kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Daha önce Türkçe konusundaki kitapları araştırdığımı söylemiş, Feyza Hepçilingirler'in kitabı Türkçe "Off" hakkında bir tanıtım yazmış ve Necmiye Alpay'ın kitaplarını da okuyacağımı not düşmüştüm. Türkçe Sorunları Kılavuzu ve Dilimiz, Dillerimiz'i okudum. Necmiye Alpay'ın dile yaklaşımını ve önerilerini daha mantıklı bulduğumu belirteyim. Umarım onun kitaplarında irdelediği sorunları tekrar etmediğim bir yazı olur.

Öncelikle hata değil sorun. Necmiye Alpay böyle ifade ediyor. Konuya geçmeden önce kendisi hakkında kısa bir bilgi vereyim. Necmiye Alpay dil sorunlarıyla ilgilenen bir yazar olarak tanınsa da esasen siyasi yönü de bulunan eski bir öğretim üyesi. 12 Eylül'de tutuklanıp Mamak Cezaevi'nde üç yıl kaldıktan sonra çevirmenliğe başladı. (Değerli çevirilerinden bazılarının baskısı mevcut.) Ayrıca çeşitli gazetelerin kitap eklerinde de yazılar yazdı, yazıyor. Sadece dil değil güncel konular hakkındaki görüşleri de esaslı bence.

Türkçe Sorunları Kılavuzu

Bu kitap sözlük şeklinde hazırlanmış ama sadece sorunlu sözcükler ve durumlar hakkında maddeler var. Sözlük tarzı bir kitabın bu denli sürükleyici olabileceğini tahmin etmezdim. İmla kurallarından yanlış yazılan ve telaffuz edilen kelimelere, kısaltmalardan çeviri yanlışlarına kadar her şey var bu kitapta. En geniş yer, benim de özellikle hakkında daha geniş bilgi edinmek istediğim sözdizimi yanlışlarına ayrılmış.

Kitabın tanıtımında da yazdığı üzere, bu kitabı emsallerinden ayıran özelliği bir edebiyat teorisi değil tamamen dil teorisi sunması. Dilin kendi dinamikleriyle dil sorunlarına getirilebilecek çözümler gayet net bir şekilde ifade ediliyor. Dilde istisnalar haricinde tutarlılığı, dilde tasarruf ilkesini, dilin dinamizmini (zamana ayak uydurmasını) ama bir yandan da temel kurallarının korunumu savunan bir kitap. Kitap, dil hakkında yazmış başka yazarlardan ve medyadaki yayın organlarından sorunlarla da örneklendiriliyor.

Dilimiz, Dillerimiz

Bu kitabı, yukarıdaki kitabın hemen arkasından okudum, kitaptaki maddeleri iyice pekiştirmeme yardım etti. Özellikle sözdizimi hataları ve çeviri sorunlarını tekrar tekrar okumak büyük keyifti.

Kitap genel olarak Necmiye Alpay'ın çeşitli yerlerde dil sorunları hakkında yazdığı yazıların belli başlıklar altında derlemesinden oluşuyor. Dilimiz, Dillerimiz'de Türkçe Sorunları Kılavuzu'na ilaveten dil hakkında ideolojik yazılar da bulunuyor. Örneğin, anadilde eğitim üzerine görüşler ve toplantı notları.

İki kitabı da özetlersem: Necmiye Alpay dil sorunları hakkında yol gösterici bir kılavuz sunuyor. Ama kendi de yer yer ifade ediyor: Bu sorunlar biraz da yoruma dayalı. Yine de dilin ortak bir mantığı yok değil. Birbirimizin dil "hatalarına" hakarete varan eleştiriler getirmeden önce bunları göz önünde bulundurmamız gerekiyor.
Son zamanlarda seyahatnamelere özel ilgi göstermeye başladım. Seyahat yazarlığından çok seyahatname. "Şuraya gittim, burayı gördüm" demekten öteye gitmeyen ya da madde madde sıralama yapan yazılar değil aradığım.

Daha önce Ahmet Haşim'in Frankfurt Seyahatnamesi'ni yazmıştım. Ama ne kadar günümüzde geçerli olan eleştiriler barındırsa da daha güncel eserler arayışındaydım.

Murat Belge'nin Başka Kentler, Başka Denizler serisini keşfedince çok sevindim bu yüzden. İlk cildinden bahsedeceğim bu yazıda. Değinebileceğim tek olumsuzluk konuya ilgili olan birçok insanı zorlayabilecek fiyatlar. Dışı yaksa da içi yakmıyor, sevindiriyor. Dışı yaksa dedim ama kapakları da oldukça keyifli bu kitapların. İsimleri de Kavafis'in bir şiirinden geliyor.

İtiraf edeyim, ilk defa bir Murat Belge kitabı okudum. Okumadan önce köklü bir ailesi olduğunu biliyordum. Bunun getirdiği önyargıyla lüks tatiller yapıp onları kaleme aldığını düşünmüştüm. Hiç de öyle çıkmadı. Amerika'daki öğrencilik günlerini anlatmaya başlayarak gözümü korkutsa da genelde sol görüşlü arkadaşları ve meslektaşlarıyla yurt dışında katıldığı toplantılar sayesinde gezmişti bu yerleri. Bir de tanıdığı insanların davetiyle, onların evlerinde konaklayarak. Kendi de kitabında itiraf etmiş zaten. Türkiye'ye göre çok gezen bir insan olduğunu ama dünyaya göre pek de gezgin sayılamayacağını söylemiş. Asya, Afrika ve Güney Amerika'nın epey masraf gerektirdiğine değinmiş.

Gözümü korkutan başka bir konu da benim kaldığım yerlerde aylarca kalıp benim seyahat hakkında yazma isteğimi kırmasıydı. O da öyle olmadı. Birçok yer hakkında bir iki günlük gezilerini yazmıştı. Ama elbette kendi tarzıyla. Oldukça akıcı bir dille yazılan seyahatnamede Murat Belge'nin gittiği yerlerde yaşadığı anılarını, oralarda gezilip görülecek yerleri, geçmişten günümüze kadar özet tarihini, edebiyatçıları, sanatçıları ve müzisyenlerini bulabilirsiniz.

İlk ciltte onunla birlikte gezebileceğiniz yerler: ABD (Cogito dergisinde de yayınlanmış), Orta Avrupa (giriş), Viyana-Avusturya, Budapeşte-Macaristan, Prag-Çekoslavakya, İsviçre, Helsinki-Finlandiya, İspanya, Kiev ve Kırım-Ukrayna, Bükreş-Romanya, Sofya-Bulgaristan ve Mısır.

İyi okumalar ve iyi gezmeler!
Türkçeyi daha iyi öğrenmek, mesleğimde gelişmek ve biraz da işverenler tarafından sinirim kaşındığı için dil yanlışlarıyla ilgili kitapları araştırmaya koyuldum. En popüler ve en eğlenceli örneklerden biri olan Türkçe "Off", Feyza Hepçilingirler'in Siyah Beyaz dergisinde yazdığı yazıların bir derlemesi. Serinin iki kitabı daha var.

Aslında tanıma ihtiyacı yok çünkü sayısız baskı yapmış ve hemen herkesin haberi var. Yine de kendi okuma deneyimimi biraz paylaşayım.

Kitap herkesin sıkılmadan okuyabileceği bir dile sahip. Kitabı okurken kendi bildiklerimle sık sık kıyasladım. Merak ettiğim bazı sorulara yanıt buldum. Bana olağan gelen bazı şeylerin yanlış olduğu öğrendim. Bazı şeylerin de bildiğim gibi olduğunu görüp sevindim.

Kitap mantıklı bölümlere ayrılmış. Bir bölümde politikacılar, bir bölümde TV veya reklamlar, bir bölümde popçular eleştirilmiş, başka bir bölümde anlatım bozukluklarına, bir başkasında dilbilgisi veya tamlama yanlışlarına değinilmiş. Sonunda da kitap hakkında çıkan tanıtımlar ve eleştirilere yer verilmiş. Derleme olarak gayet düzenli. Ayrıca, buram buram 90'lı yıllar kokan bir kitap. Çocukluk yıllarıma bir nevi geri dönüş...

Kitaptan birçok örnek verilebilir. Ama okurken gözümden kaçan ve açıklamaya kadar kafama dank etmeyen eğlenceli bir örneği alıntılamak istiyorum.

36. sayfada, haberciler bir doktora Yıldız Kenter'in yaşına rağmen harika bir vücudu olması hakkında soru soruyorlar.

"-Yıldız Kenter'in vücudunda estetik var mı?
Doktor da yanıtlıyor:
- Hayır, Yıldız Kenter'in vücudunda hiçbir estetik yok."
... Söylenmesi ihmal edilen sözcük 'ameliyat'."

Gençler

Feyza Hepçilingirler bu kitaptan önceki kitaplarından hiçbirinin bu kadar ilgi çekmediğinden bahsediyor. Ben de onu ilk bu kitabıyla tanıdığım için biraz mahcubum aslında. Ama yazma tarzından, hayat hikâyesinden ve fotoğraflarından güler yüzlü bir insan olduğunu tahmin edebiliyorum. Kitabı okurken çekindiğim şeylerden biri iki cümleden birinde "gençler şöyle, gençler böyle" okumaktı ama neyse ki eleştiri herkese eşit ölçüde ve tatlı dille yapılmış.

Bu konuya takılmamın nedeni gençlere genelde çok yüklenilmesi. Evet, dilde bozulmalar var ve dil eğitimi eksiklerle dolu. Ama sürekli gençlerden yakınmak hoş değil. Her dönemde dili kullanmasını bilmeyen gençler ve yetişkinler var, olacak da. (Bu yazıyı yazarken kim bilir ben de ne yanlışlar yaptım.) Faturayı tek bir tarafa kesmemeli. Ayrıca herkesin dilinden düşürmediği, bir cacık olmaz dediği 90'lı nesil Gezi Parkı'nda en önlerdeydi. Onlardan yakınmak yerine internetin, dijital ve mobil ortamların olanaklarını kullanmak ve "genç"leri kaliteli kaynaklara yönelme konusunda teşvik etmek gerekiyor. Bir kitap kurdu olsam da dil konusunda bilinçlendirmenin veya başka çalışmaların basılı kitaplarla, hatta genel olarak basılı mecralarda yapılabileceğinden artık şüpheliyim.

