leyla erbil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
leyla erbil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Türkiye’de yoğun olarak hissetsek de dünya genelinde ataerkil bir toplum yapısı hüküm sürüyor. Pagan uygarlıkların tanrıçalarından, kutsal kadınlarından, Amazon efsanelerinden, Kibele’den bu noktaya nasıl gelindi? Yüzyıllardır incelenen ve bazı yanıtlar aranan bir süreç bu. Çok kısa bir özetle: Yerleşik hayata geçilmesi, ardından sanayinin gelişmesiyle birtakım roller belirlenmeye başladı. Kadınlar gitgide toplum sahnesinden geriye itildiler. Biyolojik farklar toplumsal roller haline getirildi, anaerkil toplum yerini ataerkil topluma bıraktı. Yakın tarihte kadınlar seslerini yeniden çıkarmaya, haklarını yeniden aramaya girişti. Büyük başarılar da elde edildi. Günümüzde kadınlar artık birçok alanda yer alabiliyor, kendilerini gösterebiliyor. Ama gerçekten de özgürlüklerini, eşitliklerini elde edebildiler mi?
Temele inildiğinde görülecek ki yanıt olumsuz. Edebiyat dünyası istisna değil. Başka alanlardaki gibi burada da kadınlar hakkında kökleşmiş yargılar mevcut. Leyla Erbil, Eski Sevgili’deki “Biz İki Sosyalist Erkek Eleştirmen”[1] öyküsünde bu durumu, erkek eleştirmenlerin kadın yazarlara bakış açısını anlatır. Sürpriz bir bakış açısı değildir bu: Kadın, ne kadar yazsa da çizse de, akıl yürütse de kendini savunsa da nihayetinde kadın, cinsel bir objedir onlara göre. Öykü kısaca şöyle: İki sosyalist erkek eleştirmen kendi ülkelerinin yazarlarını tanıtmak için yabancı bir ülkeye çağırılmışlardır. Öykünün anlatıcısı olan eleştirmen, diğer eleştirmenin (Tacettin) gölgesinde kalmıştır aslında. Ama onun yanında söz alma fırsatını kaçırmayacaktır bu davetle birlikte. Tacettin’in yazıhanesine girince şaşırıp kalır çünkü yaşlı kurdu, Gülizar Tekbasar isimli genç kadın yazarla “namüsait” bir halde yakalar. Sonra kadın uzaklaşınca iki erkek, cinsiyetçilik kokan bir muhabbete başlar. Tacettin, eleştirmen olarak elinde bulundurduğu gücü, onunla cinsel yakınlaşma kuran kadınları yüceltmek, ona yüz vermeyenleri de yermek için kullanıyordur. Yıllardır da onun bu yüzünü gören yoktur. Ardından Türkân’ın adı geçer. Tacettin ondan neredeyse tiksintiyle bahseder çünkü Türkân, Gülizar ve diğerlerinin yolundan gitmemiştir. Anlatıcı da, aralarında geçen bir konuşmadan dolayı Türkân’dan hazzetmiyordur. Öykünün ikinci bölümünde Tacettin salonda konuşmasını yapar; Gülizar’ı över, Türkân’ı yerin dibine batırır; sosyalistliğinden!? ödün vermez. Silik anlatıcı da Tacettin’e hayranlık beslemekle ondan nefret etmek arasında gidip gelir.
Öyküde ilgi çekici dört karakter var. Anlatıcı erkek eleştirmen, Tacettin, Gülizar Tekbasar ve Türkân. Her biri kadına bakışın ayrı bir şeklini gösterir. Ama hepsi de kadının toplumda ikinci cins olmasında birleşir (belki Türkân hariç tutulabilir). Alain Touraine, Kadınların Dünyası[2] kitabında şöyle bir tespitte bulunur: “…erkekler, kadınlardan o kadar sık bir arzu nesnesi gibi söz etmektedir ki, ‘cinsel taciz’in önünde daha çok parlak günler olacak gibidir. Bu koşullarda, hâlâ bir erkek toplumuna sıkı sıkı demirli olduğumuzu nasıl inkâr edebiliriz ki? Bu da, birçokları açısından bu kadınların aşağılığı görüntüsünü ortadan kaldırmanın en etkili yolunun, neden kadın kimliğini, kişiliğini oluşturan şeyleri toptan reddetmekten geçtiğini açıklar.” (s. 27) Yani varolan ataerkil bir yapı üstünden hakları savunmak yerine, yine kendi deyişiyle “perspektifte bir alt-üst oluş” gereklidir. Tabii bu, çok radikal bir öneri. Peki, Alain Touraine’in kitabı ışığında, Leylâ Erbil öyküsündeki karakterlerin ayrı ayrı duruşları nasıldır?
