengi saçlardı. Ağarmaya vakit bile bulamamış saçlar. Kodaman elini iskeletin başına yasladı. Eski karılarının en yenisi. Bir zamanlar öpmeye doyamadığı dolgun dudakları vardı. Tam avuçlarının ölçüsünde memeleri. Yusyuvarlak kalçaları. Kasıklarında bir karıncalanma hissetti. Pantolonunun kemerini aceleyle söktü. İskeletin üzerinde diz çöktü.

Kapının yumruklanmasıyla irkildi. İskeletin yanında uyuyakalmıştı. Git-gellerinin şiddetinden koparak yataktan savrulan kaval kemiğini yerden alıp takmaya çalıştı ama kemik olmadık bir yerden kırılmıştı. Daha sonra yapıştırmak üzere bıraktı. Hantal hantal kapıya gitti. Bir adam elinde kaliteli çöpler bulunan bir tabakla duruyordu. Bir deri bir kemik kalmış kollarıyla tabağı kodamana uzatıyor ama gözlerini ona dikmeye cesaret edemiyordu.

“Öncekinden az bu!”
“Elimizde ne varsa…”
“Mazeret değil!”
“Lütfen… Lütfen… Bu seferlik de…”

Kodaman sinirle omuz silkti.

“Bu son, aklında olsun. Benim de işim zor burada. Bekle.”

Mutfakta dolapların arkasında bulunan gizli bir bölmeyi açtı. Evdeki her şeyin aksine gıcır gıcır görünen bir kasayı cüssesiyle örterek şifresini girdi. Ardından işlevini tam olarak yerine getiremeyen soğutucu bir çantanın fermuarını açtı. Küçücük tüplerde sarımsı bir sıvı vardı. Tüplerin birini aldı. Kapıdaki adam ağzını çoktan sonuna kadar açmıştı. Kodaman tek bir damlayı dikkatle adamın boğazına akıttı.

Gölgenin girip çıktığı çocuk çöpün yanında bir süre hareketsiz kaldı. Diğerleri onun etrafını sardı. Bildikleri tek şey yaşamak ve ölmekti. Hareket etmediğine göre ölüydü. Sonra bir tanesi hareket eden gözleri gördü. Sonra sıra parmaklarda. Elleri, ayakları. Vücut yavaş yavaş felçten çıktı. Bu olayı yaşayan çocuk başına gelenlerin farkında değildi. Kaldığı yerden çöpleri eşelemeye ve kemirmeye devam etti. Birkaç yudum sonra titremeye başladı. Yere sırt üstü yığıldı, debelenmeye başladı. Ağzından köpükler saçıyordu. Diğerleri tepkisiz ama anlam veremez bir halde onu seyretti. Daha önceki vakalarda bunun sonu belliydi. Ezbere bildikleri halde neler olacağını izlemeye devam ettiler. Köpükler bitti, titreme durdu. Ama bu sefer işler alıştıkları şekilde gitmedi: Çocuk biraz dinlendikten sonra yüz üstü döndü ve ayağa kalktı. Çöp çocukları için hayat her zamanki gibi devam etti. Bir şey hariç…

***

Kodaman, kasayı açtı. Stoku bitmek üzereydi. Gölgeyi hazırladı. Bu enzimler olmadan çöpleri sindirmesi imkansızdı. Keşfiyle gurur duyuyordu. “Bir kodaman koşullar ne olursa olsun işte böyle girişimci olmalı. Görünüşe göre kimse benim kadar zeki ve ileri görüşlü değil.” Paranın henüz işe yaradığı, parayla teknoloji, bilim ve bilim insanlarının satın alınabildiği sıralarda yatırımını yapmıştı. İnsan vücudunun yeni şartlara nasıl uyum sağlayacağına dair araştırmalar. Evini nasıl modifiye edebileceğine dair projeler. Dünyadaki canlılar azalırken onun son derece gizli projesini yöneten elemanlar da bir bir ölmeye başlamış, birçok şey eksik kalmıştı. Laboratuvar kapatılmadan hemen önce kodaman, bu gölgeyi fark etti. Teknoloji ve bilimin tesadüfi işbirliği. Gerekli enzimleri toplaması için programlanabilen biyolojik bir gölge. Bir kodaman koşullar ne olursa olsun sömürecek bir kanal bulabilirdi.

Çöp çocukları günlük öğünlerini çıkarmaya koyulmuşken gölge sinsice onlara doğru süzüldü. Hepsinin ağzı kapalıydı. Birinin yemek için ağzını açmasını bekledi. Çocuklar gölgeyi fark edince yemekleri ellerinde öylece kalakaldılar. Gölge bekledi. Çocuklar bekledi. Gölge bekledi. Bu durumda ne yapacağına dair programlanmamıştı. Çocuklar birbirine baktı. Bir tanesi ağzını araladı. Gölge hemen içeri daldı. Mideye ulaştı. Alacağını alarak sokak aralarından dönüş yoluna geçti.

Kodamanın keyfi yerindeydi. Gölge hangi çocuğun midesinden geçtiyse bu sefer tam iki damla sıvı getirmişti. Bir damla birkaç hafta idare ettiğine göre, bu aralar hem kendine yetecek kadar hem de ona çöp getirecek birine verecek kadar mahsulü vardı.

Kapı çaldı. Çok geçmeden. Tam beklediği gibi. “Bu sefiller de çok çabuk acıkıyorlar yahu!” Tok bir kahkaha attı. Tek bir damlayı hemen boğazından akıttı. Hala taze olan diğer tüpü de çöp getiren sefil için elinde tuttu. Kasıla kasıla kapıyı açtı. Akı olmayan gözler. Kinin kaplı derileriyle bir avuç çocuk. Çöp çocukları. Varlıklarını bildiği ama hiç görmediği o sefiller. Ellerinde çöp yoktu. Bu durum kodamanın hoşuna gitmedi. Elindeki tüpü sıkı sıkı kavradı. Kıvrak hareket etmekten ve kaçmaktan çok uzaktı. Çocuklar bulundukları yerden adamın üstüne sıçradılar. Bir anda sayısız diş kodamana saplandı. Çoktan çürümüş olması gereken bu bedenden, acı çığlıklar yükseldi.

Gölge

by on 23:29:00
Sidik kokan dar sokaklardan bir gölge geçiyor. Sıvası dökülmüş duvarlardan geçerken kaybolup beliriyor. İyice çürümüş bir çöp yığınının d...

1993 yapımı Jurassic Park filminin 80'li yıllarda doğmuş çocuklarda etkisi büyük. Günümüzde diriltilmiş tarih öncesi dinozorlar, kaçışan insanlar... Ama benim için yeri çok daha ayrı. Çünkü sinemada izlediğim ilk film. Yaş dokuz. Haziranda kardeşim doğdu, o yüzden annem evde. Babamla Kadıköy minibüslerine atlıyoruz. O yaşta Kadıköy nasıl uzak benim için. Bir de araba tutuyor. Midem bulanmasın da film zehir olmasın diye ağzımdan nefes alıyorum (ve araç tutmasının orta kulak dengesiyle alakalı olduğunu ilk kez o zaman keşfediyorum. İşe yarayan bir yöntem, tavsiye ederim.) Film o sırada kapalı gişe oynuyor. Sinemaya geldiğimizde ancak en öndeki sırada yer bulabiliyoruz. İki saat boyunca dinozorlar üstüme üstüme geliyor ve ben heyecanla dört köşe oluyorum.

Ondan sonra gelsin dinozor dergileri ve maketleri. Neredeyse bütün dinozorları isimleri, boyutları ve beslenme şekilleriyle ezberliyorum. (Maketi tamamlayamamıştım. Kimi parçaların olduğu dergi bakkala gelmedi. Sonra da dinozor furyası bitti zaten.) T-Rex gelirse beşinci kata ulaşır mı ulaşmaz mı onu bile hesapladığımı hatırlıyorum. Daha sonra göktaşı bir yana, evrimle canlıların hayatta kalma olasılıklarını artırmak için gitgide küçüldüğünü öğreneceğim tabii ama Kadıköy'ün bile uzak geldiği bir yaştayım o sırada. Jurassic Park'ın devam filmlerinden bahsetmedim fark ederseniz. Onlar bende böyle bir etki bırakmadı. Hatta sinemada mı televizyonda mı izledim, onu bile hatırlamıyorum.

Peki, özünde yine bir devam filmi olan Jurassic World'de beni heyecanlandıran neydi? Öncelikle, IMDB puanı 3D aksiyonlarında başta heyecanlı kullanıcılar tarafından şişirilir ve sonra aklı başında izleyiciler tarafından düşürülür. Bu film daha en baştan iddiasız bir puanla başladı ki o heyecanlı kişilerin bile kaldıramayacağı kadar klişeler yumağıyla karşılaşacağım belliydi. (Ayrıca öncekilerde yönetmen koltuğunda olan Steven Spielberg bu sefer sadece kaymağını yiyeyim demiş ki adı "executive producer" olarak geçiyor.) Beni heyecanlandıran şey, dinozorları son teknolojiyle bezenmiş bir şekilde üç boyutlu izleyecek olmaktı. (Üç boyut konusunda daha hiç kimse türünün ilk örneği olan, 2009 yapımı Avatar'ı geçemedi ya neyse.) Konu açısından bakarsanız tam bir fiyasko olan film, efektler ve üç boyutlu seyir açısından oldukça tatmin edici. Bir de web sitesinin hakkını yememek lazım. Öncesini görmedim ama film sinemalara gelmeden park kameralarından gayet keyifli bir ortam varmış. Film vizyona girdikten sonra bakanlardanım. Herkes bir yerlere koşuşturuyordu. Gerçekten yaratıcı bir çalışma.

Kaslı ve dinozorlu
Filmi izledikten sonra rastladığım Zaytung yazısı aslında filmle ilgili düşüncelerime büyük ölçüde tercüman olmuş: http://zaytung.com/blgdetay.asp?newsid=281555 Amerikalıların klişeler konusunda gözü neden bu kadar dönüyor anlamadım. Aşırı kuralcı ve kariyer delisi teyze, "fedakar kaslı" alfa erkek/eski sevgili, dinozorlara meraklı küçük kardeş, kanı beyninden başka yere akan bir ergen, uzaktan ağlaşan ve boşanma arefesindeki ağlak anne baba. Sürprizbozan vermeye gerek yok. Kuralcı teyze kurallarından vazgeçip yeğenlerine sahip çıkıyor, eski sevgiliyle barışıyor. Eski sevgili de herkesi kurtarıyor, bir yerde kadına sen otur oturduğun yerde diyor. Abinin ergenlik hezayanları son buluyor, kardeşine sahip çıkıyor. Anne baba muhtemelen boşanmaktan vazgeçiyor. Şaşırdık mı? Ben zerre şaşırmadım. Unutmadan, millet can derdindeyken adrenalinden kavrulan eski çiftimizin öpüşme sahnesi de eksik değil elbette.