Eleştiriler

Şunu de eklemesem olmaz. Mantıkla ilgili bölümlerde cümleleri düz anlamıyla almak konusunda şüphelerim vardı. Bir dilbilimci olan Necmiye Alpay'ın dilin anlatım olanakları ve örnek verdiği bir cümlede mecaza yer olup olmadığını sormuş. Ben de ona katılıyorum.

Benim de bir okur olarak takıldığım iki örnek var. Birincisi, Tibet Ağırtan-Mavi Sakal'ın şarkısından alındığını tahmin ettiğim "Yat, geliyorum." (Söz o şarkıdan değilse bu eleştirim geçersiz.) Şarkının genelinden cımbızla tek söz alınmış (s. 153). Mantık çerçevesinden bakarsak o dizeden sonra gelen "Çünkü seni seviyorum" da alakasız kaçar. Ama şarkı, benim anladığım kadarıyla zaten öyle tek gecelik hatta saatlik, dakikalık ilişkilere yönelik bir eleştiri. Kaldı ki (edebiyat eleştirisiyle ilgili olmasa da) kitapta adı geçen birçok pop şarkısından çok daha üstün kalitede. Bizzat dinlemek isteyenler: http://www.youtube.com/watch?v=no7Ot-C4mQ8

Takıldığım ikinci örnek de şu: "'Bırakıp da gittin gideli/Dudaklarım bomboş şimdi.' Bırakıp gitmeden önceki hali siz hayal edin. Ne görüyorsunuz? Dudaklara yapışmış, öylece gezdirilen bir sevgili! Bir çeşit dudak hızması. Gidince dudaklar bomboş kalmış elbette. Dudakta gezdirilecek sevgililer pek kolay bulunmuyor" (s. 154). Dilbilgisi değil mantık açısından bir eleştiri yine. Ama dilde mübalağaya, duygularda tutkuya yer yok mu?

Füsun Akatlı'nın eleştirisinde de katıldığım yerler var. Akatlı, ikinci kitabı daha beğendiğini belirterek bir övgüyle başlayarak eleştirisini yumuşatmış ki şık bir hareket. Akatlı'nın eleştirisi Feyza Hepçilingirler'in eski ve yabancı sözcüklere tepkisi hakkında. Bazı sözcükler dile yerleşmişken çıkarılmasını abes buluyor Akatlı. Hepçilingirler ise savunmasında dile yerleşen sözcüklere değil yerleştiği halde başka dilin kurallarıyla çekilen sözcüklere tepki gösterdiğini dile getiriyor. Akatlı İstanbul Türkçesinde öyle söylenegeldiği için bazı deyişlerin değiştirilmemesinden yana. Yani hukuku-hukuğu, merakı-merağı, camii-camisi üzerine bir tartışma. Söyleniş estetiği açısından Akatlı'ya hak versem de dilbilgisi açısından Hepçilingiroğlu'ndan yanayım. Daha önce bir edebiyat dersinde duymuştum: -tuar'la biten sözcükler -tuvar diye dile geçirilirken bir tanesinde v harfi unutulmuş, sonra öyle  kullanılır olmuş. Tutarsızlıkların üstünde durulması gerekiyor. Bu açıdan Hürriyet Yaşar'ın sonlarda yer alan eleştirisinde, dilin istisnalara olduğu kadar değişime de açık olduğu yorumuna katılıyorum.

Eleştirinin Dozu

Necmiye Alpay ve Füsun Akatlı'nın eleştirileri dışında yazanların geneli erkek ve sanki kimi, Feyza Hepçilingirlerin "kadın" olmasını baştan içten içe baştan 1-0 başlamak diye saymış. Yazarın kendisi de bunun farkında. Ayrıca kimi eleştirilere eleştiri değil hakaret veya saldırı demek daha doğru olur zaten. Merhum Hulki Aktunç'u çok sevsem de röportajında dosdoğru "Gitsin Türkçeyi öğrensin" dediyse bence olmamış. Eğrisiyle doğrusuyla epey uğraşılmış bir eser ve yıllarını bu işe vermiş bir edebiyatçı var karşımızda.

Türkçe "Off" sonundaki eleştiriler ve eleştirilere yanıtlarla iyice parçaları oturan keyifli bir Türkçe denemesi. Serinin devamı elimde, Necmiye Alpay kitapları da. Füsun Akatlı kitapları da sırada. Kitabın artılarından biri, okuma listenize yaptığı katkılar...
Johan Thoms'un Felaketlerle Dolu Muhteşem Hikâyesi son çevirim. Tam zamanlı işler esnasında bir süre çeviriye zaman ayıramamıştım ama bu çeviri ilaç gibi geldi.

Ian Thorton'un yazdığı kitap hem esprili bir dile sahip hem de zaman zaman acıklı olaylara. Johan Thoms, normalden büyük başı, muhtemel üstün zekâsı ama bir yandan da hafif aklıyla dikkat çeken bir çocuktur. Saraybosna'nın mütevazı kasabası Argona'daki hayatı üniversitedeyken babasının işsiz kalmasıyla değişecektir. Çocukluktan tanıdığı Kont Kaunitz'in aracılığıyla o dönemde 19 yaşındaki bir çocuğun hayal edemeyeceği kadar yüksek maaşlı bir iş bulur. Arşidük Franz Ferdinand'ın şoförlüğünü yaparken başına geleceklerden habersizdir. Güzel sevgilisi Lorelei hakkında hayaller kurarken yanlış bir sokağa sapar ve geri geri çıkamaz. Gavrilo Princip'in suikast planına yağ sürer ve Franz Ferdinand'la eşi Sophie oracıkta öldürülür.

Johan için tek bir seçenek vardır: kaçmak. Olaydan hemen sonra yollara düşer. Ailesini ve bütün tanıdıklarını geride bırakır. Yepyeni ülkeler görür, yepyeni insanlarla tanışır. (Bu noktada Johan şanslı mı şanssız mı diye soruyorsunuz kendinize.) 1. Dünya Savaşı'ndan tamamen kendini sorumlu tutuyordur. Bu arada dünyada savaşlar bitmez. Johan bunların hepsinden kendine pay biçer. Burada durayım, bol gönderme ve alıntı içeren sayfaları okuma zevkini size bırakayım.

Kitap 24 Temmuz'da, 1. Dünya Savaşı'nın yıldönümünde raflarda yerini aldı. Ama dilerseniz internetten de alabilirsiniz. Birçok sitede satışı yapılıyor, örneğin şurada: http://www.idefix.com/kitap/johan-thomsun-felaketlerle-dolu-muhtesem-hikayesi-ian-thornton/tanim.asp?sid=CRYG5REYDT1TIJJBQKEF

Keyifle okuyacağınızı ve elinizden bırakamayacağınızı umuyorum.
Ahmet Hâşim'in Frankfurt Seyahatnamesi, onun Frankfurt'a sağlık amaçlı yolculuğunda aldığı kısa kısa notlardan oluşan küçük bir kitap.

Yazar, 1932 yılının ikinci yarısında kalp ve böbrek şikayetleriyle Erenköy Sanatoryumu'nda tedavi görür, sonra doktorlarının tavsiyesiyle zamanın ünlü doktorlarında tedavi olmak için Frankfurt'a gider. Frankfurt yolcuğuna İstanbul'dan trenle başlar. Bulgaristan üzerinden Avrupa'ya geçer. Kitapta hastalığın ve yalnızlığın verdiği buhranla karamsar bir anlatı seziliyor ama yazar, gerçeklikten uzaklaşmaz. Frankfurt'un bulutlu havası ve onun bilmediği bir dil konuşulması hoşuna gitmez.

Ahmet Hâşim Avrupa'ya karşı biraz mesafeli gibi görünüyor ama ta 1932 yılında onun da gözünden bir şey kaçmamış: sağlık sistemi. Bizde sanki hastalık bir suçmuş gibi hastalara kötü davranıldığından dem vuruyor. Halbuki orada, hastanın olabilecek en iyi şekilde ağırlandığından ve en iyi tedavinin sunulduğundan bahsediyor. Beni en etkileyen kısım galiba burası oldu çünkü seksen iki yıl sonra bile sağlık açısından içler acısı haldeyiz. Hastanelere gitmemek için kontrollerimi aksatıyor, hasta olmamak için dua ediyorum. Yıllardır aksattığım göz muayenem için gittiğim doktor tokalaşmak için elini uzattığında algılamam birkaç saniye sürdü, düşünün artık... 

Frankfurt, 1800'lü yılların sonuna doğru.
Tekrar kitaba döneyim. Ahmet Hâşim "Frankfurt ehemmiyetsiz bir yer zannedilmesin" diye eklemeden önce şöyle der: "Hayatında büyük bir Avrupa şehri gören bir adam, kendini, sonradan göreceği bütün büyük Avrupa şehirlerini evvelden görmüş addedebilir. Bu şehirler o kadar birbirinin eşidir." Yazara katılmakla birlikte, günün birinde hepsini tek tek görmüş halde böyle cümleler kurmayı da isterim tabii.

Ahmet Hâşim de bu sözleri havadan söylememiş elbette. Bizzat birçok Avrupa şehrini görmüş. Hastanenin bahçesinde insanlarla dost olmuş sincaplar gözünden kaçmaz. "Hayvanlarla insanların bu güzel arkadaşlığına, gördüğüm bütün Avrupa şehirlerinde tesadüf ettim. Bu dostluk bazı yerlerde hayvana bir nevi şımarıklık bile vermiştir." Sonra Venedik'teki San Marko Meydanı'nı ve güvercinlerini örnek verir. Avrupa'da sokaklarda sahipsiz kedi köpek yok. Güvercinler gerçekten çok rahat. Güvercinler Venedik'te en güzel eserlere kuruluyor, Brüksel'de insanların ayaklarına birkaç santim mesafede yürüyor. Viyana'da Schönbrunn Sarayı'nın sevimli sakinleri olan sincapları elinizle besleyebiliyorsunuz. Buradan insanların hayvanlara tavrını da çıkarabiliyorsunuz. (Bu arada Viyana'da Yunanistan kurabiyesine müptela olan sincap ve Atina'da kardeşim sayesinde çikolataya müptela olan güvercin umarım yoksunluk dönemlerini sağlıklı biçimde atlatmışlardır.)

Seyahatname okumaya devam ettikçe bu yaz günlerinde çat diye çatlamazsam iyidir.

