kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster


Kitap çevirisi ticari çevirilere (mesela kullanım kılavuzuna çevirisine) göre daha zahmetli ama hiç şüphesiz bir o kadar da tatmin edici. İki yıldır yayınlanması beklediğim, yaklaşık 3'te birini çevirdiğim kitap da 2016'nın kasım ayında Say Yayınları tarafından yayınlandı.

"Bilim ve Din İlişkisi", "Biyografi Çalışmaları", "Entelektüel Kaynaklar ve Felsefi Arka Planlar", "Belirli Dini Gelenekler ve Kronolojik Dönemler", "Astronomi ve Kozmoloji", "Fen Bilimleri", "Dünya Bilimleri", "Biyolojik Bilimler", "Tıp ve Psikoloji", "Okült Bilimler" ana başlıklarına sahip kitap 840 sayfa. Başlı başına, çok yönlü bir okuma deneyimi.

Açıkçası birçok çeviri yaptım ama bu kitap gerçekten arkasında durup "Çevirmenleri arasında ben de varım" diyebileceğim bir kitap. Bilim, din ve felsefe başlıkları ilginizi çekiyorsa hiç kaçırmayın.

Türkiye’de yoğun olarak hissetsek de dünya genelinde ataerkil bir toplum yapısı hüküm sürüyor. Pagan uygarlıkların tanrıçalarından, kutsal kadınlarından, Amazon efsanelerinden, Kibele’den bu noktaya nasıl gelindi? Yüzyıllardır incelenen ve bazı yanıtlar aranan bir süreç bu. Çok kısa bir özetle: Yerleşik hayata geçilmesi, ardından sanayinin gelişmesiyle birtakım roller belirlenmeye başladı. Kadınlar gitgide toplum sahnesinden geriye itildiler. Biyolojik farklar toplumsal roller haline getirildi, anaerkil toplum yerini ataerkil topluma bıraktı. Yakın tarihte kadınlar seslerini yeniden çıkarmaya, haklarını yeniden aramaya girişti. Büyük başarılar da elde edildi. Günümüzde kadınlar artık birçok alanda yer alabiliyor, kendilerini gösterebiliyor. Ama gerçekten de özgürlüklerini, eşitliklerini elde edebildiler mi?
Temele inildiğinde görülecek ki yanıt olumsuz. Edebiyat dünyası istisna değil. Başka alanlardaki gibi burada da kadınlar hakkında kökleşmiş yargılar mevcut. Leyla Erbil, Eski Sevgili’deki “Biz İki Sosyalist Erkek Eleştirmen”[1] öyküsünde bu durumu, erkek eleştirmenlerin kadın yazarlara bakış açısını anlatır. Sürpriz bir bakış açısı değildir bu: Kadın, ne kadar yazsa da çizse de, akıl yürütse de kendini savunsa da nihayetinde kadın, cinsel bir objedir onlara göre. Öykü kısaca şöyle: İki sosyalist erkek eleştirmen kendi ülkelerinin yazarlarını tanıtmak için yabancı bir ülkeye çağırılmışlardır. Öykünün anlatıcısı olan eleştirmen, diğer eleştirmenin (Tacettin) gölgesinde kalmıştır aslında. Ama onun yanında söz alma fırsatını kaçırmayacaktır bu davetle birlikte. Tacettin’in yazıhanesine girince şaşırıp kalır çünkü yaşlı kurdu, Gülizar Tekbasar isimli genç kadın yazarla “namüsait” bir halde yakalar. Sonra kadın uzaklaşınca iki erkek, cinsiyetçilik kokan bir muhabbete başlar. Tacettin, eleştirmen olarak elinde bulundurduğu gücü, onunla cinsel yakınlaşma kuran kadınları yüceltmek, ona yüz vermeyenleri de yermek için kullanıyordur. Yıllardır da onun bu yüzünü gören yoktur. Ardından Türkân’ın adı geçer. Tacettin ondan neredeyse tiksintiyle bahseder çünkü Türkân, Gülizar ve diğerlerinin yolundan gitmemiştir. Anlatıcı da, aralarında geçen bir konuşmadan dolayı Türkân’dan hazzetmiyordur. Öykünün ikinci bölümünde Tacettin salonda konuşmasını yapar; Gülizar’ı över, Türkân’ı yerin dibine batırır; sosyalistliğinden!? ödün vermez. Silik anlatıcı da Tacettin’e hayranlık beslemekle ondan nefret etmek arasında gidip gelir.
Öyküde ilgi çekici dört karakter var. Anlatıcı erkek eleştirmen, Tacettin, Gülizar Tekbasar ve Türkân. Her biri kadına bakışın ayrı bir şeklini gösterir. Ama hepsi de kadının toplumda ikinci cins olmasında birleşir (belki Türkân hariç tutulabilir). Alain Touraine, Kadınların Dünyası[2] kitabında şöyle bir tespitte bulunur: “…erkekler, kadınlardan o kadar sık bir arzu nesnesi gibi söz etmektedir ki, ‘cinsel taciz’in önünde daha çok parlak günler olacak gibidir. Bu koşullarda, hâlâ bir erkek toplumuna sıkı sıkı demirli olduğumuzu nasıl inkâr edebiliriz ki? Bu da, birçokları açısından bu kadınların aşağılığı görüntüsünü ortadan kaldırmanın en etkili yolunun, neden kadın kimliğini, kişiliğini oluşturan şeyleri toptan reddetmekten geçtiğini açıklar.” (s. 27) Yani varolan ataerkil bir yapı üstünden hakları savunmak yerine, yine kendi deyişiyle “perspektifte bir alt-üst oluş” gereklidir. Tabii bu, çok radikal bir öneri. Peki, Alain Touraine’in kitabı ışığında, Leylâ Erbil öyküsündeki karakterlerin ayrı ayrı duruşları nasıldır?
