mavimelek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mavimelek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Türkiye’de yoğun olarak hissetsek de dünya genelinde ataerkil bir toplum yapısı hüküm sürüyor. Pagan uygarlıkların tanrıçalarından, kutsal kadınlarından, Amazon efsanelerinden, Kibele’den bu noktaya nasıl gelindi? Yüzyıllardır incelenen ve bazı yanıtlar aranan bir süreç bu. Çok kısa bir özetle: Yerleşik hayata geçilmesi, ardından sanayinin gelişmesiyle birtakım roller belirlenmeye başladı. Kadınlar gitgide toplum sahnesinden geriye itildiler. Biyolojik farklar toplumsal roller haline getirildi, anaerkil toplum yerini ataerkil topluma bıraktı. Yakın tarihte kadınlar seslerini yeniden çıkarmaya, haklarını yeniden aramaya girişti. Büyük başarılar da elde edildi. Günümüzde kadınlar artık birçok alanda yer alabiliyor, kendilerini gösterebiliyor. Ama gerçekten de özgürlüklerini, eşitliklerini elde edebildiler mi?
Temele inildiğinde görülecek ki yanıt olumsuz. Edebiyat dünyası istisna değil. Başka alanlardaki gibi burada da kadınlar hakkında kökleşmiş yargılar mevcut. Leyla Erbil, Eski Sevgili’deki “Biz İki Sosyalist Erkek Eleştirmen”[1] öyküsünde bu durumu, erkek eleştirmenlerin kadın yazarlara bakış açısını anlatır. Sürpriz bir bakış açısı değildir bu: Kadın, ne kadar yazsa da çizse de, akıl yürütse de kendini savunsa da nihayetinde kadın, cinsel bir objedir onlara göre. Öykü kısaca şöyle: İki sosyalist erkek eleştirmen kendi ülkelerinin yazarlarını tanıtmak için yabancı bir ülkeye çağırılmışlardır. Öykünün anlatıcısı olan eleştirmen, diğer eleştirmenin (Tacettin) gölgesinde kalmıştır aslında. Ama onun yanında söz alma fırsatını kaçırmayacaktır bu davetle birlikte. Tacettin’in yazıhanesine girince şaşırıp kalır çünkü yaşlı kurdu, Gülizar Tekbasar isimli genç kadın yazarla “namüsait” bir halde yakalar. Sonra kadın uzaklaşınca iki erkek, cinsiyetçilik kokan bir muhabbete başlar. Tacettin, eleştirmen olarak elinde bulundurduğu gücü, onunla cinsel yakınlaşma kuran kadınları yüceltmek, ona yüz vermeyenleri de yermek için kullanıyordur. Yıllardır da onun bu yüzünü gören yoktur. Ardından Türkân’ın adı geçer. Tacettin ondan neredeyse tiksintiyle bahseder çünkü Türkân, Gülizar ve diğerlerinin yolundan gitmemiştir. Anlatıcı da, aralarında geçen bir konuşmadan dolayı Türkân’dan hazzetmiyordur. Öykünün ikinci bölümünde Tacettin salonda konuşmasını yapar; Gülizar’ı över, Türkân’ı yerin dibine batırır; sosyalistliğinden!? ödün vermez. Silik anlatıcı da Tacettin’e hayranlık beslemekle ondan nefret etmek arasında gidip gelir.
Öyküde ilgi çekici dört karakter var. Anlatıcı erkek eleştirmen, Tacettin, Gülizar Tekbasar ve Türkân. Her biri kadına bakışın ayrı bir şeklini gösterir. Ama hepsi de kadının toplumda ikinci cins olmasında birleşir (belki Türkân hariç tutulabilir). Alain Touraine, Kadınların Dünyası[2] kitabında şöyle bir tespitte bulunur: “…erkekler, kadınlardan o kadar sık bir arzu nesnesi gibi söz etmektedir ki, ‘cinsel taciz’in önünde daha çok parlak günler olacak gibidir. Bu koşullarda, hâlâ bir erkek toplumuna sıkı sıkı demirli olduğumuzu nasıl inkâr edebiliriz ki? Bu da, birçokları açısından bu kadınların aşağılığı görüntüsünü ortadan kaldırmanın en etkili yolunun, neden kadın kimliğini, kişiliğini oluşturan şeyleri toptan reddetmekten geçtiğini açıklar.” (s. 27) Yani varolan ataerkil bir yapı üstünden hakları savunmak yerine, yine kendi deyişiyle “perspektifte bir alt-üst oluş” gereklidir. Tabii bu, çok radikal bir öneri. Peki, Alain Touraine’in kitabı ışığında, Leylâ Erbil öyküsündeki karakterlerin ayrı ayrı duruşları nasıldır?
Tacettin, açık ara en ayrımcı karakterdir ve bunu da gizlemez zaten. “Kardeşim bu miniler deli ediyor adamı… bu kadın da minisini giyiyor ki, ne yana baksan iki bacağının arasını görüyorsun,” der anlatıcıya daha en başlardan. Ardından eleştirmenliğinin gücünü ne için kullandığını ifşa eder: “Ha ha ha! Romancının ayrı bir tipi olur mu yahu, yazarı da tipini de biz yaratırız, biz! İstersek trikotajcı kızı yazar yaparız, hem de işçi sınıfından bir yazar yaratmış oluruz, hah hah hah! Biz istersek ‘odundan’ bile yazar çıkarırız odundan! Ha ha ha!” Sonra toplumsal cinsiyetin tehlikeli bir yönünü dile getirir: “Kadın kadındır, yazar olsa da kadın olmasını bilecek.” Burada yine Alain Touraine’e dönülebilir. “…bir yandan kadınlar bir toplumsal ‘yapı’nın, iktidar ilişkilerinin, onlara normlar, görevler ve çıkarlar dayatan kurumların ve radikal feministlerin çok güzel anlattıkları gibi, erkek egemenliğindeki bir toplumun varoluş ve işleyiş tarzı olan, kadınları ‘doğal’a dönüştüren ideolojilerin yükü altındadır.” (s. 48) Yani, kadınların biyolojik yapısından kaynaklanan farklılıklar sosyal rol olarak üstlerine yapışmıştır. Bu rolü reddettiği için de Türkân Tacettin (ve anlatıcı) tarafından sevilmez. Hatta “frijit” damgası vurulur. Böylece erkek söylem ağır basar ve kadının cinselliğini kendi istediği doğrultuda yaşama hakkı hiçe sayılır. Alain Touraine şöyle söyler: “Cinselliği deneyimin merkezine yerleştirmek, bir dünya düşüncesinden, benlik düşüncesine yönelmektir. Ve erkeklerin aynı tarzda kendilerini ifade edeceklerini düşünmek zordur, çünkü erkeklerin söylemi her yere yayılırken, kadınlarınki kamusal alanda hâlâ neredeyse yoktur.” (s. 109)
Anlatıcılığı üstlenen eleştirmen de kadınlara aşağılayıcı bir gözle bakar. Ama o daha çekingen ve cesaretsizdir. Tacettin’le konuşmaya başlamadan etrafı, olan biteni inceler. Sonra da kendinden daha meşhur, daha sansasyonel eleştirmenin gözüne girmek için kaypakça davranır. Gülizar Tekbasar’ı beğenmese de “Amma da kırmızı bir kadın… kırmızı bir körük,” der. “Enfes bir parça” diye ekler. Tacettin’le lafı açıldığında Türkân’ı tanımadığını iddia eder ama aslında onunla sohbet etmişliği vardır. Ama aşağılık kompleksinden dolayı bunu açığa vuramaz. Zira anlatıcı kabullenemese de Türkân onu sözel olarak alt etmiştir. “Hanımefendi” hitabını bol bol kullanarak kendini battığı yerden çıkarmaya çalışsa da becerememiştir. Hal böyle olunca, mevzu edebiyatken eleştirmen erkek, kadının kadınlığını hedef alır: “Hıh, orospu dedim içimden, kimsin sen de seni tarif edecekmişim! Bizim Kadri’yle sevişirken iyiydi! O kadar namusluysan çıkıp bağırsana ‘Kocamı boynuzladım!’ diye. Hıh! Bizim Kaya da oradaydı, hikâyeci, kulağıma eğildi ‘Aldırma abi’ dedi, ‘görmüyor musun “bana atla” demek istiyor!” Anlatıcının buradaki davranışına Alain Touraine’nin “savunmacı saldırganlığı” uygun düşebilir. “Aynı şekilde, kadınların hedef oldukları saldırıları hiçbir şekilde azımsamadan, onların özellikle erkekler hakkındaki sözlerini dinlemek gerekir, çünkü kendilerininkinin yanında erkeklerin koşullarını da dönüştürürler, bu arada (erkeklerin) birçoğu da fetihçi değil, savunmacı bir saldırganlığa sığınır.” (s. 137) Bunun altında da özellikle erkeklerin (ama tabii kadınların da) cinselliği başarı ya da başarısızlıkla değerlendirilen bir olgu olarak görmesi yatar. “…insan kendi benliğini cinsellikle inşa eder, bir kadının yaşamına yönelttiği ve onu başarı ya da başarısızlık hakkında konuşturan bakışı cinselliğinin başarısı ya da başarısızlığının bilinci tarafından yönetilir. Bu, çok başarılı mesleki yaşamlara sahip kadınlar tarafından bile formülleştirildiğinden, çok etkileyici bir sonuçtur.” (s. 83)
Yalnızca Tacettin sahnesinde rastladığımız ve yurtdışında adından övgüyle bahsedilen Gülizar Tekbasar, aslında kadınların toplumdaki konumu için bu iki erkek eleştirmenden çok daha tehlikeli çünkü erkeklerin kadınlara biçtiği rolü sorgulamadan kabul edip bu sistemde kendine yer edinmeye çalışır. Bu da kadın hareketlerinin yapmak istediklerini alaşağı etmektir bir bakıma. Alain Touraine de kadın hareketinin bizzat kadınlardan destek bulamama ihtimaline değinir: “Rahatsız edici bir soru: özneye doğru bu tırmanış, bütün kadınlardan destek bulur mu? Benim varsayımım, içinde yaşadığı toplum kutuplu olduğuna ve kadınları aşağılığın ve bağımlılığın temel şahsiyetlerinden biri yaptığına göre, her kadının içinde bir özne-kadın taşıdığıdır. Buna karşın, kadınların çoğu büyük ölçüde içselleştirilmiş ve onları, sanki bunlar saygı duyulması gereken normlarmış ve ilkesel olarak ‘doğalmışlar’ gibi, yerine getirmeleri gereken ödevlere ve toplumun onlara aşıladığı duygulara göre kendi kendilerini yargılamaya zorlayan toplumsal çerçeveler içinde yaşar.” (s. 75) Gülizar da kadınlığını kullanarak kendini ve genel olarak kadınları bu çerçeveler içine hapseder esasen.
Türkân, bahsedilen karakterlerden daha farklıdır. Anlatıcı eleştirmenin aktardığı kadarıyla, onun epey bilinçli bir kadın olduğunu ve kadınlığını kullanarak yükselmeye çalışmadığını anlarız. Böyle olduğu için de erkek eleştirmenler tarafından hiç sevilmez: “Frijit”, “sinir”, “sevimsiz”, “orospu”. Türkân ne dediğini bilir ve eleştirileri yerindedir: “Edebiyatın ne yana götürüldüğüne parmak basmak istiyorum sadece… Eleştirinin üzerinde hiçbir denetim olmayışından yararlandığınızı söylüyorum size.” Türkân’ın eleştirilerini kişisel beğeniye indirip savuşturmaya çalışan anlatıcı eleştirmen köşeye sıkışınca ona neden eleştirmen olmadığını sorar. Türkân’ın yanıtı yine taşı gediğine koyar: “Başlatmazsınız ki! Denemedim değil, işe önce sizden başlamak gerekti; suyun başını da siz tutmuşsunuz. Sizleri darıltacak yazıları en ilericiler bile yayınlamıyor. Kişisel deyiveriyorlar işlerine gelmeyince. Sizin kişisel görüşlerinizi eleştiri diye yutturuyorlar!” Son sözleriyle de Alain Touraine’le paralel bir noktada olduğunu gösterir: “Karşında olduğum, kişiler değil, siz, Ahmet, Fatmalar değil, bir anlayış, bir dünya görüşü. Beni başka türlü tarif etmeye kalkmayın!” Alain Touraine’e göre kadınların böyle dile gelmesi önemlidir. “Kadınlar tarafından benimsenen tüm söylemler ‘ilerici’dir, kadınların kurban olduğu eşitsizliği eleştirir ve aynı zamanda da farklılık haklarını da talep eder. Eşitlik ve farklılığın bu birleşik savunusu, fikirlerine ve kampanyalarına direniş güçleri kadar feminizmin bağrında değil midir?” (s. 46) “Ama toplamda kadınların sözleri daha ilginçtir, çünkü erkeklerin beklenen tutumlarını kadınların nasıl dönüştürdüğünü ve aynı zamanda da haklı olarak tutumlarının tikel bir denetlenme biçimini gördükleri her türlü ahlakçı eleştiriye nasıl direndiklerini gösterir.” (s. 137)
Sonuç olarak, Leylâ Erbil “Biz Sosyalist İki Eleştirmen” öyküsünde, aslında her alanda içkin bir eşitsizliğe maruz kalan kadınların, eğitim düzeyi yüksek sayılabilecek edebiyat dünyasında bile (zira Alain Touraine de kadınların haklarını savunmaları için eğitimin önemini vurgular) ne durumda olduğunu ironik bir şekilde gözler önüne serer. Okuyucu da öyküyü okurken ihtimal o ki bu kördüğümün nasıl çözülebileceğini sorabilir. Alain Touraine’nin kitabının başlarındaki şu tespiti yardımcı olabilir: “Kadınlar hakkında yazılan kitapların, birçok zafer elde edilmiş olmasına karşın, hemen hemen her zaman bize bağımlı ve tahakküm altında bir kadın imgesi sunmaları bir çelişki değil midir? Eşitsizlik ve şiddetin kadınları vurmayı sürdürdüğü olgusu, teşhir çalışmasının sürüyor olmasını haklı gösterir, ama eğer özgür topraklarda gelişen kadın bilincine dayanıyor olsaydı, daha güçlü olurdu.” (s. 57) Tekrar değinmek gerekirse, nihai çözüm“perspektifte bir alt-üst oluş”ta yatar. Öykünün temel bir de mahzuru var aslında: Bir kadın yazar tarafından yazılmış olması. Yani, kadının derdini yine kadının anlatması söz konusu. Bu durumda, Alain Touraine gibi elini taşın altına sokabilecek, rahatından feragat edebilecek erkek yazarlara fazlasıyla ihtiyaç var.