Multivitaminli kurabiye yarasın sincabıma.
Elimdeki kitapları eritmeden yeni kitap almaya niyetim yoktu. Ama size de olur mu bilmem, bazen hiç duymadığınız bir kitap kendini gösterir ve onu almadan edemezsiniz. Daha önce Ten ve İz kitabını okuduğum David le Breton'un Yürümeye Övgü kitabı da aynen öyle karşımda duruyordu.

Başlıktan sonra arka kapaktaki şu yazıya vuruldum: "Yürümek keyiflidir, çünkü öncelikle insanı gündelik yaşamın zorlamalarından geçici olarak da olsa kurtarır. Yürümek stresi, aceleyi, üretme zorunluluğunu yok eder. Yürümek, aslında yaşamın o kendine özgü zamanını yeniden bulmaktır." Tam da İstiklal Caddesi'nde yürürken!

Seyahati hayatımın bir parçası olarak görüyorum. Gittiğim yerlerde saatlerce yürürüm, ünlü mekanlara bakarım, bir o sokağa bir bu sokağa girerim. En rahat spor ayakkabılarımı giymiş de olsam her seyahatten sonra ayaklarım muhakkak su toplar. Kitabı elime alıp kasaya ilerlerken aklımda şu soru vardı: "Yürümenin hakkını gerçekten veriyor mu?"

Okuduktan sonra gönül rahatlığıyla yanıtlayabilirim: Evet! David le Breton ve çevirmen İsmail Yerguz muhteşem bir keyif yaşattılar bana. Biraz da kitabın içeriğinden bahsedeyim.

Kitap şu cümlelerle başlıyor: "Yürüyüş dünyaya açılmadır. İnsanı mutlu yaşam duyguları içinde yeniden oluşturur." Yürürken olduğu gibi kitabı okurken de farklı bir dünyaya açılacağınızı hissettiren cümleler.

Kitabın başlıkları da çok çekici. "Yolun eşiği" ile başlıyorsunuz. Sonra uzunca bir "Yürüyüş zevki" geliyor. Burada "Yürümek, İlk Adım, Zamanın Krallığı, Beden, Eşyalar, Tek Başına mı Grupla mı?, Yaralar, Uyumak, Sessizlik, Şarkı söylemek, Uzun hareketsiz yürüyüşler, Dünyaya açılma, Adlar, Dünyanın komedisi, Temel unsurlar, Hayvanlar, Toplumsal sapma, Gezintiler, Yolculuğu yazmak, Yürünen dünyanın küçülmesi" alt başlıkları sizi karşılıyor. Bu bölüm yürüyüş severlerin en çok "Ben de, ben de!" diyecekleri bölüm. Daha sonra zorlu doğada ve farklı kültürlerde geçen "Ufuk yürüyüşleri", ardından "Kent yürüyüşleri" geliyor. Hac yürüyüşlerini anlatan "Yürüyüşün tinsellikleri"nden sonra "Yolculuğun sonu"na geliniyor.

Brugge yolları taştan...
Kitapta sevgili birçok isimden alıntıya ve anıya rastlamak da mümkün. Henry David Thoreau, Rousseau, Kierkegaard, Nietzsche, Walter Benjamin, Werner Herzog ve daha niceleri... Rimbaud'nun yürüme tutkusunun bir bacağına mal olması. Werner Herzog'un, Paris'te ağır durumda hastaneye kaldırılan sinema tarihçisi Lotte Eisner'i ziyaret etmek için dinsel bağlam dışı bir hac misali Avrupa kırsallarında üç hafta yürümesi.

Kitap küçük bir hacme sahip ama bittikten sonra size dünyalar bırakıyor...
İlk Orhan Pamuk okuma deneyimimi Cevdet Bey ve Oğulları ile yapayım dedim. Bu kitabı seçmekteki nedenim, zamanında Gezi Parkı ve çevresinde yer alan, günümüzde maalesef yerinde yeller esen Surp Agop Mezarlığı hakkında birkaç kelam etmiş eserlerden biri olmasıydı.

Alıntı şurada:

“(...) Yeni vali kulüp binasını yıktırmak istiyor, onlara karşıdaki Surp Agop mezarlığında küçük bir arsa vereceğini söylüyordu. Bunu vereceği de galiba şüpheliydi. (...) Hanımlardan biri eski mezarlığın toprağında tenis oynamanın uygunsuz olacağını söyleyince de hava yumuşadı ve birdenbire sessizlik oldu. (…) Eski mezarlığın üstünde tenis oynanmayacağını söyleyen hanım o köşedeki arsanın mezarlarla değil eski bir kilisenin yıkıntısıyla kaplı olduğu söylenerek yatıştırıldı.” (Kitabı aklıma düşüren yazı: http://agos.com.tr/haber.php?seo=gezi-parkinin-yani-basindaki-ermeni-mezarligi&haberid=2889)

Kitap hakkında uzun uzadıya yorum yapmayacağım. Kötü değil, hatta iki noktada gayet iyi ama 610 sayfanın zor bittiğini de itiraf edeyim.

O iki nokta:

1. İstanbul'da benim de en sevdiğim yerlerden olan Nişantaşı, Harbiye ve Beyoğlu'nun kitabın geçtiği yıllardaki atmosferi iyi verilmişti ve okuması keyifliydi. Arada Ada ve Erenköy geçince yabancı filmlerdeki "İstanbul dedi!" sevinci de yaşanıyor.

2. Kuşak çatışması, aile içi ve aile dışı ilişkiler, hat safhada Avrupa hayranlığı da iyi sunulmuştu. Okurken Karamazov Kardeşleri hatırladım ama bir şeyler eksikti. Onda olup bu kitapta olmayan bir yoğunluk, bir derinlik. aradım belki de.

Neyse, bana bir süre bu kadarı yeter.
Atina-Selanik treninden bir manzara...
Son bir yıldır, çocukluğumdan beri içimde taşıdığım seyahat virüsü etkisini iyiden iyiye hissettirmeye başladı. Daha birkaç gün önce Atina'dan Selanik'e giden bir trende olduğumuzu düşünmek bile ilginç geliyor.

Selanik'ten Atina'ya geçeceğimiz gün 1 Mayıs olduğu için otobüs kullanmak durumunda kaldık. Otobüste de manzaramız güzeldi ama yine de trenin tadı başka. Bu tat, trenin bir taşıt olarak kendine has rahatlığının yanı sıra okuduğum kitaptan da kaynaklandı galiba.

Edebiyat dergileri, özenli ve adil olanlarından bahsedersek elbette, kaliteli yazılarla ufkumuzu açabiliyor. Bu durum, sadece okuyan için değil yazan kişi için de geçerli bence. Ben de bu ay sonuna doğru teslim edeceğim bir yazı için kolları sıvadım. Kendimce gerekli olduğunu düşündüğüm kitapları okuyup bitirmeye çalışıyorum. Yazar, D. H. Lawrence.

Lawrence'ın Lady Chatterley's Lover (Lady Chatterley'nin Âşığı) romanını Türkçeden okumuştum; Sons and Lovers'ı (Oğullar ve Sevgililer) daha yeni İngilizceden okudum. Amacım seyahatnamelerine geçmeden önce yazarın tarzını özümsemekti ama seyahatnamelere başladıkça gezgin Lawrence'a kanım iyice ısındı. Belki de dediğim gibi atmosferin etkisiyle ilgilidir.

Lawrence'ın üç tane seyahatnamesi var, hepsinin de İngilizcelerini e-kitaplarını indirdim. Tren yolculuğunda Twilight in Italy'nin (İtalya'da Alacakaranlık) sonu ve Sea and Sardinia'nın (Deniz ve Sardinya) başı kısmet oldu. Twilight in Italy'de ağırlıklı olarak İtalya'yla birlikte bu ülkeye yakın diğer ülkelerdeki seyahatlerini de anlatmış, hem de roman gibi.

Lawrence'ın yazdıklarını okurken daha altı yedi ay içinde gördüğüm yerlerin o zamanlardaki hali geçti gözlerimin önünden. Gerçi o kitapta Lawrence oldukça konuşkan, ev sahipleri ve oranın sakinleriyle muhabbet içinde, bense kendi kabuğumdan sessizce seyir peşindeyim.

Kitapta Atina, Selanik veya Yunanistan'ın herhangi bir şehri yok. Ama seyahatin özü aynı. Evden kilometrelerce uzakta, tatlı bir yorgunlukla sızlayan ayak bilekleriyle henüz karları erimemiş dağların ve yemyeşil bitki örtüsünün arasından geçen trende oturuyoruz. Baharın en güzel yüzü... Bir gün sonra yine evde ve yine ofiste olacağımın, aynı şeyleri yapacağımın bir hükmü kalmıyor o anlarda.

Sea and Sardinia'da Lawrence tren yolculuğundan bahsediyor. O satırları trende okuyorum. Bir okur ve bir gezgin için en keyifli tesadüflerden biri olsa gerek. Lawrence, kitaba giriş paragrafıyla hislerime çoktan tercüman olmuş zaten:

"Kişiye mutlak bir hareket etme ihtiyacı gelir. Dahası, belli bir yöne hareket etme ihtiyacı. O zaman çifte ihtiyaç: harekete geçmek ve nereye gideceğini bilmek.

İnsan neden yerinde duramaz?"

Duramıyor işte. Duramıyorum. Dünyada bunca yer olduğunu öğrenmişken ve ulaşım, konaklama seçenekleri bu kadar çeşitlenmişken durmam mümkün değil. Seyahat virüsünün de diğer virüsler gibi mutlak tedavisi yok. Çaresi gezmek, gezmek, gezmek...

Atina, Tren ve Lawrence

by on 00:39:00
Atina-Selanik treninden bir manzara... Son bir yıldır, çocukluğumdan beri içimde taşıdığım seyahat virüsü etkisini iyiden iyiye hissetti...
"Boşuna mı Okuduk? Türkiye'de Beyaz Yakalı İşsizliği" birkaç senelik bir kitap olsa da henüz keşfettim ve güncelliğini "maalesef" koruyor. Ülkemizde beyaz yakalı mağduriyeti veya işsizliğinin yeteri kadar ilgi çekmediğini düşünürken ilaç gibi gelen bir kitap oldu. 

