lord byron etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
lord byron etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Brendan Freely ve John Freely'nin yazdığı Galata, Pera, Beyoğlu: Bir Biyografi kitabı son zamanlarda okuduğum en keyifli kitaplardan biri. Beyoğlu taraflarına üniversite yıllarından beri hayran olan ve son zamanlarda kardeşiyle bir İstanbul bloğuna el atmış biri için yeni keşfedilen bir hazine niteliğinde.

Kitabın neresini övmekten başlasam bilemedim. Bir kitapta beni en çok etkileyen unsurlardan biri o kitabın bana başka okuma olanakları açması. Özellikle seyahatname konusuyla ilgilenenler için bu kitaptan koca bir kitap listesi çıkar. Evliya Çelebi ve İbn Battuta gibi eski gezginlerin seyahatnamelerinin yanı sıra Çocuk Kalbi'nin yazarı Edmondo de Amicis dahil nispeten daha yeni isimlerin gezi notlarını okuma listemize eklenmekle birlikte ilgili dönemler hakkında aydınlatıcı bilgiler de içeriyor.

Farklı yüzyıllardan tanıklıklar


Farklı yüzyıllardan tanıklıklar bugünle birleşerek kitabı tam bir derya deniz haline getiriyor. Mesela çarpıcı olaylar: İkinci Dünya Savaşı'nda yüzlerce Yahudi'ye Türk pasaportu verip kurtaran Barselona konsolosumuz. 6-7 Eylül olaylarında "Buradaki herkes Müslüman" diyerek bütün bir sokağı kurtaran imam. Mesela ilginç ayrıntılar. İbn Battuta'nın 1300'lerde kaydettiği, Galata'da akan pis dere. Cenevizlilerin birçoğunun Cenova'dan değil ya Sakız Adası'ndan ya da Karadeniz'den gelmesi. Zamanında Erzincanlıların bölgedeki Yahudilerin apartman görevlileri olarak çalışması ve hala orada bulunan yaşlı Erzincanlıların Güney Amerikalı komşularıyla Ladino diliyle anlaşabilmesi.

1811'de Lord Byron'un İstanbul ziyaretinde yanında bulunan arkadaşı John Cam Hobhouse'un anıları da epey ilginç ayrıntılar sunuyor. 19. yüzyılda suç artışları, kabadayılar ve yıllar yılı değişen çeteler. Hepsi bu kitaptaki satır aralarında. Ayrıca hemen her gün önünden geçip gittiğim binaların yerinde eskiden neler olduğunu öğrenmek de cabası. Bu kitabı evde okumak bir açıdan onu harcamak oldu. Kitapta üç tane daire şeklinde yürüme rotası çiziliyor. Kitabı satır satır okuyarak bu rotaları adım adım özümsemek gerekiyor.

Ünlü Konuklar


Kitapta özellikle sık sık gördüğüm yerlere uğramış, bazen oralarda konaklamış isimleri görmek de aydınlatıcı bir deneyim oldu. Narmanlı Yurdu'nda 1929 yılında ağırlanan Troçki, egzotik kuşlar satan bir dükkana sık sık uğrayan Osmanlı Sultanı veya Alman Kültür Kulübü Teutonia'yı ziyaret eden Joseph Goebells (adı batsın) gibi siyasi isimlerden ziyade, ilgi alanım olduğu için edebi isimlerin izini daha fazla sürdüm.

Yukarıda da bahsettiğim gibi 1811'de Lord Byron gelmiş, arkadaşı gezi notları almış. Pierre Loti de gelmiş, Hidivyal Palas'ta kalmış. Bugün İtalyan Konsolosluğu olan Venedik Sarayı 1744'te Giacomo Casanova'yı ağırlamış. Alexandre Commendiger'in müzik aletleri mağazasının müdavimlerinden biri Franz Liszt imiş. Bu yabancı konuklardan en ilginçlerinden biri de Pera Palas'ta konaklayan Agatha Christie. İngiltere'de 11 gün kayboluşunun sırrını otel odasındaki bir not defterinden çıkacağını söyleyerek hayatını da romana çevirmiş. Daha sonra yapılan incelemelerde 411 no'lu odanın zemininde bir anahtar bulunmuş. Daha sonra da benzer anahtardan 511 no'lu odanın zemininde bulunmuş.

Pera Otel adının geçtiği eserler arasında Eric Ambler'in Dimitros'un Maskesi, Graham Green'in İstanbul Treni, Ian Fleming'in Rusya'dan Sevgilerle ve Alfred Hitchcock'un Kaybolan Kadın'ı da bulunuyor. Bugün Pera Müzesi olan Bristol Oteli de Ernest Hemingway'i ağırlamış. Bir zamanlar Atlas Pasajı'nda yer alan Kulis Bar'a yerli ve yabancı birçok tiyatrocu ve yazar gelmiş. Buranın müdavimlerinden biri de Amerikalı yazar James Baldwin.