[1] Eski Sevgili, “Biz İki Sosyalist Erkek Eleştirmen”, Leylâ Erbil, Kanat Yayınları, 2007.
[2] Kadınların Dünyası, Alain Touraine, çev. Mehmet Moralı, Kırmızı Yayınları, 2007.

Bir insan olarak günlük yaşamımızın nasıl geçtiğini düşünün. Bu yazıyı okuyabildiğimize göre, ya bir bilgisayar ve internet bağlantımız var ya da bir şekilde bunu kâğıda bastırdık. İşte okuyorsak muhtemelen bir tür motorlu taşıtla geldik. Sonra da geçtik bize ait ya da bölmelere ayrıldığı için başkalarıyla paylaştığımız masanın başına. Rahat bir yaşam sürebilmek için yine yaşamımızın saatlerini harcadığımız, ürettiğimiz şeyi de genelde görmediğimiz bir düzenin parçası olarak bize yüklenen sorumlulukları yerine getirmeye başladık. Bize bahşedilen öğle arası. Yemekten sonra zincir marketlerden birine girip alışveriş yaptık. Sıra sıra dizilmiş, ambalajlı ve bol katkı maddeli yiyecekler, kurtçukların bile artık tenezzül etmediği hormonlu sebzelerle meyveler. Doğayı kontrol altına alma çabamızın acınası yansımalarından sadece bir tanesi. Her zamanki gibi akşam işten çıkınca tek istediğimiz genelde eve gitmek oldu. Özümüzde kim olduğumuzu ve kendi yarattığımız bu kapana kısılmadan önce ne olduğumuzu düşünemeyecek kadar yorgun bir zihinle. Kaldırım kenarındaki tek bir ağacı veya karşıdan karşıya geçerken ezilmekten kıl payı kurtulan bir kedi ya da köpeği fark etmedik bile. Hâlbuki marketteki yazarkasalar değil, asıl onlar bizim parçamız. Ne var ki doğayı günlük yaşamda zapt edip ayağımızın altından uzaklaştırmaya çalışırken pikniklerde ve tatillerde kutsadık, kendimizi belli bir zaman zarfında mutlak huzur yanılsamasıyla avutup süre dolunca düzenimize döndük. Dönmemiz de gerekir. Çünkü kendi yarattıklarımızın esaretiyle doğadan, doğamızdan o kadar uzaklaştık ki dönmemek demek, bir bakıma hayatımızdan da vazgeçmek demek.
Peki, bütün bunların Bilge Karasu’yla ne alakası var? Yazarın kitaplarından üç tanesi, Altı Ay Bir Güz (AABG), Narla İncire Gazel (NİG) ve Göçmüş Kediler Bahçesi’nde (GKB) envai çeşit hayvan (en başta kedi, sonra kertenkele, kurbağa, keçi, yılan…) ve bitki türü (nar, incir, gül, lale, uydurma da olsa alsemender…), onlar dışında kalan kum, güneş, hava, taş, toprak vb, insanların hapsoldukları sistem ve aciz durumlarını hatırlatmaya yardımcı nitelikte kullanılır. Bu “metin”ler üzerinden ikincil bir okuma yapıldığında, bu şekilde insanın doğaya/doğasına yabancılaşmasının anlatıldığını da görmek mümkün. Dahası, bu yabancılaşmayla insan, doğasına o kadar uzaklaşmıştır ki ona geri dönme çabası genelde ölümle sonuçlanır.
Bilge Karasu’da, insanın doğaya yabancılaşmasını çeşitli yönlerden inceleyebiliriz. Mesela, insanların doğaya karşı tutumunun eleştirisi. Bunun için, Narla İncire Gazel’in ilk bölümü “Hayvanlar Kitapçığı” üstü kapalı bir manifesto gibidir. Yazar, insanların ortak bir varlık birliği taşıdıkları doğaya, özellikle hayvanlara karşı zulmüne gerek açık cümlelerle gerekse imalarla değinir. “Hayvanlara yeniden saygı duyulamaz mı? Hayvanların, bitkilerin, kendi dirim ortakları olduklarını anımsayamaz mı insanlar? İçten duygular, güzel düşüncelerle, kurbanların sayısını azaltmak yetmez.” (NİG s. 29) “Bir zamanlar ölümsüzlüğün, sonrasızlığın simgesiydi kaplumbağa. Sonsuza dek yaşayacak yazıtlar bırakmak istediğimiz zaman koca taş kaplumbağalar yontturur, taş sırtlarına kazıtırmışız yazıları. Az ötede üç yüz yaşında bir kaplumbağa, ikiye bölünmüş.” (NİG s. 36) “Hayvanlar burada da mı insanların sevgisizliğini öğrenmeğe başlıyor?” (NIG s. 37) Göçmüş Kediler Bahçesi’ndeki “İncitmebeni” öyküsünün küçük bir yerindeyse bir arabanın altında kalan köpekten ve buna şahit olan adamın olumsuz etkilenişinden bahsedilir. “O gece düşünde, arabalar durmadan insanlarla köpekler almıştı altına. Biraz ötede de, artık tanınamaz biçimlerde kusmuştu onları.” (GKB s. 134)
Bu yabancılaşmanın başka bir yönü de, insanın doğayı kontrol altına alma çabalarının boşunalığıdır. Bunun en güzel örneklerinden bir tanesi, bir açıdan kapitalizmin ilerleyişinin sembolik bir öyküsü olarak da okunabilecek “İncitmebeni”dir. Öyküdeki adada önce bitkiler, böcekler, diğer hayvanlar büyümeye başlar. Alıştıkları düzenin bozulmasından hat safhada tedirgin olan ada sakinleri, hayvanlar büyüdükçe emeklerini kaptırmak istemezler, haliyle bunu durdurmak için ellerinden geleni artlarına koymazlar. Sonra korktukları da başlarına gelir ve adanın kendisi de büyümeye başlar. İnsanlar büyümeyi durdurmak için amansız bir kazı işine kalkışırlar ama sonunda herkes kendini bu işe körü körüne o kadar kaptırır ki sağır olur. “Eşi görülmemiş bir doğa olayı karşısında insanın, bu olaya uygun olmayan bilgilerle bir çözüm yolu bulmağa çalışacağı yerde…” (GKB s. 147) İnsanın bu nafile gayreti için AABG’de sıkça karşımıza çıkan bir kelimeye de değinebiliriz: Cancer, hem kanser hastalığının, hem yengeç hayvanının ve Yengeç burcunun İngilizcedeki karşılığı. Aynı kelimenin bu göndermeleri tabii ki anlamlı. Kanser hastalığı, insanın içini bir yengecin kıskaçları gibi yer bitirir, özellikle de Bilge Karasu’nun hastalığa yakalandığı dönemdeki tedavi imkânları göz önünde bulundurulursa. “Otuz beş yıl kadar önceydi. Hocam kanserin ne olduğunu anlatıyordu bana. ‘Yengeç gibi bir şey,’ diyordu, ‘yavaş yavaş insanın karnını, ciğerlerini yer bitirir…” (GKB s. 74) Başkarakterin kanser tedavilerini yalnızca ömrü biraz daha uzatmak olarak gördüğü söylenebilir. “Ölümü geciktirmeye çalışanlar arasına gireceğim birazdan.” (AABG s. 17)
Genelde insanlara karşı tavır söz konusu gibi görünse de kuyruğu kıstırılmış, makinelerin esiri olmuş insanın da çaresizliği de göz ardı edilmez. Daha önce bahsedildiği gibi, “İncitmebeni” öyküsündeki ada sakinleri, karşılaştıkları sıra dışı doğa olayını kontrol altına almak için önce kazma küreklerle, ardından makinelerle bunun önüne geçmeye çalışırlar. Fakat “duvar gibi sağırdırlar artık”. Göçmüş Kediler Bahçesi’nden bir başka masal olan “Yağmurlu Kentin Güneşçisi”nde, sürekli yağmurlu, sürekli kurşun rengi bir gökyüzüne sahip bir adamın güneşin görüneceğine dair umuduna şahit oluruz. Adamın elinde ne sağlam bir kanıt ne de bir çözüm yolu vardır. Onu, diğer öykülerdeki karakterlerden farklı olarak özgür kılan bir şey vardır: umudu. “Dehlizde Giden Adam”daki adam da merak ve korkuyla bir mağaraya girip orada bir yiyecek makinesiyle karşılaşır. Yoluna devam ederken hayatta kalması için daha fazla makine bulması gerektiğine inanır. “Makineler. Makineler. Varsa yoksa onlar. Ölmemek için makinelere ulaşmak gerekli.” (GKB s. 99-100) Platon’un Mağara Alegorisi’ndeki gibi zincirlerle bağlı, yüzü duvara dönük, kendi gölgesini görüp gerçek zanneden insanlardan farkı yoktur bu adamın da. Ama makineler seyreldikçe ışığın arttığını fark eder ve gerçek ışığı arzulamaya başlar.
Ne olursa olsun doğadan artık fazlasıyla uzaklaşıldığı için geri dönüş, alışılan düzenden kopma çabasının telafi edilmesi mümkün değildir ve genelde ölümü doğurur. Dehlizde giden adam, ışığa doğru ilerler ilerlemesine ama son sözü “Ölüler, içinden soğumaya başlar galiba,” olur. “İncitmebeni”de bilgisini soyunan öğretmen, diğer herkesin sağırlığını fark ettiği anda, aynı toprak parçalarının adadan kopması gibi onlardan kopuşu yaşar ve sonunda göçüp gider. “Adadan geriye kalan tek şey, göğsüydü, başıydı şimdi. Çok sürmezdi artık, bu gidişle…” (GKB s. 155) Aslında bu, sırf insanlar için değil hayvanlar için de geçerlidir. “Avından El Alan”da balıkçısıyla birlikte hava solumaya bile alışan balık denize atıldığında ölür. Göçmüş Kediler Bahçesi’nin kitabın içine dağılmış aynı isimli öyküsünde de, özetle oyunun olağan gidişatını öykünün kahramanı (aynı zamanda anlatıcısı) için değiştiren adam ölür. Buna, kazanılamayacak bir mücadeleye girip de kazanmanın bedelinin sembolik bir anlatımı gözüyle bakabiliriz belki de. Doğasına dönmeye çalışan insanın hamlelerinin kendi hayatlarına mal olabileceği…