Tacettin, açık ara en ayrımcı karakterdir ve bunu da gizlemez zaten. “Kardeşim bu miniler deli ediyor adamı… bu kadın da minisini giyiyor ki, ne yana baksan iki bacağının arasını görüyorsun,” der anlatıcıya daha en başlardan. Ardından eleştirmenliğinin gücünü ne için kullandığını ifşa eder: “Ha ha ha! Romancının ayrı bir tipi olur mu yahu, yazarı da tipini de biz yaratırız, biz! İstersek trikotajcı kızı yazar yaparız, hem de işçi sınıfından bir yazar yaratmış oluruz, hah hah hah! Biz istersek ‘odundan’ bile yazar çıkarırız odundan! Ha ha ha!” Sonra toplumsal cinsiyetin tehlikeli bir yönünü dile getirir: “Kadın kadındır, yazar olsa da kadın olmasını bilecek.” Burada yine Alain Touraine’e dönülebilir. “…bir yandan kadınlar bir toplumsal ‘yapı’nın, iktidar ilişkilerinin, onlara normlar, görevler ve çıkarlar dayatan kurumların ve radikal feministlerin çok güzel anlattıkları gibi, erkek egemenliğindeki bir toplumun varoluş ve işleyiş tarzı olan, kadınları ‘doğal’a dönüştüren ideolojilerin yükü altındadır.” (s. 48) Yani, kadınların biyolojik yapısından kaynaklanan farklılıklar sosyal rol olarak üstlerine yapışmıştır. Bu rolü reddettiği için de Türkân Tacettin (ve anlatıcı) tarafından sevilmez. Hatta “frijit” damgası vurulur. Böylece erkek söylem ağır basar ve kadının cinselliğini kendi istediği doğrultuda yaşama hakkı hiçe sayılır. Alain Touraine şöyle söyler: “Cinselliği deneyimin merkezine yerleştirmek, bir dünya düşüncesinden, benlik düşüncesine yönelmektir. Ve erkeklerin aynı tarzda kendilerini ifade edeceklerini düşünmek zordur, çünkü erkeklerin söylemi her yere yayılırken, kadınlarınki kamusal alanda hâlâ neredeyse yoktur.” (s. 109)
Anlatıcılığı üstlenen eleştirmen de kadınlara aşağılayıcı bir gözle bakar. Ama o daha çekingen ve cesaretsizdir. Tacettin’le konuşmaya başlamadan etrafı, olan biteni inceler. Sonra da kendinden daha meşhur, daha sansasyonel eleştirmenin gözüne girmek için kaypakça davranır. Gülizar Tekbasar’ı beğenmese de “Amma da kırmızı bir kadın… kırmızı bir körük,” der. “Enfes bir parça” diye ekler. Tacettin’le lafı açıldığında Türkân’ı tanımadığını iddia eder ama aslında onunla sohbet etmişliği vardır. Ama aşağılık kompleksinden dolayı bunu açığa vuramaz. Zira anlatıcı kabullenemese de Türkân onu sözel olarak alt etmiştir. “Hanımefendi” hitabını bol bol kullanarak kendini battığı yerden çıkarmaya çalışsa da becerememiştir. Hal böyle olunca, mevzu edebiyatken eleştirmen erkek, kadının kadınlığını hedef alır: “Hıh, orospu dedim içimden, kimsin sen de seni tarif edecekmişim! Bizim Kadri’yle sevişirken iyiydi! O kadar namusluysan çıkıp bağırsana ‘Kocamı boynuzladım!’ diye. Hıh! Bizim Kaya da oradaydı, hikâyeci, kulağıma eğildi ‘Aldırma abi’ dedi, ‘görmüyor musun “bana atla” demek istiyor!” Anlatıcının buradaki davranışına Alain Touraine’nin “savunmacı saldırganlığı” uygun düşebilir. “Aynı şekilde, kadınların hedef oldukları saldırıları hiçbir şekilde azımsamadan, onların özellikle erkekler hakkındaki sözlerini dinlemek gerekir, çünkü kendilerininkinin yanında erkeklerin koşullarını da dönüştürürler, bu arada (erkeklerin) birçoğu da fetihçi değil, savunmacı bir saldırganlığa sığınır.” (s. 137) Bunun altında da özellikle erkeklerin (ama tabii kadınların da) cinselliği başarı ya da başarısızlıkla değerlendirilen bir olgu olarak görmesi yatar. “…insan kendi benliğini cinsellikle inşa eder, bir kadının yaşamına yönelttiği ve onu başarı ya da başarısızlık hakkında konuşturan bakışı cinselliğinin başarısı ya da başarısızlığının bilinci tarafından yönetilir. Bu, çok başarılı mesleki yaşamlara sahip kadınlar tarafından bile formülleştirildiğinden, çok etkileyici bir sonuçtur.” (s. 83)
Yalnızca Tacettin sahnesinde rastladığımız ve yurtdışında adından övgüyle bahsedilen Gülizar Tekbasar, aslında kadınların toplumdaki konumu için bu iki erkek eleştirmenden çok daha tehlikeli çünkü erkeklerin kadınlara biçtiği rolü sorgulamadan kabul edip bu sistemde kendine yer edinmeye çalışır. Bu da kadın hareketlerinin yapmak istediklerini alaşağı etmektir bir bakıma. Alain Touraine de kadın hareketinin bizzat kadınlardan destek bulamama ihtimaline değinir: “Rahatsız edici bir soru: özneye doğru bu tırmanış, bütün kadınlardan destek bulur mu? Benim varsayımım, içinde yaşadığı toplum kutuplu olduğuna ve kadınları aşağılığın ve bağımlılığın temel şahsiyetlerinden biri yaptığına göre, her kadının içinde bir özne-kadın taşıdığıdır. Buna karşın, kadınların çoğu büyük ölçüde içselleştirilmiş ve onları, sanki bunlar saygı duyulması gereken normlarmış ve ilkesel olarak ‘doğalmışlar’ gibi, yerine getirmeleri gereken ödevlere ve toplumun onlara aşıladığı duygulara göre kendi kendilerini yargılamaya zorlayan toplumsal çerçeveler içinde yaşar.” (s. 75) Gülizar da kadınlığını kullanarak kendini ve genel olarak kadınları bu çerçeveler içine hapseder esasen.