Yazarların Uğrak Noktaları


Elbette yerli yazarlarımızdan bahsetmemek olmaz. Beyoğlu'nun her yerinde büyük öykücü Sait Faik Abasıyanık'ın izleri var. Mesela tarihe karışan yerlerden biri olan Trianon Pastanesi sadece Sait Faik'i değil Tomris Uyar gibi başka ünlü yazarlarımızı da ağırlamış. Salâh Birsel'in "Nisuaz Edebiyat Fakültesi" dedi Nisuaz Pastanesi de maalesef bugün yok, yerinde (Galatasaray'ın yanındaki) Garanti Bankası var. Genç bir Rus kadının işlettiği ve punçuyla ünlü Petrograd'ın müdavimleri arasında Ahmet Hamdi Tanpınar ve tabii ki Sait Faik var. (Rahmetli epey sağlam bir içiciymiş; bir Beyoğlu'nda, bir Burgazada'da.)

Afrika Han ise Hayalet Oğuz'un son ikametgahı olmuş. Her anı, her yitiş acı ama en çok içime oturanlardan biri şu oldu: Çalkantılı bir geçmişi olan Alkazar Sineması Onat Kutlar tarafından sanat sinemasına dönüştürülmüş ama sinema kısa süre sonra kapanmış. Çünkü aynı yıl Onat Kutlar, Marmara Oteli bombalanmasında ağır yaralandı ve Ocak başında da vefat etti.

İstanbul'un Batı'ya en fazla dönük yüzü olan Beyoğlu ve çevresi, her zaman göz önünde oldu. Kimi zaman asillerin, kimi zaman esnafın, kimi zaman kabadayıların adı ağır bastı. Bazı binalar yıkıldı, bazı binalar el değiştirdi, çoğu dükkan kapandı ve yerlerine yenileri açıldı. Son yıllarda bu bölge çok acı çekiyor, görmemek mümkün değil. Ama yine de birçok yere göre daha fazla direniyor ve hala gündemde. Bu kitap Beyoğlu, Pera ve Galata'yı tam anlamıyla tanımak ve anlamak için kaçırılmayacak bir imkan sunuyor hepimize.

Seyahatnameler ve yılbaşı tatili derken içinde başka ülkeler geçen filmler de dikkatimi çekmeye başladı. İtalya Seyahati (The Trip to Italy) sırf adından ve afişinden bile kalpleri kazanan 2014 yapımı bir film.

Müthiş bir yapım veya izlenmezse çok şey kaçıracağınız bir film değil. Ama günlük seyirde ilerleyen film İtalya'yı iliklerinize kadar hissettiriyor. 2010 yılında The Trip filminde Londra'yı gezmiş bu ikili. Bu film de onun İtalya ayağı gibi.

The Observer'ın İtalyan yemekleriyle ilgili bir yazı dizisi istemesinin üzerine iki kafadar yola koyulur. Bu yolda sadece yemek ve manzaralar değil orta yaşlı iki adamın kadınların ilgisinin ve teklif edilen işlerin azalmasının hayal kırıklığı da var. Ama oldukça eğlenceli tipler oldukları için depresif bir hava yaratmıyorlar.

Filmle ilgili eleştirilere baktığımda düşük puan veren çoğu "ego yolculuğu" diye yorum yapmışlar. Yoruma katılıyorum ama olumlu yönde. Film genel olarak bedava gelmiş gibi de duruyor. Sanki bu adamlar İtalya'nın en güzel yerlerinde tatil yapmak için film çekelim demişler, mekanlar da reklamları olsun diye onları buyur etmişler. İzlerken resmen içiniz gidiyor.

İkilinin durakları Liguria, Tuscany, Roma, Amalfi ve Capri. Sicilya'ya da uğrayacaklarken planda değişiklik oluyor. Bu seyahatlerde en lezzetli yiyeceklerin ve en kaliteli yerel şarapların yanı sıra en mavi ve en yeşil manzaralar da gözlerimizin önüne seriliyor. Napoli'ye gitmişken Pompeii'ye de uğruyorlar. İtalya turunda Roma, Floransa, Milano ve Napoli'den de geçmiştik. Pompeii'yi görünce heyecan yapabilmek bile güzel. Film çekilirken oyuncular neler hissetti acaba?

İzlerken yanınızda güzel yiyecekler olmasını tavsiye ederim. Hışır hışır pişen yiyecekleri birebir gösteriyorlar. Ustalar o sebzeleri haşladıkça, üstlerini süsledikçe ağzınızın suyu akıyor. Kocaman tabaklarda gelen minnacık porsiyonlar normal bir maaşla oraları ancak rüyamızda görebileceğimizin işaretçisi. Oturdukları bütün restoranların denize nazır olduğunu da vurgulayayım.

Filmde sürekli konuşma var. Bazı yerleri uzasa da bazı yerlerinde çok güldüm. Özellikle sürgün ve Tom Hardy muhabbetinde hislerime tercüman oldular. İkili aslında Lord Byron'un İtalya'da sürgün edildiği yerlerin izini sürüyor. Mekanlar, mezarlıklar, binalar. Arada şiirlerinden ezbere dizeler okuyorlar. Bir yerde Rob "Keşke beni de böyle bir yere sürgüne gönderseler. Halkla çok mutlu olurduk" diyor. Bunun dışında, Tom Hardy'nin de anlaşılmaz konuşmasını epey taklit ediyorlar. "Çok kaslı ve çok iyi aktör" diye inceden dalga geçmeleri, bir yandan da çekememeleri oldukça eğlenceliydi.

Özetlemek gerekirse, İtalya'ya doymak ve hoşsohbet dinlemek için hoş bir seyirlik.