Peki, gerçek hayatta kendini bu cendereden, kapıldığımız bu düzenden, sistemden kurtarabilen insanlar yok mu? Christopher McCandless, Into the Wild (Yabana Doğru) kitabının ve filminin başkarakteri. Daha yirmi dört yaşındayken şehir hayatının ve aidiyetlerin bağlayıcılığına karşı koyup yollara düşer. Ailesinin hali vakti yerindedir, birçoğumuzun tarif edeceği üzere “parlak” bir geleceğe de sahiptir Christopher. Ne var ki hesabındaki parayı hayır kuruluşlarına yatırıp sırt çantasını taktığı gibi medeniyetin demir parmaklıklarından (ailesine haber vermeden) kaçar. “Dehlizde Giden Adam” gibi, Amerika’nın metalik aydınlığından Alaska’nın gerçek aydınlığına doğru yol alır. Mümkün olduğunca az malzemeyle (harita ve pusula dahi olmadan) vahşi doğada beş aya yakın süre geçirir ve sonunda bitki zehirlenmesinden ve açlıktan ölür. Filmde Christopher’ın izini kaybettirmeden önce ailesiyle konuştuğu sahne epey çarpıcıdır. Anne baba, oğullarının “külüstür” arabası yerine mezuniyet hediyesi olarak yepyeni lüks bir araba alacaklarını “müjdelerler”. Christopher ise onların heveslerini kursaklarında bırakarak, yeni bir arabaya ihtiyacı olmadığını olduğunu söyler. Avlanmayı öğrenir, bitkileri tanır, derenin serinliğini, güneşin sıcaklığını özümser. Göçmüş Kediler Bahçesi’ndeki öyküler gibi, sonu geri dönüş çabası doğanın onu yok etmesiyle gelse de son nefesini tek başına pencereden mavi gökyüzü ve parlak güneşe bakarak verir.
Christopher McCandless’ın etkilendiği isimler arasında Jack London, Leo Tolstoy, W. H. Davies ve Henry David Thoreau bulunur. Sonuncu isim, Henry David Thoreau da çarpıcı bir tarihi kişiliktir. Ağırlıklı olarak “Sivil İtaatsizlik” makalesiyle tanınan ve R. W. Emerson’un bir nevi asistanı olan Thoreau da şehir hayatına, materyalist ve kapitalist sisteme Christopher’dan neredeyse bir asırdan fazla zaman önce katlanamayıp Walden Gölü’nün kenarında bir kulübe inşa edip doğayla iç içe yaşar. Walden/Life In The Woods (Walden/Ormanda Yaşam) adlı kitabında neden böyle bir yaşamı tercih ettiğinden oradaki süreyi nasıl geçirdiğine kadar pek çok şeyi okuruyla paylaşır, çevrecilik adına büyük bir adımlar atar. Büyük ihtimalle döneminin (19. yüzyıl) tıbbi yetersizliklerinden dolayı, tüberkülozdan ölür. Christopher’dan farklı olarak doğada yalnız değildir, geleni gideni olur. Christopher’ın en sondaki mutluluğunu paylaşamama pişmanlığını muhtemelen yaşamaz. Bilge Karasu’nun Thoreau okuyup okumadığına dair bir bilgi mevcut değil ama en azından Göçmüş Kediler Bahçesi ve Narla İncire Gazel kitaplarında doğaya ve insanın doğayla ilişkisine bakış açılarının oldukça yakın olduğu söylenebilir. (Tabii, Bilge Karasu bunu kastederek yazmıştır demek değil bu.)
İnsanlık düzenine başkaldırıp doğaya karışan başka bir çarpıcı kişi de çoğumuzun muhtemelen üstteki iki örnekten çok daha fazla işittiği Manisa Tarzanı’dır. Asıl adıyla Ahmeddin Carlak, katıldığı 1. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’nın ardından mahvolan Manisa’nın manzarasını yeniden yeşillendirmek için buraya yerleşir. Fazla bir geliri olmamasına rağmen, masrafı da yoktur ve o da parasını fakir insanlarla paylaşır. Spil Dağı’nda bir kulübede yaşar; şort, lastik ayakkabılar ve bir de üzerinde yattığı sedir haricinde hiçbir eşyası yoktur. Doğaya geri dönüş konusunda başarılı bir örnektir Manisa Tarzanı. Öyle ki ona, güneşi gören “Yağmurlu Kentin Güneşçisi” bile diyebiliriz belki.
Bilge Karasu’da insanın doğaya yabancılaşmasının izlerini aramak başta da belirtildiği gibi ikincil bir okumanın sonucudur. Göçmüş Kediler Bahçesi’nde, Altı Ay Bir Güz’de (Narla İncire Gazel’i yine de hariç bırakmak gerek sanki) daha ön plana çıkan yorumlar mevcut. Fakat böyle bir bakış açısı da, görüldüğü üzere imkânsız değil. Bilge Karasu’nun bahsi geçen kitaplarını yazdığı dönemden bu yana, yalnızca daha kötüye doğru değişen bir insan-doğa ilişkisi var. İnsan, doğanın bir parçası olduğunu unuttuğu için bir yandan kendinin de dünyadaki varlığını riske atıyor aslında. İronik olansa, bu kadar bağımlı bir yaşamdan doğaya geri dönmeye çalışanları da ölümcül sonuçların beklemesi. Yapabileceğimiz pek bir şey yok. Yine de Christopher McCandless gibi Alaska yollarına düşecek kadar gözümüzü karartamasak bile Henry David Thoreau gibi alternatif bir yaşam kurmak ya da “Yağmurlu Kentin Güneşçisi” gibi yarın güneşi göreceğimizi umut etmek ve dehlizde giden adamın taşıdığı heyecanı taşımak bizim elimizde: “Işığa varmak için… Çelik makinelerde yansıyan ışığa değil, gerçek ışığa varmak için…” (GKB s. 99)

Yüzüklerin Efendisi okuyanlar zaten bilir, okumayanlarsa onun muhtemelen bir yüzüğün etrafında geçtiğini az çok tahmin edebilirler. Takanı görünmez yapan bir yüzüktür bu. Görünmez yapar yapmasına ama bir yandan kötülerin sizin yerinizi bulmasına da önayak olur. Ama öyle bir çekiciliği vardır ki takmadan edilmez. Yüzüğü, yapıcısı Sauron’dan ilk alan insan İsildur’un hayatı kararır. Gollum bu uğurda hobitlikten çıkar, Bilbo gençliğini tüketir, savaşçı Boromir Frodo’ya saldırmaya kalkar, Bilbo’nun yeğeni Frodo en yakın arkadaşını bile silip atar. Bu yüzüğe karşı çıkan pek olamamıştır. Ormanların güçlü kraliçesi Galadriel yüzüğü arzulamış ama nefsini kontrol altına sokup yüzüğü Frodo’dan almamıştır. Alsa zaten aşırı güçlü olan Galadriel’i durduracak hiçbir kuvvet kalmayacakken o, bu olayı büyük bir sınav olarak değerlendirir. Ama Yüzüklerin Efendisi’ndeki en ilginç karakterlerden birisi, Frodo’nun hem müstahdemi hem de en yakın arkadaşı olan Sam’dir. (İsminin uzun hali Samwise Gamgee’dir. “Wise” İngilizcede bilge demektir. Tolkien’ın bu laf oyununu muhtemelen kasıtlı yapmıştır.) Sam, bir süre yüzüğü taşımasına rağmen onu sürekli takmaz, çok lüzumlu olduğu için taktıktan sonra çıkartmasını bilir, müstahdemlikten büyük bir güç olmaya gidebilecekken bu fırsatı, onu başından savan Frodo’yu canını dişine takarak kurtarmak için kullanır, yüzüğün cazibesi ve gittikçe artan ağırlığı Sam’e işlemez. Önemli bir karakter ve ileride kral olacak Aragorn da bu yüzüğe tamah etmez, Frodo başlarda yüzüğü ona kendi isteğiyle vermeye kalktığında Frodo’nun elini nazikçe kapatarak yüzüğü reddeder.[1]

Bu ayrıntılar Platon’un Devlet’indeki Gyges’in Yüzüğü’yle ilgili kısmı hatırlatıyor. (Yüzüklerin Efendisi genel olarak Kelt mitolojisinden esinlense de evrensel olan bu konular dünyanın çeşitli yerlerindeki mitolojilerde de geçiyor.) “Gyges, Lydia kralının hizmetinde bir çobanmış, günün birinde bir sağanak ve bir deprem yüzünden yer çatlamış, hayvanların otladığı yerde derin bir yarık açılmış. Bunu görünce, şaşakalan çoban, yarığın içine inmiş ve orada görülmedik birçok güzel şeyler arasında, içi oyuk, üstü delik deşik, tunçtan bir at görmüş. Eğilip içine bakmış atın, insan boyundan büyük bir ölü görmüş; ölünün parmağındaki altın yüzükten başka bir şeyi yokmuş. Bu yüzüğü alıp yukarı çıkmış. Çobanlar, her ay sonunda olduğu gibi, krala hesap vermek için toplandıklarında, Gyges bu toplantıya parmağında yüzükle gelmiş. Otururlarken yüzüğün taşını farkına varmadan avucunun içinde çevirmiş. Bunu yapar yapmaz da yanında oturanlar kendisini görmez olmuşlar, nereye gitti diye soruşturmaya başlamışlar. Şaşakalmış herkes. Yüzükle oynarken taşı çevirince gene göze görünür olmuş. Böylece işi çakan Gyges, yüzüğün tılsımını denemiş, bakmış ki, yüzüğün taşını içeri çevirince görünmez oluyor, düzeltince görünüyor. Bunun üzerine saraya girenlerin arasına katılmanın yolunu bulmuş. Sarayda kralın karısını baştan çıkarmış, onun yardımıyla kralı öldürüp yerine geçmiş.”[2] (Devlet’in sonlarında ayrıca Hades’in miğferinin de adı geçer. Bu miğfer de ismi zaten “görünmez” anlamına gelen yeraltı tanrısı Hades’i görünmez yapar.)

