mülteci etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mülteci etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

District 9, beni en çok etkileyenlerden biri oldu. 2009'dan beri ötelediğime biraz pişman olmadım değil. Bilim kurgu, belgesel tarzı anlatım, aksiyon ve günümüze göndermelerle dört dörtlük bir yapım. Sürprizbozanlarla bile keyfi çıkar ama siz yine de temkinli olun.

Filmin başında ağırlıklı olarak yer alan belgesel anlatım farklı bir film izleyeceğinizi haber veriyor. Farklı uzmanlar gerçekleşen olaylar hakkında bildiklerini ve yorumlarını aktarıyorlar. Böylece yaşananların içinde gibi hissediyorsunuz ve olan biteni farklı bakış açılarından dinleme fırsatı buluyorsunuz.

District 9, uzaylılara iyicil bakış açısıyla dikkat çekiyor. Normalde bir bilim kurguyu izlerken gerek uzaylı gerekse robot olsun, suç onlarındır, onlar kötüdür. İnsan temelli bakış açısının kendi pisliğini başkasına atma yöntemi... Burada mağdur olan insanlar değil, uzaylılar. İnsanların onları dışlamak için taktığı isimle "karidesler". Hatta E.T. gibi öyle temiz yüzlü, öyle acıklı bakan uzaylılar ki içlerinden kötülük gelmeyeceği bariz.

Uzaylı mülteciler


Filmde mültecilere göndermeler hat safhada. Görevliler, gökyüzünde çark eden gemide zor şartlar altında hayatta kalmaya çalışan uzaylıları bir bölgeye yerleştiriyor. Adını da District 9 koyuyorlar. Başta bir milyon olan nüfusları yıllar sonra 1,8 milyona çıkıyor. Buralarda da röportajlar var. Johannesburg halkı onlardan rahatsızlıklarını dile getiriyorlar. Her yerde "Sadece insanlar girebilir" diye tabelalar var. Uzaylıların üstüne kırmızı çarpı atılmış.

District 9'da dışlanan uzaylıların yapabilecekleri pek bir şey yok. Bölgeye yerleşen Nijeryalılarla takas yapıyorlar. Makineye karşılık kedi maması (kedi mamasına bayılıyorlar) veya silah vb. Aslında üstlerinde sadece devletin değil buradaki kanunsuzluktan yararlanan Nijeryalıların da baskısı var.

Ama böyle bile huzur beklemiyor onları. Devlet, nüfusu gitgide artan uzaylıları halkın huzurunu bozmayacakları!? daha uzak bir kampa yerleştirmeye karar veriyor. Elbette bunun için görevlendirilenler, haklı bir dirençle karşılaşıyor. Direnenleri silah zoruyla çıkarmak zor değil. Uzaylı DNA'sıyla çalışan silahları olsa da bu uzaylılar tabanca ve tüfekle vurulabilen gayet kırılgan yaratıklar.

Wikus Van de Merwe


Wikus Van de Merwe, kalantor kayınpederi tarafından District 9'daki uzaylıları tahliye etmekle görevlendiriliyor. Başta kendisi tam bir Zebercet. Kıl görünüşü ve mıymıy konuşmasıyla tam bir görev adamı. Onu çeken kameralara iyi görünmek için elinden geleni yapıyor. Kendisi sadece evden çıkma haberini veriyor, kaba kuvveti peşindeki askerler uyguluyor.

Uzaylılardan biri olan Christopher Johnson (evet, kendilerine insan isimleri koymuşlar) görevlilerle iyi geçinmeye çalışıyor çünkü başka planları var. Yirmi yıldır üzerinde çalıştığı planlar. Bu planları birlikte yaptığı arkadaşı görevlilerle ters düşünce öldürülüyor. Bir de şirin mi şirin küçük bir çocuğu var.

Christopher Johnson'ın arkadaşı öldürülünce görevliler evi basıyor ve Wikus Van de Merwe, Christopher Johnson'ın üstünde çalıştığı şeyi yanlışlıkla suratına sıkıyor. Tansiyon asıl ondan sonra yükseliyor. Wikus yavaş yavaş uzaylılara dönüşmeye başlıyor. Tırnakları düşüyor, dişleri dökülüyor ve devlet üzerinde deney yapmak için onun peşine düşüyor.

Wikus kaçabildiği anda gideceği adres belli: District 9. Başta evinden çıkarmaya çalıştığı uzaylılarla zorunlu olarak empati kurmak zorunda, bir yandan da uzaylı uzuvlarını büyülü sayan Nijeryalılardan kolunu kurtarmak. Devletin bir çalışanı olmaktan District 9'ının kahramanı olmaya uzanan serüveninde Wikus Van de Merwe (Sharlto Copley) filmin en önemli unsurlarından biri.