Siz en iyisi konusu sallayın ve dinozorlara bakın, gerçek başrol onlar. Dinozorlar sert görünüşleri altında aslında munis canlılarmış ama biz kıymet bilememişiz. Sürprizbozan şimdi olabilir. Bir park açtık ama insanların ilgisini çekelim deyip her canlıdan bir kuple katarak dinozor ötesi bir şey yaratmak ilginç. Adı, çoluk çocuk kolay söylesin diye Indominus Rex. Bir de kocaman ki sormayın. Sosyalleşmediği için de biraz asosyal. Öyle sadece acıktığı için avlanma yok, keyif için bütün otobur dinozorları öldürüyor. Zeka onda, kandırmak onda, kamuflaj onda, termal ısının olduğu yere koşma onda. Her ne hikmetse başrol oyuncularını öldüremiyor, neyse... Herkes dinozorlarla lay lay lom modunda. Otobur dinozorlarla kanka olunmuş, etobur dinozorlarla gösteri yapılıyor falan filan. Kibirli teyze o koca dinozoru göremediği için işler çığırından çıkıyor. Dinozorlar da insanlar da çil yavrusu gibi dağılıyor. Önce onu öldürücü olmayan silahlarla yakalamaya çalışıyorlar, tabii ki bunlar sivrisinek kadar bile etki etmiyor. Daha sonra öldürücü silahlar da etki etmiyor.

Filmin velociraptor'ları da bir değişik. Dört tane, isimleri var, kendilerini kedi gibi sevdiriyorlar. Alfa diye bizim kaslıyı bilmişler. (Kaslı dinozorlarla karşılıklı saygı esasını benimsemiş.) Ama indominus rex onlardan da bir parça gen taşıdığı için aralarında sıkı bir muhabbet olur. Etobur olmasına rağmen aynı zamanda vefakar ve cefakar olan velocraptor'lar kaslıya ihanet etmez, hatta başroldeki dörtlüyü koruyup kollar. Ekşi Sözlük'te film hakkında koalisyon esprileri dönüyor. İzledikten sonra gayet isabetli olduğunu göreceksiniz. Tek başına bütün parkta dehşet saçan indominus rex bunlar benden diye emin olduğu velociraptor'ler tarafından rahatsız edilir, teyzenin kafeslerinden azat edip ortamlara salıverdiği karizmatik T-Rex'ler tarafından iyice hırpalanır ve ta denizin dibinden cinnet getiren bir mosasaur tarafından kıskıvrak yakalanıp suya çekilir (bu arkadaş dışında sudan anlayan dinozor yok. Yoksa iki velede çoktan el sallamıştık). Taraflar da üç tane, tesadüfün bu kadarı...

Sırf çocukluk anılarımızın depreşmesi adına, ilk filmden yirmi iki yıl sonra üç boyutlu olarak izlenebilecek bir film. Başyapıt değil ama paranıza yazık olmayacak. Bu arada Chris Pratt, sana iki çift lafım var. Komik çocuktan devam et, kendini kasa verme, tamam mı? Haydi size iyi seyirler.

Chappie, bir başyapıt olmasa da keyifle izlenebilen bir film. Filmin yönetmeni Neil Blomkamp. Film, izleyiciler tarafından yine onun yönettiği başka bir film olan District 9 ile kıyasla fiyasko olarak nitelendirilmiş genelde. District 9'ın sadece girişine bakmıştım, o yüzden o filmle kıyaslama yapmam şu an için mümkün değil. Ama bence bu filmin biraz Wall-E soslu olması onu pek de izlenmeyecek hale getirmiyor.

2015 yapımı bu tazecik filmin başrollerinde Chappie'ye hayat veren Sharlto Copley, Slumdog Millionare'den hatırladığımız Dev Patel, kötü adam rolünde pek görmediğim ve görmesem de olurmuş dediğim Hugh Jackman, bilimkurgu filmlerinin olmazsa olması Sigourney Weaver ablamız var. Ama benim başrollerim Chappie'nin yanı sıra Yo-Landi, Ninja ve Amerika. Chappie'nin bu sıra dışı arkadaşlarına sonra geleceğim. Şimdi sürprizbozan zamanı.

Yapay zekadan gerçek bilince

Film, doğrudan polis robotların suçu bastırmasıyla başlıyor. "Heh" diyorum, "klasik bir Amerikan filmiyle karşı karşıyayım." (Yeni izlemişken not düşeyim, Dredd bu konuda dibe vurmuş durumda. Ya hiç seyretmeyin ya da 2x hızla seyredin benim gibi.) Ama filmin ilerleyişi çok şükür öyle olmadı. Hatta "suçlu" diye nitelendirilen tarafla empati yönüne geçildi, bilimkurgudan uzaklaşmak pahasına onların duygusal yönüne ağırlık verildi.

Halihazırdaki haşin robot polislerin mucidi Doen Wilson, tamamen insan zekasına benzer robot zekası üreten bir program için uzun zamandır uğraşmaktadır. Sonunda bunu başarır ve ıskartaya ayrılmış polis robotlarından birine yükler. Bu sırada robot polislerden kaçabilen suçlular da vardır ve kendilerini kurtarmanın çaresini mucidi kaçırmakta bulurlar. Mucit ile birlikte silah endüstrisiyle paraya para demeyen şirketinden çaldığı ıskarta robotu da çalmış olurlar.


Bundan sonrası çok eğlenceli. Robot çalışmaya başlar. Her şeyi insanlar gibi en baştan öğrenmesi gerekir. Ama daha hızlı ilerleme kaydedecektir. Doen şiir seven, resim yapan, sanatkar bir robot ister, Ninja ve Amerika ise süper bir suçlu. Burada analık içgüdüleri depreşen Yo-landi belirleyici olur. Robota tam bir bebek edasıyla yaklaşır. Hatta Chappie ismini de o koyar. Doen o ne biçim isim demeye kalmaz, robot ismini tekrar etmeye başlar. Chappie sevme yetisine de sahiptir ve saftır. Ona başta kötü davranan Ninja'dan çekinir. Amerika daha ılımlıdır, ona her şeyi tane tane anlatır, küfür ve selamlaşma öğretir. (Boynuna taktıkları takılar ayrı eğlenceli.)

Başlarda sabırsız olan Ninja, Chappie'yi bir arka sokakta bırakır. Savunmasız Chappie, bunu fark eden bir grup serseri tarafından hırpalanır ve ilk hayal kırıklığını yaşar. Ninja daha sonra Yo-landi ve Amerika gibi öğreterek ilerlemeyi benimser. Chappie'ye silah kullanmayı öğretir ve insanları "uyutmasını" söyler. Bir soygundan sonra Chappie'nin bu uyutma meselesinin yalan olduğunu anlaması uzun sürmez. Ninja'nın kovduğu Doen, Yo-landi'nin yufka yüreği sayesinde robotunu görebilir. Chappie'ye resim çizmeyi öğretirken Ninja'ya yakalanmaları eğlenceli bir sahne.

Ama işler böyle devam etmez. Kendi icadını kakalamak isteyen eski asker Vincent Moore (Hugh Jackman) çirkin saç modeli ve hınzır planlarıyla arz-ı endam eder. (Sokakta hırpalanma sahnesinin ardından) Bir minibüste Chappie'ye işkence eder ve onun kolunu koparır. Travmalardan travma beğenen Chappie kendini bu adamın kendi ürününü patron Michelle Bradley'e kabul ettirmek için çıkaracağı savaşın içinde de bulacaktır.

Unutmadan, Chappie'nin sayılı günleri vardır çünkü Doen'in çaldığı robotun aküsü eriyip vücuda yapıştığı için şarj edilemez haldedir. Ninja'nın da nifak sokmasıyla Chappie'nin yürek burkan repliklerinden biri böylece gelir: "Beni öldüreceksen neden yarattın Yaratıcı?" Doen de buna cevap veremez. Chappie Yo-Landi'ye anne, Ninja'ya baba demektedir. Vincent'ın çıkardığı savaşta önce Amerika, sonra Yo-Landi ölür. Ninja, Doen ve Chappie hep birliktedir. Bu sırada yetkililer çoktan Vincent'ın numarasını yutmuşlardır.

Hala çözülemeyen soru: Bilinç nedir?

Film boyunca gitgide akıllanan Chappie, bilinç aktarımını deneyecek düzeye gelir. (Doen bilincin dosdoğru aktarılamayacağını savunmaktadır.) Vincent'ın robotları yönetmek için kullandığı başlıklardan birini çalar. Önce kendi bilinç bilgisayara aktarmayı başarır. (Bilinç tamamen dijital bir şey olarak tanımlanıyor.) Aynı deneyi annesi Yo-landi üzerinde de dener. Savaşta Doen de ağır yaralanır. Chappie'nin şarjı bitmek üzeredir. Tek çare işin merkezine, robotların üretildiği şirkete geri dönmektir. Böylece kendilerine yeni bedenler bulabileceklerdir. İnsan polisler peşlerindeyken son anda Chappie Doen'i ve kendini başka robot bedenlere aktarmayı başarır ve birlikte kaçarlar. Filmin güzel süprizi sonunda saklı. Ninja, Yo-landi'nin yasını tutarken üstünde "anne" yazan bir flash disk bulur ve dünyanın bir yerlerinde dişi bir robot gözlerini açar.

Bir başyapıt olmaktan çok uzak olsa da polislerden değil suçlulardan yana taraf tutmasıyla ve Chappie'nin duygusal gelişimini bizlerle paylaşmasıyla keyifli bir film Chappie.

Hisli Robot Chappie

by on 23:23:00
Chappie, bir başyapıt olmasa da keyifle izlenebilen bir film. Filmin yönetmeni Neil Blomkamp. Film, izleyiciler tarafından yine onun yön...

Dredd, IMDB'de 7 puanı nasıl aldığını anlamadığım çöp bir film. (5 verdim düşsün diye.) Ya izlemeyin ya da benim yaptığım gibi 2x hızda izleyin. "Niye yazdın peki?" derseniz tek sebebi Ma-Ma karakteri.

Film tam bir Amerikan filmi. Uzak bir gelecekte adaleti, yargıyı, her şeyi yargıç adı verilen robotumsuz insanlar hallediyor. Bence faşist bir gelecek ama allayıp pullamışlar tabii. Suçlulara göz açtırılmıyor falan filan. Hollywood asık suratlı, kısık sesli erkek "kahramanlardan" bıkmadı gitti. Yargıç Dredd'i seyrederken ağzının ortasına patlatmak isteyen bir ben miyim acaba? Bir de yanına kahin bir kızcağız veriyorlar, Anderson'dan yargıç olur/olmaz derken hooop yollardalar.