Peki, zaten uzun uzun anlatılmış bu hikâyelerden burada bir daha bahsetmenin ne anlamı var? Masallar ve efsaneler büyülü anlatımları bir kenara konulduğunda özlerinde insan doğasına ilişkin çok çarpıcı tespitlerde bulunurlar aslında. Şimdi bir düşünün. Böyle bir yüzük buldunuz. İster takıp çıkarınca, ister döndürünce sizi görünmez yaptığını öğrendiniz. Görünürde eylemlerinizi kısıtlayacak hiçbir engel kalmadı. Ne yapardınız? Gollum veya Gyges’in mi yoksa Sam veya Aragorn’un yaptığını mı?

Çoğumuzun “fırsattan istifade” edeceği kesin gibi. Kimimiz hiç ihtiyacımız olmasa da çalacak, hatta diğer insanların canına kastedecek, kimimiz sadece ihtiyacı kadarını çaktırmadan alacak ve durmasını bilecek, kimimizse elinde böyle bir fırsat olmasına rağmen durumdan faydalanmaya çalışmayacaktır. Peki bu çeşitlilik neden? Cevap insan doğasında yatıyor olabilir mi? Ama peki insanlar doğuştan iyi de sonra öğrenerek mi bu hale geliyor ya da doğuştan kötüler ama iyi olmayı öğreniyorlar ve öyle davranıyorlar? Yoksa insan doğası hem iyiyi hem de kötüyü barındırıyor da bunlardan birisi ileride şartlara göre daha ağır basıyor?

Bu sorun insanlık kendini bildi bileli var. Çeşitliliğe bakılırsa Platon’un Devlet’te bahsettiği ve Doğu felsefelerinin de varsaydığı üzere insanda iyi ve kötü bir arada. Sadece iyi veya sadece kötü olmak mümkün değil. Bir kişide bunlardan hangisinin ağır basacağını büyük ölçüde dış dünya; diğer insanlar, aile çevre, deneyimler, eğitim belirliyor. Tabii ki bir insan kendi iradesiyle iyi veya kötü olmayı seçebilir. Ama bunun kendi özgür seçimi olduğunu nasıl belirleyeceğiz? Bu dış kuvvetlere, daha doğrusu bizim dışımızdaki insanlara, aileye, topluma “otorite” dediğimizi varsayalım. Otorite ve otoritenin yaptırımları (kanun, gelenek, görenek ve belki vicdan), yani engellemeler ortadan kalktığında insanlar neden olduğundan farklı davranır?

Sineklerin Tanrısı’nda ıssız adaya düşen çocuklardan birisi olan Roger, küçüklerden birini taşlamak ister. Ama önce onun etrafına küçük küçük taşlar atar. Etrafta hâlâ ona kızacak büyükler olacağının etkisinden kurtulamamıştır. Başka bir taş alır, bu sefer daha yakına atar. Onun önüne geçecek, onu cezalandıracak bir otorite figürü olmadığında ikna olduğunda taşı diğer çocuğun tam üstüne fırlatır.[3] (İleride işi daha da büyütür.) Sineklerin Tanrısı, masum varsaydığımız çocukların yetişkinler olmadığında nasıl canavarlaştığını anlatır. Bu, insan doğası hakkında eşsiz ayrıntılardan bahsetse de kurgusal bir yapıt olması ve gerçekle örtüşürlüğü açısından eleştirilebilir.

Bizzat Stanley Milgram tarafından gerçekleştirilen psikolojik bir deney daha aydınlatıcı bir örnek olabilir: Milgram Deneyi, sosyal psikolojide sık sık adı geçen ve yer yer etik açıdan hatalı olduğu iddia edilen bir sosyal psikoloji deneyidir. Milgram, İkinci Dünya Savaşı’nda Yahudi Soykırımı’nda rol alan herkesin Nazi taraftarlığıyla suçlanıp suçlanamayacağından merakla yola çıkarak insanların bir otoriteye itaat etmedeki istekliliklerini ölçen bir dizi deney yapar. Gazete ilanları ve posta yoluyla rastgele ve çeşitli olarak seçilen insanlara, üniversitede güya cezalandırmanın öğrenme üzerine etkisine dair deneyler yapacağı söylenir. Bir öğretmen, bir de öğrenci olacaktır. Bu rollerin kurayla belirleneceği söylenir ama her denek (onlar farkında olmadan) öğretmen yapılır. Öğretmen, öğrenciye kelime çifti öğretecek ve yanlış yaptığında önündeki kumanda panelinde 15 Volt’tan başlayıp 450 Volt’a kadar 15 birim aralıklı olan elektrik akımlarını öğrenciye yaptığı her yanlışta bir birim yükselterek verecektir. Öğretmenin göremediği öğrenciyse aslında Milgram’ın asistanıdır ve aslında elektriğe bağlı değildir. Aslen teypten gelen ses, voltaj arttıkça inlemeye, yalvarmaya ve bağırmaya dönüşüyordur. Ruh hastası olmadıkları halde 40 denekten 24 tanesi 450 Volt’a kadar çıkmışlardır. Sonuçlar ülkeler arası biraz farklı çıkmış, cinsiyetler arasında kayda değer bir fark bulunamamıştır. Binanın ciddiyetinin, otoritenin yakınlığının azaldığı durumlarda itaat oranı da azalmış. Deneklerin deneye toplu halde katıldıkları bazı deneylerde şok vermeyi reddedenler sayesinde itaat %10’lara kadar düşmüştür. (İtiraz oranının genelde eğitimle arttığı da görülmüştür.) Deneklerin çoğu deneyde çektikleri sıkıntılara ve sonradan öğrendikleri gerçeğe rağmen deney sonrası şüphelenilenin aksine acı çekmemişler ve öğrendiklerinden dolayı Milgram’a teşekkür etmişlerdir.[4]

Milgram’ın deneyi gösteriyor ki otorite insan davranışlarında belirleyici rol oynuyor. İnsanlar kararlarını çoğu zaman otoriteye devrediyorlar ve onun yerine davranış sergiliyorlar. Ama buna karşı çıkan bir kişi bile olsa sonuçta büyük değişiklik meydana getirebiliyor. Hem bireysel hem de toplumsal yönleri olan Görünmezlik Yüzüğü meselesi de insanların otoriteden muaf olduklarında yapabileceklerini gözler önüne seriyor.

Tekrar en başa dönelim. Bir Görünmezlik Yüzüğümüz var. Takınca görünmez oluyoruz ve istediğimiz her şeyi yapabiliyoruz. Hemen suç, yasak sayılan şeyleri mi yapmaya yöneliriz? Mesela hırsızlık, tecavüz, cinayet… Ya da diyelim ki zor durumdayız ve sadece yiyecek çalıyoruz. Yüzüğü çıkardıktan sonra bundan pişman olmalı mıyız? Ya da muhtemel “enayi” damgası yiyeceğimize rağmen hiçbir şekilde daha önce davrandığımızın aksine hiçbir davranış sergilemiyoruz. Bunu kendi hür irademizle mi yapıyoruz yoksa otoritenin yokluğunda bile ondan öğrendiklerimiz bizim eylemlerimize şekil veriyor?

Son durumda otoritenin yokluğunun Sineklerin Tanrısı’ndaki gibi yokluğunun kademe kademe fark edilmesiyle davranışlarda farklılaşma meydana geliyorsa önceden gerçekleştirilen eylemlerin hür iradeye değil dışarıdan bir engellenmeye bağlı olduğu anlaşılabilir. Otorite olmadan da “iyi” addedilen davranışlara devam ediliyorsa o zaman bir seçimden söz edilebilir belki. Ama bu kişi zaten özgür seçimler yapıyorsa Milgram’ın deneyine katıldığında itiraz edenler arasında bulunması da muhtemel olacaktır.

İnsanların büyük bir kısmının tercih edeceği ilk yönelimde aslında bizi şaşırtan bir şey yok. Kötü biri ya da kötülüğün ağır bastığı birisi bunu zaten bir yüzük takmaya gereksinim duymaksızın gerçekleştirecektir. Yüzük takınca o zamana kadarki engellemelerinden kurtulan “iyi” varsayılan insanların suça, ahlaksızlığa yönelmesi de bir açıdan normal. O zamana kadar bir toplum içinde yaşadığı için onun kurallarına ve kurumlarına itaat etmek durumundayken yüzüğü takıp “bağımsız” bir birey olarak hareket etmeye başladığında insan, elbet farklı davranacaktır. Bu durumda yaptıklarına iyi veya kötü demek de belki yanlış olur. Kime ve neye göre? (Ayrıca otoritenin yokluğuna alışıldıktan sonra olumsuz addedilen davranışlarda azalma da yaşanabilir, belki de yeni bir otorite oluşturulur.)

Normal şartlarda hayatını devam ettirebilmesi için edinmesi gereken şeyleri edindiği için otoritenin yokluğunu fırsat bilene ne denilebilir? Bu insan bireysel açıdan kötü olduğunu düşündüğü bir şeyi yapıyor ama toplumsal açıdan da (kanun vs’ye haricinde, manevi olarak) kötü sayılabilir mi? Bisiklet Hırsızları filmindeki baba, zar zor edindiği işe gidip gelmesi için sahip olması şart olan bisikletini çaldırdığında, yenisini alacak gücü olmadığı için, kimse onu görmezken başkasının bisikletini çalmakta haksız mıdır?[5] (Filmde baba önce bisikletini bulsunlar diye polise gitmiştir ama o kadar çok hırsızlık olayı olmaktadır ki polis yardım etmeye çalışmaz bile.) Kısa da olsa bahsetmek gerekirse Hegel’in bu duruma muhtemel bir yanıtı olacaktır: Bisikleti çalan da, bisikleti çalınan da mağdurdur (sonuçta onun da hakkı elinden alınmıştır) ama mağduriyet seviyeleri farklıdır. Burada da muhtemelen bisikleti çalan daha mağdurdur.