Türkân, bahsedilen karakterlerden daha farklıdır. Anlatıcı eleştirmenin aktardığı kadarıyla, onun epey bilinçli bir kadın olduğunu ve kadınlığını kullanarak yükselmeye çalışmadığını anlarız. Böyle olduğu için de erkek eleştirmenler tarafından hiç sevilmez: “Frijit”, “sinir”, “sevimsiz”, “orospu”. Türkân ne dediğini bilir ve eleştirileri yerindedir: “Edebiyatın ne yana götürüldüğüne parmak basmak istiyorum sadece… Eleştirinin üzerinde hiçbir denetim olmayışından yararlandığınızı söylüyorum size.” Türkân’ın eleştirilerini kişisel beğeniye indirip savuşturmaya çalışan anlatıcı eleştirmen köşeye sıkışınca ona neden eleştirmen olmadığını sorar. Türkân’ın yanıtı yine taşı gediğine koyar: “Başlatmazsınız ki! Denemedim değil, işe önce sizden başlamak gerekti; suyun başını da siz tutmuşsunuz. Sizleri darıltacak yazıları en ilericiler bile yayınlamıyor. Kişisel deyiveriyorlar işlerine gelmeyince. Sizin kişisel görüşlerinizi eleştiri diye yutturuyorlar!” Son sözleriyle de Alain Touraine’le paralel bir noktada olduğunu gösterir: “Karşında olduğum, kişiler değil, siz, Ahmet, Fatmalar değil, bir anlayış, bir dünya görüşü. Beni başka türlü tarif etmeye kalkmayın!” Alain Touraine’e göre kadınların böyle dile gelmesi önemlidir. “Kadınlar tarafından benimsenen tüm söylemler ‘ilerici’dir, kadınların kurban olduğu eşitsizliği eleştirir ve aynı zamanda da farklılık haklarını da talep eder. Eşitlik ve farklılığın bu birleşik savunusu, fikirlerine ve kampanyalarına direniş güçleri kadar feminizmin bağrında değil midir?” (s. 46) “Ama toplamda kadınların sözleri daha ilginçtir, çünkü erkeklerin beklenen tutumlarını kadınların nasıl dönüştürdüğünü ve aynı zamanda da haklı olarak tutumlarının tikel bir denetlenme biçimini gördükleri her türlü ahlakçı eleştiriye nasıl direndiklerini gösterir.” (s. 137)
Sonuç olarak, Leylâ Erbil “Biz Sosyalist İki Eleştirmen” öyküsünde, aslında her alanda içkin bir eşitsizliğe maruz kalan kadınların, eğitim düzeyi yüksek sayılabilecek edebiyat dünyasında bile (zira Alain Touraine de kadınların haklarını savunmaları için eğitimin önemini vurgular) ne durumda olduğunu ironik bir şekilde gözler önüne serer. Okuyucu da öyküyü okurken ihtimal o ki bu kördüğümün nasıl çözülebileceğini sorabilir. Alain Touraine’nin kitabının başlarındaki şu tespiti yardımcı olabilir: “Kadınlar hakkında yazılan kitapların, birçok zafer elde edilmiş olmasına karşın, hemen hemen her zaman bize bağımlı ve tahakküm altında bir kadın imgesi sunmaları bir çelişki değil midir? Eşitsizlik ve şiddetin kadınları vurmayı sürdürdüğü olgusu, teşhir çalışmasının sürüyor olmasını haklı gösterir, ama eğer özgür topraklarda gelişen kadın bilincine dayanıyor olsaydı, daha güçlü olurdu.” (s. 57) Tekrar değinmek gerekirse, nihai çözüm“perspektifte bir alt-üst oluş”ta yatar. Öykünün temel bir de mahzuru var aslında: Bir kadın yazar tarafından yazılmış olması. Yani, kadının derdini yine kadının anlatması söz konusu. Bu durumda, Alain Touraine gibi elini taşın altına sokabilecek, rahatından feragat edebilecek erkek yazarlara fazlasıyla ihtiyaç var.

[1] Eski Sevgili, “Biz İki Sosyalist Erkek Eleştirmen”, Leylâ Erbil, Kanat Yayınları, 2007.
