müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Lindmann albümünün ikinci klibi "Fish On"a çekildi. Satın aldığım albümde o kadar dikkatimi çekmeyen bir şarkı olmuştu "Fish On". Ama klibini seyrettikten sonra favorilerim arasında giriverdi. Klibiyse izlemeye doyamıyorum.

"Fish On", Till Lindemann'ın çoğu klibinde olduğu gibi şiddetle, hatta erkek şiddetiyle başlıyor. Suyun altından çıkan iki korkunç adam, onlar için çalışan tüylü canavarla birlikte, ormanda yaşayan, efil efil dolaşan ve incir gibi meyvelerle beslenen Amazon tipli kadınları avlama peşinde. Canavarlar kadınları korkuturken iki adam da arkadan atla gelip kadınları ağla yakalıyor. Bu noktada Till Lindemann hakkında yanıldım mı acaba endişesi yaşadığımı itiraf edeyim. Ormanda yaşayan yarı çıplak kadınları yakalayan iki tane izbandut o kadınlara ne yapmayı amaçlıyor olabilirdi?

Çok geçmeden sorumun yanıtını aldım. O tüylü canavarlardan başka seyircinin olmadığı bir mekanın sahnesinde şarkı söylemek için gereken elektrik enerjisini kadınlardan elde etmek istiyor olabilirmiş mesela. Özel olarak yerleştirilmiş bisikletlerde pedallar çevrilince sahne canlanıyor. Yani bu iki adamın kadınların "gücüne" ihtiyacı var. Kadınların çıplak olmasına rağmen ilginç bir şekilde cinsel bir ima yok (kadınlar çıplak, daha n'olsun demezseniz tabii).

Adamların hesaba katmadığı bir şey var: Kadınlardan biri yakaşanmamış. Gizlice içeri girip canavarlardan birini hunharca öldürüyor, diğer kadınların ağlarını kesip onları kurtarıyor. Sonra hep birlikte canavarları indirip kanlarını vücutlarına sürerek özgürlüğe doğru koşuyorlar. Seyircisi ve elektriği kalmayan adamlar hayal kırıklığı içinde oturuyor. Peter Taegtgren gıy gıy gıy akordeon çalarken Till Lindemann ona sinir olup enstrümanı parçalıyor.

Kukeri Festivali


Klip tribünlere oynamış da denilebilir. Normal gözle izleyince sözlerle uyumlu düz bir klip gibi. Ama biraz araştırmayla ilginç ayrıntılara ulaşılabiliyor. Klibin yönetmeni Almanya'da yaşayan Bulgar asıllı Zoran Bihac. Bu neyi değiştiriyor peki?

Google'da "kukeri" yazdığınızda karşınızda tam da bu klipteki görseller çıkacak. Kukeri Festivali, özellikle Bulgaristan'da, hatta Romanya, Yunanistan ve başka Balkan ülkelerinde de karşımıza çıkıyor. Bu festivalin özel kostümleri var. Kukeri adı verilen bu yaratıklar insanların evlerini geceleri ziyaret ederlermiş, böylece "güneş onları yolda yakalayamazmış". Bunlar köy meydanında toplanıp insanları eğlendirirlermiş. Uluslararası bir klipte geleneksel ve yerel öğelerin bulunması güzel bir birleşim olmuş bence.


"Fish On"un ilginç klibini buradan izleyebilirsiniz:



Till Lindemann'ın solo albümünü epeydir heyecanla bekliyordum. Yana yakıla ön sipariş verdikten sonra gün saymaya başladım. 22 Haziran'da mutlu son...

Rammstein birçok öyküme ilham kaynağı olduğu içindi biraz da heyecanım. Albümden önce yayınlanan  parçalar Till Lindemann'ın tek başına da Rammstein'ı aratmayacağının sinyalini veriyordu. Onun Doğu Almanya aksanlı Almancasına alıştıktan sonra İngilizcede şarkı söylemesi aynı hissi yaratacak mıydı?

Albümü alıp ilk kez dinledikten kısa bir süre sonra aylardır tıkanan ilham damarım bir anda açıldı. O açılan ilhamla ilk yazdığım öyküyü önümüzdeki günlerde blogda paylaşacağım.

İtiraf edeyim, insan başta çok daha fazlasını istiyor. Ama dinledikçe albümdeki cevherler keşfediliyor. Peter Tagtgren ile birlikte hazırlanan bu albümde anladım ki Rammstein'ı bu noktaya taşıyan önemli unsurlardan biri Till Lindemann'ın sadece sesi değil şarkı sözleri.

Albümdeki on şarkı şöyle :"Skills in Pills", "Ladyboy", "Fat", "Fish On", "Children of the Sun", "Home Sweet Home", "Cowboy", "Golden Shower", "Yukon", "Praise Abort", "That's My Heart".

Lindemann yine Almancadaki gibi kısa ve keskin cümleleri tercih etmiş. Sert melodiler eşliğinde transeksüel aşığa ve şişman kadınlara övgünün yanı sıra çaktırmadan sistem eleştirisi, hatta bence bir de post apokaliptik şarkı var. Daha n'olsun?

Richard Kruspe'nin ergen rock gruplarına benzettiğim Emigrate'inden sonra Till Lindemann, hem Rammstein hayranlarının hem de Rock-metal tarzını sevenlerin hoşuna gidebilecek bir albüm çıkarmış. Yine marjinalliğin öte yakasında bize merhaba diyor.

28 Mayıs akşamı, Till Lindemann'ın Peter Taegtgren ile çıkardığı Skills in Pills albümünün ilk klibi olan "Praise Abort"u bu sabah izledim. O heyecanla yazıyorum şu anda.

Şarkının direkt "I like to fuck, but no French letter / Without a condom sex is better" girişi beş aydır Durex makaleleri yazan bünyemde ufak bir sarsıntı yaratsa da çabuk atlattım.

Aslında bu albüm hakkındaki asıl çekincem, Rammstein'ı Almancadan dinlemeye alıştıktan sonra İngilizcede aynı tadı bulamayacağımdı. İkinci yabancı dilim olan ve İngilizce kadar karşıma çıkmayan Almancayı hissettirebilmeleri ayrı bir başarı bence. Till Lindemann güçlü sesi ve Almancadaki gibi kafiyeli şarkı sözleri sayesinde en azından ilk şarkıda bunu atlatmış görünüyor. (Yine de "I hate my life!" haykırışını "Ich hassa mein Leben!" diye duysam daha mı tatmin olurdum diye merak etmiyor değilim.)

"Praise Abort" tek başına "kürtaja övgü", şarkı içerisindeki haliyle "kürtajı övüyorum" diye çevrilebilir. Rammstein şarkılarında olduğu gibi burada da ilk dinleyişte haşin ve garip bir şeyle karşı karşıya kalıyorsunuz. Yapacağım yorumları ikinci dinleyişimden itibaren çıkarabildim.

Kürtaj yanlısı görünen şarkı Till'in tarzından alıştığımız üzere egemen söylem üzerinden dile getiriliyor. Sevişirken prezervatif kullanmıyorum, altı çocuğum var, bana bok gibi davranıyorlar, cebimi boşaltıyorlar, karımdan nefret ediyorum şeklinde sözleriyle kurban eden tarafın da sesini duyuyoruz yine. (Josef Fritzl'in ağzından söylediği şarkıdan sonra gayet hafif kalıyor.)

"Du Hast" gibi klipleri yüzünden kadın düşmanlığıyla suçlanan Rammstein'dan daha güvenli bir yol seçmiş Lindemann. Dans eden hamile balerinler dışındaki tek kadın, hatta istismara uğrayan tek kadın kendisi. Altı memeli bir domuz anası olmak gerçekten yakışmış kendisine.

Şöyle bir durum da var: Sadece Türkiye'de değil Avrupa'da da muhazafakar partiler kürtaj karşıtı açıklamalar yaparken "Kürtaja Övgü" diye bas bas bağırmak Rammstein'ın da yaptığı gibi kasten damara basmak gibi geldi bana. Bunu dediğim gibi egemen ağızdan yaptığı için o kesim tarafından oldukça seviliyor ve o kafadaki insanlar bu şarkıları anıra anıra söylerken kendi tutarsızlıklarını fark etmiyorlar.