Otorite ve iktidar deyince biraz Foucault’ya da değinmeden olmaz. Foucault, iktidarı salt kötü olarak değerlendirmez. Ona göre, bireyler özgürlüklerini halihazırda bulunan iktidar içerisinde tanımlarlar. Bu da “normalleştirilmiş” olduklarını gösterir. “Normalleştirme: iktidarın, bireyleri doğruluk oyununa sokarak normal olmayan olarak görülen bireyleri toplumun geneline uydurma işlemidir.”[6] Yani bireyler mevcut otoriteyi kabul ederler, kendilerini ona göre şekillendirirler, sonra da otorite içindeki sınırlı özgürlüklerini sürdürmeye devam ederler. Ama otorite insanları öylece başıboş bırakmaz. Bir çeşit cezalandırma (ve ödüllendirme) sistemi koyar. Bununla normalin dışına çıkmaya yeltenen bireyleri genelin içine çeker ya da o bireylerden ibret yoluyla diğer bireylerin çizgiyi aşmamasını sağlar. Milgram’ın deneyinde otoriteyi sorgusuz sualsiz kabul eden bireyler için cezalandırma gerekmemiştir bile. Sineklerin Tanrısı’nda otorite kalkınca çocuklar “özlerine dönmüş” ama kendi içlerinde biri iyi diğeri kötü sayılabilecek iki otorite oluşturmuşlardır yeniden. Bisiklet Hırsızları’nda baba İkinci Dünya Savaşı’nın İtalya’da yarattığı otorite boşluğunun mağdurudur; birisi onun bisikletini çalar, o da bir başkasınınkini.

Hegel bireysel özgürlüklerin Geist’ın (ruh, zamanın ruhu) tecelli ettiği devlete bireysel özgürlüklerin tesliminin mutlak özgürlük için gerekli olduğunu savunur. Ona göre, otoritenin olmadığı durumlarda insanlar daha özgür değillerdir. Yani insan otoriteye muhtaç mıdır? (Sonradan yerleştiği adada oranın yerlisi Cuma’yı hizmetlisi yapmasını saymazsak) Robinson Crusoe gibi yaşamak mümkün değil midir? Unutmamak gerekir ki Robinson tek başınadır. Günümüzde bu neredeyse ütopik bir deneyimdir. Toplu halde yaşamak, toplum mudur otoriteyi meydana getiren?

Otoriteyi sorgulamayanlardan ziyade sorgulayanları açıklamak daha zor gibi. Otorite mevcutken ve kendini hissettirirken bunu bazıları, mesela Samwise Gamgee gibi, nasıl reddedebilir? Hegel, bu insanların aslında Geist’ı içselleştiremediklerini, o yüzden özgür olamadıklarını savunur. Yani bir nevi birey kaynaklı bir sorundur. Platon’un Devlet’indeyse böyle bir karşı çıkıştan yöneticilerin Formları (kısaca fiziksel dünyanın dışındaki mutlak değerler demekte sakınca yoktur umarım) iyi uygulayamamasını sorumlu tutar. Karşı çıkanları doğrudan (en azından birey bazında) haklı bulmaz ama bir yandan neredeyse öyle bir yönetimin buna müstahak olduğunu anlatarak bunu meşrulaştırır. Belki de sonuç olarak şu savunulabilir: Doğduğumuzdan itibaren bir otoriteye maruz kalırız ancak bu, (karşı çıkanların haklı ya da haksız olması bir yana) onun hiç sorgulanmayacağı anlamına gelmez. Yüzüklerin Efendisi’nde sıkça değinilen ama Gyges’in hikâyesinin bittiği yerden erişilemeyen bir de soru düşüyor insanın aklına: Platon’un şikâyet ettiği türden bir yönetime karşı gelen birisi, genelin durumunu düzeltmek için yüzüğü şahsi çıkarları dışında kullanamaz mı?

İnsanlık tarihi boyunca cevabı tam olarak bulunamamış bir sorunun yanıtını bu kısa yazıda da bulmak pek mümkün değil. Zaten ilerledikçe yanıtlardan çok, sorular artıyor. En azından fikir sahibi olabildiğimiz bazı hususlar var. Her insanın doğası birbirinin aynısı değil, daha doğrusu sırf iyi ya da sırf kötü insanlar muhtemelen yok. Aynı durumlar farklı insanların farklı davranışlarına yol açıyor. Bu farklı doğadaki insanlar birleşip toplumu meydana getirdiklerinde insan doğasının boyutu değişiyor. Toplumun getirdiği maddi ve manevi yaptırımlar, dışsal bir otorite doğduğu andan itibaren insan doğasına şekil veriyor. Farklı insanlar, farklı engellenmeler, farklı sonuçlar. Aslında neyin insan doğası, neyin sonradan öğrenilmiş olduğunu belki de hiç ayırt edemeyeceğiz. Tabii bir Görünmezlik Yüzüğümüz olmazsa…

[1] Yüzüklerin Efendisi Birinci Kısım Yüzük Kardeşliği, Yüzüklerin Efendisi İkinci Kısım İki Kule, Yüzüklerin Efendisi Üçüncü Kısım Kralın Dönüşü, J.R.R. Tolkien, Metis Yayınları.
[2] Devlet, Platon, Türkiye İş Kültür Yayınları, s. 44.
[3] Sineklerin Tanrısı, William Golding, Türkiye İş Kültür Yayınları, 8. baskı, 2006, s. 257.
[4] http://tr.wikipedia.org/wiki/Milgram_deneyi, http://sozluk.sourtimes.org/?t=milgram+deneyi.
[5] Bisiklet Hırsızları (Ladri di biciclette), Vittorio de Sica, 1949.
[6] http://www.felsefeekibi.com/site/default.asp?PG=1540

Görünmezlik Yüzüğü

by on 14:09:00
Yüzüklerin Efendisi okuyanlar zaten bilir, okumayanlarsa onun muhtemelen bir yüzüğün etrafında geçtiğini az çok tahmin edebilirler. Takan...

Güneş, Efes’in mermer sütunlarındaki damarlarda ışık oyunları yaparken, chiton’unu beline kadar çekmiş yaşlıca bir adam, üstü açık umumi tuvalette oturuyordu. İlerleyen saatlerde burası tıklım tıklım olur, kentin erkekleri ortadaki havuzun etrafında yerlerini alıp hacetlerini giderirken gündemdeki konuları tartışırlardı. Sabahleyin, güneş yüzünü utangaçça göstermeye başlamışken, toprakla uğraşanların dışında uykusuna kıyan pek insana rastlanmazdı açıkçası. Kendiyle baş başa kalabilmek, fikirlerini dinginlik içinde papirüse dökebilmek. İşte huzur… Gökyüzünün pembeliği. Ateş… Her şey ateşten meydana gelir, ateşe dönüşür. Uzun, ak sakalını sıvazladı. Ayrıntılarıyla yazacağım bunu. Çağdaşlarımı, gelecek nesilleri aydınlatmalıyım. Taze çimen kokusu… Daha uygun bir ortam olamaz. Kamış kalemini, yanı başındaki mürekkep kabına daldırdı. “4. Gözler ve kulaklar, insanlara yabancı ruhlara sahipse, onlar için kötü şahitler olurlar. 5. Birçokları deneyimledikleri hakkında ne düşünürler ne de öğrendiklerini bilirler, ama bildiklerini zannederler. 6. Ne konuşmayı ne dinlemeyi bilirler…”[1]

Durdurun bu rezaleti! Sümme haşa! Daha fazla okuyamam. …organizasyon İsrail’den, iğrençlik Almanlardan… Allah saklasın. …Avrupa’nın en ahlaksız müzik grubu olan Rammstein… Birbiri ardına gelen şehit haberlerinin yası ile birçok eğlence etkinliği iptal edilirken… İki gözüm önüme akaydı da şu kadarını bile görmeyeydim. Bu günahın altından kalkmak… 3 gün boyunca gençlerimiz zehirlenecek… Estafirullah, estafirullah… Grubun birçok klibi şiddet, mazoşizm, homoseksüellik ve diğer sapıklıkları özendirmesi sebebi ile… İki binli yıllarda düştüğümüz hale bak. Gençlik imansızlığın, sapkınlığın penceresinde. Kıyamet alameti! Yarabbi, Mehdi’yi ne zaman yollayacaksın? Odada hızlı, küçük adımlarla minyatür bir Kâbe’yi tavaf edercesine yürüdü. Yok, sakinleşmek haram, içime ateş düştü bir kere. Birkaç aydır kesmediği seyrek sakalını sıvazladı. Ya Resulallah, cehennem korkusu da kalmamış! Herkes zındık, herkes kâfir olmuş! Ellerim… Gözlerim… Bu pis haberi okurken her yerim, her uzvum kirlendi. Gözlerini indirdi, sert kıllı halıdaki ayakları hâlâ nemli. Olsun. Yine abdest almalıyım. Ah, hangi sabun çıkarır bu lekeyi? Orada masum insancıklar can verirken, O’na dua edeceklerine şeytana uyuyorlar! Tövbe, tövbe, tövbe. Akıl fikir kalmamış gençlerimizde. Çok şükür, yalan yanlış yollarda işim olmaz, tabiatımda yok böyle şeyler, bundan sonra da durduk yere baş göstermesin inşallah. Ya bunlar yüzünden bizim gibilerin başına taş yağarsa… Peygamber Efendimizin yüzü suyu hürmetine… Kara bulutlar kapladı mübarek göğü. Tufan habercisi midir? Sen koru Rabbim!

Sıcak su musluğunu çevirdi. Gerekli mercilere şikâyet etmeli bunu. Mücahit kardeşlerime haber vermeli. Gençler kendileri yola gelmezse biz getiririz alimallah! Kaynar suyun teninden içine, iliklerine işleyişi; gözleri banyo aynasında çakmak çakmak. Düşman taarruza geçmiş bile. Ağlaşmakla harcanacak vakit yok. İki gün kalmış şunun şurası. Ellerini lavabonun kenarlarına dayadı. Cehennemden korkunuz yok madem, bu dünyada görün alevler nasıl yakarmış.

“9. Tartışın. 10. Doğa gizlemeyi sever.” Yaşlı adam kalemi indirdi ve ayağa kalkıp giysinin eteklerini çekiştirdi. Mürekkebi bitmese daha dururdu da… Bir elinde kâğıdı, diğer elinde mürekkep kabı. Agoranın kenarında, kadınlar renkli renkli chiton’larıyla küplerde su taşımaya başlamışlardı. Kim bilir hangi hararetli bünyeyi söndürecek o damlalar? Su kuruduğunda hava, sonra ateş olurdu; ateş yoğuştuğundaysa su, toprak. Bitmek bilmeyen bir döngü. Sürekli bir değişim. Hiçbir kuvvet birbirine üstün olmamalı. Her şey uyum içinde kalmalı evrenin, yaşamın devamı için. Bazen kuvvetlerden biri diğerine ağır basabilir. Mesela yazın sıcak, kışın soğuk… Fakat denge daimi. Ateş ne mükemmel bir yapıtaşı. Sandaletleri çakıllarda gıcırdadı. Hele insan aklı yok mu? Saf ateş! En seyreltilmişi, en üstünü. Ama şuradaki, oradaki, agoranın yanında yürüyen, toprakla, ateşin en soğuk haliyle uğraşan insanların hiçbiri ama hiçbiri farkında değil, kimse bu doğal cevherin hakkını vermiyor maalesef. Yazmalı, yazmaya devam etmeli, bir kişi, bir kişi daha nasiplenene kadar yazmalı. Nasılsa her gün, yeni bir başlangıç değil mi?