Kitapta da değinildiği üzere "Her üniversite mezunu iş bulacak diye bir şey yok", "İş var ama beğenmiyorlar" gibi söylemler arasında işsizlik ya da kötü şartlar ve kalitesiz işler arasında seçim yapmaya zorlanırken tam da sorduğumuz soru: "Boşuna mı okuduk?"

Gelelim kitaba...

Tanıl Bora'nın "Sunuş"undan sonra Beyaz Yakalı İşsizliğin "Durumu"nda yeni kapitalizm, yeni işsizlik ve beyaz yakalılar, Up In the Air (Aklı Havada) filmi, Türkiye'de beyaz yakalı işsizliğine genel bakış hakkında, Beyaz Yakalı İşsizlerin Dünyası'nda kullanılan "sancılı dil", kendiliğin yok edilmesi, karakter aşınması, işsizin duygu dünyası, iş bulma ve çalışma süresince ayrımcılık, ailenin koruyuculuğu, beyaz yakalıların iş bulma ve geçinme stratejileri hakkında makalelerin yanı sıra bir sığınak olarak KPSS, ataması yapılamayan öğretmenler ve en yıpratıcı beyaz yakalı mesleklerinden biri olan bankacılığa dair röportaj sorularından derlenen yanıtları okuyabileceksiniz.

Kitabın en büyük kaynağını, beyaz yakalı işsiz konumundaki kırk yedi kişi ve üniversite son sınıf öğrencisi olan on kişilik bir grupla yapılan röportajlardaki soruların yanıtları oluşturuyor. Böyle olması aslında kitabın sağlam temeller üstüne kurulmasının yanı sıra anlatılanlara daha yakın hissetmenizi sağlıyor. Fiziksel olarak maddi sıkıntılar veya statü endişesi, maddi sıkıntı olmasa bile aile ve arkadaşlara karşı sorumluluk hissi, kimi ailelerin maddi desteği şarta bağlaması (şu işte çalışırsan, vb), iş arama sürecinde kadın-erkek, eşcinsel, travesti, Kürt, Alevi, başörtüsü ayrımcılığı gibi birçok sorun, bizzat yaşayanların ağzından aktarılmış. Beyaz yakalı işsizler kendilerini nasıl ifade ediyor, kendilerini toplumda nasıl konumlandırıyor sorularının yanıtları da kitapta yer bulmuş. Ayrıca, eskinin "garanti" meslekleri sayılan memurluk, öğretmenlik ve bankacılığın günümüzdeki sıkıntılarına da değinilmiş.

Kitapta, Karakter Aşınması başta olmak üzere Richard Sennett kitaplarından epeyce alıntı var. Sennett alıntısı demişken... Çerçi Sanat'ın 3. sayısında çıkacak yazımda ben de beyaz yakalıların dilinden bahsettim. Yeni sayı çıktığında haberdar edeceğim.

Geçenlerde, 2012 yılında İletişim Yayınları'ndan çıkmış olan "Türk Sağı: Mitler, Fetişler, Düşman İmgeleri"  adlı kitabı okudum. İyi yazılmış, benim gibi politikayla pek alakası olmayan bir insanı sürükleyebilecek, ufkunu açabilecek makaleler mevcut. İnci Özkan Kerestecioğlu ve Güven Gürkan Öztan tarafından derlenmiş.

Bu kitabı önermemin sebeplerinden biri, günümüzün siyası rüzgarını daha iyi anlamaya olanak tanıması. Benim neslim ve benden önceki neslin apolitikliği dillere destan. Ama Gezi'den sonra pek çoğumuzun ufku açıldı ve olan biteni farklı gözlerle izlemeye başladık. O yüzden, boşluğumuzu tamamlayacak, böyle tane tane yazılmış ve tutarlı kitaplara, makalelere ihtiyacımız var.

Kitapta, giriş babında 2 makale var. Gerisi 4 bölüme ayrılmış:

- Ezeli düşmanlar, yakın tehditler: Sağ zihniyetin fikri sabitleri
- Mitler: Tarih, mekan, kültür
- Fetişler: Devlet, iktidar, modernlik
- Milli, ahlaki hassasiyetler: Kadınlık, erkeklik

Birinci bölümde komünizm ve "Moskof" imgesi, masonluk ve Yahudilik, Alevilik ve Kızılbaş algısı, AKP ve Kürt meselesi hakkında makaleler bulunuyor. İkinci bölümde Ayasofya, Gelibolu Yarımadası, İstanbul'un Fethi imgeleri, İslami sinemadaki imgeler ve sağın aydınlara beslediği düşmanlık yer alıyor. Üçüncü bölümde devlet, kalkınma, ağır sanayi fetişlerinden bahsediliyor. Dördünci bölümde milliyetçi kadın yazarların romanlarında erkeklik kurguları ve başörtünün macerasını okuyabiliyoruz.

Kitaptaki makale yazarları: Tanıl Bora, Kadir Dede, Mehmet Ertan, E. Zeynep Güler, İnci Özkan Kerestecioğlu, Elifhan Köse, Seda Özdemir, M. İnanç Özekmekçi, Aylin Özman, Güven Gürkan Öztan, Tebessüm Öztan, Cenk Saraçoğlu, Nurseli Yeşim Sünbüloğlu, Ömer Turan, Aslı Yazıcı Yakın, Sinan Yıldırmaz.

Makalelerin hepsi özenle kaleme alınmış ama girişteki, daha genel olan iki makaleyi, özellikle İnci Özkan Kerestecioğlu'nun "Korku ve Siyaset: Türk Sağının Ezberlerini Çözümlemek" makalesini daha da beğendim. Aşağıda makalenin beğendiğim paragraflarından birini okuyabilirsiniz.


Kitabı okurken

Kitabı okurken merak ettiğim hususlardan biri bu kadar korku ve düşmanlık içinde nasıl yaşanabileceği oldu. İnsan elbet korkar ama ömür boyu bir tehdit ihtimaliyle yaşamak ne kadar sağlıklı bilemiyorum. İnsanın içinde sürekli kor halinde yaşayan düşmanlığı anlamakta da güçlük çekiyorum. Önyargılarım vardı, belki hala vardır ama neyseki ailem beni kronik düşmanlık besleyecek şekilde yetiştirmemiş. İnsanın devamlı taşıdığı ağır bir yük olsa gerek. Ve ileriye doğru adım atmasına büyük bir engel...

Günümüzde siyasilerin konuşmalarını dinlediğimde, sosyal medyayı takip ettiğimde o kadar nefret söylemiyle karşılaşıyorum ki midem bulanıyor. Küçük bir çocuk kaybolduğunda bile, insanların hep birlikte onu aramaya çıkmasına sevinmek ve ufaklığın sağ salim bulunmasını dilemek yerine komplo teorileri üretiliyor. (Vefat haberini duyunca yüreklerinin de sızlamadığını tahmin ediyorum.) Maneviyattan bahseden insanlar en sıkı materyalistlerden bile daha materyalist çıkıyor, durmadan betonu, tüneli, metroyu övüyor.

Daha sosyal, daha şeffaf bir devlet olmayı istemek ötekileşmek haline geldi. Kürt, Ermeni, Alevi, eşcinsel olmak maalesef hep öteki olmaktı. Haziran ayından sonra nurtopu gibi bir ötekimiz daha oldu: Geziciler. Kitap okumanın bile düşmanca bakışları üstüne çekebildiği "yalnız ve güzel ülkem"de süregelen amansız korkunun ve düşmanlığın üstesinden nasıl gelinir, bir arada uyumlu bir şekilde nasıl yaşanır? Umudum tükenmek üzere...

Korku ve Düşmanlık

by on 10:30:00
Geçenlerde, 2012 yılında İletişim Yayınları'ndan çıkmış olan "Türk Sağı: Mitler, Fetişler, Düşman İmgeleri"  adlı kitabı ...


Hani bazı yazarlar vardır, merak edersiniz, kitaplarını alırsınız ama bir türlü başlayamazsınız. Keşfedilmek için doğru zamanı bekler gibidirler. Feyyaz Kayacan da benim için öyle oldu.

Türkiye edebiyatında benim için ilk iki sırada Bilge Karasu ve Leylâ Erbil vardır. Hulki Aktunç ve İhsan Oktay Anar'ın da bende yerleri ayrıdır. Feyyaz Kayacan'ın Bütün Öyküleri'ni elime aldığımda iyi bir yazardan güzel bir edebiyat eseri okuyacağımdan emindim. Ne var ki, daha ilk sayfadan öyküye ve Feyyaz Kayacan'ın kalemine vuruldum.

Kitapta Feyyaz Kayacan'ın öyküleri kitap kitap birleştirilmiş: Şişedeki Adam, Sığınak Hikâyeleri, Cehennemde Bir Yusuf, Gibiciler, Hiçoğlu'nun Serüvenleri, Bir Deli Değilin Defterleri. Feyyaz Kayacan'la tanıştığım ilk öykü "Hiçoğlu'nun Serüvenleri". İsmini arayan 6 santim, 053 milimlik bir adamın öyküsü:

"Ad bir çeşit safradır. Kişioğluna kimin nesi olduğunu, hangi rafın malı olduğunu öğretir. Ad sahibi olmak, ev sahibi, mal sahibi, yetki sahibi, devede kulak sahibi olmak kadar kişiyi soylandıran birşey. Adsız olmak adların dışında yaşamak, penceresiz bir odaya perde asmaya benzer, penceresiz bir odanın penceresinden atlamaya benzer."

Sığınak Hikâyeleri kitabı Türk Dil Kurumu Ödülü'ne layık görülen Feyyaz Kayacan'ın, ustalıklı ve dinamik dilini ne kadar övsem az. Seçtiği öykü konuları da birbirinden ilginç. Bahsettiğim Hiçoğlu'ndan bize şişesinden seslenen Şişedeki Adam'a, türlü türlü iyilik uzmanlarından zekâ geriliği olan Gizlem'in içsel girdaplarına kadar çok geniş yelpazede sürprizle karşılaşmak mümkün. Kitabın sonlarında doğru karakterler arasında Onat Kutlar'ın adının geçmesi de mutluluk veren bir ayrıntı.

Feyyaz Kayacan, 50 kuşağının diğer yazarlarına göre daha az tanınıyor ama kesinlikle kaçırılmaması gereken büyük bir yazar. Yazar, Saint Joseph Fransız Lisesi'nin bitirmiş, Fransa ve İngiltere'de öğrenim görmüş, uzun yıllar Londra'da yaşamış. Batının etkisini ve mekânlarını öykülerinde bulmak mümkün. Bende, son zamanlarda bağımlısı olduğum Avrupa gezilerimi sürdürüyormuşum hissi de yarattı bu nedenle.