[2] Kadınların Dünyası, Alain Touraine, çev. Mehmet Moralı, Kırmızı Yayınları, 2007.

Bir insan olarak günlük yaşamımızın nasıl geçtiğini düşünün. Bu yazıyı okuyabildiğimize göre, ya bir bilgisayar ve internet bağlantımız var ya da bir şekilde bunu kâğıda bastırdık. İşte okuyorsak muhtemelen bir tür motorlu taşıtla geldik. Sonra da geçtik bize ait ya da bölmelere ayrıldığı için başkalarıyla paylaştığımız masanın başına. Rahat bir yaşam sürebilmek için yine yaşamımızın saatlerini harcadığımız, ürettiğimiz şeyi de genelde görmediğimiz bir düzenin parçası olarak bize yüklenen sorumlulukları yerine getirmeye başladık. Bize bahşedilen öğle arası. Yemekten sonra zincir marketlerden birine girip alışveriş yaptık. Sıra sıra dizilmiş, ambalajlı ve bol katkı maddeli yiyecekler, kurtçukların bile artık tenezzül etmediği hormonlu sebzelerle meyveler. Doğayı kontrol altına alma çabamızın acınası yansımalarından sadece bir tanesi. Her zamanki gibi akşam işten çıkınca tek istediğimiz genelde eve gitmek oldu. Özümüzde kim olduğumuzu ve kendi yarattığımız bu kapana kısılmadan önce ne olduğumuzu düşünemeyecek kadar yorgun bir zihinle. Kaldırım kenarındaki tek bir ağacı veya karşıdan karşıya geçerken ezilmekten kıl payı kurtulan bir kedi ya da köpeği fark etmedik bile. Hâlbuki marketteki yazarkasalar değil, asıl onlar bizim parçamız. Ne var ki doğayı günlük yaşamda zapt edip ayağımızın altından uzaklaştırmaya çalışırken pikniklerde ve tatillerde kutsadık, kendimizi belli bir zaman zarfında mutlak huzur yanılsamasıyla avutup süre dolunca düzenimize döndük. Dönmemiz de gerekir. Çünkü kendi yarattıklarımızın esaretiyle doğadan, doğamızdan o kadar uzaklaştık ki dönmemek demek, bir bakıma hayatımızdan da vazgeçmek demek.
Peki, bütün bunların Bilge Karasu’yla ne alakası var? Yazarın kitaplarından üç tanesi, Altı Ay Bir Güz (AABG), Narla İncire Gazel (NİG) ve Göçmüş Kediler Bahçesi’nde (GKB) envai çeşit hayvan (en başta kedi, sonra kertenkele, kurbağa, keçi, yılan…) ve bitki türü (nar, incir, gül, lale, uydurma da olsa alsemender…), onlar dışında kalan kum, güneş, hava, taş, toprak vb, insanların hapsoldukları sistem ve aciz durumlarını hatırlatmaya yardımcı nitelikte kullanılır. Bu “metin”ler üzerinden ikincil bir okuma yapıldığında, bu şekilde insanın doğaya/doğasına yabancılaşmasının anlatıldığını da görmek mümkün. Dahası, bu yabancılaşmayla insan, doğasına o kadar uzaklaşmıştır ki ona geri dönme çabası genelde ölümle sonuçlanır.
Bilge Karasu’da, insanın doğaya yabancılaşmasını çeşitli yönlerden inceleyebiliriz. Mesela, insanların doğaya karşı tutumunun eleştirisi. Bunun için, Narla İncire Gazel’in ilk bölümü “Hayvanlar Kitapçığı” üstü kapalı bir manifesto gibidir. Yazar, insanların ortak bir varlık birliği taşıdıkları doğaya, özellikle hayvanlara karşı zulmüne gerek açık cümlelerle gerekse imalarla değinir. “Hayvanlara yeniden saygı duyulamaz mı? Hayvanların, bitkilerin, kendi dirim ortakları olduklarını anımsayamaz mı insanlar? İçten duygular, güzel düşüncelerle, kurbanların sayısını azaltmak yetmez.” (NİG s. 29) “Bir zamanlar ölümsüzlüğün, sonrasızlığın simgesiydi kaplumbağa. Sonsuza dek yaşayacak yazıtlar bırakmak istediğimiz zaman koca taş kaplumbağalar yontturur, taş sırtlarına kazıtırmışız yazıları. Az ötede üç yüz yaşında bir kaplumbağa, ikiye bölünmüş.” (NİG s. 36) “Hayvanlar burada da mı insanların sevgisizliğini öğrenmeğe başlıyor?” (NIG s. 37) Göçmüş Kediler Bahçesi’ndeki “İncitmebeni” öyküsünün küçük bir yerindeyse bir arabanın altında kalan köpekten ve buna şahit olan adamın olumsuz etkilenişinden bahsedilir. “O gece düşünde, arabalar durmadan insanlarla köpekler almıştı altına. Biraz ötede de, artık tanınamaz biçimlerde kusmuştu onları.” (GKB s. 134)
Bu yabancılaşmanın başka bir yönü de, insanın doğayı kontrol altına alma çabalarının boşunalığıdır. Bunun en güzel örneklerinden bir tanesi, bir açıdan kapitalizmin ilerleyişinin sembolik bir öyküsü olarak da okunabilecek “İncitmebeni”dir. Öyküdeki adada önce bitkiler, böcekler, diğer hayvanlar büyümeye başlar. Alıştıkları düzenin bozulmasından hat safhada tedirgin olan ada sakinleri, hayvanlar büyüdükçe emeklerini kaptırmak istemezler, haliyle bunu durdurmak için ellerinden geleni artlarına koymazlar. Sonra korktukları da başlarına gelir ve adanın kendisi de büyümeye başlar. İnsanlar büyümeyi durdurmak için amansız bir kazı işine kalkışırlar ama sonunda herkes kendini bu işe körü körüne o kadar kaptırır ki sağır olur. “Eşi görülmemiş bir doğa olayı karşısında insanın, bu olaya uygun olmayan bilgilerle bir çözüm yolu bulmağa çalışacağı yerde…” (GKB s. 147) İnsanın