“Dein Glück

ist nicht mein Glück

ist mein Unglück

Bang bang

Feuer frei

Bang bang”[2]

FEUER FREI! Kutu gibi odada yankılanan pes bir ses. Altı senedir bu anı bekliyorum. Bir gün… yok yok, yirmi dört saatten az kaldı! İnanılır gibi değil… Lan, İnönü’yü yakıp geçecekler! Tadilata gerek kalmayacak şerefsizim. Lindemann, Engel’i söylerken demir kanatlarla çıkacak mı acaba? Tüm vücudunda bir ürperti. Ya da şöyle Völkerball’daki gibi bir Bück Dich performansı… Ha ha, olay olur buralarda! Gerçi Pussy’de bir hinlik beklemiyor değilim… Erkenden kapıya dayanıp en önde olmak lazım! Bir daha gelirler mi, ne zaman gelirler belli değil. Tek bir anı kaçırmamam gerek. Hayvan herifler ya! Nazi misiniz nesiniz hâlâ anlamadım ama seviyorum lan sizi! Tık tık. Ya yağmur yağarsa? Tık tık. Tufan olsa gene izlerim. Tık tık. Ya biletim kaybolursa? Hah, o da burada duruyor, sabretsin biraz daha. Tık tık. Ya konser iptal olursa? Başparmağının kenarını kemirdi. Manyak olurum yeminle. Tık tık Bir haftadır gözüme uyku girmiyor. Yirmi gündür de bir tarafımı yırta yırta Almanca söz ezberlemek… Tık tık. BANG BANG!

Ne? “Rezalete Devam!” Till’le Flake’in fotoğrafı değil mi bu? Devam derken? Tık, tık. “Durdurun bu rezaleti!” Metni hızla okuyan, bir daha tane tane okuyan gözler. Yok artık lan! Başını sallarken önüne düşen uzun, siyah saçını tedirginlikle arkaya atıp çenesindeki sakalı sıvazladı. He, toplanın da rahatlaşın. Gençlerimiz zehirleniyormuş. Kedi keserken basarsınız herhalde. Belki de civciv ezerken. Kırk yılın başı, üç kuruşluk bir metal keyfini de hor görün bize. Başlarım böyle zihniyete.

Mürekkep kabını doldurduktan sonra agoranın dışında, genç Phillippos’un atlarını saldığı çayırın yolunu tutmuş, varınca da çapraşık gövdeli bir zeytin ağacına yaslanarak kaldığı yerden yazmaya devam etmişti. Bugün verimli bir gün. Zaman gibi, sözcükler de su gibi akıp gidiyordu adeta. “61. Her şey, Zeus’a göre adil, iyi ve doğrudur ama insanlar bazılarının yanlış, diğerlerinin doğru olduğuna inanır.” Tatlı bir kaşıntı. Doğa’nın küçük haşerelerinden biri olsa gerek… Atlardan biriyle göz göze. Hayvan neredeyse dile gelecek. Zeus aşkına! Daha neler! “70. Bir çemberin çevresinin başıyla sonu aynıdır.” Gün bugündür din kardeşlerim! Allah’a şirk koşanlar cezasını bulacak! Etrafına bakındı. Hani nerede “kardeşlerim”? Sadece kapkara tişörtlü dinsizler, ateist bozuntuları. Rammstein lan! Ölmeden önce bunu da yaşayacağım ya gözüm açık gitmem! Bacağını biraz kaşıdı. Geçecek gibi değildi. Ayak parmaklarında baş gösteren tuhaf mı tuhaf bir karıncalanma. “105. Arzuyla mücadele etmek zordur; istediği şeyleri ruhla birlikte alır.” Şimdilik saha içi. Bir daha gelsinler donumu satmam gerekse de sahne önü. Ah be! Ellerini ceplerine soktu sarsak sarsak, yere baka baka yürürken. Stadyum inleyecek! NEIN! NEIN!. Hayır demeli, dur demeli bunlara. Hak yolunu gösterecek bir ben olmuşum, bu uğurda canımı vermişim çok mu? Ayaklarını oynattı. Karıncalanma geçeceğine… Uyuşuyor adeta uzuvları. Ellerime de sirayet eder mi bu hissiyat? E, yaş kemale erdi. Şaşmamak gerek. “115. Köpekler tanımadıkları insanlara havlarlar.” Önünde siyah tişörtlü bir genç, tişörtte haça benzer bir işaret var. Ramm… Misyoner gibi, bu ne? Birader, aklını başına devşir. Gözlerini kaldırdı. Gittiğin yol, yol değil. Havadaki işaret parmağı yaydan çıkmaya hazır bir ok. Kimin? Benim mi? Sağına soluna bakındı. Senin yolun, yol mu? Sakala bak Yarabbi! İn midir cin midir? Sen kendi sakalına bak. Konser öncesi asabımı bozma. Ah, acıyorum sana, bunları hep şeytan söyletiyor, biliyor musun? Valla acınacak ben değilim dostum. Gençliğimiz elden gidiyor Yüce Yaradan! Nereden sizin gençliğiniz oluyoruz? Şahadet ederim ki cehennemde yanacaksın. O eli indir de cehennemi önceden görmeyesin. “122. İnsanın karakteri kaderidir.”

Pis bir koku. Bildiği, tanıdığı bir koku değil. Baldıran zehri bile bunun yanında fesleğen gibi kokardı. Yüce Zeus, burası neresi? Nerede çimenler, nerede Phillippos’la atları? İki yanında iki delikanlı. Kıpırtısız. Yüzleri birbirine dönük. Kaşlar çatık. Yumruklar havada. Saf ateş sönmüş. Eski Yunanca bir şeyler söyledi. Yanıt yok, tepki bile yok. Sorun neydi, nihai uyumu ne bozmuştu? Neydi aynı ateşin parçası bu insanların alıp veremediği? Kendinize gelin. Birden etrafındaki her şey hareketlendi. Pis kokunun kaynağı, tekerlekli parlak şeyler yollarına kaldıkları yerden devam etti. Arkadaki hipodrom benzeri kocaman alanda muazzam bir insan kalabalığı. Öğleni birkaç saat geçerken güneş hâlâ etkili. Neyse, konser öncesi seninle uğraşamam. Siyahlı delikanlı arkasını döndü. Diğer delikanlının eli sırtında. Chiton’a hiç benzemeyen iki parçalı kıyafetinin belinden çıkan kalın bir sopa. Ucuna beyaz bir bez sarılı. Ufak bir aletten çıkan alevle yandı bez. Hayır, ateş bu amaçla kullanılamaz, kullanılmamalı. Havada döne döne uçan sopa, demin yaşadığı tuhaf andaki gibi kalakalsa… Sopanın istikameti… Delikanlı! Karşılık bulmadan yitip giden sesi. Uzanıp omzuna dokundu. Yine yanıt yok. Çok geç. Tutuşan uzun saçlar. Haykırışlar. Yanıyorum! Yaktın onu! Allahım bir kulunu yaktım! Üstlerine bir ayağın gölgesi düştüğünde karıncalar nasıl kaçışıyorsa öyle kaçışan insanlar. Chiton’unu çıkarıp delikanlının üstüne kapattı. Örtü maddi hiçbir varlığı yokmuşçasına delikanlının içinden geçip gitti. Delikanlının siyah üstlüğüne sıçrayan alevler. Yüce Zeus, gözlerime mil çekileydi de görmeyeydim bu manzarayı! Sopayı fırlatan delikanlı yere çömelmiş, başı iki elinin arasında. Ancak Siren’lerin aşabileceği keskinlikle sesler yankılanıyor havada. O tekerlekli şeylerin yanıp sönen bir tanesi hızla yaklaşıyordu. O şeyin kendi yaklaştıkça görüntüsü soluklaşmaya başladı, sesi azaldı, azaldı… Phillippos’un doru atlarından biri. Güneşin göz kamaştıran ışığı. Başını eğdi. Kalemindeki mürekkep papirüse akıp dağılmıştı. “122. İnsanın karakteri…” Her şeyi çimenin üstüne koydu. Olympos’un yüce tanrıları! Demek insan ruhunda ateşin bile tesir edemeyeceği, uyum getiremeyeceği karanlıklar vardı…

[1] Heraklit’in Fragmanları, The Early Philosophers of Greece’te (Yunanistan’ın İlk Filozofları) Richmond Lattimore’un İngilizce çevirisinden çeviridir.

[2] Rammstein’ın “Feuer Frei” şarkısından: Senin mutluluğun / Benim mutluluğum değil / Şanssızlığım // Bang bang / Ateş serbest.

Ateş Serbest

by on 12:43:00
Güneş, Efes’in mermer sütunlarındaki damarlarda ışık oyunları yaparken, chiton’unu beline kadar çekmiş yaşlıca bir adam, üstü açık umumi ...

Kız yine gardırobunu karıştırıyor. Güzel. Muhtemelen üstünü değiştirecek. Hava günlük güneşlik. İyi. Her şey benden yana. Dürbün… Tabii ki burada. Aynamı da alayım. Soyunmaya bir başlasın… Gene yansıtırım ışığı ona. Ruhu duymaz. Karşı apartmanın gülü… Yavrum. Muhteşem bir vücudu yok ama olsun. Kadın değil mi? Hep çıplak dolaşsa keşke… Hele o göğüsleri yok mu? O göğüsler…

Oho, daha iki saat kıyafet seçer bu. Haydi kızım. İyi bir performans bekliyorum senden. Ha, dur acele etme. Kayganlaştırıcı bir şey lazım. Diş macunu. Evet, diş macunu. Evde ondan âlâ ne var? Kapı. Kapıyı kilitlemeyi unutma. Geçen sefer annem gelince rezil olmuştum. Unutmamalıyım. Unutma, unutma, unutma. İyi de böyle zamanlarda aklım çıkıyor ki.

Şu mereti sokacak hakiki bir delik de bulamadım bir türlü. Bu kız, porno dergiler, filmler yetmiyor ki. Damacana, süt şişesi, salonda annemin süs çiçekleri koyduğu saksı, rakı bardağı da yetmiyor. Birkaç sene önce mahallenin uyuz köpeği beni nasıl da ısırmaya kalkmıştı. Salak işte. Hoşuna gidecekti halbuki. Köylerde ne güzel Nallı Ayşeler olurmuş. At, eşek… Köyde yaşamak varmış bu devirde. Kızlar verse ne olur sanki. Önüne gelene versinler. Herkes rahat etsin.

Neyse kızı kaçıracağım. Feminist midir acaba bu? Pazarcılar her patlıcan, hıyar salladıklarında “Aa terbiyesiz şey seni!” diye car car bağıranlardan mıdır? Hah hah. Boş ver. Her ne haltsa. Malum yerleri tam olsun yeter. Bir de keşke çıplak gezse hep.