Feyyaz Kayacan'ın varoluşçuluk anlayışı 50 kuşağınınkine hem benzer hem de farklı unsurlar taşıyor bence. Yine bireyin yalnızlığı ve kendini arayışı var ama bu, toplumsal yönden ayrılmıyor, bireyler toplumun içinde kendilerine uygun bir yer, bir yaşam arıyor adeta. Hiçoğlu, Şişedeki Adam, Gizlem, Lütfiye Abla hep böyle karakterler. Tutunmaya çalışanlar denilebilir belki de. 

Gerçekten öyle midir bilmem ama Feyyaz Kayacan da ne bireyi ne toplumu yücelten kendine has varoluş fikrini "Gibiciler" öyküsünden şu sloganla ima etmiş adeta:

"NE BENCİYİZ NE BİZCİ
GİBİCİYİZ GİBİCİ"


Feyyaz Kayacan'ın tek romanı Çocukluktaki Bahçe'yi de aldım. Ama öyküler kadar uzun süre beklemeyecek sırasını...

Körleşme - Elias Canetti

Körleşmeyi okuyacak bireylere peşin ve önyargılı bir öneri: Çelik gibi bir sabrınız yoksa bu işe girişmeyin.
Hayır, bunun kitabın beş yüz küsur sayfa olmasıyla alakası yok. Binlerce sayfa okunabilir istendiğinde. Bu öneriyi buraya yazmamın nedeni, romanın karakterlerinin bende gerçek olsalar bu irice sayılabilecek kitabı kafalarına fırlatma isteği uyandırmaları. Ama bu, belki de Elias Canetti’nin amacına ulaştığının bir belirtisidir.

Romanın başkahramanı, çağının en büyük sinologu kabul edilen Kien. Romanın başında “Bu kadar saf olunur mu be adam?” diye insanın sinirlerini oynatan ama romanın sonlarında roman içinde belki de sempatiyi en çok, hatta tek hak eden karakter olduğunu düşündürmesiyle diğer karakterlerden ayrılıyor. Kien’in düşünceleriyle eylemleri arasındaki tutarsızlığın diğer roman karakterlerinde de ziyadesiyle olması belki de Kien’in gerdiği sinirleri gevşeten. Misal olarak zihninde oldukça olumsuz yargılarda bulunduğu kadın cinsinin en olmayacak bir tanesiyle evlenmesi gösterilebilir. Kien’in hayatında en çok değer verdiği, gözü gibi sakındığı, evin dört bir yanını dolduran kitaplar. (Evlenmesi muhtemelen o kabul etmese de kitapların onun yalnızlığını giderememesinden ötürü.) Zavallı Kien’in kitaplarının toplamda ettiği değer roman boyunca herkesin gözüne bakıyor. Klasik “O kadar parayı o kitaba vereceğime…” mantığının “Yok artık,” dedirten olaylar silsilesine yol açıyor.

Kien’in evlendiği kadın Therese adında, Kien’den yaşça büyük, hayatını o ana kadar hizmetçilikten kazanan eğitimsiz bir kadın. Kien’le evlenmek için kendini müthiş bir kitap sever olarak gösterip evlendikten sonra Kien’in sahip olduğunu düşündüğü milyonların üstüne konmak gibi bir sonradan görmüşlükle hareket ediyor. Kien’in evine parça parça el koymakla başlayan bu hırsı en sonunda Kien’in kendi evinden kovulmasına kadar gidiyor. Therese’nin kendisi hakkında atıp tuttuğu bir konu da “namuslu” olması. Gittiği hiçbir evin erkeğine yüz vermediğini iddia etse de kitabı okuyan birisi Therese’nin de düşündükleriyle yaptıklarının birbirini tutmadığını fark etmekte zorlanmayacaktır. Bir de Therese hep bir şeylere, daha fazlasına sahip olmaya çalışmaktadır. Kien onu anlamamaktadır. Yeni alınan her meta Kien’in midesini bulandırır.
Kien’e kızdığım husus budur: Bir halt edip böylesine yüzeysel bir kadınla evlenmişsin, kadının senin en değer verdiğin meziyet olan kitap severliğin yanından geçmediğini anlamışsın, har vurup harman savurmasını hiç hazzetmiyorsun… Peki ne diye hâlâ evlisin? Kien’in de bu sorunun cevabını tam olarak bildiğinden emin değilim. Yer yer kadına sert davranmak istese de (ki kadın erkek eşitliğini savunmama rağmen buna karşı çıkmayabilirdim) sadece fikirde kalıyor. Kitabın ilerleyen safhalarında bahsettiğim gibi Kien’e sempati duyuluyor. Kien ağırbaşlılığı, nezaketi, kültüre ve öğrenmeye verdiği önemle aslında dünyada örneğine sık rastlanmayan bir tipleme.

Göze çarpan diğer bir karakterse cüce Fischerle. Bu kişi de Therese gibi Kien’in olmayan milyonlarına göz dikiyor onunla tanıştıktan sonra. O da başta kitapların önemini sözde vurgulasa da kitapların tutarını hesaplamaya koyuluyor. Kien’e ne kadar tokgözlü olduğunu her fırsatta anlatmaya doyamıyor, ama aslında açgözlünün önde gideni. (Hep öyledir ya… “Ben şöyleyim, ben böyleyim,” diyen insanlar genelde dediklerinin tam tersi çıkarlar.) Hatta Fischerle, Therese’den bir adım öteye gidip Kien’in erkek kardeşi, kendini yardımsever ve harika biri gibi gösteren ama içinde komplekslerinden kıvranan bir doktor olan Georges’le bağlantı bile kuruyor.

İlginç ayrıntılardan birisi de Kien’in etrafındaki iğrençlikleri görmemek için kendini arada karanlığa mahkûm etmesi. Karanlıkta, bu kısmı körlük zamanlarında kitap okuyamasa da huzuru bulur. Ama kitabın sonunda okuyucuyu şaşırtan bir şey yapar. Ve bence yapabileceği en iyi şeydir.

Körleşme, körlüğü (kitaptaki kör karakter hariç) manevi bir sembol olarak kullanır. Kitabın Almancadaki orijinal adının Kamaşma (Die Blendung) anlamına geldiği düşünülürse, Elias Canetti’nin insanların gerçekleri görememesinden çok, düşüncelerini tam tersi şekilde davranışlara dökerken, kendilerinin bazen farkında olmadıkları bir “kamaşma” yaşadıklarını kastettiği daha yerinde bir tahmin gibi geliyor bana.

Tabii bir de Elias Canetti’nin böylesi bir romanı yirmi altı yaşında yazmış olması gibi bir detay var ki oraya hiç girmiyorum.

Saraybosna Blues – Semezdin Memedinoviç

“Köprüde yavaşladık,
nehir kıyısında köpeklerin
bir cesedi parçalayışını seyrettik
ve yolumuza devam ettik
Hiçbir şey hissetmedim…
Lastiklerin karı ezdiğini duydum,
elmayı ısıran dişler gibi
ve içimden kahkahalarla gülmek geldi
sana
çünkü buraya cehennem diyorsun
ve buradan kaçıyorsun, sanıyorsun ki
Saraybosna’dan başka yerde ölüm yok.” s. 14
Saraybosna Blues son zamanlarda okuduğum en etkileyici kitaplardan. Anlatı olarak geçiyor türü, içinde denemeden şiire ve hatta öyküye kadar çeşitli yazılar bir araya gelmiş. Ama öyle oradan buradan hatıra düşmüş rastgele yazılar değil bunlar. Hepsi bütünlük içinde aktarılmış. Kitabın etkileyiciliği bence üzerinde durduğu konu kadar samimiyetinden de ileri geliyor. Samimiyetinin nereden geldiğini anlamak için öncelikte yazarın kim olduğundan biraz bahsetmek gerek.
Semezdin Memedoviç, Bosna-Hersek doğumlu. Bosna-Hersek’in savaş içinde geçirdiği karmaşık ve vahşi günlerini eşi ve çocuğuyla birlikte bizzat yaşamış. Şu anda Amerika’da yaşıyor. Oğlunun yaşadıklarıyla birlikte kendisiyle sanki aynı anda yaşlandığına, tanıdığı insanların terörist oluşuna veya öldürüşüne şahit olmuş. Kitapta savaşla ilgili gözlemlerini, hislerini kitabın içerisinde eleştirdiği savaş habercileri gibi bir ürün ve acındırma unsuru olarak kullanmak yerine, hayatın acı bir gerçekliğini yüzümüze yumuşak bir anlatımla sert bir şekilde çarpmayı tercih etmiş. Kitabın bitiminde sadece Bosna-Hersek’te yaşananlar değil, tüm dünyadaki savaşlara ve bu savaşlara seyirci kalanlara (hatta biraz da bir şey yapamadığınız için kendinize) lanet ediyorsunuz.
Savaş döneminde Bosna-Hersek’te ölüm sıradanlaşmıştır, her an her yerde insanları yakalayabilir. O sıralar sıkıntısı çekilen suyu almaya giden birisi atılan el bombalarından veya başka birisi yaptığının bilincinde bile olmayan bir çocuğun tüfeğinden çıkan kurşun yüzünden can verebilir. Bu yazara ve tabii ki diğer insanlara sürekli bir can korkusunun yanı sıra bir de psikolojik travma yaşatmaktadır. Haberciler, sadece haber yapma peşindedir. Entelektüellerin kimisi nedenlerin üzerine gitmeden yüzeysel bir üzüntü yaşamakta kimisi de keyfine bakmaktadır.
Kitaptaki etkileyici yerleri işaretlemek için elime kalemi aldım ve kalem elimden hiç düşmedi diyebilirim. Arka kapakta günümüzde oldukça bahsedilen Amerikan romancılarından Paul Auster’dan da bir alıntı var: “Sarasbosna Blues, hem bir savaş muhaberatı hem bir felsefi soruşturma.” Katılmamak elde mi… Ayrıca “blues” kelimesinin de bu kitabın adında geçmesi çok isabetli olmuş. Aynı siyahilerin sıkıntılarını en içten duygularıyla anlattığı “blues” parçaları gibi her bir metin.
“Duvarlarda hayatım boyunca unutamayacağım kulak tırmalayıcı bir ses yankılanıyor. Askerler çözülsün diye donuk tereyağ kalıplarına bıçaklarının sapıyla vuruyorlardı. Aynı duygu tekrarlanıyor.” s. 82
“On yıl önceki bir sohbeti anımsıyorum. Karlı bir gündü ve küçük bir çocuk bana şu soruyu sormuştu: ‘Hayattaki en önemli şey nedir?’ Bu soruya cevabım olmadığı halde bir şeyler gevelemiştim. Oysa çocuk, beni dinlememişti bile ve sorusunu tereddütsüz kendi cevaplandırmıştı: ‘Bence en önemli şey, hayatta başına birçok şey gelmesidir ki, anımsayacak bir şeyin olsun!’” s. 83
Doğu Avrupa edebiyatından, insanlığın kara lekelerinden birini kendi bakış açısından anlatan bu duyarlı yazarın kitabı incecik, ama içerdiği ve bize taşıttığı yük çok ağır…
Tuğçe Ayteş
FAHRENHEIT 451 – RAY BRADBURY

Fahrenheit 451, kitapların yanma ısısı.