bu nafile gayreti için AABG’de sıkça karşımıza çıkan bir kelimeye de değinebiliriz: Cancer, hem kanser hastalığının, hem yengeç hayvanının ve Yengeç burcunun İngilizcedeki karşılığı. Aynı kelimenin bu göndermeleri tabii ki anlamlı. Kanser hastalığı, insanın içini bir yengecin kıskaçları gibi yer bitirir, özellikle de Bilge Karasu’nun hastalığa yakalandığı dönemdeki tedavi imkânları göz önünde bulundurulursa. “Otuz beş yıl kadar önceydi. Hocam kanserin ne olduğunu anlatıyordu bana. ‘Yengeç gibi bir şey,’ diyordu, ‘yavaş yavaş insanın karnını, ciğerlerini yer bitirir…” (GKB s. 74) Başkarakterin kanser tedavilerini yalnızca ömrü biraz daha uzatmak olarak gördüğü söylenebilir. “Ölümü geciktirmeye çalışanlar arasına gireceğim birazdan.” (AABG s. 17)
Genelde insanlara karşı tavır söz konusu gibi görünse de kuyruğu kıstırılmış, makinelerin esiri olmuş insanın da çaresizliği de göz ardı edilmez. Daha önce bahsedildiği gibi, “İncitmebeni” öyküsündeki ada sakinleri, karşılaştıkları sıra dışı doğa olayını kontrol altına almak için önce kazma küreklerle, ardından makinelerle bunun önüne geçmeye çalışırlar. Fakat “duvar gibi sağırdırlar artık”. Göçmüş Kediler Bahçesi’nden bir başka masal olan “Yağmurlu Kentin Güneşçisi”nde, sürekli yağmurlu, sürekli kurşun rengi bir gökyüzüne sahip bir adamın güneşin görüneceğine dair umuduna şahit oluruz. Adamın elinde ne sağlam bir kanıt ne de bir çözüm yolu vardır. Onu, diğer öykülerdeki karakterlerden farklı olarak özgür kılan bir şey vardır: umudu. “Dehlizde Giden Adam”daki adam da merak ve korkuyla bir mağaraya girip orada bir yiyecek makinesiyle karşılaşır. Yoluna devam ederken hayatta kalması için daha fazla makine bulması gerektiğine inanır. “Makineler. Makineler. Varsa yoksa onlar. Ölmemek için makinelere ulaşmak gerekli.” (GKB s. 99-100) Platon’un Mağara Alegorisi’ndeki gibi zincirlerle bağlı, yüzü duvara dönük, kendi gölgesini görüp gerçek zanneden insanlardan farkı yoktur bu adamın da. Ama makineler seyreldikçe ışığın arttığını fark eder ve gerçek ışığı arzulamaya başlar.
Ne olursa olsun doğadan artık fazlasıyla uzaklaşıldığı için geri dönüş, alışılan düzenden kopma çabasının telafi edilmesi mümkün değildir ve genelde ölümü doğurur. Dehlizde giden adam, ışığa doğru ilerler ilerlemesine ama son sözü “Ölüler, içinden soğumaya başlar galiba,” olur. “İncitmebeni”de bilgisini soyunan öğretmen, diğer herkesin sağırlığını fark ettiği anda, aynı toprak parçalarının adadan kopması gibi onlardan kopuşu yaşar ve sonunda göçüp gider. “Adadan geriye kalan tek şey, göğsüydü, başıydı şimdi. Çok sürmezdi artık, bu gidişle…” (GKB s. 155) Aslında bu, sırf insanlar için değil hayvanlar için de geçerlidir. “Avından El Alan”da balıkçısıyla birlikte hava solumaya bile alışan balık denize atıldığında ölür. Göçmüş Kediler Bahçesi’nin kitabın içine dağılmış aynı isimli öyküsünde de, özetle oyunun olağan gidişatını öykünün kahramanı (aynı zamanda anlatıcısı) için değiştiren adam ölür. Buna, kazanılamayacak bir mücadeleye girip de kazanmanın bedelinin sembolik bir anlatımı gözüyle bakabiliriz belki de. Doğasına dönmeye çalışan insanın hamlelerinin kendi hayatlarına mal olabileceği…
Peki, gerçek hayatta kendini bu cendereden, kapıldığımız bu düzenden, sistemden kurtarabilen insanlar yok mu? Christopher McCandless, Into the Wild (Yabana Doğru) kitabının ve filminin başkarakteri. Daha yirmi dört yaşındayken şehir hayatının ve aidiyetlerin bağlayıcılığına karşı koyup yollara düşer. Ailesinin hali vakti yerindedir, birçoğumuzun tarif edeceği üzere “parlak” bir geleceğe de sahiptir Christopher. Ne var ki hesabındaki parayı hayır kuruluşlarına yatırıp sırt çantasını taktığı gibi medeniyetin demir parmaklıklarından (ailesine haber vermeden) kaçar. “Dehlizde Giden Adam” gibi, Amerika’nın metalik aydınlığından Alaska’nın gerçek aydınlığına doğru yol alır. Mümkün olduğunca az malzemeyle (harita ve pusula dahi olmadan) vahşi doğada beş aya yakın süre geçirir ve sonunda bitki zehirlenmesinden ve açlıktan ölür. Filmde Christopher’ın izini kaybettirmeden önce ailesiyle konuştuğu sahne epey çarpıcıdır. Anne baba, oğullarının “külüstür” arabası yerine mezuniyet hediyesi olarak yepyeni lüks bir araba alacaklarını “müjdelerler”. Christopher ise onların heveslerini kursaklarında bırakarak, yeni bir arabaya ihtiyacı olmadığını olduğunu söyler. Avlanmayı öğrenir, bitkileri tanır, derenin serinliğini, güneşin sıcaklığını özümser. Göçmüş Kediler Bahçesi’ndeki öyküler gibi, sonu geri dönüş çabası doğanın onu yok etmesiyle gelse de son nefesini tek başına pencereden mavi gökyüzü ve parlak güneşe bakarak verir.