Bu arada upuzun bir binada gücünü kabul ettirmiş Ma-Ma var. Bir hayat kadınıyken pezevenginden şiddet görünce cinnet getirerek adamı ve sonra daha birçok kişiyi katlederek zirveye ulaşmış bir kadın. Bence bir başarı öyküsü. Videodan ilgili bölümü izleyebilir ve filmin büyük bölümünü izlemekten kurtulabilirsiniz:



Ma-Ma, Slow-Mo diye bir uyuşturucunun da baş üreticisi ve dağıtımcısı. Bunu kullanan kişi için zaman yavaşlıyor, keyif de işkence de çok daha uzun hissediliyor. Biri acemi iki yargıç bu binanın içinden sağ çıkıp üstüne bir de Ma-Ma'yı öldürebiliyor.

İzlenmese hiçbir şey kaybettirmeyen Gamer'da Michael C. Hall kötü adam rolünde nasıl yükseliyorsa Cercei rolünden zaten kefil olduğumuz Lena Headley de bu leş filmdeki tek elle tutulur unsur olmayı başarıyor.

Mad Max serisinin ilk filmine başlayıp yarım saatte kapatmıştım. (Vikings'in de ilk beş dakikasına dayanamamıştım ama sonra hastası oldum. Bunu da belki tekrar denerim.) Mad Max: Fury Road vizyona girdiğinde eli yüzü düzgün 3D efekt görme beklentisinden fazlasını taşımıyordum. Avengers: Age of Ultron'daki gibi direkt aksiyonla başladı film. Bu arada yeni moda sanırım: Seyirciyi aksiyona boğ, iyice yorulsun, konu monu hak getire. (On dakikalık ara da seyirci kalp sektesi geçirmesin gibi oluyor.) Ama Avengers'ta yaşadığım hayal kırıklığını Mad Max'te yaşamadım. Çünkü bu sefer sadece eli yüzü düzgün efektler değil eli yüzü düzgün bir film de vardı karşımda.

Mad Max rolünde, Bronson'la gözüme giren ama tekrar et kafalık mertebesine yerleşen (topu senariste atayım, adam napsın) Tom Hardy ve İmparator Fruiosa rolünde her seferinde daha karizmatik olmayı başaran Charlize Theron var. Ayrıca Nux rolündeki Nicholas Hoult da oldukça başarılı. Çok çılgın bir konu yok: Nereden geldiği belli olmayan Max, Ölümsüz Joe'nun rezalet bir şekilde yönettiği şehirde esir düşer. O sırada İmparator Fruiosa da yakıt tankını teslim etme ayağına kaçar. İkisinin yolları kesişir. Macera, aksiyon, adrenalin... İki saat böyle. Araya sürprizbozanlar karışabilir, demedi demeyin.

Kadın karakterlerin yükselişi


Gerek post apokaliptik filmler, gerek süper kahraman filmleri olsun, kadın karakterler kenarda köşede kalmak ve ille de erkek karakterler tarafından kurtarılmak için vardır adeta. Bu filmde ilginç olan şey, filmin adı ve baş karakteri Mad Max olmasına rağmen kadınların yanında tamamen ikincil bir karakter olarak kalması. Yönetmen George Miller bunu belli ki bilinçli yapmış. Birçok Mad Max hayranını da kızdırmış, feminizm propagandası yapmakla suçlanmış. Ama dediğim gibi Mad Max hayranı olmadığım ve izlediğim 3D filmlerde erkek karakterlerden bıktığım için bu durum bana ilaç gibi geldi.

İmparator Furiosa'nın kaçışı ilk başta yakıt tankına bağlı gibi görünür ama sonradan kaçırıldığı memleketine geri dönmeyi amaçladığını ve bu sırada yanında Ölümsüz Joe'nun haremini de götürdüğünü öğreniriz. Beş kadın kendileri arasında dayanışma bağıyla bağlıdır. Ayrıca içlerinden Joe'nun favorisi hamiledir. İmparator Joe "ona ait olan şeyleri almak" için Fruiosa'nın peşine düşer ve Savaş Çocuklarına "emanetlerine zarar vermemelerini" tembihler. Bir sahnede araçlar yakınlaştığında hamile kadın almaya çalışırken karnındaki çocuk için "O benim malım" der. Sırf bu cümle bile kadınların neden Fruiosa'yla kaçtıklarını açıklar.

Kimi eleştirilerde yönetmen feminist bir duruşa yine manken-oyuncu kadınlar sıkıştırmakla eleştirilmiş. Bu eleştirilere katılmıyorum. Fruiosa daha gözü pek, acayip karizmatik, kısa saçlı ve muhtemelen konumundan dolayı erkeksi bir kişilik. Bu arada tek kolunun kesik olduğunu ve bunun yerine makine taktığını da belirteyim. Bu kadın hem yönetim kadrosunu hem de sakatları temsil ediyor. Daha sonra ülkesinin olduğu yerde yaşlı ve savaşçı kadınlarla buluşuyorlar. Yanlarında da Joe'nun genç ve efil efil giyimli eşleri var. Bedenlerin sergilenmesinden öte farklı tarzlarda kadınların bir araya gelmesini gördüm filmde.

Ayrıca çölün ortasında giriştikleri maceralarda Mad Max de kadınlara o gözle bakmıyor. Sadece, Savaş Çocukları'ndan olan, Mad Max'i arabasının önüne takıp kan torbası olarak kullanan ve daha sonra Fruiosa'nın safına bir geçen pir geçen Nux, Joe'nun eşlerinden birine aşık oluyor ve ona gerçekten değer verdiğini filmde seyredeceğiniz birkaç şekilde gösteriyor.

Halkın kurtuluşu


Filmin güzelliklerinden biri de halkın kurtuluşu. Fruiosa memleketinden birkaç kadın dışında hiçbir iz kalmadığını görünce yıkılır ama Mad Max'in adına yaraşırlıkta çılgın bir fikri vardır: Kaçtıkları onca yolu gerisin geri dönüp Kale'yi ele geçirmek. Zaten Ölümsüz Joe dahil herkes peşlerinde olduğu için Kale'yi koruyacak kimse yoktur.

Bu Kale'ye değinmek gerek. Takviyelerle ayakta tutulan Ölümsüz Joe, Kale'nin içi Joe'nun damızlık çocuklarıyla dolu. Joe kadınları kapatıyor, çocuklarını Kale'nin içinde çalıştırıyor. Bir tane cüce bir tane de insan irisi oğlu en çok gösterilenler. Her yer çöl ama Joe'nun elinde su var. Halk perişan ama Joe'yu görünce tezahüratlar gırla. (Bir şeye benzeteceğim ama benzetmiyorum. Anladınız siz onu.) Arada sırada borulardan aşağı su veriyor. Perişan halk ellerinde taslarıyla toplayabildikleri kadar su toplamaya çalışıyor. Sular birden kesilince herkes birbirine giriyor.

Fruiosa, Joe'yu öldürerek o zamana kadar alet olduğu kötülüklerin kefaretini ödüyor ve yol arkadaşlarıyla birlikte Kale'ye giriş yapıyor. Damızlık çocuklar da zalim babadan kurtulduklarını öğrenir öğrenmez kraldan çok kralcı adamları hiçe sayıyorlar. Oldukça iç açıcı sahneler. Halk Fruiosa'yı bağrına basıyor. Hemen sular açılıyor ve toprağa dökülüyor. (O sular da ne boşa aktı filmde! Tesis yap, bir şey yap. Hiç anlamadım.) Mad Max şehirde yeri hazırken ve kilometrelerce ötede hiçbir şey olmadığını görmüşken halkın arasından ıssız adam misali sıvışıyor. Çünkü çılgınlık bunu gerektirir.

Bitirmeden önce filmin gizli efsanesine değinmeden olmaz. En aksiyonlu sahnelerde yakıt tankının yanından gelen araçta, davulların önündeki platforma lastikle bağlanmış ve hiç istifini bozmadan elektro gitar çalan adam anlatılmaz, seyredilir. Şurada bir gif'i var:
https://uproxx.files.wordpress.com/2015/03/mad-max-fury-road-awesome-guitar-guy.gif?w=650&h=374


Bir zombi, bir de vampir filmlerinin ekmeği hep yendi, bundan sonra da muhtemelen yenecek. Ama 28 Days Later (28 Gün Sonra) büyük ihtimalle aradan sıyrılan bir yapım olarak kalacak. (İngiliz yapımı olmasından yırtıyor. Amerikan yapımı devam filmi 28 Weeks Later konusunda şüphelerim var ama önce izlemek lazım.)

Cilian Murphy baş rolde ve özellikle ilerleyen dakikalarda ipi göğüslüyor. Naomi Harris falan da iyi oynamasına rağmen Jim rolündeki Cilian'ın gölgesinde kalıyor. Eh, Jim'in mazlum bir elemandan psikopatın tekine dönüşmesini geçmek kolay iş değil.

Sakız gibi sündükçe sünen Walking Dead dizisi bu filmin ekmeğini epey yemiş, özellikle ilk sezonlarında. (İkinci sezonun dördüncü bölümüne kadar dayanabilmiştim.) Jim'in hastanede olan bitenden habersiz halde uyanması, olayları yavaş yavaş öğrenmesi, yolda birileriyle karşılaşması, iki kişiyle tanışsa birinin telef olması vb. Zaten bütün zombi filmleri aynı şekilde başlıyor. Bir virüs var, kontrol altına almaya çalışan biri var, onu dinlemeyen birkaç sivri zeka var, sonra bakmışsınız hooop dünya boka batmış.

Haydi vampir gayet karizmatik ve zeki bir yaratık da şu ağır hareket eden, hali hazırda ölü ve saman kafalı zombiler dünyayı nasıl ele geçiriyor aklım almıyor. Gerçi World War Z'de birileri akıl edip bu zombileri hızlandırmıştı. Yine de vampirlerin tırnağı olamazlar ya neyse...

Bu filmi diğer zombi filmlerinin yanında izlenebilir kılan şey galiba iyi baş rol oyuncusu ve iyi çekimler. Kaç kere pişirilip önüme sunulduğunu unuttuğum bu konuda bile gerginlik yaratmayı başarıyor. Duygu yoksunu bir insan olarak daha iki gün önce tanışılan insanlar için canını veresiye tehlikelere atılmanın manasını çözemiyorum ama herhalde bir avuç insanın kaldığı bir ortamda birlik beraberlik önem kazanacaktır. (İstanbullu bir senarist tarafından yazılsa "Oh be, sonunda kafamı dinleyebileceğim" diye bir replik olur muhtemelen.)

Cilian Murphy, filmdeki adıyla Jim, zinde olanın hayatta kalması ilkesinin karşılığı. Başta cılız, hastalıklı ve korkak bir tipken cinnet getirerek daha güçlü, daha cesur, hatta tam psikopat bir tipe evriliyor. Tabii ki böyle olunca İngiltere'nin numunelik hayatta kalanlarından oluyor ve o karmaşada edindiği kız arkadaş ve çocukla birlikte yaşayanları almak için dolanan Amerikan helikopterlerine kendini göstermeyi başarıyor. Kriz anında zekanın açılmasının da güzel bir örneği.