Tacettin, açık ara en ayrımcı karakterdir ve bunu da gizlemez zaten. “Kardeşim bu miniler deli ediyor adamı… bu kadın da minisini giyiyor ki, ne yana baksan iki bacağının arasını görüyorsun,” der anlatıcıya daha en başlardan. Ardından eleştirmenliğinin gücünü ne için kullandığını ifşa eder: “Ha ha ha! Romancının ayrı bir tipi olur mu yahu, yazarı da tipini de biz yaratırız, biz! İstersek trikotajcı kızı yazar yaparız, hem de işçi sınıfından bir yazar yaratmış oluruz, hah hah hah! Biz istersek ‘odundan’ bile yazar çıkarırız odundan! Ha ha ha!” Sonra toplumsal cinsiyetin tehlikeli bir yönünü dile getirir: “Kadın kadındır, yazar olsa da kadın olmasını bilecek.” Burada yine Alain Touraine’e dönülebilir. “…bir yandan kadınlar bir toplumsal ‘yapı’nın, iktidar ilişkilerinin, onlara normlar, görevler ve çıkarlar dayatan kurumların ve radikal feministlerin çok güzel anlattıkları gibi, erkek egemenliğindeki bir toplumun varoluş ve işleyiş tarzı olan, kadınları ‘doğal’a dönüştüren ideolojilerin yükü altındadır.” (s. 48) Yani, kadınların biyolojik yapısından kaynaklanan farklılıklar sosyal rol olarak üstlerine yapışmıştır. Bu rolü reddettiği için de Türkân Tacettin (ve anlatıcı) tarafından sevilmez. Hatta “frijit” damgası vurulur. Böylece erkek söylem ağır basar ve kadının cinselliğini kendi istediği doğrultuda yaşama hakkı hiçe sayılır. Alain Touraine şöyle söyler: “Cinselliği deneyimin merkezine yerleştirmek, bir dünya düşüncesinden, benlik düşüncesine yönelmektir. Ve erkeklerin aynı tarzda kendilerini ifade edeceklerini düşünmek zordur, çünkü erkeklerin söylemi her yere yayılırken, kadınlarınki kamusal alanda hâlâ neredeyse yoktur.” (s. 109)
Anlatıcılığı üstlenen eleştirmen de kadınlara aşağılayıcı bir gözle bakar. Ama o daha çekingen ve cesaretsizdir. Tacettin’le konuşmaya başlamadan etrafı, olan biteni inceler. Sonra da kendinden daha meşhur, daha sansasyonel eleştirmenin gözüne girmek için kaypakça davranır. Gülizar Tekbasar’ı beğenmese de “Amma da kırmızı bir kadın… kırmızı bir körük,” der. “Enfes bir parça” diye ekler. Tacettin’le lafı açıldığında Türkân’ı tanımadığını iddia eder ama aslında onunla sohbet etmişliği vardır. Ama aşağılık kompleksinden dolayı bunu açığa vuramaz. Zira anlatıcı kabullenemese de Türkân onu sözel olarak alt etmiştir. “Hanımefendi” hitabını bol bol kullanarak kendini battığı yerden çıkarmaya çalışsa da becerememiştir. Hal böyle olunca, mevzu edebiyatken eleştirmen erkek, kadının kadınlığını hedef alır: “Hıh, orospu dedim içimden, kimsin sen de seni tarif edecekmişim! Bizim Kadri’yle sevişirken iyiydi! O kadar namusluysan çıkıp bağırsana ‘Kocamı boynuzladım!’ diye. Hıh! Bizim Kaya da oradaydı, hikâyeci, kulağıma eğildi ‘Aldırma abi’ dedi, ‘görmüyor musun “bana atla” demek istiyor!” Anlatıcının buradaki davranışına Alain Touraine’nin “savunmacı saldırganlığı” uygun düşebilir. “Aynı şekilde, kadınların hedef oldukları saldırıları hiçbir şekilde azımsamadan, onların özellikle erkekler hakkındaki sözlerini dinlemek gerekir, çünkü kendilerininkinin yanında erkeklerin koşullarını da dönüştürürler, bu arada (erkeklerin) birçoğu da fetihçi değil, savunmacı bir saldırganlığa sığınır.” (s. 137) Bunun altında da özellikle erkeklerin (ama tabii kadınların da) cinselliği başarı ya da başarısızlıkla değerlendirilen bir olgu olarak görmesi yatar. “…insan kendi benliğini cinsellikle inşa eder, bir kadının yaşamına yönelttiği ve onu başarı ya da başarısızlık hakkında konuşturan bakışı cinselliğinin başarısı ya da başarısızlığının bilinci tarafından yönetilir. Bu, çok başarılı mesleki yaşamlara sahip kadınlar tarafından bile formülleştirildiğinden, çok etkileyici bir sonuçtur.” (s. 83)