Şarkıyı dinlerken klibi es geçmek mümkün değil. Domuz insanlar, distopya ortamı, garip garip hareketler, vulgarlık, çirkinlik, şiddet, beyazlar içinde bir piyano, sonunda müziğin akşam yemeği müziğine dönüşmesi ve bunların harika, yaratıcı uyumu. Şimdiden on kere izlemişimdir. Günlük stresimi atmama yardımcı olan Rammstein şarkılarından sonra bu yazı Skill in Pills ile deşarj olarak geçireceğim gibi görünüyor.


Not: Klibi izledikçe Etin Cinsel Politikası'na kadar vardım. Bilinçaltını temsil eder gibi görünen beyazlı ortamda kadın şiddet görürken gerçek hayat gibi duran ev ortamında koca, tavandan sarkan bir domuzu dövüyor.


Mika, 16 Haziran'da No Place in Heaven adlı dördüncü stüdyo albümünü piyasaya çıkarmaya hazırlanıyor. Bu sırada yine rengarenk bir kapak, yine rengarenk bir kliple karşımızda. Başka şarkıları da düşmüş ama tam bir Mika eseri olan "Talk About You" parçasını paylaşıyorum.



Sırasıyla stüdyo albümleri:

1. Life in Cartoon Motion
2. The Boy Who Knew Too Much
3. The Origin of Love
4. No Place in Heaven

İstanbul'a iki kere geldi. İki konserine de gittim. Şarkılara deli gibi eşlik ettim. Sahnede de kliplerindeki gibi canlı ve inanıyorum ki öyle de insancıl. Tekrar gelse de yeni albümündeki şarkıları ergen kızceğizlerimizle birlikte bağıra çağır söylesek.

Bu arada ilk konserle ilgili kısmen eğlenceli bir anı hatırladım. Konser Küçükçiftlik Park'ta yapılacaktı. Evden otobüse atladım ve o zamanki İnönü Stadyumu'nun önündeki durakta indim. Arada beş dakikalık bir yürüme mesafesi ama onlarca kazma var. Çünkü aynı gün stadyumda İstanbul'un fethi kutlamaları var. Bunu bilerek evdeki en "erkeksi" kıyafetlerimi giymiştim zaten. Ama yetmedi tabii. Yaşlı adamından bacak kadar çocuğa kadar pipi taşıyan herkesin gözler aç aç üzerimde gezindi. (Çocuklardan biri ablaaaeeee diye bağırdı falan.) Bu ortamdan sağ salim çıkarak Mika'nın konserine ulaştım. Konser o ayıları çabuk unutturdu. Konserin ortalarında, hava iyice kararmışken fetihçilerin tarafında havai fişekler patlamaya başladı. Mika konsere ara verdi, "Ay benim için patlatıyorlar" moduna geçti. Gerçekten inandı mı şaka mıydı bilmiyorum ama hep birlikte eğlendiğimiz kesin. Homofobinin muhtemelen paçalardan aktığı o ortamda bulunmadığı için şükretmesi gerektiğinin farkında değildi tabii.

Neden Mika?


Mika'yı ta ilk şarkısı "Grace Kelly"den beri dinliyorum. Kıpır kıpır, gökkuşağı gibi rengarenk, çocuksu, eğlenceli. Dinlediğimde dert tasa bırakmıyor. Ayrıca 1983 doğumlu olmasından kaynaklanıyor olsa gerek, tam 80'ler neslinin bir üyesi. Bazı şarkılarında bunu çok net hissediyorum.

Mika'yı müzik açısından özel kılan başka şeyler de var.  Örneğin Freddy Mercury gibi çıkardığo falsetto'lar. İlk çıktığında Freddy'nin tahtına oturur mu söylentileri vardı. Hatta "Grace Kelly"nin bir yerinde de sesini aynı onun gibi yapar. Freddy Mercury'nin eline kimsenin su dökememesi bir yana, kendi tarzından devam etmesi bence daha olumlu.

Aslında enteresan bir aile hikayesi de var. Beyrut'ta doğmuş. Ailesiyle Lübnan'dan Paris'e kaçmışlar, oradan da Londra'ya yerleşmişler. Burada okul arkadaşlarından zorbalık görmüş (gey diye üstüne gittiklerini tahmin ediyorum) ve disleksisi de öğrenim görmesini zorlaştırmış. Kısa bir süre evde eğitim aldığı da olmuş. Ama bütün zorluklardan sonra İngilizce, Fransızca ve İtalyancayı ana dili gibi konuşan ve piyano çalabilen harika sesli bir adam olarak karşımıza çıkmayı başarmış.

Şarkılarının hemen hepsini seviyorum ve tekrar tekrar dinlemekten zevk alıyorum. Çok hafif gibi görünseler de kimi zaman hoş mesajlarla karşımıza çıkabiliyor. "Billy Brown" şarkısının sözlerine dikkat ederseniz toplum kınamasın diye bir kadınla evlenip iki çocuğuyla "normal" bir yaşam süren bir adamın başka bir adama aşık olduğunu anlattığını fark edebilirsiniz. Grace Kelly'yi de aynı tür şarkılar arasında kendi şarkılarına şans vermeyen plak şirketlerine atıfta bulunuyor. Hoş, kimse mesaj vermek zorunda da değil tabii. "Relax, Take It Easy" de gerçekten rahatlamak varken... Ariana Grande gibi gıcık bir hatun bile "Popular Song" şarkısında sevimli görünüyor.

Lindemann


Mika'yla müzik dünyasında olmaları dışında uzaktan yakından bir benzerliği bulunmayan Till Lindemann'a değinmeden bitirmiyorum. Müzik piyasasını zaten çılgınca takip etmeyen ve belli başlı birkaç şarkıcıya takmış birinin sevdiği iki sanatçı aynı anda albüm çıkarmamalı! Hangi birini dinleyeyim? Rammstein hayranlığımı daha önce de dile getirmiştim. (Mika bu zamana kısmetmiş.)

Mayıs sonunda Till Lindemann, LINDEMANN adlı solo projesi kapsamında Peter Tagtgren (tam Viking ismiymiş) ile Skills In Pills adlı bir albüm çıkaracak. Albümden tadımlık bir parça yayınlandı. (Kaç kere dinlediğimi saymadım.)


Bir tane daha tadımlık parça çıkmış! (Mika'yla başlayıp Lindemann'a dönmek)


La leggenda del pianista sull'oceano (1900 Efsanesi) Giuseppe Tornatore'nin yönettiği ve başrolünü büyük ölçüde Tim Roth'un üstlendiği masalsı bir film. Meğer 1998 yılından beri bekleyip bu zamanlarda dahil olacakmış hafızama.

Filmin sevimli ve ilginç bir konusu var. Amerika Avrupa arası sefer yapan bir yolcu gemisinde bir gün, zenginlerin kompartımanı boşaldıktan sonra geminin kazan dairesinde çalışan Danny Boodman piyanonun üstünde, bir T.D. Lemons kasası içine bırakılmış bir bebek bulur. Yufka yüreği bebeği ortada bırakmaya el vermez ve bebeği zorlu şartlar altında yetiştirmeye karar verir. Bebeğin adını, doğduğu yılı da kapsayacak şekilde Danny Boodman T.D. Lemons Nineteen Hundred koyar. (Filmin orijinal adı İtalyanca ama dili İngilizce.) Ufaklık çok geçmeden diğer işçiler tarafından da benimsenir.

Eski sözcüklere yeni anlamlar


Sürprizbozanlarla başlayayım. Çocuk, kömür içinde ve Danny'nin ona öğrettikleriyle büyür. Okuma yazma öğrenirken bir broşürde yetimhane kelimesini görüp Danny'ye anlamını sorar. Danny ona bunun "çocuğu olmayan yetişkinlerin konulduğu" yer diye açıklar. Yıllar sonra arkadaşı Max Tooney'nin çocuksun olduğunu öğrenince "Seni yetimhaneye gönderecekler" der. (Köpek Dişi'nde de kelime anlamlarının farklı öğretilmesi söz konusuydu ama elbette orada buradaki gibi tatlı tatlı bir anlatım söz konusu değildi.)