Gayet izlenebilir olan bu filmden sonra haftalık Amerikan versiyonu nasıl gidecek, göreceğim.

Not: 28 Week Later'ı da izledim ve yorumum: Amerikalılar devam filmi çekmesin! Ayrıca Jeremy Renner'da ne var da bu kadar filmde rol kapabiliyor?

Not 2: Çekmeyin diyorum, hala çekiyorlar. 28 Months Later da yoldaymış.

Perfect Sense, bizde gösterime girdiği pek münasip!? adıyla Yeryüzündeki Son Aşk, 2011 yapımı, Yeşilçam usulü post apokaliptik bir film olarak tanımlanabilir.

İzleyin diye tutturabileceğim bir film değil. Daha yeni tanışmış bir çiftin felaket düzeyindeki epidemik duyu kaybının aracılığıyla "Aman yalnız kalmayayım" paniğiyle birbirlerine sarılıp sarmaları açıkçası vıcık vıcık.

Eva Green'in fettan bakışlarıyla duygusal bir aşık profili çizmesi, Ewan McGregor'un dünya batarken uçkurunun peşinden gitmesine nazaran daha inandırıcı. Film bir açıdan They Live! gibi, fikir güzel ama uygulama zayıf.

Ya Duyularımızı Kaybetmeye Başlarsak


Her şeye rağmen, bu filmin not düşülmesine önayak olan bir konusu var. Filmi izlerken sürekli acaba diye sorup durdum. Hangi duyuların kaybolacağını baştan bilmediğim için tahmin yürüttüm. Ya koku yetim bir anda gitseydi, ya diğerini kaybetseydim. Hangi duyu daha kıymetli, hangisi harcanabilir... İnsanın beş parmağından birini seçmesi gibi. Koklamak veya tatmak olmadan hayatta kalmak mümkün; görme ve duyma olmasına da adapte olunabilir, dokunmak giderse acıyı hissetmeyebilirim ve ölebilirim... Sırayla her şey tek tek gittiğinde o durumda ne yapardım diye de düşündürmesi cabası.

Film diğer post apokaliptik filmlerde işlenmemiş bir felaket senaryosu çiziyor. Dünyada salgın hastalık şeklinde beş duyu teker teker kayboluyor. Biraz sürprizbozan vereyim. Her duyu kaybından önce çılgın bir belirti yaşanıyor. Önce insanlar tam bir üzüntü krizine giriyorlar. Ufacık şeyde bile hüngür hüngür dakikalarca ağlıyorlar. Sakinleştiklerinde artık koku alamadıklarını fark ediyorlar. Koku hafızası en kuvvetli hafıza, bunu kaybettiğinizi düşünün, sizi siz yapan birçok şey artık yok. İkinci aşamada insanlara hunharca bir yeme isteği geliyor. Pişmiş ve çiğ yiyecekler bir yana, daha önce sadece pika belirtisi olabilecek şekilde toprak, makyaj malzemesi vb yiyorlar. O kriz geçtikten sonra bir bakıyorlar ki tat duyusu gitmiş. Üçüncü aşamada insanlar öfke nöbetleri geçiriyorlar. Kavgalar alıp başını gidiyor. Bunun ardından insanlar sesleri duymaz oluyorlar. Dördüncü aşamada üçüncü aşamanın tam tersi bir şekilde sevgi, şefkat, hoşgörü ve merhamet nöbeti yaşanıyor. Sonra da görme duyusuna elveda. Geriye, filme göre en mükemmel duyu olan dokunma kalıyor. Dokunma da giderse insanlık nasıl devam eder düşünüyorum. Ama film bu duyu gitmeyecekmiş gibi bitiyor. Çiftimiz koala gibi sarılmış halde kalıyor. (Filmin artılarından biri, Batılı bir çift üzerinden anlatılmasına rağmen, dünyanın geri kalanında da duyu kaybının nasıl yaşandığına dair görüntüler sunması.)

Bir duyunun gitmesiyle başta şok geçiren insanlar bir şekilde adapte olup hayatı sürdürmenin yolunu buluyorlar. Mesela filmin erkeği Michael bir şef. Kokuyu kaybedince restoran bir süre kapalı kalıyor. Sonra tadı çok yoğun yemekler yapmaya başlıyor. Tadı kaybedince ne yediğinin önemi kalmıyor. Restoran yine kapanıyor. Sonra sadece göze ve kulağa hitap eden yemeklerle hizmet vermeye başlıyorlar. Göz ve kulaklar da gittikten sonra işleri toparlaması zor oluyor.

İnsan nankördür. Bir başka insanı, bir uzvunu kaybetmeden, ölümün kıyısına gelmeden kıymet bilmez. Bu film bütün vıcık vıcıklığına rağmen izleyiciyi düşündürmesi, silkinip kendine getirmesi açısından kayda değer bir iş çıkarıyor.
Başlıkta kıyak dedim ama kıyak mı silkinip kendinize gelin uyarısı mı belli değil. İzlerken acı acı içinize oturan ayrıntıları var. Bunlara sonra değineceğim.

The Zero Theorem, usta yönetmen Terry Gilliam'ın distopya üçlemesinin üçüncü filmi. Bunu bilmeden ilk iki filmi şans eseri izlemişim: Brazil ve 12 Monkeys. Distopya nerede, ben orada. Her neyse...

Filmin tartışmanı IMDB puanını 6.2 diye görünce Terry Gillliam yapmaz öyle şey deyip direkt izledim. Bence siz de puana takılmayın. Düşük puan verenlerin elleri kırılsın demeden iki sebep geliyor aklıma. Ya (yönetmenin dediği gibi) serinin en gerçekçi filmi olmasından dolayı acıyla o puanı verdiler ya da oy verenlerin birçoğu iş hayatına daha elini kolunu kaptırmamış gençler ve filmin akışı ağır geldi.

Beyaz Yakalıların Çilesi


Bu konuda epey dertliyim malum. Yalnız olmadığımı biliyorum. Bir yandan en temel ihtiyaçları bile engelleyen ve hakları kısıtlayan bir sisteme öfkem dinmiyor. Bir yandan da alelade bir işçi değilmiş gibi işine dört elle sarılan çalışanlara hayret ediyorum. Halihazırda bu konulara takık haldeyken the Zero Theorem yarama tuz basan bir film oldu. Yönetmen de bu kısımları öyle vurgulamış ki ütopik ortam neredeyse renkli bir fona dönüşüyor.

Baş karakterimiz Qohen Leth, yaşını başını almış biri ve hala masa başı işte çalışıyor. Dakikada bir çağrı geliyor, o sırada yazdığı programı yükleyip tüp şeklinde bir bellekle önündeki boşluğa yerleştirmek zorunda. Saç kaş kalmamış abimizde. Yöneticisi onun adını sürekli yanlış söylüyor. Qohen "Ölüyorum" diyor, müdür "Bir şeyin yok koçum" havalarında pis pis sırıtarak güya motive ediyor. Doktor için bile izin almakta zorlanıyor. Ama sonunda başarıyor. Bu sefer üç tane doktoru hasta olduğuna inandıramıyor. İşe aynen gerisin geri.

Bu zor çalışma şartlarını evde dinlenerek bir nebze hafiflettiğini düşünmeyelim. Zira iş çıkışında da ofis partisi var. Gitmek istiyor, bırakmıyorlar. (Bu sahnelerde adamla birlikte stres yaşadım.) İşin en üst kademesinde Management (Yönetim) var ve tek kişi. Sürekli onunla görüşmek istiyor. Gönülsüz gittiği bir partide bu kısmen gerçekleşiyor. Qohen ofise sürekli evden freelance çalışmak istediğini söylüyor. İsteği Management tarafından kabul ediliyor. Tam karakterle birlikte derin bir oh çekecekken bu ona da bize de haram oluyor.

Qohen'in önüne "Al, hayatın anlamını çöz" diye bir bilgisayar programı koyuyorlar. Kutu kutu yerleştirilen bir şey. Bir kutuyu yanlış koyunca bütün kutular dağılıyor. Sonra sil baştan. Saat başı da çağrı geliyor. Tam deli işi anlayacağınız. Yalnız Qohen, bir gün her şeyi sonlandıracak telefonun geleceğine inanıyor. Daha sonra böyle bir şeyin olmadığını, Management'in onun bu inancından beslendiğini öğrenip ekran karşısında hayal kırıklığından hayal kırıklığı beğeniyoruz.

Yalnızlık, İletişimsizlik


Qohen'in en büyük sıkıntısı, (herkesi birbirinden uzaklaştıran, birçok insani şeyin külfet olarak görüldüğü) zamanın ruhunun da etkisi bulunan iletişimsizliği. Ofiste, evde, her yerde yalnız. Partide çok güzel bir kadının ona yaklaşmasına rağmen yalnız. O kadar yalnız ki kendinden Gollum misali "biz" diye bahsediyor. Ama kadın hayatına girdikçe ördüğü duvarlar sarsılmaya başlıyor. Psikiyatrı Dr. Shrink-Rom'la (Tilda Swinton) sık sık görüşür hale geliyor (ama yukarıda dediğim gibi telefon konuşmasının yalan olduğunu öğrenince onun da ipliği pazara çıkıyor).

Filmin ilginç karakterlerinden biri Bob. Management'ın, yani patronun oğlu. Aslında adı Bob değil. Herkese Bob diye hitap ediyor çünkü kafasını insanların ismiyle yormak istemiyor. Qohen'e de Bob demeye kalkıyor ama Qohen isminin söylenmesine özellikle önem veriyor (müdürü ismini yanlış telaffuz ettiğinde de hep düzeltiyor). En sonunda sadece "Q"da anlaşıyorlar. Bu çocuk ortamdaki herkesten farklı. Ne garip giyiniyor ne depresif takılıyor ne de babasına sırtını dayamış. Qohen filmin femme fatale'ı Bainsley'nin birlikte kaçma teklifini reddedince "Bravo, bu travmayla aşk hayatımı mahvettin" diyerek güldürdü de.

Bainsley'den de biraz bahsedeyim. Mélanie Thierry, bir Fransız kadını olarak hayata zaten 1-0 önde başlamış. Bainsley, internet sitesi olan bir hayat kadını ama müşterileriyle fiziksel biçimde birlikte olmuyor. Bir programla zihinsel olarak birlikte oluyor, hayal ettikleri bir ortamda takılıyor ama öyle bile sevişmiyor. Qohen'in içinde uyuyan her şey uyanınca ileri gitmek istiyor. Bir süre kadının peşinden de koşuyor. Ama bahsettiğim gibi, kadın her şeyini bırakıp gidelim deyince gitmiyor.

Distopya ortamı


Distopya filminde distopik ortamdan bahsetmemek olmaz. Film gelecekte geçiyor ve teknolojik gelişmeler ağır basıyor. Herkeste tabletler, kameralar ve Twizy'ler var. (Twizy o kadar çok ki filmin sağlam sponsorlarından biri olduğunu tahmin edebiliyorsunuz.) Reklamlar fazla baskın. Tabelalardaki durağan, en fazla 3 boyutlu reklamların canlı, sesli ve peşinize düşen bir hareketlilikte olduğunu düşünün. Epey sinir bozucu.