Seçti galiba giyeceklerini. Hep çıplak dolaşsa keşke. Bütün kadınlar çıplak dolaşsa. Ha tabii bir de verseler. Etrafta anadan doğma dolaşıp da vermeyen hatunu ben n’apayım. Oyş, evet, çıkar o bluzu. Bir elle dürbün, diğeriyle ayna tutmak ne zor. Her seferinde… Bu kadar zahmet vereceklerine…

Neyse başka şeyler düşünmeyeyim. Kıza odaklan, kıza odaklan.  Hep aynı sırada. Önce bluzunu çıkartıyor. Sonra pantolon, şort ne varsa. Alıştıra alıştıra. Onun bu halleri beni bitiriyor. Evet, pantolonunu da çıkarttı. Sıra sutyende. Haydi zilli haydi. Oh, ah, oyş. Biraz daha, biraz daha. Sutyen. Memeler. Yaşasın memeler. Bizim okulun tuvaletinde yazdığı gibi: Kahrolsun sutyenler, memelere özgürlük!

Dürbünün ayarlarıyla oynamaktan bir hal oldum. Biraz daha büyütemez misin şerefsiz alet? Şu uçları daha net görebilsem… Ellerim onların üzerinde, evet, okşuyorum, ahhhh, top top, ohhh, yalamaya başlıyorum, insan dayanabilir mi sadece yalayarak, ısırmaya başlıyorum. Kız çığlık atıyor. “Ahh, ahh, devam et, devam et!” Devam ediyorum. Bir emiyorum, bir ısırıyorum, bir emiyorum, bir ısırıyorum.

Aynayı güneşe tutayım. Benden haberi olmasın, izlendiğini bilmesin. Ama nedense ona ışık yansıtmak istiyorum. Belki de farkımda olsun istiyorum. Ama yok olmasın. O beni bilmeden ben onun her kıvrımından fantezi kurayım.

Yoksa, yoksa… Evet, külot da değiştirecek! Daha ne isterim. Çıkart onu da, çıkart! Ahh, ohh, ahh… Nefesimi kesmeyi iyi beceriyorsun. Al sana benden ışık. Odanın içine yansıttım, hah hah. Neden duraksadın bebeğim? İndir onu, evet, evet. İşte bu!

Sen, o yanında soyunduğun yatağa yatmışsın. Ben üstüne çıkmışım. Ama sen naz yapıyorsun. Ben de mecbur seni tahrik etme peşinde… Bir kere de uğraştırmasanız. Ben yanıp tutuşmak üzereyim. Ama peeh kimin umurunda? Neyse… Parmaklarımı kasıklarından aşağı indiriyorum. Bızırına doğru. Bızır, bızır, neredesin bakayım? Ahan da buldum. İki parmağımın arasında hafifçe sıkıyorum. Sen kasılıp çığlık atıyorsun. Tamamdır. Artık kuduracak kadar hazırsın. Şeyimi içine sokuveriyorum. Bir aşağı, bir yukarı, bir aşağı, bir yukarı. İnim inim inliyorsun. Performansın her zamankinden iyi. Oh, oh, ah, ah, ııııh, ıııhh. Geliyorum kaltak, geliyorum. Daha da hızlanıyorum. Daha hızlı, daha hızlı. “Acıyor. Yavaşla!” diyorsun. Bana ne! Ben zevkin doruğundayım. İşte oluyor, oluyor, oldu. Ahhhhhhhhhhhh…

Bu da ne? Gene elime boşaldım. Kahretsin, halı ve duvarlara da gelmiş. Annem içeri gelmeden temizlerim. Kız külotunu giymiş bile. Sutyene geçmiş. Dışarı çıkmadan hep destekli sutyen takıyor. Zilli. Halbuki çıplak dolaşsa ya. Ne sevaba girer bilmiyor. Toy daha abisi, acemi. Hah hah hah.

Diş macununun hepsini bitirmiş miyim? Yuh bana. Bir ara bakkala çıkıp yeni alayım. Yoksa annem başıma kalacak. Pantolonu dar, güzel, severim dar pantolonları. Kalçaları iyice belli eder. Bu kızın da poposu yusyuvarlak, yakışır. O da ne? Boğazlı kazak mı? Yapma, etme. Bu kış gününde ne güzel içimi ısıtmışken…

Neyse ki içindeki cevherleri biliyorum ben. Bir daha güneşe ayna tutayım. Oldu işte. Ne oldu? Birinin camı mı parladı sandın? Bak, bak. Aklına bile gelmez. Zavallı küçük kız… Acaba sevgilisiyle buluşmaya çıkacak? Benim ne eksiğim var ki? Bu bir yana… Yoksa ona sahip olan birisi mi var benden başka? Hayır! Olamaz! Olmamalı! O bir tek benim aklımdan geçmeli! Ne saçmalıyorum ben yahu? Ne bok yerse yesin. Hep odasında soyunsun o bana yeter. Odasında soyunmaz olmuştu da ben de üç buçuk atmıştım. Ya bir daha soyunmazsa? Ya fark ettiyse?

Ama neyse korkum yersiz çıktı. Gidiyor işte. Ben de şuraları temizleyeyim. Nerede benim kâğıt havlularım. Anaa, epey az kalmışlar. Stoku tazelemek gerek. Kız hep soyunmuyor ki anasını satayım. Yoksa kaç rulo bitirirdim ben. Yok yok, daha ne yapsın kız? Kötü çocuk. Kötü bir çocuğum ben. Azla yetinmesini bilsem ne olur? Hah hah. Ne komiğim ben. Kızlar güya komik erkek sever derler. E hani? Okurken bir tanesi yüzüme bakmadı. Kaltaklar! Daha iyisini bulacaklar sanki! Annem tutturmuş “İş bul, iş bul.” İş var da! Gerçi olsa da n’apayım? İşte otuz bir çekilmez ki. Çekilir mi yoksa? Denemek lazım aslında. Neye kasıyorsam bu kadar? Heyecan olsun. Yakalanmamak için dikkat etmek gerek ama. Hepsi bu karıların suçu. Hemencecik verseler… İlle bin dereden su getirecekler.

Şu bahçedeki benim kız mı? İşte bu sürpriz oldu. Aynayı nereye bıraktım? Hah burada. Ne ara koymuşum duvarın dibine? Dalgınlık kötü şey. Al bebeğim, sana ışığımı yolluyorum. Nasıl ha? Hoşuna gidiyor mu? Nasıl yani? Kafasını kaldırıp baktı. Hâlâ bakıyor. Bana bak, kıllandırma beni. Görmüyorsun değil mi? Aynayı bırakıp çekilsem bu pencereden… Yapamıyorum. İlle ışık yansıtacağım. Işığı yansıtınca ne oluyorsa? Beni görsün mü istiyorum? Hayır! Görmesin beni! Bakma! Yeter artık! Bu mesafeden yüzümü bile seçemezsin! Ama neden ruhumu okuyormuşsun gibi hissediyorum? Asabımı bozma, çevir kafanı! Yanına gelen adam… Baban mı o? Atla haydi arabasına, götürsün seni gideceğin yere. Yeter ki bakma bana! Dur, sakın! Ne yapıyorsun sen öyle? Parmağın neden beni işaret ediyor? Ne söylüyorsun ona? Baban da bana bakıyor artık! Kahretsin! Olamaz! Arabayı bıraktı! Bahçeden çıkıyor! Bana geliyor! Oradan bizim bahçeye doğrudan giriş olmadığı için dolanacak! Kaçmaya vaktim var! Ama ayaklarım bir milim kımıldamıyor! Hadisenize! Ne yapacağım ben şimdi! Oda ne kadar dar!

Aa, babası arabaya geri döndü. Yaşasın. Aklı başında bir adam olduğu belli. Kötü bir şey yapmayacağını biliyordum zaten. Heh heh. Aynamı yeniden alabilirim. Sana bir güle güle ışığı ateşli kız. Öpücük de yolladım ama görmedin.

Ne! Kapı zili! Kızla babası gittiğine göre… Aman annemin katana komşularından biridir. Annem çığlık attı. Hırsız mı? Katil mi? Yettim ulan! Anama el kaldıranın! Gurk… Polis beyler… Hoş geldiniz. Nasıl yardımcı olabiliriz? Şikâyet mi? Ne şikâyeti ola ki? Allah Allah… Karşı apartmandan bir bey mi aradı? Röntgenci mi? Genç bayan yanılmış olmasın. Tam da karşı cinsten ilgi beklediği yaşta ne de olsa… Neyi yemezsiniz memur bey? Size yalan mı söyleyeceğim? Anne ne bağırıyorsun? İnsan, öz oğluna “sapık” der mi? Beni kırıyorsun bak demedi deme. Memur bey, odama öyle paldır küldür giremezsiniz. Ayna mı? Ben bakımlı bir erkeğim. Olamaz mı? Dürbün mü? Açıklayabilirim. Bir dakika. Durun. Ben bir şey yapmadım! Vallahi yapmadım! Ben bir şey…

Röntgenci

by on 12:41:00
Kız yine gardırobunu karıştırıyor. Güzel. Muhtemelen üstünü değiştirecek. Hava günlük güneşlik. İyi. Her şey benden yana. Dürbün… Tabii k...

Ağaç.

Taksi.

Kaldırım.

Siyah araba.

Gri araba.

Trafik ışıkları.

Yağmur damlaları.

Bir tabela. Ne yazıyor?

Elinin tersiyle camı sildi. Tabelayı okuyamadı. Önemli değil.

Şarkı bitti. Kaseti geri sardı. Bir daha dinlemek istiyordu.

But I’m a creep / I’m a weirdo / What the hell am I doin’ here / I don’t belong here…[1]

Buraya ait değil. Tanrının hatalarından biri. Ağlayan, acıklı bir fazlalık.[2]

İçini çekti. İkinci koltukta pencere kenarı bile fazlaydı ona. En arka koltukları aklından bile geçiremezdi. Onlar, popüler çocuklarındı. Popüler çocukların etrafı hep kalabalık olurdu.

Ayakkabı bağcıklarına baktı. Sıkı sıkı bağlamıştı. Bağcıkları sıkı sıkı bağlı çocukların arkadaşı olmazdı.

Kavşak göründü. Okula az kaldı demek. Yedi ders, sonra yine eve geri. Sekiz ders olmaması iyi. Geçmesi gereken fazladan bir saat yok demek bu. Çantasına baktı. Defterler, ders kitapları, bir de Sineklerin Tanrısı, tamam. Teneffüsler uzun.

Okul kapısının önünde durdu servis. Arka sıra mümkün olduğunca oyalanma peşinde. Halbuki onun için beklemenin bir anlamı yok.

Bezgin adımlarla sarı-kahverengi bahçeden geçti. Okula girip sıraya oturana kadar geçen ıstırap süresi. Bahçede ikili, üçlü, dörtlü gruplar halinde muhabbet eden formalı yaşıtları. Kafasını çevirip bakan yok. Sanki başka bir boyutta. Kimse onu görmüyor, kimse onun farkında değil.

Önce ana kapıdan, sonra sınıftan içeri girdi. Çantasını bıraktı sıraya. Oturdu. Dersin başlamasına daha on beş dakika vardı. Gözleri tahtaya dikerek geçmeyecek tam on beş dakika. Sineklerin Tanrısı’nı çıkarttı. Merhabalar, n’aberler, selam dostumlar arasında kaldığı yerden devam edecekti okumaya.