Karakterimizin bilmediği bir başka konu da düellodur. Yolcular arasında yayılan "1900 efsanesi" kendini cazın mucidi diye tanımlayan Jelly Roll Morton'un da kulağına gider. Sırf düello için gemiye biner. Bir sigara yakar, piyanonun üstüne yerleştirir, harika bir caz parçası çalar, bitince sigarayı göstererek ne kadar hızlı çaldığını kanıtlar. 1900 ise bir klasik müzik parçası çalar. Morton kendisiyle dalga geçildiğini düşünüp küplere binerken arkadaşları bahsi kaybetmenin hayal kırıklığını yaşar. Morton ikinci bir parça çalar, 1900 onun aynısını çalar. Seyircilerden yuhalama gelir, Morton daha da çıldırır. Üçüncü parça da çalınır. (Filmin en güzel sahnelerinden biri geliyor.) Bu sefer 1900 bir sigara alıp yakmadan piyanonun üstüne koyar. Adeta birkaç kişi çalıyormuşçasına parçasını çalar. Parça bitince kimseden çıt çıkmaz, herkes şoktadır. Sigarayı tellere dokundurur ve sigara yanmaya başlar. Seyirciler haşat olur, Morton ortamı terk eder.

Sürpriz bir piyano dehası


1900, Danny'yi kaybettikten sonraki bir zamanda zenginlerin kompartımanındaki piyanoyu keşfeder ve başına oturduğu anda muhteşem bir şekilde çalmaya başlar. Piyano çalmayı profesyonel olarak bilenler piyano sahnelerini abartılı bulmuş. Ama filmde, masalsı bir anlatım sağlamak için birçok abartılı sahne mevcut. 1900'ün piyanodaki dehası sadece gemiden ibaret olan hayatına da yansır. Kaptan ona bu yaptığının kurallara aykırı olduğunu söylediğinde hayranlık dolu bakışlar arasında "Sıçarım kurallara!" diye bağırır.

1900, geminin içindeki hayatından memnundur. Ama bir gün konuştuğu bir adamın anlattıklarıyla içine bir ateş düşer: Bu zamana kadar okyanusun hep içinde olmuştur ama onu gerçekten duyamamıştır. Bir gün gemiden inmeye karar verir, merdivenin yarısına gelir ama sesleri biraz dinledikten sonra şapkasını denize atarak gemideki arkadaşlarının şaşkın bakışları altında geri döner. İlk görüşte âşık olduğu kadının adresini bildiği halde gemiden bir daha çıkmaz. Yıllar sonra gemi dinamitlerle patlatılacağı zaman Max'in dil dökmelerine rağmen kararından dönmez.

Seçme İkilemi


Filmde en çok dikkat çeken nokta, 1900'ün gemide kalmayı seçmesi. Filmin son sahnesindeki etkileyici replikleri dinlerken aklıma direkt Renata Salecl'in Seçme İkilemi kitabı geldi.

Max ile 1900'ün son konuşmasında, 1900 arkadaşına neden gemiden inmek istemediğini şöyle açıklar (Ekşi Sözlük'teki versiyonu aldım):

"Beni durduran gördüklerim değildi Max, beni durduran görmediklerimdi. Bunu anlayabiliyor musun? Görmediklerim. bu koca şehirde sondan başka her şey vardı, ama bir sonu yoktu. Görmediğim şeyse, bütün her şeyin nerde son bulduğuydu. dünyanın sonu. Piyanoyu ele alalım. Tuşlar başlar... tuşlar biter... Bilirsin ki onlardan seksen sekiz tane vardır, hiçbiri sana farklı bir şey söylemez. Onlar sınırsız değildir. Sınırsız olan sensindir. Ve bu seksen sekiz tuş üzerinde yapabildiğin müzik sınırsızdır. ben bundan hoşlanıyorum. Bununla yaşayabilirim. Kara... kara benim için fazla büyük bir gemi. Çok güzel bir kadın. Çok uzun bir yolculuk. Çok yoğun bir parfüm. Onun müziğini nasıl yapacağımı bilmiyorum. Bu gemiden ayrılamam ben. En iyisi yaşamıma burda nokta koymak. Bütün bu dünya nerede biteceğini bilmeden üstüne yükleniyor. Nerede sona erebileceğini bile bilmiyorsun. Yalnızca bunu düşünerek parçalanacağından hiç korkmadın mı?"

1900 seçme ikilemi yaşamıyor. Elbette bir seçim var ama elindeki mevcut seçeneği tercih ediyor, seçebileceklerine bakmıyor. Onu korkutan şehirde bizler her an bir şeyleri seçmekle karşı karşıya kalıyoruz. Ama Salecl'in kitabında belirttiği üzere, birçok konuda bizi bunaltacak kadar fazla seçenek var. Bunlar bizde hayatımızı istediğimiz gibi şekillendirebileceğimiz yanılsaması yaratıyor ama aslında kapitalist düzenin sunduğu boş seçeneklerden ibaret. Bizi sürekli daha fazla tüketmeye sevketmekten başka bir işe yaramıyor. 1900 aslında Amerika'ya ayak basmamakla seçme ikilemine ve kapitalizme karşı durmuş oluyor.

Sanat için sanat


Danny Boodman T.D. Lemons Nineteen Hundred belki kelime anlamını bilmiyor ama kapitalizmin yanıltıcı vahşi cazibesine hayır diyebilen örnek bir insan. Belki de bilmemesi böyle davranmasını olanaklı kılıyor. Gemide ölmeyi tercih etmesinden önce de çarpıcı birkaç hamlesi olmuştur. 1900 emeğinin kayda alınmasına da sinirlenir, onun dehasını tüm dünyaya elemanları tersler, bu melodinin sadece tek bir kişi için bestelendiğini ve sadece onun dinleyebileceğini söyler. (Max'e daha önce müziklerini nasıl kişiye özel bestelediğini anlatır ve bu, filmin en keyifli sahnelerinden biridir.) Daha sonra plağı sahibine teslim etmek ister, (daha önce babasıyla okyanus hakkında konuştuğu) kızla konuşmayı da başarır. Plağı teslim edemeyince kırıp çöpe atar. Daha sonra arkadaşı Max parçaları toplayıp yapıştırarak saklar.

Film bittiğinde insan düşünemeden edemiyor: Acaba dünyada hiç haberimiz olmayan, sanatı sanat olarak yaşayıp hayatıyla alıp götüren, kapitalizmin, patronların ve paranın kölesi haline gelmeyen 1900 gibi dehalar var mı?

Memento (Akıl Defteri) gibi birçok sürükleyici filmden tanıdığımız Guy Pearce şu hayatta yapmadığım ne kaldı diye düşünmüş olsa gerek, ilk albümünü çıkarıyor. Ama iyi ki de çıkarıyor.

Farklı rollerde bambaşka tiplerde izlediğimiz  Guy Pearce bu sefer de müzisyen kimliğini konuşturuyor. Nasılsa ünlüyüm diye aşırı kolay tüketilen bir türe de kaçmamış.

Şarkının adı "Taste". Hayatın tadını çıkarmaya teşvik eden sözleri Tokyo'da çekilen uyumlu, renkli bir kliple tamamlanmış. Şarkıyı söyleyenin aynı zamanda aktör olmasından daha fazla yararlanılabilirmiş gibi geldi bana. Ama belki de bunu işin içine karıştırmak istememiştir Guy Pearce.

Şarkıyı biraz Muse şarkılarına, Guy Pearce'ın sesini de Matthew Bellamy'nin sesine benzettim. İyi manada benzetiyorum çünkü Muse'u da, solistlerini de severim. Guy Pearce bu çizgide gitse ne ala. Umarım ilerleyen zamanda Pitbull'a düet falan yapmadan devam eder.