Yalnızca Tacettin sahnesinde rastladığımız ve yurtdışında adından övgüyle bahsedilen Gülizar Tekbasar, aslında kadınların toplumdaki konumu için bu iki erkek eleştirmenden çok daha tehlikeli çünkü erkeklerin kadınlara biçtiği rolü sorgulamadan kabul edip bu sistemde kendine yer edinmeye çalışır. Bu da kadın hareketlerinin yapmak istediklerini alaşağı etmektir bir bakıma. Alain Touraine de kadın hareketinin bizzat kadınlardan destek bulamama ihtimaline değinir: “Rahatsız edici bir soru: özneye doğru bu tırmanış, bütün kadınlardan destek bulur mu? Benim varsayımım, içinde yaşadığı toplum kutuplu olduğuna ve kadınları aşağılığın ve bağımlılığın temel şahsiyetlerinden biri yaptığına göre, her kadının içinde bir özne-kadın taşıdığıdır. Buna karşın, kadınların çoğu büyük ölçüde içselleştirilmiş ve onları, sanki bunlar saygı duyulması gereken normlarmış ve ilkesel olarak ‘doğalmışlar’ gibi, yerine getirmeleri gereken ödevlere ve toplumun onlara aşıladığı duygulara göre kendi kendilerini yargılamaya zorlayan toplumsal çerçeveler içinde yaşar.” (s. 75) Gülizar da kadınlığını kullanarak kendini ve genel olarak kadınları bu çerçeveler içine hapseder esasen.
Türkân, bahsedilen karakterlerden daha farklıdır. Anlatıcı eleştirmenin aktardığı kadarıyla, onun epey bilinçli bir kadın olduğunu ve kadınlığını kullanarak yükselmeye çalışmadığını anlarız. Böyle olduğu için de erkek eleştirmenler tarafından hiç sevilmez: “Frijit”, “sinir”, “sevimsiz”, “orospu”. Türkân ne dediğini bilir ve eleştirileri yerindedir: “Edebiyatın ne yana götürüldüğüne parmak basmak istiyorum sadece… Eleştirinin üzerinde hiçbir denetim olmayışından yararlandığınızı söylüyorum size.” Türkân’ın eleştirilerini kişisel beğeniye indirip savuşturmaya çalışan anlatıcı eleştirmen köşeye sıkışınca ona neden eleştirmen olmadığını sorar. Türkân’ın yanıtı yine taşı gediğine koyar: “Başlatmazsınız ki! Denemedim değil, işe önce sizden başlamak gerekti; suyun başını da siz tutmuşsunuz. Sizleri darıltacak yazıları en ilericiler bile yayınlamıyor. Kişisel deyiveriyorlar işlerine gelmeyince. Sizin kişisel görüşlerinizi eleştiri diye yutturuyorlar!” Son sözleriyle de Alain Touraine’le paralel bir noktada olduğunu gösterir: “Karşında olduğum, kişiler değil, siz, Ahmet, Fatmalar değil, bir anlayış, bir dünya görüşü. Beni başka türlü tarif etmeye kalkmayın!” Alain Touraine’e göre kadınların böyle dile gelmesi önemlidir. “Kadınlar tarafından benimsenen tüm söylemler ‘ilerici’dir, kadınların kurban olduğu eşitsizliği eleştirir ve aynı zamanda da farklılık haklarını da talep eder. Eşitlik ve farklılığın bu birleşik savunusu, fikirlerine ve kampanyalarına direniş güçleri kadar feminizmin bağrında değil midir?” (s. 46) “Ama toplamda kadınların sözleri daha ilginçtir, çünkü erkeklerin beklenen tutumlarını kadınların nasıl dönüştürdüğünü ve aynı zamanda da haklı olarak tutumlarının tikel bir denetlenme biçimini gördükleri her türlü ahlakçı eleştiriye nasıl direndiklerini gösterir.” (s. 137)
Sonuç olarak, Leylâ Erbil “Biz Sosyalist İki Eleştirmen” öyküsünde, aslında her alanda içkin bir eşitsizliğe maruz kalan kadınların, eğitim düzeyi yüksek sayılabilecek edebiyat dünyasında bile (zira Alain Touraine de kadınların haklarını savunmaları için eğitimin önemini vurgular) ne durumda olduğunu ironik bir şekilde gözler önüne serer. Okuyucu da öyküyü okurken ihtimal o ki bu kördüğümün nasıl çözülebileceğini sorabilir. Alain Touraine’nin kitabının başlarındaki şu tespiti yardımcı olabilir: “Kadınlar hakkında yazılan kitapların, birçok zafer elde edilmiş olmasına karşın, hemen hemen her zaman bize bağımlı ve tahakküm altında bir kadın imgesi sunmaları bir çelişki değil midir? Eşitsizlik ve şiddetin kadınları vurmayı sürdürdüğü olgusu, teşhir çalışmasının sürüyor olmasını haklı gösterir, ama eğer özgür topraklarda gelişen kadın bilincine dayanıyor olsaydı, daha güçlü olurdu.” (s. 57) Tekrar değinmek gerekirse, nihai çözüm“perspektifte bir alt-üst oluş”ta yatar. Öykünün temel bir de mahzuru var aslında: Bir kadın yazar tarafından yazılmış olması. Yani, kadının derdini yine kadının anlatması söz konusu. Bu durumda, Alain Touraine gibi elini taşın altına sokabilecek, rahatından feragat edebilecek erkek yazarlara fazlasıyla ihtiyaç var.