Eskilerin pek değeri kalmamış. Qohen sigorta şirketinden eski bir kiliseyi yok pahasına almış. Dışarıdan bakınca son moda binalar arasında epey göze çarpıyor. İçinde de birçok gedik var. Kuşlar içeride dolaşıyor, kar içeriye yağıyor ama karakterin rahatı iyi gibi duruyor. Belki de burayı dış dünyadan kaçmak için sığınağı olarak görüyor.

Gözümüze tuhaf gelen kıyafetler ve canlı renkler hemen dikkat çekiyor. Ben özellikle cart pembeyi çok beğendim. Terry Gilliam'ın ellerinden öperim. Kıyafetler epey karikatürize edilmiş. Son olarak, müzikler de ortamla oldukça uyumlu. Özellikle de sürekli tekrarlanan romantik "Creep" cover'ı direkt duygulara dokunuyor.

The Zero Theorem iyi yönetmenlik, iyi oyunculuklar, ilginç bir senaryo ve daha birçok unsurun güzel bir birleşimi. Özellikle bu türü sevenler kaçırmasın.
2014'ün dikkat çeken filmlerinden The Rover Türkçeye Takip diye çevrilmiş ama izleyenler takdir edecektir ki bu sözcük orijinalini tam olarak karşılamıyor. O yüzden olduğu gibi bırakacağım. The Rover, The Road (Yol) tarzı, insanın içine oturan, efektsiz bir post apokaliptik bir film. Genelde ağır geçen ve pek mesaj kaygısı gütmeyen bir yapım. İzlerken akışına bırakmakta fayda var.

Yönetmen, daha önce hiçbir filmini izlemediğime beni pişman eden David Michôd. Senaryoda ilginç bir ayrıntı var. Exodus: Gods and Kings filminde kalın kafalı Ramses diye inceden kıl olduğumuz Joel Edgerton'ın bir öyküsünden uyarlanmış. Abiye saygılar. Oyuncular arasında neredeyse hiçbir filmini izlemekten pişman olmadığım Guy Pearse, Vampir Edward'la karizmasına kocaman bir çizik atan Robert Pattinson, Halt and Catch Fire'da bahtsız mühendisi oynayan Scoot McNairy bulunuyor.

Sürprizbozanlar geliyor.


Ekonominin Çöküşü


Felsefe derslerimden birinde tartışmıştık. Hatta zamanında ilk yazılarımdan birinde de değinmişim. Kapitalizm çöker mi? Bizim umutsuzluğumuza karşı hocamız her sistem gibi kapitalizmin de çökeceğini söylemişti. Peki, kapitalizmin yerine ne gelecek? Kapitalizm çökerse her şey güllük gülistanlık mı olacak? Film koca bir "HAYIR"la başlıyor. Avustralya'da kapitalizm demesek bile ekonomi çökeli tam on yıl olmuş. Etrafta çok az insan var ve Avustralya doları tamamen kıymetsiz. Karaborsacılar Amerikan dolarından başka para birimini kabul etmiyorlar.

Nereden geldiği ve nereye gittiği belli olmayan Eric, başlarda neredeyse hiç konuşmayan gizemli bir karakter. Hayattan bezmiş, sürüklenen bir hali var. (Burada Guy Pearce'ın ustalığı da devrede.) İçinde üç kişi olan bir kamyonetin kaza yaptığını görmüyor bile. Sonra bu kazayı yapanlar ortada boş duran Eric'in arabasını çalıyorlar. Eric de onların kamyonetiyle peşlerine düşünüyor. Paranın, malın mülkün anlamını yitirdiği, ortalığın terk edilmiş araba kaynadığı bu devirde neden ille o araba diye tutturduğunu, neden başını o kadar derde soktuğunu anlayamıyorsunuz. O zaman jeton düşüyor: Özel bir anlamı olmalı...

Arabasını çalanlar silahlı üç kişi olduğu için baş edemiyor. Onlar da insaflıymış ki kamyonetle bir kenarda bırakıyorlar. Burada filmin saçma tesadüflerinden biri gerçekleşiyor: Eric, otların arasına fırlatılmış kamyoneti eliyle koymuş gibi buluyor. Yolun kenarında yaralı bulduğu Rey, "Bu abimin kamyoneti" deyince Eric çocuğu aldığı gibi kamyonete çalıyor. (Filmin başında arabadakilerden yaralı olan Archie kardeşinin hayatta kalıp kalamayacağından bahsetmişti. Ama o sırada kim olduğunu bilmiyoruz.) Ama Rey kan kaybından bayılınca onu doktora götürmek zorunda kalıyor. Eric, yarası dikilince kendine gelmeye başlayan Rey'i sorgulamaya çalışıyor ama bu sorgulama istediği gibi gitmiyor. Çünkü Rey'de biraz zeka geriliği var ve sorulara net cevaplar vermekte zorlanıyor.

Bağ Kurmak


Eric, tamamen tek başına gibi görünmektedir. Ama bunun geçmişten ve şartlardan kaynaklandığını tahmin edebiliriz. Arabasını almak için takas etmeyi düşündüğü Rey hiç de tahmin ettiği gibi biri çıkmıyor. İyi niyetli, bir yandan da gözü karadır. Onu hem kan kaybından hem de bir asker tarafından vurulmaktan kurtaran Eric'e vefa beslemeye başlıyor. (Bu arada Robert Pattinson şaşırtıcı şekilde harika oynuyor.) Rey, Eric'in aksine iletişime açık, konuşkan bir karakter. Ona sürekli anılarını anlatıyor, eski komşularını, onların evlerinden çıkanları vb. Eric, onun bunları neden anlattığına anlam veremiyor. Bir yerde Rey, ona ateş eden askerden kurtulmak için hunharca sıktığı kurşunlarından birinin öldürdüğü küçük kızı unutamadığını da anlatıyor. Eric sonunda monoloğu diyaloğa çevirerek o kızı hiç unutmamasını söyler. Eric'in hüznünü gözlerinden okuyoruz. Eric daha sonra, "Abin seni sevseydi orada bırakmazdı" diyerek Rey'in aklına giriyor.

Rey Eric'i abisi gibi benimsemeye başlıyor. Eric de Rey'le bağ kurmaya başlıyor. Onu abisine teslim etmek ilk şiddetini yitiriyor ama arabasından da hala vazgeçememiş. Eric bir asker tarafından yakalanıyor ve Sydney'e götürülmek üzere kaydı alınıyor. Rey üç askeri vurarak Eric'i kurtarıyor. (Asker sayısı da epey azalmış ve onlar da bir şekilde yolunu bulma çabasında.) Eric onun ürkek yol arkadaşının bu hamlesi karşısında şaşırıyor. Bu arada, Eric askere kendi hakkında bir şeyler anlatmıştır. On yıl önce karısını evde başka bir erkekle görünce ikisini birden vurup öldürmüş ve bu olayı hiç unutamamış. Araba karısına aitti de onu bir şekilde kaybetti, o yüzden arabada onun hatırası var minvalindeki teorim de o noktada çökmüş oldu.

Rey onu sonunda abisinin kaldığı eve götürüyor. Eric evi dolaşıp plan kurar ve planı birkaç kere tekrar ediyor. Öncelikle Rey'i şarjörü boşaltmama konusunda uyarıyor. Planın Eric kısmı işliyor ama Rey abisiyle karşılaşınca iş değişiyor. Rey, silahını indirmiyor ama abisi onu tereddütte bırakıyor ve en sonunda gırtlağından vurarak öldürüyor. Silah sesini duyan Eric, elindeki iki rehinini vurup diğer odaya geçiyor ve Rey'i kanlar içinde yerde görüyor. Abiyi hiç acımadan vuruyor. Odada bir de Umut Sarıkaya karikatüründen çıkmış gibi duran yaşlı Gordon var. Amca o kadar tatlı ki kıyılacak gibi değil. Eric onun yanındaki sandalyeye çöküp ağlıyor. Daha sonra ölüleri Gordon'a bırakmayıp dışarı çıkarıyor. Burada herkesi kollarından çekip sürüklerken Rey'i kollarının altından tutup daha nazik taşıdığını fark ediyorsunuz.

Ve Son...


Eric arabasına kavuşunca başı göğe mi eriyor? Zira, arabanın peşine düşmese Rey'le mutlu mesut yaşayabilirlerdi. Buradaki sır da açığa çıkıyor. Bagajdan battaniyeye sarılı, etrafında sinekler uçuşan ölü bir köpek çıkarıyor Eric. Eski hayatından kalan tek bağ olduğunu tahmin ediyoruz. Ama canlı bir insan olan Rey'le kurduğu bağ bunu da anlamsız kılıyor. Köpek için mezar kazmak için küreği yere ilk vuruşunda film sona eriyor. Öyle kalakalıyorsunuz. "Rover"ın kelime anlamının tam zamanı: "Avare, serseri" gibi anlamının yanı sıra bir de köpek türü.

Son bir not düşeyim. Vıcık vıcık aşk hikayesine girilmemesini takdir ediyorum ama kadın oyuncu konusundan film yerlerde sürünüyor. Ortalıkta neredeyse kadın yok. Para falan ortadan kalkınca kadınlara mı saldırdılar nedir, bilgi de yok. Sadece birkaç dakika görünen bir doktor ve ergen erkek torununu pazarlamaya çalışan bir nine var. Ayılıp bayıldığım The Road da öyleydi. Düşününce Lucy dışında kadın karakter yönünden tatmin eden film yok. Kadın karakterleri ön planda bulunan post apokaliptik bir senaryo yazılması şart.
Bu yılın post apokaliptiklerinden biri Predestination. Filmin adı 2014 yılının en iyileri arasında geçiyor. Şahsen iyi ya da kötü olarak nitelendiremeyeceğim ama epey değişik bir film.

İnsanı Memento gibi alıp yerden yere vuran Predestination (Kader) yorumlarda Looper ve Minority Report gibi filmlere benzetilmiş ama bence değil. Tamamen kısır bir senaryosu varmış gibi görünen bir film aslında anlattığı felsefi/dini akımın da tartışmalı yönlerini yalın bir şekilde ortaya koymuş oluyor.

Sürprizbozanlar ve Belirlenimcilik


Belirlenimcilik, nam-ı diğer determinizm, özet geçmek gerekirse, insanın özgür iradesi olmadığını ve her şeyin önceden belirlendiğini ileri sürer. Bu görüş en çok dinlerin ilgi alanındadır ve kadercilik olarak karşımıza çıkar. Felsefi açıdan bakarsak, ne yaparsak yapalım önceden çizilmiş bir planın dışına çıkamayız. Bu Tanrı olabilir, evren olabilir, yapay zeka olabilir vb.