1984 ve Cesur Yeni Dünya gibi anti-ütopyalardan daha az tanınsa da konu ve anlatım olarak hiç geride kalmayan bir kitap Fahrenheit 451. Yakın bir geleceği, itfaiyelerin ateş söndürmedikleri, aksine kitapları yakmakla görevli oldukları bir dönemi anlatıyor. Eser, sadece kitapseverlere değil, herkese hitap ediyor. Bir solukta rahatlıkla okunabilen, bir yandan da insanı düşüncelere sevk eden bir kitap.

Montag, büyük babası ve babasının mesleği olan itfaiyecilik mesleğini sürdürüyor. İhbarlar üzerine gittikleri adreslerde kitapları yakıyorlar. Pek çok kitap yok edilmiş, kimisinden de sadece birkaç kopya kalmış durumda. Montag’ın güzel bir karısı var. Çocukları yok, karısı çocuk yapmayı düşünmüyor. Zaten herkesin acelesi var ve kimsenin oyalanacak zamanı yok. Televizör insan hayatının en önemli parçası, hemen herkesin evinde en gelişmiş televizörlerden var. Kimse kitap okumuyor, kimse durup düşünmüyor, kimse kimseyle yüz yüze vakit geçirmiyor; herkes “mutlu”. Pek çok insanın eğlencesiyse intihar etmek ve cinayet işlemek haline gelmiş. Ayrıca savaş da kapıda.

Böyle bir ortamda Montag, bir gün işten dönerken Clarisse’le karşılaşıyor. Clarisse on yedi yaşında, “garip” bir kız. Diğer insanların aksine onun acelesi yok, yaşadığı anların ve doğanın tadını çıkartmaya bayılıyor. Montag bu ilginç kızla karşılaşmayı dört gözle bekler oluyor. Clarisse Montag’ın ufkunu açıyor. (Diğer insanlara kıyasla Montag’ın ufku açılmaya da meyilli zaten.) Ve Montag’a mutlu olup olmadığını soruyor. Montag bu konu üstünde kafa yormaya başlıyor. Sonunda hiç mutlu olmadığının farkına varıyor. Bütün zamanının boşa geçtiğini hissediyor, karısıyla hiçbir paylaşımlarının olmamasına hayıflanıyor. Bir gün yakacakları kitaplardan bir tanesini saklıyor. Evinde gizli gizli okumaya başlıyor. Bir yandan yaşadığı değişiklikleri paylaşmak istiyor, diğer yandan da çalıştığı itfaiyenin başındaki Beatty ve yeni geliştirilen Elektrikli Tazı’ya yakalanmaması gerekiyor. Montag’ın rahat ve “mutlu” bir hayatla tedirgin ama düşünebildiği ve özgür olduğu bir hayat arasında seçim yapması gerekecek.

Mutlu olmak ya da olmamak…

Rahat rahat yaşamak varken pek çok insan bazı kişilerin neden kitap okuduğunu, neden hep bir şeylerle mücadele etmeye çalıştığını anlamazlar. Romanda da Montag, karısı Milred’e yangından sakladığı kitabı gösterip ondan bölümler okumaya kalkıyor. Ama günlerini televizör karşısında geçirip akşamları da uyku ilacıyla uykuya dalan, zihnini geliştirecek hiçbir şey yapmamasından dolayı ciddi bir hafıza kaybı sorunuyla karşı karşıya olan Milred bunu kaldıramıyor, Montag’ın bu riske girmesini saçma buluyor, Montag’dan onu rahat bırakmasını istiyor. Yeni yeni uyanışa geçen Montag’ın cevabı durumu çok da güzel açıklıyor:

“Seni rahat bırakayım! Bütün bunlar çok iyi de, peki ben kendimi nasıl rahat bırakabilirim? Bizim rahat bırakılmaya ihtiyacımız yok. Ara sıra bir şeylerden gerçekten rahatsız olmamız gerekiyor. Ne zamandan beri gerçekten böyle rahatsız oldun? Önemli bir şeyler hakkında, gerçek bir şeyler hakkında.”

Montag, Clarisse’in ortadan kaybolmasıyla yapayalnız hissediyor. Faber adında bir adamı hatırlıyor, onun yardımcı olabileceğini düşünüyor. Faber, Montag’ın ufkunu daha da açan ikinci kişi. Montag, hayatında eksik olan bir şeylerin farkına vardığını anlatıyor. Herkes bir iki saatini kitap okumaya ayırsa hayatın daha güzel olacağına inanıyor. Faber sadece kitap okumanın yetmeyeceğine dikkat çekiyor; marifetin kitapları kuru kuru okumakta değil, onların içindeki ayrıntıları keşfedebilmekte olduğunu belirtiyor. Kitaplar “yaşamın yüzündeki gözenekleri gösterirler”, yani yaşamın tozpembe olmadığını insanların yüzüne vururlar. Bu yüzden de kitaplardan nefret edilir ve korkulur. Kitap okurken gereken ikinci şey “boş zaman”dır. Montag gibi sen de şaşırabilirsin, boş zamandan âlâ ne var diye. Ama biraz düşününce gerçekten boş olan hiçbir zamanının olmadığını fark edersin. Mesela boş boş oturup televizör seyrederken aslında o sana ne düşünmen gerektiğini söyler, hem de aralıksız bir şekilde. “Seni kendi vardığı sonuçlara o kadar hızlı sürükler ki zihninin, ‘Bu ne saçmalık!’ diye protestoya zamanı olmaz.

“Bilgi güçtür.” Çok kereler de fazla bilginin hayati sonuçları olabilir. Peki kitap aşkı, bilme tutkunluğu için ölümü göze almaya değer mi? Montag kitap bulabilmek için yanıp tutuşuyor. Faber onun kendini riske attığını söylüyor. Montag’sa o zamana kadar yaşamının boşa geçtiğini düşündüğü için gözü kara bir halde “…eğer kaybedecek hiçbir şeyin yoksa, istediğin riske girebilirsin,” diyor. Montag, kararlı görünüyor, ama bir yandan da Beatty onun beynini yıkamaya çalışıyor. Faber garantisi olmayan ama “en azından boğulursa sahile yüzerken boğulacağı” bir hayat önerirken, Beatty her zaman mutlu ve rahat olabileceği ve kitap yakmaya devam edebileceği bir hayat vaat ediyor.

Pek çok anti-ütopyada ve gelecekteki totaliter bir yönetimi anlatan belgeselde (aklıma gelenler Zeitgeist the Movie, Zeitgeist Addendum, vs) bizi dehşete sürükleyen bu senaryoların aslında bizim rızamızla seçileceği anlatılır. Fahrenheit 451’de de öyle. Faber, Montag’a “Halk okumayı kendi isteğiyle bıraktı… Artık çok az insan isyan etmeyi düşünüyor ve bunların bazıları da, benim gibi, kolaylıkla korkuyor,” der. Kitabı okurken Faber ve Beatty’nin konuşmalarını çizgi filmlerde omuzların üstünde durup ana karakterin fikrini etkilemeye çalışan melekle şeytana benzettim. Tabii ki hangisinin melek, hangisinin şeytan olduğu tartışılır. Beatty hep ikna çabası içinde ve onun iyiliğini düşünüyormuş hallerinde. Faber yeri geldiğinde acı konuşuyor ama kararın eninde sonunda Montag’ın kendi kararı olacağını vurguluyor. Ama Beatty konusunda yaptığı uyarı bence neden “rahat” bir hayatı seçmememiz gerektiğini açıklar nitelikte: “Fakat Yüzbaşı’nın, gerçeğin ve özgürlüğün en tehlikeli düşmanı olan, katı ve durağan çoğunluk sürüsüne ait olduğunu unutmamalısın.”

İnsanlar böyle durağan bir hayat sürerlerken aslında arka planda bir savaş çıkmak üzeredir. Montag ufkunu açmaya çalıştığı karısına ve onun arkadaşlarına şiir okumaya çalışır, sonra laf gelip savaşa dayanır. Kadınların kocaları savaştadır, ama kadınlar hiç endişelenmemektedir. Kırk sekiz saat sürecek hızlı bir savaş olacağını söylerler. Gerçekten öyle olsa bile savaş kimse zarar görmeden bitebilecek midir? Kadınlardan bir tanesinin sözü şu an dünyanın bir yerlerinde savaş olurken hiçbir tepki göstermeyenlerin sarf edeceği niteliktedir: “Her zaman başkasını kocası ölür, derler.”

Fahrenheit 451, küçücük ama içi dopdolu bir kitap. Kitaplar hakkında bir kitap. Özgürlüklerin olmadığı ama özgürlüğü için savaşan birilerinin hep bulunduğu bir geleceği anlatan bir roman. Hem okurken hem de okuduktan sonra düşündüren bir eser, bence bir başyapıt.
Saatleri Ayarlama Enstitüsü – Ahmet Hamdi Tanpınar

Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü yıllardır raflarda görür, merak eder ama okumamak için türlü bahaneler bulurdum. Ne bileyim, fiyatı pahalı gelirdi, ismi sembolik görünürdü falan filan. Geçenlerde bir arkadaşımın rafında görünce kaçacak delik kalmamıştı artık. Ben de derin bir nefes aldım ve başladım okumaya. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın romanlarının güncel konuları anlattığını ve akıcı dilleri olduğunu duymuştum. Ama bu kadarını aklımdan geçirmemiştim.