Christopher McCandless’ın etkilendiği isimler arasında Jack London, Leo Tolstoy, W. H. Davies ve Henry David Thoreau bulunur. Sonuncu isim, Henry David Thoreau da çarpıcı bir tarihi kişiliktir. Ağırlıklı olarak “Sivil İtaatsizlik” makalesiyle tanınan ve R. W. Emerson’un bir nevi asistanı olan Thoreau da şehir hayatına, materyalist ve kapitalist sisteme Christopher’dan neredeyse bir asırdan fazla zaman önce katlanamayıp Walden Gölü’nün kenarında bir kulübe inşa edip doğayla iç içe yaşar. Walden/Life In The Woods (Walden/Ormanda Yaşam) adlı kitabında neden böyle bir yaşamı tercih ettiğinden oradaki süreyi nasıl geçirdiğine kadar pek çok şeyi okuruyla paylaşır, çevrecilik adına büyük bir adımlar atar. Büyük ihtimalle döneminin (19. yüzyıl) tıbbi yetersizliklerinden dolayı, tüberkülozdan ölür. Christopher’dan farklı olarak doğada yalnız değildir, geleni gideni olur. Christopher’ın en sondaki mutluluğunu paylaşamama pişmanlığını muhtemelen yaşamaz. Bilge Karasu’nun Thoreau okuyup okumadığına dair bir bilgi mevcut değil ama en azından Göçmüş Kediler Bahçesi ve Narla İncire Gazel kitaplarında doğaya ve insanın doğayla ilişkisine bakış açılarının oldukça yakın olduğu söylenebilir. (Tabii, Bilge Karasu bunu kastederek yazmıştır demek değil bu.)
İnsanlık düzenine başkaldırıp doğaya karışan başka bir çarpıcı kişi de çoğumuzun muhtemelen üstteki iki örnekten çok daha fazla işittiği Manisa Tarzanı’dır. Asıl adıyla Ahmeddin Carlak, katıldığı 1. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’nın ardından mahvolan Manisa’nın manzarasını yeniden yeşillendirmek için buraya yerleşir. Fazla bir geliri olmamasına rağmen, masrafı da yoktur ve o da parasını fakir insanlarla paylaşır. Spil Dağı’nda bir kulübede yaşar; şort, lastik ayakkabılar ve bir de üzerinde yattığı sedir haricinde hiçbir eşyası yoktur. Doğaya geri dönüş konusunda başarılı bir örnektir Manisa Tarzanı. Öyle ki ona, güneşi gören “Yağmurlu Kentin Güneşçisi” bile diyebiliriz belki.
Bilge Karasu’da insanın doğaya yabancılaşmasının izlerini aramak başta da belirtildiği gibi ikincil bir okumanın sonucudur. Göçmüş Kediler Bahçesi’nde, Altı Ay Bir Güz’de (Narla İncire Gazel’i yine de hariç bırakmak gerek sanki) daha ön plana çıkan yorumlar mevcut. Fakat böyle bir bakış açısı da, görüldüğü üzere imkânsız değil. Bilge Karasu’nun bahsi geçen kitaplarını yazdığı dönemden bu yana, yalnızca daha kötüye doğru değişen bir insan-doğa ilişkisi var. İnsan, doğanın bir parçası olduğunu unuttuğu için bir yandan kendinin de dünyadaki varlığını riske atıyor aslında. İronik olansa, bu kadar bağımlı bir yaşamdan doğaya geri dönmeye çalışanları da ölümcül sonuçların beklemesi. Yapabileceğimiz pek bir şey yok. Yine de Christopher McCandless gibi Alaska yollarına düşecek kadar gözümüzü karartamasak bile Henry David Thoreau gibi alternatif bir yaşam kurmak ya da “Yağmurlu Kentin Güneşçisi” gibi yarın güneşi göreceğimizi umut etmek ve dehlizde giden adamın taşıdığı heyecanı taşımak bizim elimizde: “Işığa varmak için… Çelik makinelerde yansıyan ışığa değil, gerçek ışığa varmak için…” (GKB s. 99)

“En doğru masal anlamadan korktuğumuzdur.”[1]
“Ama gerçek yolcular gitmek için giderler;
Yürekleri balonlar gibidir, hafifçecik,
Ve niçin olduğunu bilmeden ‘gitsek’ derler,
Yazgıları önünde boyunları hep eğik.”[2]

Yolculuk, insan hayatının vazgeçilmezi. Bir yerden bir yere, bir durumdan başka bir duruma. Bazen zorunlu, bazense değişiklik, özgürlük isteğiyle, belki dönüş umuduyla. Sonlu insan yaşamı için unutulmaz bir deneyim. Nihayetinde son yolculuk, dönmemecesine… Hal böyle olunca insanda derin izler bırakan, yoğun hisler uyandıran “yolculuk” kavramının farklı alanlarda, özellikle edebiyat eserlerinde, gerek dışsal gerekse içsel olarak işlenmesi kaçınılmaz. Edebiyatımızın aslarından Bilge Karasu’nun da bu kavramı metinlerinde kullanması biz okurları için şaşırtıcı olmamalı aslında.