Bu naçizane ilk klip şuradan izlenebilir:


Farklı tarzlarda olmasına rağmen Office Space'le birlikte en çok güldüğüm komedilerden olan Blues Brothers iki buçuk saatlik kesintisiz eğlence sunuyor. Her yerinden absürtlük akan bu film blues şarkılarıyla da kulaklarımızın pasını siliyor.

Başrollerde filmin çekimlerinden iki yıl sonra hayatını kaybeden John Belushi, hâlâ çeşitli yapımlarda adını gördüğümüz Dan Aykroyd, Blues Brothers üyeleri (kendi isimleriyle) yer alıyor. Ayrıca James Brown, Ray Charles, Cab Calloway ve Aretha Franklin gibi birçok blues sanatçısı da yan rollerde.

Sürprizbozanlara dikkat.

Filmin Konusu


Film, Blues kardeşlerden büyük olan "Joliet" Jake Blues'un hapisten çıkma sahnesiyle başlıyor. Kardeşi Elwood Blues da onu dışarıda bekliyor. İkisinin de siyah şapkaları ve güneş gözlükleri var. Bluesmobile'ları da eskiden bir Cadillac'ken eski bir polis arabası artık.

İki kardeş yetiştirildikleri kiliseyi ziyaret etmeye gidiyorlar. Orada gizemli bir şekilde açılıp kapanan kapıların ardındaki baş rahibeyle konuşuyorlar. Rahibe kilisenin 5000 dolar borç yüzünden kapanacağını söylüyor. Blues kardeşler hemen öderiz havalarına giriyorlar ama rahibe onların çalıp çırparak edindikleri haksız kazancı katiyetle reddediyor.

Kardeşler alın teriyle para kazanıp kiliseyi kurtarmaya ant içiyor. Êski müzik gruplarını tekrar bir araya getiriyorlar. Kimisini çalıştıkları yerlerden topluyorlar. Daha önce hiç normal yoldan para kazanmamış kardeşleri zor anlar bekliyor elbette. Sahne almayı başarmalarından sonra da işleri kolaylaşmaz. Ama onlar hep bir yol bulurlar. Başlarına gelen aksilikler ve neden oldukları saçmalıklar anlatılmaz, kesinlikle izlenmeli.

Film Müzikleri


Bu filmi muhteşem absürt komedisiyle birlikte diğer filmlerden ayıran bir özellik daha var: Müzikleri. Filmi izlerken ayağınız ritim tutmaktan yorulabilir. "Minnie the Moocher"la seyircilerin söylediği kısma eşlik etmeden durabilecek pek insan olduğunu sanmıyorum.

Filmde her bir şarkı en hareketli ve sağlam blues parçalarından seçilmiş. Cab Calloway demin dediğim gibi "Minnie the Moocher", Ray Charles "Shake a Tail Feather", Aretha Franklin "Think", James Brown (kilisede koroyla birlikte) "The Old Landmark", Blues Brothers "Everybody Needs Somebody to Love", "Rawhide", "Jailhouse Rock" ve nicesiyle harikalar yaratıyor.

James Brown, "The Old Landmark"


Ray Charles, "Shake a Tail Feather"


Cab Calloway, "Minnie the Moocher"


Blues Brothers, "Everybody Need Somebody to Love"


Blues Brothers, "Rawhide



Blues Brothers 2000 adında bir devam filmi de var. Filmin IMDB puanı epey düşük ama filmin kalitesinden çok içinde yer alan isimlerle birlikte duygusal bir saygı duruşu olmasının önem taşıdığı söyleniyor. İzleyip görmek gerek.

Önceki bir yazımda övmeye doyamadığım Ylvis, beni yalancı çıkarmak istercesine yeni bir şarkı ve kliple karşımızda: Mr. Toot.

Şarkı her zamanki gibi güzel, ritmik ve eğlenceli. Ama rahatsız edici olan klibi. Bu klip Ylvis'in düşündüğüm kadar "farklı" bir espri anlayışına sahip olmadığını gösterdi, otuz senelik ömrümün neredeyse yarısında ülkeden kaçma planları kuran bendenize memleket sevgisi aşıladı.

Ylvis, nedense "Janym" klibinde Kırgızistan'a geçtiği kıyağı Türkiye'ye geçmemiş. (Gerçi Kırgızların tepkisine bakmadım. O çadır ne alaka diyen de çıkmıştır belki.) İstanbul diye geldiği yer aşağıda. İstanbul'da uzaktan yakından bir yere benzetemedim. Yorumları takip edince buranın Fas'taki Marakeş olduğunu öğrendim.


Beni rahatsız eden Avrupa'nın ya da daha genel manada Batı'nın Doğu'yu hâlâ toz topraktan ibaret, biraz zorlasak sevimli ama ne yaparsak yapalım "ilkel" insanların yaşadığı bir coğrafya olarak göstermesi. Özetle oryantalizm diyebiliriz (günümüz bağlamında). İşte Ylvis'e yakıştıramadığım buydu. Yoksa tribünlere oynamaya müsait gayet renkli bir şarkı var ortada.

Klibi izleyince Marakeş'in gezilip görülebilecek bir yer olduğunu düşündüm. Ylvis oraya İstanbul tabelası yerine Marakeş tabelası koysa çok daha avantajlı olacaktı bence. İstanbul'un Batılılara göre "gelişmiş" görüntüsünü koymayı tercih etmiyorlarsa da buraya yakın bulduğum Mardin'in güzellikleri gösterilerek UNESCO Dünya Mirasları Listesi'ne giden yolda bir adım daha atılabilirdi.

Böyle bir hamle yapma zorunlulukları yok elbette. Bari olanı gösterselerdi. Hâlâ "land of turban", hâlâ fes. İstanbul'da her çeşit insan var, bunu öğretemedik. Bu kafayla İstanbul'a gelseler özellikle Harbiye-Elmadağ-Taksim üçgenindeki süitlerde kalsalar şoka girecekler demek.

Şarkının bestesi burada (Gerekli izinleri aldıklarını umuyorum):



Ama tabii klibin güzel yanları yok değil. Birincisi Mr. Toot'un aleti sarışın olan kardeş Bard tarafından tasarlanmış. Hem telli hem de üflemeli bir çalgı "toot", ayrıca elektronik bir ses veriyor. İkinci güzel ayrıntı Mr. Toot'un sahne arkasında kısa bir hazırlıkla adeta Barış Manço'ya dönüşmesi ve seyircinin bu ani değişikliği ("modern music"i!?) kaldıramayıp alandan ayrılması. Genel oryantalizmi üç dakikalığına görmezden gelirsek Binbir Gece Masalları atmosferi de yakalanabilir.

Not: Mr. Toot Bart'ın ta kendisiymiş. Eh, yine güldürdünüz keratalar.

Klibi şuradan izleyebilirsiniz.




Epeydir aklımda olan bir şarkı ve klibinden bahsedeceğim: Klibi Whitestone Pictures tarafından çekilen, şarkısı The Brothers Bright tarafından icra edilen "Awake O'Sleeper".

Klibe yıllar önce nereden denk geldim hatırlamıyorum bile. Bir ara da adını unuttum, fellik fellik aradım. Butik bir iş olduğu için zor buldum ama buldum sonuçta.

Daha önce "The Great Commandment"ı da yazmıştım. Klip ya da filmde olsun, böyle mevcut düzenden özgürleşmeyi konu alan senaryoları pek seviyorum. Awake O'Sleeper'ın sözleri ve klibi de öyle. Hatta ara ara özgürlük marşı olarak söylenebilir.


Klibin Youtube'daki özeti şöyle: Issız bir yerden bir kahraman çıkagelir, kölelere seslenir, onlardan uyanmalarını ister. Klipte Platon'un Mağara Alegorisi'nden esinlenildiği ve kölelerin kim oldukların dan bağımsız, özgürlük mücadelelerinin anlatıldığı belirtiliyor.