Neill Blomkamp'in bu filmini Chappie'den sonra izledim. Chappie, District 9 izleyenler tarafından pek beğenilmiyor. Belki de izleme sıramdan dolayı öyle düşünmüyorum. Chappie, District 9 kadar etkileyici değil ama bence yönetmen kendi çizgisini gayet net olarak belli etmiş: İyi niyetli uzaylılar, iyi niyetli robotlar ve derin bir empati. Bakalım, yönetmen bundan sonraki filmlerinde ne gibi süprizlerle karşıma çıkacak.

Kendim kadar yaşıtlarımın birçoğu da artık ülkeden gitmek istiyor. Bizi fersah fersah aşan bir kötüleşme söz konusu. Edward Said'in Yersiz Yurtsuz adıyla yayımlanan anılarını okuma nedenlerimden biri buydu: benzer bir coğrafyada benzer kafada bir insanın yurt dışına nasıl çıktığı ve neler yaşadığı.

Babasından dolayı halihazırda Amerikan vatandaşlığı bulunması beni biraz hayal kırıklığına uğrattı bu konuda. Fakat başka açılardan çok iyi bir kitap elbette. Orta Doğu'da siyasi karmaşa, aile yapısı ve bu ortamdan kurtulan ama köklerinden de kopmayan bir entelektüelin gelişim süreci.

Hepimizin hayatı zor bu coğrafyada. Edward Said daha da zor bir zamanda yaşamış okuduklarıma bakılırsa. Filistin'in düşmesi, Mısır'a yerleşme, Kahire'den ve Kudüs'ten anılar. En başta, Müslüman bir coğrafyada Hristiyan olmak. Araplar arasında İngiliz adı taşımak. Lübnan'da Filistin ve Mısır lehçesi karışık bir Arapça konuşmak. Batılı öğrenciler arasında Arap olmak. Kız kardeşleri arasında tek erkek olmak.

Dışlanmanın türlü türlü hallerini yaşamış Edward Said. İngiliz sömürgesini de yaşamış, sömürgenin ortadan kalkışını da, Filistin'in düşmesini de. Filistin düşünce gerçekten yersiz yurtsuz kalmayı da. Haliyle mülteciliği de deneyimlemiş. Amerika ve başka Batı ülkelerinde doğulu olmayı da.

Bu sıralarda ailesi çok güçlü davranmış diyebiliriz ama bence Said'in onlardan yeterli desteği aldığını söyleyemeyiz. Öncelikle, babayı fena halde Kafka'nın babasına benzettim. Babası araya sürekli bir engelller, kurallar yığını koyuyor gibi. Edward okulda sorunlu bir çocuk olduğu için şikâyetçi, kız kardeşleri kadar başarılı olmadığı için şikâyetçi. Sürekli itaat ve başarı bekliyor ondan. Bundandır ki oğlu Princeton Üniversitesi'nden dereceyle mezun olduğunda çok gururlanır. Kitaptaki fotoğraflarda bu gururu gözlerinden okuyabiliyorsunuz.

Anneyle daha yakın ama onun da kuralları var. Hepsi Edward'ı "yola getirmeye" azmetmiş. Ayrıca cinsellik tabusu Edward'ı vurmakta gecikmiyor. "Kendi kendini tatmin" kesinlikle yasak. Edward'ı bir keresinde yakalayan ailesi bir daha buna meyletmesin diye ailesi onu etkinliklere boğuyor. Belki de bu yüzden Batı'da ilk ilişkilerinde bocalıyor. Ailenin kuralları onu genelde sıksa da sağladıkları manevi destekten vazgeçmiyor. Okulda da şiddet ve dışlanmayla karşılaşıyor. Bazen dayak yiyor ama belki de bir savunma sistemi olarak genelde haşarı tarafta.

Kitapta adım adım bir entelektüelin oluşmasına da şahit oluyoruz. Küçüklükten itibaren epey zeki ve meraklı olan Edward, edebiyat klasiklerini okumaya ve klasik müziği sindirmeye başlıyor. Okudukça okuyası, dinledikçe dinleyesi geliyor. Biraz daha büyüdüğünde felsefeyle de tanışıyor. Elbette bunlar bir araya geliyor ve önce Princeton, sonra Harvard mezunu olan verimli bir yazar ve düşünürü meydana getiriyor.

Yersiz yurtsuzluğu yaşamadım ama Edward Said'den okumuş oldum. Sürekli olumsuz yöne gelişen gündem bakalım beni de yersiz yurtsuz bırakacak mı?
Post apokaliptik türünde izlediğim en iyi filmler arasına gönül rahatlığıyla koyabileceğim bir film Children of Men. İsminin çevirisi bu sefer hayal kırıklığı yaratmıyor, nokta atışı yapıyor: Son Umut.