Bilge Karasu’nun büyüleyici eseri Göçmüş Kediler Bahçesi’ndeki “masal”lardan “Dehlizde Giden Adam” isimli öykü tamamen bir yolculuk üstüne kurulmuş.[3] Dehlizdeki adamın yolculuğunu dışsal, başka bir deyişle fiziksel bir yolculuk olarak okursak öykü şöyle: On dokuz yaşında genç bir adam deniz kıyısında sere serpe uzanırken bir kaya yığını görür, içi bir tuhaf olur, yol göremez ama öteye geçmek ister. Kayaya tırmanınca görür ki diğer tarafa geçmek için derin sulara girmek gerekiyor. Vazgeçecek gibi olur ama tam kafasını çevirirken mağaraya benzer bir kovuk gözüne çarpar. Zar zor da olsa delikten içeri girer. Arkasına baktığında dehlizin ağzı çoktan geride kalmıştır. İçeride aydınlık vardır ama ışığın nereden geldiğini göremez. “GİRMEYİNİZ” diye bir uyarı görür, şaşırsa da aldırmayarak ilerlemeye devam eder. Işıklı bir nokta görür ama yaklaşınca bunun çelik bir ayna olduğunu fark eder. İkinci bir uyarı daha çıkar karşısına: “GİRMEYEYDİNİZ”. Pek garibine gider ama devam etmeyi kafasına koymuştur bir kere. Başlarda dönüp dönmeme tereddüdü yaşar. Yürüdükçe zaman kavramını kaybeder, hatta saat hiç değişmez. Uyayakalır, uyanır. Karnı acıkır. Bu sefer ışıklı noktaya varır, bu da ilginç bir çalışma mekanizmasına sahip yiyecek makinesidir. Etrafta adamdan başka kimse yoktur. Yolun devamında karşısına çıkan makineler parası olsun olmasın ona yiyecek tedarik eder. Bir ara dehlize girmeden önceki geçmişini hatırlar. “Ne zamandır boyutsuz, kimsesiz bir dünyada ilerlemekte olduğu düşüncesi yavaş yavaş kafasında, gönlünde,” biçimlenir, bilinçlenir.[4] Korkmaya başlar ama anlayamadığı bir şekilde yürümek zorunda hisseder. Makinelerin sahte ışığını aşıp gerçek ışığa ulaşmak ister. Bu yolun insanları öldürmek için yapıldığına inanır ve koşar. Makineler seyreldikçe ışık da artar gibidir. Uyuyup uyandıkça ışığı gördükçe bir “bulantı” hisseder gönlünde, Sartre’ın kitabındaki varoluş sancılı adamı hatırlatarak. Dehlize giren ışık, ona dış dünyayı anımsatır yine. Ama bir yandan da gözlerini acıtır, beynine saplanır. Elini alnına götürdüğünde gerçekten yaralandığını görür. Dehlizden hiç çıkamayacağını zanneder; fakat son anlarında başarır bunu. Güneş ışıkları, çiçek kokuları eşliğinde oturduğu kayada kalakalır.
Bu öyküyü birçok açıdan yorumlamak mümkün. En yüzeysel olanı, bir masalı gerçek yolculuğu olarak almak. İmgesel yolculuk olarak alırsak bu da başka açılımlara gebe. Hayat ve ölüm hakkında bir öykü olabilir. Alışkanlıklar ve modern insanın çıkmazları hakkında da olabilir. İnsanın kendi içine yolculuğu, benliğinin keşfi hakkında da. Adam kayanın üstünde uyuyakalmış ve tüm bu macerayı düşünde görmüş bile olabilir. Ne var ki, öykünün başka bir yönü daha var, o da mitsel yönü.
Joseph Campbell, Kahramanın Sonsuz Yolculuğu’nda (The Hero With A Thousand Faces)[5] bütün mitlerin (ve rüyaların) belli bir plan, arketipler dizisine göre oluşturulduğunu söyler. Buna da, James Joyce’tan ödünç aldığı monomit adını verir. Sonra kahramanın yolculuğunu aşamalara ayırır. Birincisi, “Yola Çıkış”. Bu aşamada kahraman maceraya davet edilir. Ama başta bu macerayı reddeder. Doğaüstü bir yardımla maceraya katılması sağlanır. Sonra ilk eşiği aşarak maceraya adım atar ve “balinanın karnı”na, “ana rahmi”ne yolcuğa girmiş olur. İkinci aşama “Erginlenme”. Burada kahraman birçok sınavdan geçer, tanrıçayla ve baştan çıkarıcı olarak kadınla karşılaşır, babanın gönlünü alır, tanrılaşır ve nihai ödülünü alır. Üçüncü aşama, “Dönüş”. Kahraman burada dönüşü reddeder, büyülü bir kaçış gerçekleşir, kurtuluş dışarıdan gelir, dönüş eşiği aşılır; kahraman iki dünyanın ustası haline gelerek yaşama özgürlüğünü elde eder. Yolculuk döngüseldir, sonsuza dek devam eder.