Mağara Alegorisi demişken orada bir durayım. Platon, Devlet kitabının bir bölümünde kendinden yüzlerce yıl sonra bile canlılığını yitirmeyecek bir alegoriye imza atar. Bir mağarada yüzleri duvara dönük olarak zincirlenmiş adamlar vardır. Güneş arkalarındadır. Dönüp bakamazlar. Güneşin duvara yansıttığı gölgelerle eğlenirler. Bir adam (filozof) zincirlerinden kurtulmayı başarır ve dışarı çıkar. Baktıklarının gölge olduğunu keşfeder ve gerçek güneş ışığını deneyimler. Sonra mağaraya geri dönüp gerçekleri anlatmaya çalışır. Kimse ona inanmaz. (İmkânsız değildir elbette.) Günümüzde de böyle değil mi?

Klibe geçersek... Özette de denildiği gibi kovboy tipli bir adam bir anda ıssız bir yeşilliğin içinde gözlerini açar. Yarma bir adam sekiz köleyi arabasına zincirlemiş, zorla götürmektedir. Adamımız onların arkalarından gider. Şarkının sözlerini kulaklarına haykırır: "Uyansana Uykucu!" Bu çağrısı, oradaki otorite figürü olan yarmanın dikkatini çeker ve tabii ki sinirine dokunur. Bu yola başkoyan kahramanımızın ondan korkusu yoktur. Sağlam bir dayak yiyerek yere serilir. Adamımız dayak yerken köleler dönüp bakmaz ama şarkıya acılı yüz ifadeleriyle eşlik ederler... ve arkadaki bir köle başını çevirir. Bu noktada birlikten kuvvet doğar deyip zincirlere asılırlar ve bağlı oldukları araba, tekerleri tozu dumana kata kata olduğu yerde kalır. Sonunda zincirler kopar ve yere serilmiş yarma serbest kalan kölelerle karşı karşıya kalır. Başına ne geldiğini görmeyiz ama tahmin edebiliriz. Kahramanımız görevini yerine getirmenin rahatlığıyla ayağa kalkar ve şapkasını takarak geldiği ıssız yeşilliğe doğru ilerler.



Klip, şarkının ritimleriyle mükemmel bir uyum içinde. O yüzden yürütülen köleler yerinde siz varmışsınız gibi hissedebiliyorsunuz.

Whitestone Pictures'ın başka güzel klip-kısa filmleri de var. Birçoğu yaratıcı olan bu filmleri şuradan izleyebilirsiniz: http://whitestonemp.com/films/

The Brothers Bright'ın "Blood On My Name" şarkısı da True Blood'da kullanılmış.

Hoş işler yapan bu ekibi ara ara takip etmenizi öneririm.
PMS, yani adet öncesi sendrom, birçok kadını her ay yoklayan bir rahatsızlık. Vücut kendini adete hazırlarken hormonal değişikliklerin psikoloji etkilemesi doğal. Bol kalorili yiyeceklere, özellikle çikolatalara saldırmak, durduk yere ağlamak, sinirlerin hop oturup hop kalkması... PMS'e hoş geldiniz.

Konu hakkında birçok şey yazılıp çizildi. Bilimsel makalelerden absürt komedilere kadar birçok materyali internetten bulabilirsiniz. Amacım, tıbbi bilgi vermek değil. Bu ay kendi yaptığım bir keşfi paylaşmak istiyorum: Blues Brothers'tan PMS'e kadar yaptığım video araştırmasında karşıma çıkan "PMS Blues".

Çalışma hayatını eleştirdiği "9 to 5" şarkısıyla tanıdığım Dolly Parton söylüyor "PMS Blues"u. Dolly Parton, Amerikalı bir country şarkıcısı. Grammy adaylığına ve Grammy ödüllerine doymamış müzik kariyeri boyunca. 68 yaşında, hâlâ da çalışmaya devam ediyor. Klonlanan koyun Dolly'nin adı da ondan alınmış, Vikipedi'nin yalancısıyım.

Şarkının Sözleri


PMS ancak bu kadar güzel ve esprili anlatılabilirdi. (Sonunda ağlamaya başlıyor bir de...) Sözleri ve çevirilerini de yazayım tam olsun.

Eve you wicked woman, you done put your curse on me
(Havva seni hınzır kadın, beni lanetledin)
Why didn't you just leave that apple hangin' in the tree
(O elmayı ağacın üstünde asılı neden bırakmadın ki)
You make us hate our husbands, our lovers and our boss
(Kocalarımızdan, sevgililerimizden, patronlarımızdan nefret ettirdin bizi)
Why I can't even count the good friends I've already lost
(Çoktan kaybettiğim iyi dostları neden sayamıyorum bile)
Cause of PMS blues, PMS blues
(PMS blues [efkârı] yüzünden, PMS blues)
I don't even like myself, but it's something I can't help
(Kendimi bile sevmiyorum ama önüne geçemediğim bir şey bu)
I got those God almighty, slap somebody PMS blues
(Yüce Tanrım birilerini tokatlamak istiyorum PMS blues'una yakalandım)
Most times I'm easy going, some say I'm good as gold
(Çoğu zaman uysalım, bazıları pamuk gibi olduğumu söyler)
But when I'm PMS I tell ya, I turn mean and cold
(Ama PMS olduğumda, söyleyeyim buz gibi ve zalim oluveriyorum)
Those not afflicted with it are affected just the same
(Bundan ıstırap çekmeyenler de aynı şekilde etkileniyor)
You poor old men didn't have to grin and say "I feel your pain"
(Zavallı adamlar sırıtıp "Acını hissediyorum" demek zorunda değildi)
PMS blues, PMS blues
(PMS blues, PMS blues)
You know you must forgive us for we care not what we do
(Anlarsınız ya ne yaptığımızın umurumuzda olmadığı için bizi affedin)
I got those can't stop crying, dishes flying PMS blues
(Ağlamama engel olamıyorum, tabaklar uçuşuyor PMS Blues'una yakalandım)

But you know we can't help it
(Ama bilirsiniz ya ona engel olamıyoruz)
We don't even know the cause
(Sebebini bile bilmiyoruz)
But as soon as this part's over, then comes the menopause
(Ama bu bölüm biter bitmez ardından menopoz gelir)
Oh, Lord, Oh, Lord
(Ah Tanrım, ah Tanrım)
We're going to always be a heap of fun
(Hep böyle bir eğlence yumağı olacağız)
Like the devil taking over my body, suffering, suffering, suffering
(Sanki şeytan bedenimi ele geçiriyor, çile, çile, çile)
Everybody's suffering, huh?
(Herkes çile çekiyor, ha?)

But a woman had to write this song, a man would be scared to
(Ama bir kadının bu şarkıyı yazması gerekiyordu, bir adam korkardı)
Lest he be called a chauvenist or just fall victim to
(Adı şoveniste çıkar veya kurban gidiverir diye)
Those PMS blues
(O PMS blues'a)
You know we'd kill for less than that
(Bilirsin daha azı için bile öldürürdük)
PMS blues
(PMS blues)
You don't want to cross my path
(Yoluma çıkmak istemezsiniz)
Cause a pitbull ain't no match
(Çünkü bir pitbul bile dengim olamaz)
For these teeth a clenchin', fluid retention
(Çünkü dişler kenetleniyor, sıvı tutulması)
Head a swellin', can't stop yellin'
(Kafa şişiyor, bağırmadan durulmuyor)
Got no patience, I'm so hateful
(Sabrım yok, öyle nefret doluyum ki)
PMS blues, premenstrual syndrome
(PMS blues, adet öncesi sendromu)
Got those moods a swingin', tears a slingin'
(O ruh hallerinin çalkalanması var, gözyaşları boncuk boncuk akıyor)
Nothin' fits me when it hits me
(Başıma bir geldi mi beni hiçbir şey doğrultamıyor)
Rantin', ravin', misbehavin'
(Atıp tutuyorum, kuduruyorum, edepsizlik ediyorum)
PMS blues
(PMS blues)

It's the only time in my life I ever think about wishing I'd been a man
(Ömrümde erkek olmayı dilediğim tek zamandır bu)
But you know that only means one thing
(Ama bilirsiniz bunun tek bir anlamı var)
If I'd have been a man, I'd be somewhere right this very minute
(Erkek olsaydım bu zamanda tam bu anda bir yerlerde olacaktım)
With some old cranky, naggin', raggin' hateful woman
(Huysuz, dırdırcı, asabi bir kadınla)
With those old PMS blues
(Şu bizim PMS blues'la)
PMS blues
(PMS blues)
I don't want to talk about it, we both could do without it
(Ondan bahsetmek istemiyoruz, onsuz ikimiz de idare edebilirdik)

Got those treat your kids bad, don't you talk back
(Çocuklarına kötü davran, bana karşılık verme hallerine büründüm)
Gone ballistic, unrealistic
(Gülleye döndüm, gerçekdışı oldum)
Awful lowdown, bitch to be around
(İşin aslı fena, kaltak buralarda)
PMS blues
(PMS blues)


Birkaç ay önce, bir arkadaşım Antalya Aspendos'ta düzenlenecek Opera Festivali'nin ilk gösterimine katılalım dediğinde çok uzak gibi gelmişti. Ama o haftasonu, o cumartesi gelip çattı ve Verdi'nin Aida'sını İzmir Devlet Opera ve Balesi sanatçılarının yorumuyla izledik.