Hiçbir Yerin Adamı*

Romanı anlatan kişi Hayri İrdal, sıradan birisi. Kendisi de, ailesi de göz batan insanlar değil. Kendi hallerinde bir yaşam sürüyorlar başlarda. Baba faktörü Hayri İrdal’ın hayatını daha çok etkiliyor gibi. Hatta ileride Doktor Ramiz’in diyeceği üzere kendi babasını adamdan saymadığı için sürekli bir “baba arayışında”. Hayri İrdal gerçekten bir baba mı arıyor tartışılır, ama kendisinin bir arayışta olduğu, karşılaştığı insanlara veya fırsatlara tutunacak dal bulmuş gibi kapılan, cesaretten ve hedeften yoksun birisi.

Hayri İrdal’ın evinde annesinin Mübarek adını taktığı bir saat var. Romanın en haysiyetli kahramanı da bu saat aslına bakılırsa; bir insan gibi anlatılıyor, Mübarek’in herkesten ilgi ve saygı görmesi de cabası. Karakterle ne kadar farklı olursa olsun görüşleri bir şekilde bu saatle kesişiyor. Hayri İrdal da hayatının bu saat tarafından yönetildiğini hissediyor. Ayrıca onun saatleri ayarlama hassaslığının da çıkış noktası.

Hayri İrdal’ın hayatına pek çok kişi giriyor. (Bu kişilerin hayatına girme sırası ayrıca günümüz değerlerinin değişme sırasıyla da paralel gidiyor.) Bunlardan bazıları: Nuri Efendi, kendi halinde bir saat tamircisi, sadece işini yapıyor. Hayri İrdal onun yanında çıraklık yapıyor, hazin bir şekilde ayrılmak durumunda kalıyor. Seyid Lûtfullah, sahte bir şeyh aslında. Hayri İrdal ve çevresindeki pek çok kişiyi akıldışı beyanatlarıyla etkiliyor, insanların dini inançlarını kendi çıkarları doğrultusunda kullanıyor. Elde edebileceklerini aldıktan sonra yapacağı malum aslında, ama onu benden değil romandan okuyun. Abdüsselâm Efendi var bir de, ilk karısı Zeynep’in insana hasret babası. Hayri İrdal, Abdüsselâm Efendi’nin yoğun ilgisinden bunalsa da kendi kararlarını vermekten aciz olduğu için onun yanından ayrılamıyor. Sonuçta ilk çocuğunun adını bile kendi koyamıyor.

Daha sonra halası (daha doğrusu halasının kırdığı bir ceviz) yüzünden dava ediliyor. Onun akıl sağlığını tetkiki için memur edilen Doktor Ramiz ise tam bir psikanalist. Hayri İrdal, Seyid Lûtfullah gibi tamamen dine yaslanan bir adamdan sonra Doktor Ramiz gibi sadece bilimin dediklerini sayan bir insanla da tanışmış oluyor. Doktor Ramiz, Hayri İrdal’la mesleğinde ilerleyebilmek için davanın düşmesinden sonra da ilişkisini sürdürmeye çalışıyor. Hayri İrdal’ın hastalığının teşhisinin “babasını beğenmemesi” olduğunu söylüyor ve o ne anlatsa nedenlerini buna bağlıyor.

Hayri İrdal özel hayatında da huzuru bulamamış biri. İlk karısı Zeynep’i çok seviyor ama Zeynep ardında iki çocuk bırakarak ölüyor. İkinci karısı Pakize’yle Doktor Ramiz sayesinde tanışıyorlar. Pakize kendini Hollywood yıldızı zannediyor. Büyük baldızı çirkin sesine rağmen şarkıcı olmak istiyor. Küçük baldızı güzellik kraliçesi olmaya uğraşıyor. Hayri İrdal’se bunlara anlam veremiyor. Hayri İrdal’ın çocukları kendi deyişiyle Zeynep’e çekmişler. Kızı kardeşini bu sefaletten kurtarmak için bir ara kaba ve çirkin biriyle evlenmeye bile niyetleniyor. Ahmet’se büyüdüğünde babasının yolundan gitmiyor, en azından kendisine bir hedef belirliyor.

Hayri İrdal, Doktor Ramiz’le birlikte gittiği bir kahvede çeşitli insanlarla tanışıyor. Bunların arasında aydın insanlar da var. Hayri İrdal bir de ispiritizma cemiyetine giriyor, daha doğrusu din ve bilimin ardından ispiritizmaya da sürükleniyor. Burada da pek çok insanla tanışıyor. O sıralarda zengin ve güzel bir hanım olan Selma Hanım’a âşık oluyor. Ama kendisinin paspal görüntüsünün Selma Hanım’ı hiç cezbetmediğinin farkında.

Çok Laf, Az İş

Romana adını veren Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün fikir babası Halit Ayarcı. Şu ana kadar fark edilmesiyse soyadlarına şöyle bir bakarsak: Lûtfullah – Allah’ın lütfu, Ramiz – İşaretlerle, simgelerle gösteren. Ayarcı’nın anlamı apaçık ortada. Ama saat ayarı yaptığını düşünüyorsanız yanılırsınız. Bu adam, insanları ayarlıyor. Evet, aynı saatler gibi. Böylece her şeyin kendi cihetinde tıkırında gitmesini sağlıyor. Tam bir kapitalist sistem insanı aslında. Ne idüğü belirsiz bir şirket kuruyor, bunun adına Saatleri Ayarlama Enstitüsü adını veriyor. Burada bir sürü çalışanı işe alıyor; işe aldıklarının hayatta tutunamamış, her rüzgârda savrulan tipler olmasına özen gösteriyor. İlhamını Hayri İrdal’dan alıyor, Hayri İrdal’ı kahraman ilan ediyor, onun çevresinde magazinsel bir dünya yaratıyor. Hayri İrdal bu sırada çok para kazanmaya başlıyor. Hiçbir iş yapmadığı halde kendini bir şey yapıyor zannediyor. Etraf da onu öyle görüyor, daha önce onu beğenmeyenler iltifat etmeye doyamıyorlar, Semra Hanım dahil. Hayri İrdal bir ara kendi özünden uzaklaştığını hissediyor. Ama Halit Ayarcı’nın ayarlarından yakayı sıyırabilmek ne mümkün… Adam, Hayri İrdal’ın huysuz halasını bile kafalayabilecek nitelikte.

Halit Ayarcı, Hayri İrdal’ın başına bir sürü iş açıyor. Ama bunlardan en komiği ama aslında en vahimi de Ahmet Zamanî hakkında Hayri İrdal’ın yazmak zorunda olduğu kitap. Ayrıntıları verip de romanın zevkini kaçırmak istemem. Ama şunu da sormadan duramayacağım: Tarih yazımı nedir, ne kadar nesneldir?

Bu kitapta her türden insan, hatta hayatın kendisi var. Sadece kendi işini yapanlar, dini sömürenler, sadece bilimi esas alanlar, ruh çağıranlar, az işle çok para kazanmaya çalışanlar, her şekilde yolunu bulanlar, insanları kullananlar, kendini kullandıranlar, her akıma kapılanlar ve az da olsa kendi değerlerinden vazgeçmeyip idealleri doğrultusunda ilerleyenler…

Romandaki esprili dil yer yer güldürüyor. Hayri İrdal’ın, halasının mirasına konmak isteyen babasının başına gelenler bile başlı başına romanı okumak için bir sebep. Ayrıca “çişi gelen çocuk gibi iki yana sallanan” benzeri mizahi tabirler de tadından yenmeyen bu romana daha da lezzet katan unsurlardan.

Şahsım adına konuşayım: Artık Hüseyin Rahmi’nin romanlarından önce aklıma Saatleri Ayarlama Enstitüsü geliyor. Arkadaşın rafında Huzur da vardı. O da bir dahaki gidişimde…


* Hayri İrdal karakteri için bence en uygun tarif The Beatles’ın Nowhere Man (Hiçbir Yerin Adamı) geçiyor: O gerçekten hiçbir yerin adamı / Hiçbir yer ülkesinde oturan / Hiçbir yer planlarını yapan / Hiç kimse için.

"Tarafsız Özne Yoktur"

Michel Foucault hakkında bir yazı yazmak için niyetlendiğimde elimde sadece bir biyografisi mevcuttu. Eserlerinden bir tanesini alıp biyografisinden sonra onun üstünden gitmek istedim. Onun en bilinen eserlerinden olan Deliliğin Tarihi, Cinselliğin Tarihi gibi kitapları pahalıydı. Ben de diğerlerine oranla daha ucuz olan Toplumu Savunmak Gerekir’i almak durumunda kaldım. Bu kitaptan önce kendisinin fazla anlatmadığı, göz önüne pek sermek istemediği hayatının öyküsünü okumaya başladım. Bir yerinde Foucault, bir kitapçıda Raymond Roussel’ın bir kitabını görür, bu şahsiyeti tanımadığı için kitapçı tarafından da alaycı bakışlara maruz kalır. Gördüğü kitabı almak ister, ama kitapçı bunun “pahalı” olduğunu söyler ve aynı kişinin başka bir kitabını uzatır. Ve Foucault, Roussel üzerine bir kitap yazar. Bunu okuduktan sonra içimden, “Bu bir işaret!” dedim ve diğer kitabı okumak için kolları sıvadım.

Toplumu Savunmak Gerekir, Foucault’nun Fransız Üniversitesi’nde (Collége de France) 1975-76 döneminde verdiği derslerin notlarından ve ses kayıtlarından derlenerek oluşturulan bir kitap. Bu üniversitenin kürsüsünde ders verenlerin değişik bir tez ortaya atmaları gerekiyor. Foucault’nun derslerinde ise yoğun olarak iktidar ve hükümdarlık kuramı işleniyor. Barış döneminin aslında silahsız savaş dönemi, ırkçılığın da bir devlet politikası olduğu ve benzeri konular, düzenli bir şekilde her ders bir adım öteye taşınıyor.

Bana Foucault’nun aktivist yönüyle ilgili epey ipucu verdiği için bu kitaptan memnun kaldım. Fakat kitabın yarısından fazlası Avrupa tarihi üzerine. Fransa, Galyalılar, Germenler ve Romalılara çokça yer verilmiş. Tabii ki bu yanıyla Avrupa tarihinde oldukça yetkin olduğunu söyleyebilirim. Ancak Avrupa merkezci bir yapıt olduğu izleniminden de kurtulamıyor insan.