2006 yapımı bu filmin yönetmeni Gravity (Yerçekimi) filminden de tanıdığımız Alfonso Cuaron. Başrollerde Clive Owen, Julianne Moore ve Michael Caine var. (Hepsi olduğu için görselde bu afişi seçtim.) Michael Caine yine kendini nüfusa aldırma isteği uyandıracak kadar sevimli. Film bir İngiliz yapımı. Aksanlardan ve direksiyonun yönünden anlamak zor değil zaten.

Sürprizbozanlara hazırlıklı olmakta fayda var.

Yıl 2027. Kadınlar kısırlaşmış, 17 senedir dünyada çocuk doğmaz olmuş. Hiç de imkânsız bir senaryo değil. Birçok ülkede erkeklerin sperm sayılarında düşüş var. Kadınlarda görülen polikistik over sendromu gibi sık rastlanan hastalıklar doğurganlığı epey azalttı. Doğurabilecek durumda olan birçok kişi de çocuk doğurmamayı seçiyor. Neyse öyle bir çağ ki en yaşlı değik en genç insan haber oluyor. En genç çocuk öldürülünce unvan başka bir kıza geçiyor.

Kaotik bir ortam var. "Ne zaman politikacılardan birinin başı belaya girse bomba patlıyor" deniyor. O hafta içinde ikinci kez hem de. İnsanlarda yaşama neşesi kalmamış. Her an tedirginlik içindeler. Sağlık bakanlığı herkese ya antidepresan ya da intihar hapı dağıtıyor. Eski aktivist Theo'nun (Clive Owen) tek eğlencesi, kendine ve hareketsiz yerinde oturan eşine bir ormanın içinde kurtarılmış bir bölge yaratan Jasper.

Günün birinde aktivistlik günlerinden eski sevgilisi Julian (Julianne Moore) karşısına çıkıyor. Bir amacı var elbette. Yıllar önce onların da bir çocukları olmuş ama ölmüş. Acısı içlerinde hâlâ canlı. Ama o acıyı hafifletecek bir olasılık var, son bir umut: Onca yıl sonra bir kadın hamile! Ama sorun şu ki müstakbel anne Kee bir mülteci. (Kee isminin okunuşunun "key" yani "anahtar" sözcüğüyle benzerliği bir tesadüf mü?) Yetkililer bebekten haberdar olursa onu ellerinden alırlar ve bu isyankârları da yaşatmazlar. (Zaten kendi içlerinde de çatırtılar baş gösteriyor.) Varlığı kulaktan kulağa aktarılan Tomorrow gemisinin denizde sığınak olarak dolaştığına dair söylentiler var. Bu ihtimal üstünde durup anneyle bebeği o gemiye ulaştırmayı amaçlıyorlar.

Yolda kayıplar veriyorlar. Çok zorlu anlar yaşıyorlar. Yolda dostlar ve düşmanlar ediliyor. Burada tek tek anlatılmaz, izlemek gerek. Ama birkaç sahne gerçekten çok etkileyici. Theo'nun Kee ve bebeği için çırpınışları yürek dağlayıcı. Kee'yi izbe bir odada doğurtma sahnesi alabildiğine gerçekçiydi. Kadınla birlikte ben de doğurdum sanki. Dünya tatlısı Jasper'ın kendini, karısını ve köpeğini bebek için feda etmesi içinizde yumru oluşturuyor. Mülteci kampında silahlı kuvvetlerle mülteciler arasında (aslında daha çok tek yönlü) yaşanan çatışma sırasında Theo ve Key kucaklarında bebekle çıkarken herkesin kalakalması, çatışmanın kesilmesi, zamanın adeta durması ve askerler dahil bütün insanların şaşkınlık ve hayranlık dolu yüzleri, onlar ortamdan güvenle uzaklaştıktan sonra çatışmanın kaldığı yerden devam etmesi görülmeye değer sahnelerden biriydi.

Filmin sonunda da üzülsem mi sevinsem mi bilemedim. Canını dişine takan Theo, gemiye giden kayıkta zar zor kürek çekerken yaralandığı anlaşılıyor. Çok geçmeden de orada hayatını kaybediyor. Sadece Key ve çocuğu kalıyor. Tomorrow gemisinin gerçek olması ve Kee'yi bırakıp gitmemesi içimize su serpiyor. Sondaki çocuk seslerinden anladığımız kadarıyla başka çocuklar ve başka umutlar da var. Jenerik bitiminde en sonda Shantih Shantih Shantih diye bir yazı çıkacak. Shantih Sanskritçede "barış" demek.

2027 yılı İngiltere'sine öyle haltlar yedirilmiş ki kardeşimle izlerken İngiltere'yi gelecekte yerleşilebilecek ülkeler listesinden çıkardık. Mültecilerin, azınlıkların gördüğü şiddet, devletin yok etme politikası çok fena ama belki bir o kadar da gerçekçi, kim bilir.