[1] Eski Sevgili, “Biz İki Sosyalist Erkek Eleştirmen”, Leylâ Erbil, Kanat Yayınları, 2007.
[2] Kadınların Dünyası, Alain Touraine, çev. Mehmet Moralı, Kırmızı Yayınları, 2007.

Sanata ve sanatçıya, kitap okuyana ve yazana ülkede uzun yıllar pek kıymet verilmediği, hatta son zamanlarda düzen bozucu gözüyle bakıldığı aşikâr. Bu ortamda bir de edebiyat ve sanatta iz bırakmış insanlara dair bir anıt, olmadı bir tabela epey lüks kaçıyor ama insan umut ediyor işte...

Viyana'ya gittiğimde birçok yazar ve müzisyenin evlerine rastlayacağımı tahmin etmiştim ve bir kısmını haritada işaretlemiştim. Meğerse sadece ara sokaklarda dolaşmak yeterliymiş. En güzel sürpriz, dikkatimden kaçmış ve bir anda beni karşılayan bir yazarın evi oldu: Niteliksiz Adam'ın yazarı Robert Musil. Viyana'da Strauss gibi müzisyenler, doktorlar ve birçokları için, söz konusu binada sadece iki yıl yaşamış olsalar bile, kocaman anma yazıları veya tabelaları eksik edilmemiş.