Foucault’nun yaşamını anlatmak gibi bir niyetim yok. Günümüzde dünyada olup bitenlere göz atınca Foucault’nun iktidar kuramının üstünde durmanın daha anlamlı olacağını düşünüyorum.

Hükümdarlık kuramında, insanların başında bir kral veya derebeyi gibi bir yönetici bulunur. Bunu insanlar seçmez. Ama bu yönetici, o insanların hayatına müdahale etme hakkına sahip görür kendini. Bu kuramda, insanların malları ve zenginliği sömürülür. “Vergi ve borç sistemi”yle uygulanır. Ama Foucault, günümüzde bunun değiştiğini ve artık iktidar kuramının geçerli olduğunu belirtiyor. İktidar kuramında, bireyler kendilerini yönetme hakkını iktidara kendi rızalarıyla verirler. Yani, iktidar tek tek her bireyi temsil etme hakkına sahiptir. Bu kuramda ise bireylerin emeği ve zamanı sömürülür. “Bu yeni iktidar mekaniği öncelikle, toprak ve bunun verdiği üründen çok, bedenler ve bedenlerin ne yaptığıyla ilgilenir.” “Gözetleme” yoluyla uygulanır.

Saplantılı bir şekilde taktığım roman Momo’da (Michael Ende) bence bu iktidar kuramı yalın bir şekilde anlatılmıştır: Duman adamlar, şehirlerden başlayarak insanları gözetlerler ve her birine giderek zamanlarını boşa harcadıkları konusunda onları kandırırlar. Daha sonrasında ise, kandırılan bu insanlar zamanlarını hep çalışarak harcarlar. Duman adamlar da bu zamanları çalarlar. Çaldıkça da güçlenir ve çoğalırlar. Aynı Foucault’nun bahsettiği gibi.

Bu iktidar bir “normalleştirme toplumu” yaratır. Hukuk bunu yasal yollardan sağlar. Foucault bunun görünürde şiddet uygulanmadan gerçekleştiğini belirtiyor. Foucault’ya göre, iktidar aykırı olanların topluma kazandırılma sürecinden çıkar sağlar. Önemli olan Foucault’nun deyişiyle “dışlamanın yöntemi ve tekniğidir”. Mesela akıl hastaları, akıl hastanelerinde tedavi altına alınır, suçlular hapishanelerde rehabilite edilir, öğrencilere okullarda belirli bir eğitim verilir. Foucault, zaten akıl hastanelerinin, hapishanelerin ve okulların aynı mantıkla işlediğini savunur. Hepsinde de birey kendini temsil etme hakkından yoksundur, kendinden yukarıda bir kontrol mekanizmasına uymak zorundadır. Bunun için hep “gözetleme” söz konusudur. Sadece bu yerlerde değil, toplumun geri kalanında da durum bundan farklı değildir aslında. Ama onlar zaten normaldir ve bu kontrol mekanizmasını hemen hemen hiç sorgulamazlar.

Foucault’nun bu bahsettikleri, edebiyat ve sinema dünyasını epey meşgul etmiş, daha önce de akıllara gelmiş. Edebiyat eserlerinden 1984 (George Orwell), Cesur Yeni Dünya (Aldous Huxley) ve Fahrenheit 451 (Ray Bradbury) şu an aklıma gelenlerden. Filmlerden de Karanlık Şehir (Dark City) ve belki bu filmden sonra (çok hazzetmesem de) Matrix serisi, Azınlık Raporu (Minority Report), V For Vendetta örneklerini verebilirim. Bu eserlerin hepsinin ortak özelliği olarak bu iktidarın bireyler üstünde baskısını iyice artırıp en ufak aykırılığa bile tahammülün olmadığı uzak bir gelecek ve olası dünyalardan bahsettiğini söyleyebilirim. Zeitgeist The Movie adlı belgeselde ise ilginç bir husustan bahsedilir: “(Çipli kimlik kartları bahsinde) Bunların hiçbirisi zorla olmayacak. İnsanlar bunları kendileri talep edecekler.” Çünkü böylece kendilerinin güvende olduğunu hissedecekler.


İktidarın Dışlanmış Öznelere İhtiyacı Var

Foucault hukuk dışında bilimin de iktidarın araçlarından biri olduğunu savunuyor, bundan “tıbbileştirme” diye söz ediyor. Akıl hastaneleri örneğinde bu oldukça bariz. Sürekli bir tedavi hali söz konusu. Foucault’nun önceden de bahsettiği üzere iktidarın dışlanmış öznelere ihtiyacı var, çünkü kapitalist sistemde ekonomik düzen böyle işliyor. Foulcault’nun örnekleri delilik ve cinsellik ağırlıklı, ayrıca dışlanmayı deliler ve suçlular üzerinden anlatmış. Ama bence toplum normlarına uymadığı düşünülen, daha da sık rastladığımız ve o kadar da göze batmayan örnekler var. Mesela:

- İnsanlar sağlıksız yiyeceklerle şişmandan da öte obez hale geldi. Toplumda zayıflığın makbul olduğu dayatıldı. Şimdi de diyet programları, spor salonları ve biyolojik gıdalar ortaya sürülüyor. Yani, alınan kilolar geri satılıyor.

- Yine sağlıksız gıdalar ve doğanın kimyasallarla zehirlenmesi sonucu bozulan hormonlar tedavi edilmeye çalışılıyor. Bunun üstüne bir de epilasyon merkezleri de ekleniyor (“istenmeyen tüyler” hormon değişikleriyle daha da istenmez hale geldiği için).

Foucault, bilimin iktidarın bir aracı haline gelmesinden söz ederken Darwin’in evrim teorisinin de adı geçiyor. İktidar barış zamanı dahi çatışmanın devam etmesi için ırkçılığa başvuruyor. Foucault bunun toplumun, “iki ayrı ırk” değil, aynı ırkın “üst-ırk” ve “alt-ırk” olarak kutuplaştırılması yoluyla olduğunu söylüyor. (Tam olarak adı verilmese de) Sosyal Darwinizm, bazı ırkların diğer ırklardan üstün olduğunu savunur. Darwin’in kendisinin bilimsel araştırmalarını yaparken iyi niyetli olduğunu, aynı Nietzsche’nin efendi-köle diyalektiği gibi kurban gittiğini düşünüyorum.

Foucault bütün bunlara karşı ne yapılabileceğini değil, tarihsel örgüyü anlatıyor. Böylece o sırada onu dinleyenler veya daha sonra notlarını okuyanlar zaten kararı kendileri verebiliyor. Yalnız bir yerde bence ipucunu vermiş; “Tarafsız özne yoktur,” diyerek. Bana göre, kişisel olarak öncelikle yapılabilecekler iktidarı ve araçlarını, gelenekleri, bilimi, medyayı, okulları vs sorgulamakla başlıyor; sonra da mümkün olduğunca “normalleşmemeye” çalışmak ve dünyayı paylaştığımız diğer insanlarla yüzeysel ayrımlara takılmamak gerekiyor.

Tuğçe Ayteş
Küçük bir kız düşünün; kimilerine göre sekiz, kimilerine göre on iki yaşında. Bir ailesi, yeri yurdu yok. Sahip olma hırsına sahip değil, terk edilmiş bir tiyatroda bir oyukta yaşıyor. Orada yaşayanlar doyuruyor kızın karnını. Seviyorlar Momo’yu, çünkü Momo gerçek bir insan. Ve hepsinden ötesi eşi benzeri bulunmaz bir dinleyici. İnsanların dertlerine konuşarak değil, dinleyerek çözüm buluyor. Herkes mutlu mesut, arkadaşlarıyla güzel vakit geçirmekte. Ama tabii ki bu böyle sürüp gitmez. “Duman adamlar”, kentlerden sonra bu küçücük yere sayfiye amaçlı gelmiyorlar. Bu insanları hayatlarını boşa harcadıklarını söyleyip kandırarak onların zamanlarını çalmak peşindeler. Çok geçmeden ahali onların zaman tasarrufu yalanlarına kanıp daha çok çalışma ve para kazanma hevesiyle arkadaşlarıyla vakit geçirmez olur. Buna en çok üzülense Momo olur haliyle. “Duman adamlar” Momo’yu da kandırabilecekler midir? Yoksa Momo tek başına ya da belki de umulmadık bir yardımla karşı koymaya çalışacak mıdır?

Michael Ende’nin bu eserini çocuk kitapları kategorisiyle sınırlamak büyük bir haksızlık olur. Kitabın anlattığı konu pek çok değme profesörün dahi üzerine kafa patlattığı bir şeydir aslında: Kapitalizme karşı çıkış. Ama Michael Ende bunu tumturaklı terimlerle yapmaz, fantastik bir öyküye çevirir. Hem de öyle akıcı ve samimi bir öykü olur ki bir başladığınızı, bir de bitirdiğinizi fark edersiniz. Momo’nun içinden beğendiğim unsurları aktarmak istemem. Zira kitabın içinde o kadar çok hoşuma giden öğe var ki bir başlarsam kitabın tamamını anlatmış olmaktan korkarım. Ancak şunu söylemeliyim ki Momo boyunu hayliyle aşan bir işe girişiyor.

Üniversitede, Sosyal ve Politik Felsefe dersinde öğretim görevlisi bize şu anda kafamıza göktaşı düşebileceğine inanıp inanmadığımızı sordu. Hemen hepimiz “Evet,” dedik. “Peki ya kapitalizmin yıkılması?” diye devam etti. Sınıftan mırıltılar yükseldi ve ortak cevap “Hayır,” oldu. Öğretim görevlisi bu yanıtı beklediğini ve çoğu kişinin böyle düşündüğünü belirtti. Halbuki dünya tarihinde göktaşı düşmesinden çok rejim değişikliği yaşanmıştı. Ona göre, insanlar bu sistem karşısında kendilerini çaresiz hissediyorlar ve artık bir değişimin imkânsız olduğunu düşünüyorlardı.

İşte Momo da tam bu yüzden önemli. Naif bir dille küçücük bir kızın bile tepkisini ortaya koyabileceğini, değişiklik yapma gücüne sahip olduğunu gösteriyor. Momo belki de şöyle haykırıyor: “Haydi, kendi elinizle teslim ettiğiniz zamanınızı almanın tam sırası!”