Daha önce Aspendos'a gitmemiştim ve Aida'yı da seyretmemiştim. O yüzden benim için yepyeni bir deneyim oldu.

Aspendos

Önce Aspendos'tan bahsedeyim. Karanlıkta görebildiğim ve opera severlerle dolup taşan Aspendos Tiyatrosu'na servis veya özel taşıt olmadan ulaşılabiliyor mu bilmiyorum. Epey dışarıda kalıyor. İçeri girdiğimde ilk aklıma gelen "eskiler şehir kadar tiyatro salonu yapmış" oldu. Günümüzde tiyatro ve operaların bir bir kapatıldığını düşününce gerçekten manidar.

Aspendos adı Yunan öncesi Anadolu dilinden geliyor. Bugünkü adı Belkıs. Akalar tarafından kurulmuş. Devrinin en zengin kentlerinden biriymiş. Ticaret yolu üstünde yer alması ve Köprüçay Irmağı'yla limana bağlandığı için ele geçirilmek istenen en gözde şehirlerdenmiş. Her tarihi eser gibi Aspendos'un da bir efsanesi var ama kadın için hazin sonla bittiği için yazmayacağım. Efsaneden çıkarılabilecek sonuç günümüzde de geçerli: Burada harika bir akustik var.

Aida

Akustik böyleyken orada opera dinlemenin ve seyretmenin de keyfi bambaşka. Havanın gece bile aşırı sıcak olması ve tiyatronun şeklinden dolayı içerisinin hiç rüzgâr almaması seyircileri ama en çok orkestrayı ve sanatçıları zor durumda bıraktı. Ama bu olumsuzluğa rağmen performans harikaydı. Dekor ve kostümler de öyle. (Görselde performans başlamadan önce dekordan bir kare bulunuyor. Opera sırasında flaş kullanmak zorunda kalacağım için çekim yapmadım.)

Kısaca Aida'dan da bahsedeyim. Aida'nın kelime anlamı "misafir" demekmiş. Giuseppe Verdi tarafından daha en başta isimden itibaren özenle yazılmış klasik bir opera söz konusu. 4 perdeden oluşan opera 3 saat sürüyor.

Aida, Etiyopyalı bir prenses ve Mısır'ın elinde tutsak. Muhafızlar komutanı Radames'le birbirlerine âşıklar. Ama firavunun kızı Amneris de Radames'e âşık ve konumunun da etkisiyle oldukça hırslı. İşler yeterince karışık değilmiş gibi Mısır firavunu Radames'i Aida'nın babası, Etiyopya Kralı Amonasro'yla savaşmaya gönderir. Aida kime üzüleceğini şaşırır. Bir tarafta babası, bir tarafta sevgilisi... Savaşı Radames kazanır, Amonasro ve Etiyopya halkı esir düşer. Radames onların özgür bırakılmasını ister firavundan. Daha sonra Amonasro kızını kullanarak pusu kurar. Aida Radames'e her şeyi bırakıp kaçmayı teklif eder. Radames tam kabul etmişken işler ters gider ve vatan hainliği suçuyla yakalanır. Başrahip Ramfis tarafından suçlu bulunur. Aida babasıyla kaçar, babası öldürülür ama Aida kayıptır. Radames ölüme mahkûm edilir. Amneris kahrolur. Aida tam da Radames'in olduğu çukura saklanmıştır. İkisi ölümü birlikte karşılar.

Opera İtalyanca, Aspendos'ta ekranlardaki altyazılardan Türkçesini takip ettim. Altyazı konusunda ufak bir eleştiri yapmak istiyorum. Altyazıları hazırlayanların iş yükünü bilmiyorum elbette, belki aceleye gelmiştir. Çok sayıda noktalama ve imla hataları ile anlatım bozukluğuna rastladım. (Hiçbir yerde olmamalı ama insan operada çıtayı biraz daha yükseltiyor.) Bu durumun performansın kalitesine yakışmadığını düşünüyorum.

İlginizi çekerse gösterimler 24 Eylül'e kadar farklı operalarla devam edecek. (Antalya Müzesi'nin önünden servise binebilir ve onunla geri dönebilirsiniz.) Program şöyle: http://www.aspendosfestival.gov.tr/program.html

Operanın ertesi günü üzücü bir haber aldık maalesef. Sanatçılar, festival dönüşünde bir araba kazası geçirmiş. İçlerinde ağır yaralananlar da varmış. Hepsine tek tek acil şifalar diliyorum.

Öncelikle Rammstein'ın hoyrat bir grup olduğunun ve Du Hast klibinde kadıncağızı yaktıklarının farkındayım. Yalnız politik duruşlarıyla ilgili genel görüşün aksine felsefe pop yıldızı Zizek'le hemfikirim: "Rammstein'ı neo-Nazi değil solcu olarak görüyorum." Doğu Almanya'da müzik yapmak için enstrüman bulamadıklarını ve altı üyeden beşinin askerlikle ilgili sorun yaşadığını göz önünde bulundurursak uzak bir iddia değil. Kendilerini temize çıkarmak için "Links 2 3 4" adlı, "Kalbim soldan atıyor" nakaratlı bir şarkıları da mevcut. (Klibinde bir sürü minik karınca birleşip onları kötü yöneten kocaman üç böceği alaşağı ediyor.)

"Du Hast" ve "Ich Will" gibi şarkılar Almanca fiil çekimlerini öğrenmek için ideal gibi dursa da aslında sözlerin birçoğunda yan anlamlar ve kafiyeler bulunuyor. Babası da şair olan Till Lindemann söz işini iyi kotarıyor. Öykülerimin birçoğuna ilham verdiler, sağ olsunlar. Bunların yanı sıra Rammstein şarkılarının bir güzelliği de deşarj etme özellikleriyle muhteşem bir öfke terapisi için fırsat sunmaları. Almancanın fonetiğinden midir nedir Till Lindemann böğürdüğünde ben de böğürmüş sayılıyorum. Özellikle "NEEEIIIIN!" ağzı müthiş dolduruyor. "Hayır" öyle değil, "No" resmen cılız. Ama "Nein" öyle değil.

Şarkılarda "Ogggraaah" gibi nidalar veya kallavi bir "Nein" geçtiğinde neler oluyor anlatayım: Hitap yoksunu işverenlere, etrafınızdaki kifayetsiz muhterislere, savaşlarda veya direnişlerde ölen çocuklara, ülkenin her gün daha da kötüleşen koşullarına, yetkili olması gereken kişilerin aymazlığına, kadınlara ve LGBTİ bireylere yönelik şiddete, devletin ve toplumun baskısına, şehirlerin ve parkların içine edilmesine ve şu an aklıma gelmeyen pek çok şeye karşı hücrelerimize biriken öfkeyi bir nebze dışarı atma fırsatı buluyoruz.