İnsanın içini ister istemez bir burukluk kaplıyor tabii. Sanatçılarımızın ömür boyu yaşadığı apartmanlarda bilinmediği ve kat sakinlerinin toplanıp bir tabela astıramadığını düşününce... Başka ülkelerde adına parklar, sokaklar olabilecek, 19 Temmuz 2013'te aramızdan ayrılan değerli yazarımız Leylâ Erbil için Teşvikiye'de hiçbir şey görememek üzücü. (Umarım fark etmediğim sevindirici haberler alırım yakın zamanda.) Aynı üzüntü, Narmanlı Han'da da içimi kaplıyor. Ahmet Hamdi Tanpınar orada günlerini nasıl geçirdi, eserlerini nasıl yazdı görmek isterdim. Ama bina ve beraberindeki anılar kapitalizmin elinde.

Ağzımızdan tarih düşmemesine, hayatımızın her anında geçmişte yaşamamıza rağmen ona hak ettiği değeri veremememiz acı bir durum. Sırf Üçüncü Köprü bir an önce bitsin diye Avrupa'yla aşık atabilecek tarihi eserleri düzlemeyi göze almışız, Küçükçekmece'de dünyanın belki de en eski mağarası çürümeye terk edilmiş... Yine de sevindirici birkaç yer var.

Burgazada'daki Sait Faik Abasıyanık Müzesi, Heybeliada'daki Hüseyin Rahmi Gürpınar Müzesi bu yoklukta insanı şükrettiren yerler. Eski Datça'da Can Yücel evi ve kahvesi de öyle. Ama 50 kuşağının buluşma yeri olan Taksim'deki Baylan Pastanesi'nin yerinde yeller estiğini de unutmamak gerek.

Böyle bir yazı, "Umarım gereken kıymet verilir" diye nafile bir temennide bulunmaktan başka nasıl bitirilir bilmiyorum...

Not: Viyana'dan beri yazmak aklımdaydı ama konu hakkında oldukça kapsamlı güzel bir yazı daha dün yayınlanmış: http://www.sabitfikir.com/dosyalar/edebi-bellegi-korumak


Hani bazı yazarlar vardır, merak edersiniz, kitaplarını alırsınız ama bir türlü başlayamazsınız. Keşfedilmek için doğru zamanı bekler gibidirler. Feyyaz Kayacan da benim için öyle oldu.

Türkiye edebiyatında benim için ilk iki sırada Bilge Karasu ve Leylâ Erbil vardır. Hulki Aktunç ve İhsan Oktay Anar'ın da bende yerleri ayrıdır. Feyyaz Kayacan'ın Bütün Öyküleri'ni elime aldığımda iyi bir yazardan güzel bir edebiyat eseri okuyacağımdan emindim. Ne var ki, daha ilk sayfadan öyküye ve Feyyaz Kayacan'ın kalemine vuruldum.

Kitapta Feyyaz Kayacan'ın öyküleri kitap kitap birleştirilmiş: Şişedeki Adam, Sığınak Hikâyeleri, Cehennemde Bir Yusuf, Gibiciler, Hiçoğlu'nun Serüvenleri, Bir Deli Değilin Defterleri. Feyyaz Kayacan'la tanıştığım ilk öykü "Hiçoğlu'nun Serüvenleri". İsmini arayan 6 santim, 053 milimlik bir adamın öyküsü:

"Ad bir çeşit safradır. Kişioğluna kimin nesi olduğunu, hangi rafın malı olduğunu öğretir. Ad sahibi olmak, ev sahibi, mal sahibi, yetki sahibi, devede kulak sahibi olmak kadar kişiyi soylandıran birşey. Adsız olmak adların dışında yaşamak, penceresiz bir odaya perde asmaya benzer, penceresiz bir odanın penceresinden atlamaya benzer."

Sığınak Hikâyeleri kitabı Türk Dil Kurumu Ödülü'ne layık görülen Feyyaz Kayacan'ın, ustalıklı ve dinamik dilini ne kadar övsem az. Seçtiği öykü konuları da birbirinden ilginç. Bahsettiğim Hiçoğlu'ndan bize şişesinden seslenen Şişedeki Adam'a, türlü türlü iyilik uzmanlarından zekâ geriliği olan Gizlem'in içsel girdaplarına kadar çok geniş yelpazede sürprizle karşılaşmak mümkün. Kitabın sonlarında doğru karakterler arasında Onat Kutlar'ın adının geçmesi de mutluluk veren bir ayrıntı.