Film tam da bunu eksenine oturtuyor. Birçok kişi filmi ortasından tahmin etmiş ve ilgisini yitirmiş. Ben tahmin edemedim ama etseydim de ilgimde bir azalma olacağını sanmıyorum. Çünkü filmin anlattığı şey rahatsız edici ve bir o kadar da düşündürücü. Zaman yolculuğu icat edilmiş, buna özel ajanlar atanmış; fakat bir suçlu bir türlü yakalanamıyor. Filmde cinsiyet değiştirmiş bir kadın ve zamanda yolculuk yapan bir ajanın sohbeti ağırlıkta ve bu sohbet kritik önem taşıyor.

Çok fazla ayrıntı var ama tek solukta özet geçeyim. Bir yetimhanenin kapısına bırakılmış, kimsesiz ve hermafrodit bir çocuk, büyüyünce sorunlu ve akıllı bir ergen, istediği eğitimi alamayıp hayal kırıklığına uğramış bir yetişkin. Bir de bu kadının suç işleyeceğini düşündüğü ana giden bir ajan. Kadın, onu bir anda terk edecek bir adamdan bir çocuk doğurduktan sonra rahmi alınmış ve erkeklik ameliyatıyla cinsiyeti değiştirilmiş. Çocuğu çalınmış ve o da erkek olarak hayatına devam etmiş. Sonra ortaya çıkıyor ki erkek olarak da doğurgan hale geldikten sonra yıllar önceki kendini döllemiş. İstediği uzay şirketine alınmış, ajan olmuş. Sonra bir kazayla yüzü dağılınca ameliyat sonrası yeni bir yüze sahip olmuş: tam da konuştuğu adamın yüzü, bizzat kendisi. Hastaneden bebeği çalan ve yetimhanenin önüne bırakan da o adam olduğu hali.

Evet, izlerken de insanın beyni bulanıyor. Rahatsız eden kısmı açıklama sunmaması çünkü bir başlangıç yok. Filmdeki karakterin de dediği gibi tam bir kısır döngü. Özgür iradeye hiçbir yer yok. Filme eleştiriler genelde buradan gelmiş. Fakat bunlar zaten felsefe tarihinin de yüzyıllardır sorduğu sorular. Yaşam gerçekten bu kadar belirlenmiş mi? Yaptığımızı zannettiğimiz şeyler zaten yapmaya yazgılı olduğumuz şeyler mi? Kendimizi mi kandırıyoruz yoksa deterministler bütün sorumluluklarını üst bir plana yükleyip kolaya mı kaçıyor?

Toplumsal Cinsiyet ve Transeksüellik


Filmin bir buçuk saate sığdırdıkları bu kadar değil. Kadın erkek eşitliği ve transeksüel haklarına dair de söyleyecekleri var. Genç bir kızken zekası ve kavgacılığı göze batan karakterimiz, kitabına göre bir hanımefendi olmadığı ve olamayacağı için eleştirilir. Bu özellikleriyle kendine ne bir aile bulabilir ne de bir koca. Ama aradığı fırsat ayağına gelir (bunun da belirlenmiş olduğunu saymazsak). Bir uzay şirketinde çalışma teklifi. Fakat matematik ve müspet bilimler konusundaki bilgisi ve fiziksel koşullara dayanıklılığı yeterince hanımefendi olmadığı için burada da sökmez. Uzay şirketinin başındaki adamlardan Mr. Robertson, ne olursa olsun karakterimizi tutmuştur çünkü tam istediği gibi aile bağları olmayan, zeki ve dayanıklı bir adaydır. Ama tam işe başlayacakken hamile kalır ve hakkını kaybeder. Anneliğe de razıdır ama bebeğini kucaklayamadan kaybeder.

Doğum sırasında hermafrodit olduğu keşfedilmiştir. Ama rahim paramparça olduğu için doktorlar sezaryen tercih etmek ve sonra da onu erkek yapmak zorunda kalır. Karakter, hayatındaki her şey gibi cinsiyetini de seçememiştir. Buna da boyun eğer ve daha erkeksi olmak için çalışmalar yapar. Karnında sezaryen, memelerinde de mastektomi iziyle iş bulması, kadın haliyle hiç memnun olmadığı, onun kalitesi altındaki işleri bulmaktan bile zordur. Çocuğu muhtemelen orada tekrar işe başlaması için alınmıştır. İyice erkek kılığına uyum sağladıktan sonra şirkette işe başlar ve kısır döngü devam eder.

Kısacası, alt metinleri olan etkileyici ama epey de rahatsız edici bir film Predestination. Bu kadar film çeşitliliği arasında izlerseniz bir buçuk saatinize muhtemelen değecek.
Lucy epey sert eleştirilere maruz kaldı. Filmi izlemeden önce önyargılarım vardı ama izledikten sonra bir yönüne hayran kaldım.

Çünkü...

Süprizbozan kesin olur.

Bu kadar bağımsız bir kadın karakter pek kolay bulunmaz. Luc Besson'u tebrik ederim. Filmi resmen soluksuz izledim. Bir yerde baş karakteri batıracaklar dedim ama bence olmadı.

Tamamen erkek arkadaş kurbanı olan Lucy kendini yeni keşfedilmiş etkili bir uyuşturucunun kuryesi olarak bulur. Hem de eski Oldboy'umuz Min-sik Choi için. Bu uyuşturucu anne karnında çok azmiktarda salgılanıp bebeği geliştiren maddeden üretilmiş. Ama poşet Lucy'nin karnında patlayınca hatunun beyin alıp başını gidiyor. Maalesef bu kadar doz zihin açıcı olduğu kadar öldürücü. Lucy artan zekasıyla 24 saatlik ömrü olduğunu hesaplıyor.

Bu sırada Morgan Freeman da beynin kapasitesi hakkında konferanslar veriyor. Bu tür şeyler onun için de teori ama Lucy onca yüzdeden elektronik eşyaları kontrol edebildiği için onunla evinde kolayca bağlantı kurabiliyor. Lucy, Profesör Norman'a ne yapması gerektiğini soruyor. O da ona bilgiyi bir şekilde diğer nesillere aktarması gerektiğini söylüyor. O sırada 24 saatlik ömrü unutuyor ve yakınlaşır gibi olduğu Fransız polisinden bir bebe doğuracağını düşünüyoruz. 24 saati hatırlayınca da zekası gibi doğumu da hızlanmıştır diye düşünüyoruz.

Fakat zeka o kadar artınca Lucy cinsellikten de geçiyor ve heyecan yapan Fransız polisi ortada bırakıyor. Hem de nasıl: Akla hayale sığmayan bir bilgisayara dönüşerek. Böylece profesör ve meslektaşlarına eriştiği bilgiyi aktaracak. En sonunda içinden adeta yıldızlar görünen bir USB'yi bilgisayar haliyle profesöre uzatıp toz okuyor. Lucy USB'ye dönüştü diyenlere akıl fikir diliyorum. Kendi teknolojisini direk sunsa çözmek için yüzyıllarca daha mı bekleyeceklerdi?

Unutmadan, Lucy'nin ilk kadına verilen ad olduğu da hatırlatılıyor bize ve bir sahnede bizim Lucy o Lucy'yle Michelangelo'nun Adem'in Yaradılışı tablosundaki gibi parmaklarını dokunduruyorlar. Bu arada o kısımdaki sahneler ne güzeldir. Düşünce gücüyle tarihin istediği noktasında dolaşıp sandalyeden dinozorları, ilk insanları izlemek...

Fransız polis Lucy nerede diye sorunca cep telefonuna "Ben her yerdeyim" diye mesaj geliyor. Kadın bilinçli saf bir enerji haline geliyor anlayacağınız. Birçok kişi de Lucy Tanrı mı diye isyan etmiş. İngilizcede Tanrı'ya "he" densin, rol arkadaşı Morgan Freeman dahil Tanrı'yı hep erkekler oynasın,  sonra Lucy için böyle bir ima gelince vay efendim... Yok öyle.

O kadar kaliteli erkek oyuncunun Scarlet Johanson'ın yanında figüran gibi bırakıldığını kabul ediyorum. Oh olsun!
Herkesin dilinde bir Interstellar'dır gidiyor son günlerde. Ben de daha dumanı üstündeyken seyredeyim dedim. Spoiler yemeden, beklentiye girmeden, sadece tanıtımını izleyerek gittim filme. Süre olarak üç buçuk saatlik Cloud Atlas hezimetine benzemekten kılpayı sıyrılmış. Efektler ve her şeye bilimsel açıklama getirme çabası kayda değer ama an itibarıyla 9,1 puan ve IMDB 250'de 11. sıra ne iştir anlamadım.

Sürprizbozanlı kısımlar geliyor.

Christopher Nolan alengirli, ilginç konuları seviyor. Biz de seviyoruz. Bu sefer de enfes uzay görüntüleriyle bezeli, süper efektli bir uzay-zaman filmi çekmiş. Amma velakin, büyük bölümünde Hollywood dozu fazla kaçmış. Ayrıca yer yer ajitasyon kokan hareketler hoş değil.

Ortam açısından aklıma geldi; efekte girmeden, sadece insanlık dramı anlatan The Road gibi postapokaliptik bir filmde ajitasyondan eser yoktu. Üç gün içime oturduğunu bilirim. Interstellar bittiği anda akıldan çıkıyor ve (yeri gelmişken) karakterler oldukça yüzeysel. Baba kızın arasında geçenler The Contact filminin bilimsel soslu hali gibi.

Gravity mi Interstellar mı?

Christopher Nolan bu filmin bilim insanlarına danışıp onay aldıklarını bas bas bağırmıştı. Ne kadar doğru bilmiyorum (kendisinin de dürüstlük seviyesi %90'sa...). Relativite, uzay-zaman, sicim teorisi, solucan deliği, karadelik, başka galaksilerde ve gezegenlerde hayat, boyutlar vb birçok bilimsel ayrıntıyı birebir filme uyarlamasalarda araştırmışlar. En sonunda olay gelip yerçekimine dayanıyor. Böyle olunca da yakın zamanda Alfonso Cuaron'un Gravity (Yerçekimi) filmine benzetmek kaçınılmaz oluyor.

Filmleri özet geçmek niyetinde değilim. Ama bir unsura değinmeden edemeyeceğim. Gravity'de filmi götüren kadın karakter. Uzayda bir başına kalıyor ve Dünya'ya dönüşünü adım adım onunla birlikte yaşıyoruz. Ama Interstellar'da kadın karakterler ne kadar zeki resmedilirse resmedilsin, erkek karakterden Cooper'ın gölgesinde kalıyor. Brand, önce babasının aracılığıyla uzaya çıkıyor, sonra Cooper'ın yardımıyla yaşanmaya müsait gezegene ayak basıyor, Murph babasının ipuçlarıyla yeni bir teori geliştiriyor.