Kontrol manyağı yöneticilerle muhatap olurken "Ich Will", kılımızı kıpırdatmak istemezken "Keine Lust", gündeme sinir olunca "Links 2 3 4", tatil için yanıp tutuşurken "Reise Reise", postapokaliptik hisler içindeyken "Mutter" veya "Mein Hertz Brennt"... Şahsi terapi şarkımla noktayı koyayım. Erzurum türküsüyle (evet bildiğiniz Erzurum türküsüyle) başlayan ve Almancadaki yıkmak, yok etmek fiillerinin hemen hepsini kullanan "Zerstören":



Camouflage grubunun 1987 tarihinde çıkan "The Great Commandment" parçası söz ve müzikler açısından yeterince etkileyici değilmiş gibi bir de distopik kliple taçlandırılmış.

80'li yıllar deyince benim aklıma ilk gelenlerden biri synth pop, biri de George Orwell'ın (o tarihlerde yazılmamış olsa da) 1984 distopyası. "The Great Commandment" klibi 80'ler hayalimin vücut bulmuş hali. Yayınlanmasından neredeyse otuz yıl sonra keşfetsem de hiç yoktan iyidir.

The Great Commandment, Türkçesiyle Büyük Emir, Yeni Ahit'te İsa tarafından alıntılanan ilk iki emri anlatmak için kullanılıyor. Şarkının ismi muhtemelen bunu kastediyor. Ama klipte dine de siyasete de çekilebilecek bir eleştiri mevcut. Ayrıca siyah beyaz çekimle kasvete kasvet katılmış.

Sözleri

Sözlerle tamamen uyumlu bir klip var karşımızda. Giriş dizeleri "Some people suppress you / They parch you and reap a disaster" (Bazı insanlar sizde baskı kurar / Sizi kurutur ve sizden bir felaket biçer) oldukça açıklayıcı. Çocuk seyircileri gördüğümüz sırada bir yandan da şu sözleri duyarız: "Re-education for the infants / Who demanded for an innocent instance" (Masum bir örnek isteyen / Çocuklara yeniden eğitim).

Devamı şöyle:

The great commandment shows the contempt (Büyük emir o küçümsemeyi gösteriyor)
Between the world and their emberrassing pavement (Dünya ve utanç verici zemini arasındaki)
Believe the scholars, read the readings (Âlimlere inan, okuma parçalarını oku)
Realize the man who says anything (Her şeyi söyleyen adamı anla)

The needies believe you (Muhtaçlar size inanıyor)
They treat you like the survivors of a disaster (Bir felaketten kurtulmuşsunuz gibi davranıyor)
Re-education for the infants
Who demanded for an innocent instance

Bu arada çocukların hepsinin yüzü gözü kirli ve üstlerinde eski püskü giysiler var. Klibin ilk sahnelerinde de terk edilmiş harap binalar görülüyor zaten. Konuşmacının konuşmasını yoksul bir muhitte yaptığını tahmin edebiliyoruz.

Klipten Ayrıntılar

Klibin etkileyici bir yönü hâlâ güncel olması. Günümüzde mikrofonu alıp kitleleri boş konuşmalarla etkileyen meşhur insanları saymama gerek yok. Sadece çocuklar değil hepimiz dinliyoruz ve kimimiz söylenenlerin gerçek olduğuna inanıyoruz.

Klipte çok gerçekçi olan bir unsur daha var. Grup elemanlarından biri (Oliver Kreyssig) şarkının sözlerinin olduğu bir bildiri dağıtırken elinde uzun bir ışık bulunan "bekçi", "kraldan çok kralcı" bir cüce konuşmacının çocuklara dikte ettiği rejimi korumak için sürekli geziniyor ve akılları çelebilecek bu bildiriyi haşince engelliyor. Daha sonra Oliver'ın bildiri dağıtmasına grubun diğer bir elemanı (Heiko Maile) yardım etmeye başlıyor. (Durdura durdura izlerken yeni şeyler keşfediyorum. Heiko arabadan iniyor, ortamdaki tek araba bu. Muhitin zengin kesiminden de yardım geldiğini çıkardım bu ayrıntıdan.)



Herkes ilk başta muhalif olacak değil ya. Solist (Marcus Meyn), konuşmacıyı dinleyen çocukların arasına karışıyor ve konuşmacıya sağ yumruğunu kaldırarak destek vermekten kendini alamıyor.



Ama küçük bir kızın her şeyden alakasız biçimde onunla top oynamak istemesi milat oluyor. Çünkü bu kızın topu konuşmacının altındaki perdeli bölmeye kaçıyor ve kız orada bir mekanizma fark ediyor. Meraklı bir ufaklık olarak düğmelerle oynuyor.



Konuşmacı önce kalakalıyor, sonra abuk sabuk hareketler yapmaya başlıyor. Başta sus pus duran çocuklar çok eğleniyor, onunla dalga geçiyor ve üstüne peçete atıyorlar. Adamın belden aşağısı kopup bir robot olduğu anlaşılınca çocuklar dinlemeyi bırakıp dağılıyorlar. Solist de sahte sözcüklerin büyüsünden kurtulup küçük kızla birlikte grup arkadaşlarına katılıyor. (Konuşmacının foyası ortaya çıktıktan sonra bizim bekçi cüceden eser kalmıyor!) Biraz fantastik unsurlarla bezenmiş olsa da ne kadar tanıdık değil mi?



Bunların hepsi tam üç dakikaya sığmış. Klibin tamamını buradan izleyebilirsiniz:


Gönlümden geçen org
80'li yıllarda doğan bir çocuk olmanın yazısız kurallarından olsa gerek org, klavsen, piyano ve sintisayzır (synthesizer) görünce veya duyunca adeta hipnotize oluyorum. Özellikle iş yerinde dinliyorsam kendimden geçiyorum, bilgisayarımın klavyesi bu enstrümanlardan birinin klavyesine dönüşüyor.

Bunda elbette ilkokul birinci ve ikinci sınıfta ailemin desteğiyle org kursuna gitmemin de etkisi büyük. (O dönemde orga bir şekilde el değdirmemiş yaşıtım var mı emin değilim.) Şu anki Nikon mu Canon mu tartışmaları gibi o sıralarda Yamaha mı Casio mu sorusu dönüyordu ortamda. Casio orgum evde hâlâ duruyor. (Ses kaydı yapan yeni modellerle ona ihanet edesim geliyor ama vakit yok.)

Birinci sınıfta okuma yazmayı çoktan öğrendiğim için nota okuma konusunda da sıkıntı çekmemiştim. İki seneden sonra kursun yeri değiştiği ve nedense şu an pişmanlık duyduğum bir üşengeçliğe kapıldığım için org eğitimim yarıda kaldı. Şu an niyetlensem direkt sintisayzardan başlarım gerçi. (Bir yandan da beni bekleyen bir ney var.)

80'ler pop şarkıları içinde özellikle 80'ler synth pop kategorisini sevmem de tesadüf değil muhtemelen. Casio orgların klasiği olan DEMO tuşunda o dönemin popüler şarkılarından biri bulunurdu. Benimkinde olanı yıllarca kaç kere dinledim belli değil. O yıllarda Shazam yok, kendim de Shazam'a dönüşmemişim, radyodan da bahtıma ne çıkarsa. Daha sonra internette videolar ve müzikler arttıkça keşif gecikmedi:


Çocuk suratlı ama dede sesli Rick Astley, "Together Forever":

80'ler pop cıstak cıstak havasıyla güzel kafa dağıtıyor ama 80'ler synth popunun havası daha ayrı geliyor bana. Oldukça şahsi bir duygu, dinlediğimde derin ve ruhani bir hava katıyor sanki. 80'ler şarkılarının genelinde olduğu gibi arka arkaya dinleyince bir süre sonra aynı kişi söylüyormuş izlenimine de kapılıyorum ama bazı grupları ve birkaç şarkıyı ayrı tutmazsam haksızlık ederim.

Müzik eleştirmeni değilim, bu işten şu anki birikimimle alnımın akıyla çıkar mıyım bilmiyorum, o yüzden beni etkileyen bu gruplar ve şarkılardan birkaç bağlantı paylaşmakla yetineceğim. Maksat kendini pazartesi sanan bu perşembe gününde ve başka günlerde dinlemelik küçük bir liste olsun.