Feyyaz Kayacan, 50 kuşağının diğer yazarlarına göre daha az tanınıyor ama kesinlikle kaçırılmaması gereken büyük bir yazar. Yazar, Saint Joseph Fransız Lisesi'nin bitirmiş, Fransa ve İngiltere'de öğrenim görmüş, uzun yıllar Londra'da yaşamış. Batının etkisini ve mekânlarını öykülerinde bulmak mümkün. Bende, son zamanlarda bağımlısı olduğum Avrupa gezilerimi sürdürüyormuşum hissi de yarattı bu nedenle.

Feyyaz Kayacan'ın varoluşçuluk anlayışı 50 kuşağınınkine hem benzer hem de farklı unsurlar taşıyor bence. Yine bireyin yalnızlığı ve kendini arayışı var ama bu, toplumsal yönden ayrılmıyor, bireyler toplumun içinde kendilerine uygun bir yer, bir yaşam arıyor adeta. Hiçoğlu, Şişedeki Adam, Gizlem, Lütfiye Abla hep böyle karakterler. Tutunmaya çalışanlar denilebilir belki de. 

Gerçekten öyle midir bilmem ama Feyyaz Kayacan da ne bireyi ne toplumu yücelten kendine has varoluş fikrini "Gibiciler" öyküsünden şu sloganla ima etmiş adeta:

"NE BENCİYİZ NE BİZCİ
GİBİCİYİZ GİBİCİ"


Feyyaz Kayacan'ın tek romanı Çocukluktaki Bahçe'yi de aldım. Ama öyküler kadar uzun süre beklemeyecek sırasını...

Bugün Hulki Aktunç'un doğum günü. Aramızdan 29 Haziran 2011 yılında ayrılmış olsa da anıları ve eserleri hâlâ bizimle. İyi ki doğdu!

Edebiyatımızda iz bırakmış her yazarın bizde yeri ayrı ama onları bizzat tanıdıysanız ayrılışları çok daha derin iz bırakıyor. (Bilge Karasu ben onu tanımadan çok önce vefat etti, tanısam çok daha üzülürdüm.) Leylâ Erbil ile tanıştım, eserleri kadar kişiliğinin de güzelliğini gördüm, daha çok sevdim, daha çok üzüldüm. Hulki Aktunç'un gönlümdeki yeri de öyle.

İlk olarak Galapera söyleşisinde gördüm Hulki Aktunç'u. Dünya tatlısı eşi Semra Aktunç da vardı. Hulki Aktunç yerinde duramayan, kıpır kıpır bir insandı. Söyleşisi bir tiyatro oyunu atmosferinde geçmişti. Kendini akıcılıkla ve akıllıca ifade etmiş, sorulan sorulara çok şık cevaplar vermişti.

Söyleşiden sonra eserlerini okumaya başladım. Hepsini bir kerede bitirmeye kıyamadım, o yüzden hepsini okumuş değilim. (Edebi yorumlar başka yazılarıma kalsın.) Erotologya'yı okuduğumda pek çok konuda hemfikir olduğumuzu görüp "işte bu" dediğim yerler olduğunu hatırlıyorum. Son İki Eylül'ü dalgalı bir feribot yolculuğunda okumuştum. Denizde yolculuktan korktuğum halde, yolculuğun sonuna geldiğimi ancak kitap bittiğinde anlamıştım.

Yazmaya yeni başlayanların kendine en sık sorduğu sorulardan biri şudur: "Ne yazacağım?" Hulki Aktunç şiirinde geçen bir çift dizeye değinmiş, "Yan yana gelmemiş sözcükler var," demişti. Ne zaman tıkansam, aklıma hep o cümlesi gelir.

Hulki Aktunç, verdiği cesaretle ve yetkin eserleriyle hep aramızda!

Not: Okumak isteyenlere, Çerçi Sanat blogda Hulki Aktunç'un eserlerinin ağırlıkta olduğu bir yazı da var:

http://cercisanat.blogspot.com/2014/01/iyi-ki-dogdun-hulki-aktunc.html