İşte, arkadaşları da kapıdan girdi, yani eski arkadaşları. O sırada Metin’in yanında olmasını diledi. Kızlardan biriyle bakıştı. Düşmanca, nefret dolu bir bakıştı bu. Annesini mi kesmiş, babasını mı doğramıştı? Hayır, bağcıklarını sıkı sıkı bağlamıştı sadece.

Eski arkadaşları sınıfın başka bir köşesine oturdular. Üç kafa birbirine yaklaştı, sohbet başladı. “Gördünüz mü biz içeri girerken nasıl bakıyordu inek?” ya da “Yan sınıftaki Selim benden hoşlanıyor mu acaba?”nın dışına taştıklarını pek sanmıyordu. Sıkıcı şeyler… Belki de sıkıcı olan kendiydi… Kime sorabilirdi ki? Okulda kimse yoktu ona makul bir yanıt verecek. Akşam Metin’e sorardı. O bilir yanıtları.

Dersin başlamasına yakın, sınıftakiler iplerini koparmışçasına içeri doluşmaya başladı. Hep böyle olur. Kravat takmayanlar, gömlekleri dışarı da olanlar, beyaz spor ayakkabı giyenler, saçı fönlüler her zaman sona kalır. Koşuşturma alışıldık, ama tepkiler farklı farklı. Sınıfta oturmanın yararı… Eve gittiğinde bunları yazacak. Onların bilmediği kendi dünyasında her şeyi yapılabilir.

Sahi… Önce yarım kalan ütopyasını bitirmeli. Beş genç büyük bir deprem esnasında bir tekneyle kaçmaya çalışırlar. Sonra bilmedikleri bir adaya sürüklenirler. Kahramanlardan birinin kardeşi de ölümcül bir hastadır ama orada mucizevi biçimde iyileşir. Bununla da kalmaz, kahramanlarımız o adada akıl almaz bir uygarlığı keşfederler. Evet. Bunu yazıp bir yerde yayımlatsa ne güzel olur… Ama yok, kim okur ki onun yazdıklarını? Aa, sonra bir de karşı ütopya yazar. Tüm o muazzam uygarlık kötü güçler tarafından yerle bir edilir, kahramanlarımızsa nihai bir yok oluşu önlemeye çalışırlar.

Öğretmen, pardon hoca, öğretmen diyen ilkokul çocukları, sen dersen dalga geçerler, içeri girdi. Herkes, Pavlov’un köpekleri misali şartlanmışçasına ayağa kalktı. Öğretmen, unutmamalı, hoca eliyle oturmalarını işaret etti. Ödevlerini yapmışlar mıydı? Sınıftakiler homurdandı. Hoca aldığı sessiz yanıttan öfkelenmiş olacak ki ilk geldiğinde durgun olan gözlerinde şimşekler çaktı. Not defterini çıkarttı. Sözlüye hazır mısınız? Öğrencilerin kaderi, Vahşi Batı’nın en hızlı defter çıkartan ve not veren hocasının elinde.

İnsanın çilesi bir harf öğrenmekle başlarmış. Yolun başında bunu bilseydi… Üç buçuk yaşında annesine itiraz etseydi… En azından ilkokulu bekleseydi… -Bu çocuğu ikinci sınıfa geçirelim. Birinci sınıfın bütün konularını biliyor. -Hayır, bence geçirmeyelim. Sonra bir yaş büyükleri arasında bocalar. Anaokulunda anlamalıydı; yaşıtları öğlenleri yataklara pırasa gibi serildiğinde, o yan odada Legolardan değişik binalar tasarlarken bunu anlamalıydı. Artık çok geç.

“549, üçüncü soruyu yanıtlar mısın?”

Ayağa kalktı. Ağzından doğru yanıt çıktı, çok düşünmesi gerekmeden. Ama kelimeler döküldükçe büyüyor, tahtanın önünde askıda kalıp sınıfın havasını ağırlaştırıyor gibiydi.

“Aferin, oturabilirsin. Arkadaşınız dersine çalışmış. Biraz örnek alın.”

Etrafında bakmadan oturdu. Bakışların, hiç de dostane olmayan bakışların ona yöneldiğini hissetti. İşte bu anlardan nefret eder. Öğretmen, hoca, sözleriyle ona hak etmediği bir varlık verir, orada olmaması gereken, oraya fazla bir varlık. Kalorifer peteğinden aniden çıkıveren bir hamam böceği misali.

“Artık yanımızda dolaşmanı istemiyoruz. Seninleyken kimse bize bakmıyor. Gömleğinin bütün düğmeleri kapalı, ayakkabılarının bağcıkları da sıkı sıkı bağlı. Hele saçların…” Kimseyle birlikte dolaşmaya, kimsenin kısmetini kapatmaya hakkı yoktu. Hem ilk kez gelmiyordu ya başına. İlkokulda da sen bizimle oynayamazsın, seni istemiyoruz laflarını işitmemiş miydi? İstenmek için gerekli şartlar onda yoktu, anlasa ya.

Metin farklıydı. Onu dışlamazdı, bir şey söylediğinde mavi gözleri ışıl ışıl olurdu da öyle dikkatle dinlerdi, tavsiyeler verdiği bile olurdu. Metin, bu ezici dünyada onu ezmeye çalışmayan tek kişiydi sanki. Tek sorun, gündüzleri yanında olmamasıydı. Keşke olsaydı. O zaman ilkokuldan sonra kontrolsüz biçimde kıvırcıklaşan saçları yüzünden ona “kadayıf” diyen arkadaşlarının karşısında durur, “Asıl sizsiniz kadayıf,” derdi. Metin bunu söyleyebilirdi de kendi neden söylemezdi? Bilemedi.

Evdeki ağlama krizleri ne zaman başlamıştı? Bağcıklarının bile yalnız kalma nedeni olduğunu öğrendiğinde mi? Neredeyse üç sene eder bu. Annesinin üzgün gözlerini, endişeyle çatılan kaşlarını düşündü.  “Ben bu kızla nasıl baş edeceğim, onu nasıl mutlu edeceğim?” İç geçirdi. Anne yapma böyle… Beni de üzüyorsun… demek isterdi ama diyemezdi. Ona bu acıyı çektirmeye hakkı yoktu. Ne ki kendisi de bu davranışları, bu duyduklarını hak etmiyordu. İnsanın kendinden farklı olana tahammül edemediği bir dünyaydı burası. Yaşıtlarını düşündü. Hayatları boştu, tekrarlardan, yüzeysellikten ibaretti.

Askıların yanında oturan bir kız, onun montuna değdi, tiksintiyle irkildi. Montu marka değildi. Kız, iğrenen gözlerle baktıkça zavallı mont sanki utancından kırışıp büzüldü. Okulda hemen hemen herkesin giydiği montlardan da o nefret ediyordu. Yapımında balina yağı olan bir montu üstüne para verseler de giymezdi. Yaşıtlarının aklına geliyor muydu bu? Düşündü… Belki de dışlanmayı hak ediyordur.

Metin’i ilk gördüğü zamanı hatırlıyordu. Sarı saçlı, mavi gözlü yabancı bir erkek duruyordu karşısında. Kimdi, neyin nesiydi bilmiyordu. Tek kelime etmemişlerdi ama içinde birden onun adının Metin olduğunu hissetmişti. Metin gülümsediğinde dış dünyadaki bütün buzlar erirdi adeta. Metin dinlediğinde onu anlayan birileri olduğunu hissederdi. Metin ona baktığındaysa sevildiğini.

Ama tek sorun onu yalnızca akşamları görmesiydi. Gözlerini açıp bu dünyanın soğukluğuyla yüzleştiğinde Metin de gitmiş olurdu. Onu akşamlardan çekip çıkarmayı denemişti birkaç kere. Mesela bir defasında, minibüste yanında Metin’in oturduğunu hissetmeye çabalamıştı. Metin, Metin, Metin… Ama olmuyordu, becerememişti. Belki de Metin istememişti gelmeyi.

Metin varken yalnızlığını hissetmiyordu ancak Metin konusunda yalnızdı. Kimseye anlatamazdı, anlatmamalıydı. Hele annesi duysa ne yapacağını şaşırır, kahrolurdu. “Kızıma neler oldu böyle? Nasıl geldi bu hale?” On sene önce olsa güler geçerlerdi. “Metin demek, anlat bakalım nasıl biriymiş?” Fakat şimdi…

Ne olursa olsun Metin okula gelmemeliydi, evet. Dayanmalı ve yatağıyla yorganı arasında kaybolduğu anı beklemeliydi onu görmek için. Bunu düşündükçe saatler gün oldu, dakikalar saat, saniyeler dakika. Teneffüste birkaç sayfa daha okudu kitabından. Birbirine kötü davranan çocuklar… Devam edemedi. Neden, neden, neden? Yaşlar, gözlerinin uçlarında birikti. Ağlamadı, bunun için de beklemeliydi.

[1] Ama tuhaf bir tipim / Garibim / Burada ne halt ediyorum / Buraya ait değilim.
[2] Placebo’nun Song to Say Goodbye parçasından.

Metin

by on 12:39:00
Ağaç. Taksi. Kaldırım. Siyah araba. Gri araba. Trafik ışıkları. Yağmur damlaları. Bir tabela. Ne yazıyor? Elinin tersiyle...

Resimli internet edebiyat dergisi MaviMelek (http://www.mavimelek.com/), artık İngilizce olarak da okunabilecek. İşte duyuru metni:

Welcome to MaviMelek English Pages!
Pages you are about to read are an anthology of works that were previously published in MaviMelek. The more our translator contributers are, the more works in the anthology will be. In due course, our anthology will be broadened to include other languages else than English.Our aim is to spread our blueness to all parts of lands and seas that our angel's wings can ever reach. In a global world that limits have vanished, we know that being an online magazine passes through a multilingual form of communication. While our stories, poems and blueness shine, our biggest wish is to convey new voices to lovers of literature in other languages else than Turkish.Illustrated online lit-e-rature magazine MaviMelek, in these terms, is open to every kind of suggestions and contributions. Let us raise our voices together...

MaviMelek İngilizce Sayfalar'a hoş geldiniz!
Okuduğunuz sayfalar, MaviMelek'te daha önce yayınlanmış eserlerin bir seçkisidir. Çevirmen katılımcılarımız arttıkça, seçki sayımızı da artırmayı planladığımız bu çalışma, zaman içinde İngilizce'den başka dilleri de kapsayarak genişleyecektir. Amacımız; meleğimizin kanatlarının erişebildiği tüm kara ve deniz parçalarına maviliğimizi bulaştırmak. Sınırların kalktığı küresel bir dünyada, online bir dergi olmanın çok dilli bir iletişim biçiminden geçtiğini biliyoruz. Öykülerimiz, şiirlerimiz ve maviliğimiz ışık saçarken, Türkçe dışındaki farklı dillerdeki edebiyat severlere de yeni sesler ulaştırmak en büyük isteğimiz. Online resimli e-debiyat dergisi MaviMelek, bu anlamda her türlü öneriye ve katılıma açıktır. Gelin sesimizi birlikte çoğaltalım...

http://www.mavimelek.com/mavimelek_english_pages.htm