Gruplar


A-ha


Kadife ses tabirinin en geçerli olduğu kişilerden biri bu grubun solisti Morten Harket olsa gerek. (2 Mayıs'ta konseri var ama kaçacak...)



Artık ana karnındaki bebenin bile bildiği, etkileyici animasyon klibiyle "Take On Me": www.youtube.com/watch?v=djV11Xbc914

Klibi devam niteliğinde olan ve bence daha kaliteli olan "Sun Always Shines On TV": www.youtube.com/watch?v=a3ir9HC9vYg

Alphaville


A-ha gibi döneminin ve türünün kaliteli müziklerini yapan gruplardan biri daha. (Bu elemanlar da Türkiye'ye gelmişti ve gitmemiştim. Rock konseri takip etmekten 80'leri ihmal mi ediyorum?)

Onca yıldan sonra bile, sözlerinde neyi anlattığı konusunda hâlâ fikir birliğine varılamayan "Big In Japan": http://www.dailymotion.com/video/x9ka15_alphaville-big-in-japan-80-s-nostal_music

Melodisi, barıştan bahseden sözleri ve klibi ayrı güzel olan "Forever Young": http://www.youtube.com/watch?v=t1TcDHrkQYg

Pet Shop Boys


Pet Shop Boys da yukarıdaki gruplar gibi kaliteli müzik yapıyor ve yine o gruplar gibi müzik yapmaya devam ediyorlar. (Tabii ki Türkiye'ye gelmişler ve kaçırmışım.)



Orijinalinden daha iyi olan, en azından yarışan yeniden yorumlamalar denildiğinde ilk akla gelebileceklerden "Always On My Mind": www.youtube.com/watch?v=n2aMaMkDwTA

Solist Neil Tennant'ın babasına ithafen, "o günah, bu günah, şu günah" muhabbetine ithafen yazdığı ve 80'lerin en anlamlı parçalarından biri olmaya aday olan "It's a Sin": http://www.youtube.com/watch?v=y7I5UaB7mx4

Camouflage


Depeche Mode'u andıran ama şahsi görüşüme göre kulağa daha hoş gelen bir grup, üstelik halen etkin. (Kesin gelmemişlerdir dedim, birkaç kere gelmişler, bravo bana.)

"Love is a Shield": http://www.youtube.com/watch?v=SXODGahChBM

"The Great Commandment": http://www.youtube.com/watch?v=9DL_Pxgqmno

Şarkılar


Secret Service, "Oh Susie": http://www.youtube.com/watch?v=M1DrigsmscQ

Real Life, "Send Me An Angel": http://www.youtube.com/watch?v=jCHE0Tjw6MA

"Tilki ne söylüyor, kimse tilkinin neler hissettiğini merak etmiyor" ve benzeri gönderilerin ardı arkası kesilmiyordu. Bir gün spor salonunda da mevzu bahis şarkıya denk geldim. Nakaratındaki "ding ding ding dingi dingler"e takıldım. "Hay senin derdini" dediğiniz noktada zaten şarkıyı söyleyen arkadaşlarla tanışıyorsunuz.

Ylvis, Vegard ve Bard Ylvisaker isimli iki kardeşten oluşan Norveçli bir komedi grubu. Norveççede "yetenek" anlamına gelen Ylvis, Norveç'te ilgiyle izlenen bir ekip olmasının yanı sıra dünyaca ünlü artık. Genç ve dinamikler, espriler gayet başarı, bestelerle uğraşılmış ve sesler harika. Zaten ikisi de enstrüman konusunda eğitimli. Büyük kardeş Vegard gitar, ses ve komedi üzerinde, küçük kardeş Bard da ses, komedi ve akrobasi üzerinde yoğunlaştı. Espri zenginliğinde kardeşlerin çocukluklarını Angola ve Mozambik'te geçirmelerinin de etkili olduğunu tahmin ediyorum.

Günümü gün eden şarkılarından kısaca bahsedeyim. Sözleri ve klipleri güldüren şarkıları sadece dinlerseniz de müzikal zevk alıyorsunuz.

1. "The Fox"


Grubu dünyaca ünlü yapan şarkı. Gayet keyifli, cıstak cıstak bir melodisi var. Dediğim gibi, nakaratı olmasa spor salonundaki diğer şarkılardan ayırt edilemeyecek halde. Şarkının ana fikri: Bütün hayvanların sesini duyduk ama tilkinin sesi ne ola ki? Tilkinin solosuna ayrıca dikkat. Uyarı: Durduk yere garip sesler çıkarmak çıkarma dürtüsü oluşturabilir. 


2. "Someone Like Me"


Hem müzikal hem dubstep keyfi. Kendileri gibi dubstep sever bir sevgili bulamayan bir kadın ile bir erkeğin mutlu sonla biten öyküsü. Değme müzikallere taş çıkartan girişten sonra tetikte olun. Çiçek uzatma sahnesinde başlayan çılgın ilan-ı aşk sahnesinin romantizmini başka kliplerde bulamayacaksınız muhtemelen. "PLEASE TAKE THIS F*CKİNG FLOWERS!"


3. "Jan Egeland"


Klibe baktıkça güldüren, klipten ayrı dinleyince Iron Maiden, Judas Priest veya 80'ler rock gruplarından birini dinliyormuş havası yaratan bir şarkı. Epey de erotik bir anlatım var. BM Acil Yardım Koordinatörü Jan Egeland, habersiz yapılmış bu şarkı ve klip için "sözler çılgın, melodi muhteşem" demiş. Böyle bir çalışma Türkiye'de yapılsa ne olurdu acaba?


4. "Work It"


"Work It" (çalıştır) bir rap şarkısında olabilecek her şey, hatta daha fazlası var. Ylvis'ten halka hizmet: Kadın vücudu nasıl çalışıyor, anatomik olarak tanıyor musunuz? Peki, alem yaptığınız jakuzi nasıl çalışıyor, o kadar insan içine girdiğinde sudaki bakteriler ne olacak? Bütün bunların cevabını bu şarkıda bulabileceksiniz. 


5. "Pressure"


Yine rap esintileri olan bir şarkı. Günlük hayatta doğru miktarda basınç uygulamanız gerekir. Örneğin, bir kadın bluzunu çıkardığında ne yaparsınız? Bir akupunktur iğnesini omzunun yanına batırıp oluşan baskıyla onu boyun ve sırt ağrısından kurtarabilirsiniz. Yine ibretlik bir çalışma...


6. "Stonehenge"


Görünüşte kusursuz bir hayatınız olsa da bazı sorular zihninizi kurcalayabilir. Mesela, Stonehenge'i neden inşa ettiler? Granitten büyük bir doğum günü pastası mı yoksa kaçması çok kolay olan bir hapishane mi? Bu soru sizi uyurken, çalışırken, hiçbir zaman rahat bırakmayacak.


7. "Massachusetts"


Boyband'ler canlandı ve Amerikan rüyasını tekrar yaşıyorlar, üstelik anlatmakla bitmeyecek Massachusetts'te. Tabii telaffuzu biraz zor. Bu klipte Vegard ve Bard kardeşlere Calle Hellevang-Larsen da eşlik ediyor.


8. "The Cabin"


İş yerinizde size bir video geliyor ve dudağınızı ısırarak açıyorsunuz. İçinden ne çıkabilir? Puslu bir ses sizi kulübesine davet ediyor, çatal bıçak takımlarını göstermek ve spagetti ikram etmek istiyor. Vuhuu!

http://www.youtube.com/watch?v=GVyDovLA2vw

Bonus: "Janym"


Ylvis'in "Big In Kyrgyztan şovları için hazırladıkları Rusça bir şarkı olan Janym, ikilinin Rusça telaffuz denemeleri ve Kırgızistan'da yörük çadırından prenses kaçırma sahneleriyle renkleniyor.

http://www.youtube.com/watch?v=4D2Az8wGSQk

Moral bozukluğunda, streste birer doz dinlenesi bir grup sizi bekliyor. İşlerini eğlenerek yaptıkları her hallerinden belli. Hem eğleniyorlar, hem para kazanıyorlar, hem ülke ülke geziyorlar. Kardeşimin aklını çelmenin vakti geldi...