Özetle, Interstellar efektleri ve teorileriyle ilginç bir seyirlik ama süresi ve fazla Hollywood kokmasıyla biraz değer kaybı yaşıyor bence. Yine de Dünya'daki insanların çaresizliği, oksijensizlikten boğularak ölme ihtimalleri ve hayatta kalma içgüdüsünün kuvveti açısından postapokaliptik filmler arasına rahatlıkla yerleşiyor.

Unutmadan, bir de 124 yaşında Matthew McConaughey gibi görünmek var. Darısı tüm insanların başına.
Moon filmi biraz distopik, biraz post-apokaliptik. Tam bir tanım veremememin nedeni sadece Ay'da ve genel manada tek bir kişiyle geçmesi. Dünya'da neler olup bittiğini de doğrudan göremiyoruz.

Duncan Jones'un yönettiği filmin başrolünde, Yeşil Yol'dan (The Green Mile) sonra bir çoğumuzun gıcık olduğu Sam Rockwell var. O yüzdendir ki adamın oyunculuğuna bakmadan önce suratına tüküresim geldi. Ama itiraf etmek gerekir ki bu filmde tek kişilik orkestra gibi. Bir de Kevin Spacey var ama sadece ses olarak. O kadarcıkla bile karizmasını konuşturmayı başarmış.

Filmin Konusu

Neredeyse tek ortamda, çok az insan ve derin ayrıntılarla çekilen büyük filmlerden biri Moon. Sürprizbozan olabilir de olmayabilir de. Sam Bell, Ay'dan Dünya'ya Güneş'in enerjisini yönlendirip tarihte çığır açmayı hedefleyen büyük bir firmanın çalışanı. Üç yıldır ayda ve her şeye koşan robot GERTY ile karısının, şirkettekilerin video kayıtlarından başka konuşacak kimsesi yok.

Başlıkta da bahsettiğim gibi filmin bir noktasından sonra Sam Bell'in bir klon olduğunu öğreniyorsunuz. Film bir pislik çıkacağına dair işaretlerini veriyor zaten. Bu Sam Bell günlük görevlerinden birinde kaza geçiriyor ve ölümle burun buruna geliyor. O sırada kanamaları ve kuvvetsizliği de artış göstermiş halde zaten. Kaza geçirdiği sırada bir odada başka bir Sam Bell daha uyanıyor ve GERTY diğeriyle kaldığı yerden konuşuyor onunla.

Bu yeni klon (toplamda 6. klon) GERTY'nin ilettiği dışarı çıkma yasağına rağmen "iyi niyetli" ("iyi yazılımlı!?) robotu punduna getirip dışarıya çıkıyor ve kaza mahallini buluyor. İçerideki Sam Bell'in hâlâ yaşadığını keşfedip onu içeri taşıyor. Bu noktada yeni klonun veya GERTY'nin onu imha etmesini bekledim ama gayet elceğizleriyle bakıp beslediler adamı.

5. Sam Bell üç sene sonunda hasta ve bıkkın ama 6. Sam Bell isyankâr, hareketli ve akıllı. İşbirliğine girişiyorlar. GERTY'nin "revirde tedavi" dediği şeyin klonların uyandırılması, "dünyaya gönderiyoruz" dediği şeyin kapsül içinde yakılması demek olduğunu keşfediyorlar. Birlikte girmelerinin yasak olduğu odaya giriyorlar. Burada kendileri gibi bir sürü klon var ve bütün klonların miadı üç yıl. Meraktan açtıkları bir klonun yanında ikisinde de bulunan kişisel eşyaları görüyorlar.

Hasta klonun yaşamayacağı bellidir. Ama 6. klon, 5. klonu dünyaya göndermek istiyor. Eşyalar bir yana, orijinal Sam Bell'in anıları beyinlerine yüklendiği için ikisi de eş ve kız evlat hasretinden eşit derecede yanıp tutuşuyor. 5. klon tam onu Dünya'ya gönderecek kapsüle binmişken vazgeçiyor. Bu arada kazayı incelemek ve zararı telafi etmek üzere Dünya'dan bir ekip de yolda. İki klonu bir arada görürlerse ikisini de temizleyecekler.

6. klon, GERTY'den üçüncü bir klonu uyandırmasını istiyor. Bir klonun uyanma süresi üç saat (üç saat, üç yıl, üç klon? Bir şey düşünmeli mi?). 5. klon ölünce onu tekrar kaza mahalline yerleştiriyor. Kendine kapsülü hazırlıyor. GERTY isterse yazılımından bunları yaptığının bilgisini silebileceğini de söylüyor, klonumuz teşekkür edip öyle yapıyor. Ekip gelmeden klonun yetişmeyeceğini fark edip bir saat önceden uyandırıp kapsülle Dünya'ya kaçıyor. En sonunda klonun ortaya çıkmasıyla karışan gündeme dair manşetleri işitiyoruz.

Vefakâr GERTY'nin sesi dışında şekilden şekle giren suratı

Klonlama Hakkında

Uzun bir özetin ardından da olsa asıl bahsetmek istediğim klonlar. Klonlama her zaman tartışma konusu. Dini çevrelerce Tanrı'yla boy ölçüşme olarak görülüyor ama karşı çıkan başka çevreler de var. Etik mi değil mi diye çok soruluyor. Kök hücre tedavisinin umut vaat ettiği bir dönemde klonlama bildiğimiz kadarıyla hayvanlardan öteye gidemiyor. Herkesin aklında aynı soru: Acaba insanda da denediler mi? (Burada X-Files'taki Fox Mulder'ın bakışı gelecek.) Gün yüzüne çıkan en meşhur klon, Koyun Dolly. Ne var ki o da birçok hastalık nedeniyle ötenazi edildi ve beklenen ortalama ömrünün yarısını yaşayabilmiş oldu.

Ben de bu filmdeki gibi işin felsefi ve insani yönünü merak edenlerdenim. Filmde klonlara üç yıl yaşam süresi biçiliyor. Yani günümüzdeki normal insan ömrünün çok çok altı. Onları insandan başka bir tür olarak mı değerlendireceğiz, farklı mı muamele edeceğiz? Filmdeki patronlar öyle düşünmüş olacak ki Ay'da böyle bir sistem kurmuş. Fakat gördüğümüz kadarıyla ömür dışında ne fiziksel ne de ruhsal yönden insanlardan farkları yok.

Klon deyince birçok kişinin aklına ruhsuz mutantlar geliyor. Ama öyle değil maalesef. Orada iyi programlanmış robot GERTY belki de bu farkı yüzümüze daha da vurmak için var. Klonlar aynı orijinal canlıdan türetilseler de farklı huyları, duyguları ve amaçları var. 5. klon daha sakin ve keyfi yapıdayken 6. klon uyanır uyanmaz fevri ve vazifeşinas davranıyor. 5. klon üç senedir etrafında olan biteni merak etmemişken 6. klon uyanır uyanmaz bilgi edinmeye ve dönen oyunları keşfetmeye çalışıyor.

Yıllar önce felsefe derslerinde birinde canlıyı canlı yapanın ne olduğunu tartışmıştık. Beden değil çünkü beden çürüyüp gidiyor. Ya ruh? Ruh varsa o da bambaşka bir hikaye. Başka bir töz, başka bir alem. Bu dünyada bedene hayat vermenin yanı sıra ona özelliklerini katan başka bir şey lazımdı bize. Yazdığım makalede deminden beri aslında sık sık kullandığım bir ilkede karar kılmıştım: "can". (Aslına bakarsanız dilimizde ve kültürümüzde epey yer tutar can ama çok uzun bir araştırma konusu olur, buralara sığmaz.) İşte bu can, klonları (insanmerkezci düşünmeyelim) diğer canlılardan ayırmamamızı ve onların birbirlerinin aynı olmamasını sağlar.

Filmdeki klonlar hakkında değinilmesi gereken ve başta da belirttiğim gibi beni şaşırtan bir konu özgecilik. Özetlemek gerekirse, bencilliğin karşıtı olan özgecilik, başkalarının çıkarlarını da kendi çıkarları kadar gözetmek demektir. Güçlü olan klonun zayıf olan klonu çekip vurmaması ve vicdanının sesini dinlemesi gibi. Zaten kısıtlı kaynakların olduğu ve birlikte yakalanırlarsa ikisinin de öldürüleceği bir ortamda, canlıların içgüdüsel olarak hayatta kalma dürtülerinin ilk sırada olduğunu düşünürsek cinayet işlenmemesi çok ilginç.

5. klonun üç senelik yalnızlığı sonucunda bir şeyler paylaşabileceği bir başka insan isteği, yani sosyallik özlemi fiziksel gereksinimlerinin önüne geçmiş olabilir belki. Ama direkt zeki olarak uyanan diğer klonun başta ona yüz vermemesi, sonra yardım etmeye başlaması öğrendiğimiz doğa kanunlarından farklı. Klonlar fiziksel açıdan zayıf olmalarına rağmen karakter olarak bizlerin zayıflıklarını taşımayan, Nietzsche'nin bahsettiği üst insanlar mı acaba?

Not: Bu kadar klon demişken Rammstein'ın, film olsa Moon ile rahat rahat kapışacak "Mutter" klibini de es geçmeyelim:


Post apokaliptik türünde izlediğim en iyi filmler arasına gönül rahatlığıyla koyabileceğim bir film Children of Men. İsminin çevirisi bu sefer hayal kırıklığı yaratmıyor, nokta atışı yapıyor: Son Umut.

2006 yapımı bu filmin yönetmeni Gravity (Yerçekimi) filminden de tanıdığımız Alfonso Cuaron. Başrollerde Clive Owen, Julianne Moore ve Michael Caine var. (Hepsi olduğu için görselde bu afişi seçtim.) Michael Caine yine kendini nüfusa aldırma isteği uyandıracak kadar sevimli. Film bir İngiliz yapımı. Aksanlardan ve direksiyonun yönünden anlamak zor değil zaten.

Sürprizbozanlara hazırlıklı olmakta fayda var.

Yıl 2027. Kadınlar kısırlaşmış, 17 senedir dünyada çocuk doğmaz olmuş. Hiç de imkânsız bir senaryo değil. Birçok ülkede erkeklerin sperm sayılarında düşüş var. Kadınlarda görülen polikistik over sendromu gibi sık rastlanan hastalıklar doğurganlığı epey azalttı. Doğurabilecek durumda olan birçok kişi de çocuk doğurmamayı seçiyor. Neyse öyle bir çağ ki en yaşlı değik en genç insan haber oluyor. En genç çocuk öldürülünce unvan başka bir kıza geçiyor.

Kaotik bir ortam var. "Ne zaman politikacılardan birinin başı belaya girse bomba patlıyor" deniyor. O hafta içinde ikinci kez hem de. İnsanlarda yaşama neşesi kalmamış. Her an tedirginlik içindeler. Sağlık bakanlığı herkese ya antidepresan ya da intihar hapı dağıtıyor. Eski aktivist Theo'nun (Clive Owen) tek eğlencesi, kendine ve hareketsiz yerinde oturan eşine bir ormanın içinde kurtarılmış bir bölge yaratan Jasper.

Günün birinde aktivistlik günlerinden eski sevgilisi Julian (Julianne Moore) karşısına çıkıyor. Bir amacı var elbette. Yıllar önce onların da bir çocukları olmuş ama ölmüş. Acısı içlerinde hâlâ canlı. Ama o acıyı hafifletecek bir olasılık var, son bir umut: Onca yıl sonra bir kadın hamile! Ama sorun şu ki müstakbel anne Kee bir mülteci. (Kee isminin okunuşunun "key" yani "anahtar" sözcüğüyle benzerliği bir tesadüf mü?) Yetkililer bebekten haberdar olursa onu ellerinden alırlar ve bu isyankârları da yaşatmazlar. (Zaten kendi içlerinde de çatırtılar baş gösteriyor.) Varlığı kulaktan kulağa aktarılan Tomorrow gemisinin denizde sığınak olarak dolaştığına dair söylentiler var. Bu ihtimal üstünde durup anneyle bebeği o gemiye ulaştırmayı amaçlıyorlar.

Yolda kayıplar veriyorlar. Çok zorlu anlar yaşıyorlar. Yolda dostlar ve düşmanlar ediliyor. Burada tek tek anlatılmaz, izlemek gerek. Ama birkaç sahne gerçekten çok etkileyici. Theo'nun Kee ve bebeği için çırpınışları yürek dağlayıcı. Kee'yi izbe bir odada doğurtma sahnesi alabildiğine gerçekçiydi. Kadınla birlikte ben de doğurdum sanki. Dünya tatlısı Jasper'ın kendini, karısını ve köpeğini bebek için feda etmesi içinizde yumru oluşturuyor. Mülteci kampında silahlı kuvvetlerle mülteciler arasında (aslında daha çok tek yönlü) yaşanan çatışma sırasında Theo ve Key kucaklarında bebekle çıkarken herkesin kalakalması, çatışmanın kesilmesi, zamanın adeta durması ve askerler dahil bütün insanların şaşkınlık ve hayranlık dolu yüzleri, onlar ortamdan güvenle uzaklaştıktan sonra çatışmanın kaldığı yerden devam etmesi görülmeye değer sahnelerden biriydi.

Filmin sonunda da üzülsem mi sevinsem mi bilemedim. Canını dişine takan Theo, gemiye giden kayıkta zar zor kürek çekerken yaralandığı anlaşılıyor. Çok geçmeden de orada hayatını kaybediyor. Sadece Key ve çocuğu kalıyor. Tomorrow gemisinin gerçek olması ve Kee'yi bırakıp gitmemesi içimize su serpiyor. Sondaki çocuk seslerinden anladığımız kadarıyla başka çocuklar ve başka umutlar da var. Jenerik bitiminde en sonda Shantih Shantih Shantih diye bir yazı çıkacak. Shantih Sanskritçede "barış" demek.

2027 yılı İngiltere'sine öyle haltlar yedirilmiş ki kardeşimle izlerken İngiltere'yi gelecekte yerleşilebilecek ülkeler listesinden çıkardık. Mültecilerin, azınlıkların gördüğü şiddet, devletin yok etme politikası çok fena ama belki bir o kadar da gerçekçi, kim bilir.
They Live epeydir merak ettiğim bir filmdi. İzledikten sonra hayal kırıklığına uğradım diyeceğim ama tam olarak diyemiyordum da. Beni karışık duygular içinde bırakan bir film oldu.

Sürprizbozan falan yok. İzleyene de izlemeyene de sürpriz gelmeyecek sahneler var. En büyük marifeti kasları olan avare bir abimiz kâh orada kâh burada yaşayıp inşaatlarda geçici işçilik yaparak para kazanıyor. John Carpenter'ı bu konuda tebrik etmek lazım. Daha yeteneksiz bir başrol, tabii hak geçmesin, bir o kadar yeteneksiz yan roller bulmak ve onları filmde oynatmakta ısrar etmek her yiğidin harcı değil.

Sonradan öğrendiğime göre başroldeki Roddy Piper aynı filmdeki gibi bir tipmiş. On üç yaşında babası evden kovmuş, kendini yollara atmış, kısa süreli işlerde çalışmış, sonra da pankreas güreşçisi olmuş. Film boyunca güreşirken yaptığı kasları bol bol gösteriyor. Millet dünyayı istila eden insan kılığındaki uzaylılardan kurtulmaya çalışırken abimiz kasıla kasıla dolaşıyor.

Filmin Konusu


Yalnız filmin konusu harika. İyi oyunculuklar ve biraz daha kaliteli efektlerle çekilse tadından yenmezmiş. Belki yeniden çevrim modası varken birileri el atar. Neyse... Filmde uzaylılar insan kılığında. Çıplak gözle görülmeleri imkânsız. O yüzden bir grup asi, insanların gözünü açmak için özel gözlükler üretmişler. İki kelime etmeyen, kendini karizmatik göstermeye çalışan Nada, içinden meraklının teki çıkıyor. Kilisede gizli gizli üretilen gözlükleri keşfediyor. Polisin amansız operasyonundan sonra arkada kalan bir gözlük kutusunu aşırıyor. Gözlüklerden birini takıyor. Kutuyu çöp tenekesine saklıyor. (Beyin bedava. Sonra bir tarafını yırtacak gözlük bulabilmek için.)

John Carpenter'ın hakkını yememek lazım. Adam elindeki malzemenin farkında. Nada gözlüğü takıp uzaylıları gördükten sonra "Ben sizi gördüm, ben sizi gördüm" diye ortalıkta dolaşıyor. Uzaylılar da kollarındaki saatlerden birbirlerine haber verip adamın eşkâlini tüm şehre yayıyorlar. Sonra polislerden zor kaçıyor. Holly (Zeyna'daki Hera, Meg Foster) adında ölü gözlü bir TV sunucusuna kendini saklattırıyor. Ama kadın ekmek teknesini batırır mı? Atıyor bunu pencereden dışarı. (Filmin sonundaki şaşırtmacasıyla ortamdaki tek normal oyuncu olduğunu kanıtlıyor.)

Nada'nın iş arkadaşı Frank'e gözlüğü zorla taktırma sahnesi var, evlere şenlik. Takacaksın, ı ıh takmayacağım, takacaksın, takmayacağım. On dakika debelendikten sonra Frank de gözlüğü takıyor. Derin bir oh çekiyoruz. Sonra ikili, dünyayı birlikte kurtulmaya koyuluyor. Devamı filmde. Zaten bir buçuk saatlik bir film. Hayıflanmadan izlenebilir.

Sistem Karşıtlığı


Bir buçuk saat, baştan sona izledim ben bu filmi. İzlenmesini de tavsiye ediyorum. Ama neden?

1988 yapımı bu filmde, o dönem de bu dönem de Hollywood yapımlarında göremeyeceğiniz ince bir sistem karşıtlığı var. Devlet yerine uzaylıları koymuş, dünya dışı süsü vermiş ama bildiğiniz kapitalizme ve yürütülen politikalara yükleniyor.

Filmde çok şık bir sahne aralığı var. Nada gözlüğü taktıktan sonra ortam siyah beyaz oluyor. Etraftaki reklam panolarına bakıyor. Bir tanesinde OBEY (İTAAT ET), bir tanesinde CONSUME (TÜKET) yazıyor. Güneşli bir plajda bikinisiyle şuh bir şekilde uzanmış kadının olduğu reklama gözlükle bakıyor: MARRY and REPRODUCE (EVLEN VE ÜRE). Bir dergiciye geliyor. Rengârenk dergilerin arasından bir dergi seçiyor. Gözlükle baktığında tek gördüğü beyaz sayfa üstünde siyah fontlarla  yukarıdakilerin yanı sıra NO INDEPENDENT THOUGHT, STAY ASLEEP, BUY, NO THOUGHT, SLEEP, CONFORM, SUBMİT, WATCH TV... Borsa ve bankacılık dergileri, moda dergileri, hepsi aynı. Zaten filmin adı da isyankâr bir duvar yazısından geliyor: THEY LIVE, WE SLEEP (Onlar yaşıyor, biz uyuyoruz.)

Filmde kapitalizm ve komünizm çatışmasına yakın bir durum yaşanıyor. Nada, inşaattaki arkadaşı Frank'in kalacak yer önerisini kabul edip peşine takıldığında arka mahallelerden birinde insanların ihtiyaçlarını ortak karşıladığı, yemeklerin ortak pişip ortak yendiği bir komüne geliyor. Refah yok belki ama insanlar mutlu. Orada yaşayanların haberi olmadan birkaç kişi hemen bitişikteki kiliseden korsan yayın yapıp insanları uyandırmaya çalışıyor ve o gözlükleri üretiyor. TV'de izledikleri program arasında yayını seyredenlerin hem sinirleri bozuluyor hem de başı ağrıyor. (Gözlüğü uzun süre takınca da baş ağrıtıyor. Gerçekler acıtıyor demek ki...)

Uzaylı polisler (gözlüğü takınca bir kısmı uzaylı bir kısmı insan olan polisler) korsan yayının yerini tespit ediyor. Kiliseden önce komünü yakıp yıkıyor. Sonra da kiliseyi. Gezi Parkı'ndaki gibi sahneler var. Polisler kalabalık halde savunmasız halkın üstüne yürüyor. (Ama yine insaf edip gazı yukarı yukarı sıkıyorlar.) Nada gözlüklerden kapıp kaçtıktan sonra korsan yayın yapan üç kişi arasından TV'de yüzü görünen profesörün ve ara ara vaaz veren kör rahibin polisler tarafından ablukaya alındığına şahit oluyor. Komünden bir çocuğu duvar kenarından kurtarıp metruk bir binaya sığınmış başka birkaç kişinin yanına götürüyor.

Filmdeki ilginç bir ayrıntı da hiç fakir uzaylı olmaması. Geneli zengin, hepsinin hali vakti yerinde. Tek dertleri de insanları kapitalist safsatalarla ayakta uyutmak ve olabildiğince lüks bir hayat sürmek. Uzaylılar için hava hoş denilebilir. Ama onların uzaylı olduğunu bilen insanlar da kraldan çok kralcı. Çünkü bu insanlar işlerini, paralarını ve statülerini kaybetmek istemiyorlar. "Uyanıp ne yapacağız?" diyorlar. Kapitalizmin bu kadar uzun sürmesinin baş nedeni onlar. Filmde de kapitalizm karşıtlarını kendilerine katmak, olmayacağını görünce ortadan kaldırmak için ellerinden geleni yapıyorlar.

Film ideolojisi yönünden ilginç ve ibretlik. Ama dediğim gibi çok daha iyi bir yapım olmayı hak ediyor. Haydi yapımcılar, pamuk eller cebe. Ama Hollywood'un ekmeğini yiyorsunuz diye ideolojiyi kırpmak yok, tamam mı?