Bu yolculuk “Dehlizde Giden Adam”da nasıl çıkar karşımıza? Birinci aşama, yani Yola Çıkış’ın izlerini sürelim öyküde. Maceraya davet şöyle gelir: Adam güneşlendikten sonra hemen evine dönmez, gezinmek geliverir içinden. “Çakıllığın sona erdiği yerde, tepeden yuvarlanmış, denizde parçalanıp ufalanmış koca bir kaya yığınına geldi dayandı. İçi bir tuhaf oldu. Yol yoktu. İlle de öteye geçmek istiyordu.” Hemen ardından maceranın reddi gelir: “Nasıl geçsin? Akıllı bir adam geçmeğe kalkmazdı ya öteye, hani, geçmesi gerekiyorsa, geldiği yerden döner, çevre yolunun alt ucunda çakıllıktan çıkıp adanın, kayalığın hemen üstünde sivrilen, tepesine tırmanır, tepeden denize doğru inen bu kaya damarının öte yanında kıyıya ulaşacak bir yol arardı. Bulursa en âlâ, bulamazsa geldiği gibi döner, inerdi tepenin ardında kalan iskeleye.” Redde bir süre devam eder. “Önce, ‘dönsem artık,’ diye şöyle bir geçirdi aklından…” “Keyfi kaçmıştı delikanlının, dönmekten başka çıkar yok yoktu.” Campbell’ın belirttiğinden farklı olarak yardım burada doğaüstü gelmez. “Yok muydu?.. Tam başını çeviriyordu ki, dibinde durduğu kayanın hemen arkasında, dümdüz duvarın kayaya bakan yüzünün denizle birleştiği yerde, ufakça bir kovuk çarpıvermişti gözüne; mağara ağzına benzeyen bir kovuk.” Bu “yardım”la birlikte sıra, adamın ilk eşiği aşmasına gelir: “Delikten içeri girmesi biraz güç oldu. Çömeldiği için kıçı, su derince olduğu için paçaları ıslandı. Ama delikten içeri girince doğrulabildi.” Delikten içeri, dehlize girince mitolojilerde geçen “balinanın karnı”na ya da psikanalitik deyişle “balinanın rahmi”ne girmiş de olur. Adam bu yolun iki saatte biteceğini düşünür ama bilmediği bir şey vardır: Dönüşün imkânsız olduğu sonsuz bir yolculuğa adımını atmıştır bile. (Eşikten geçiş aslında bir nevi “kendini yok etme”dir.)
Bilge Karasu’nun diğer eserlerinde olduğu gibi bu öyküde de zaman kavramı önemli yer tutuyor. Peki, yolculuğun sonsuz olduğuna dair ipuçlarını nerelerde yakalarız? Adamın zaman yanılgısı, biraz önce değinildiği gibi, dehlize girmesiyle başlar. “Ada boyunca bile uzansa bu yol, iki saatten çok sürmemeliydi sonunun, ucunun bulunması.” Bir süre ilerledikten sonra evdeki hesabın çarşıya uymadığını fark eder. “Saat hep on ikiyi gösteriyor, işliyor ama kurgusu boşalmıyordu.” Bununla birlikte bir şey anımsayıverir. “Biliyor muydu ne zamandan beri bu dehlizde yürümekte olduğunu? Vaktini, saatini, gününü şaşırmış değil miydi?” Bu sonsuzluk ve sınırsızlık hissi onu korkutsa da adeta zorunluluktan, yolda ilerlemeyi sürdürür. O arada, gördüğü ışık onun olmayan amacına dönüşür ve ilerleyişini bununla temellendirmeye çalışır. Ne yaparsa yapsın, zaman konusunu açığa kavuşturamaz. “Acıkmalarını, yediği yemekleri ölçü olarak alsa, bu yolda bir yıla yakın bir süredir yürüyor gibiydi ama bir yıl mı, bir hafta mı, bilecek, kestirecek durumda değildi.” Delikanlı öyle bir hiçlik içindedir ki süreyi hesaplamak şöyle dursun, zamanı tamamen unutur. “Gecesiz gündüzsüz, ışığın ancak yol boyunca uzaktan uzağa dizili duran makinelerin çeliğinde yansıdığı, artmadığı, eksilmediği, saatin hep on ikiyi gösterdiği bir yolda, dün, bugün yarın olamazdı; sabah akşam yoktu. Delikanlı da bunları unutmuştu zaten. Bildiği tek şey, yürümek olmuştu. Buraya niçin girmişti, nasıl girmişti, anımsamıyordu artık. Niçin yürüdüğünü biliyordu ama; ışığa çıkmak için yürüyordu. Çıkınca ne olacağını bilmiyordu ya…” Yani, Kant’ın bütün duyuların altında yatan temel formlar olarak tanımladığı, yokluğunu tasavvur bile edemediğimizi iddia ettiği zaman ve mekân öyküde yerle bir edilir. Dehlizde giden adam, deneyimlediklerini anlamlandıramaz, nesneler ve olaylar arasında ilişki kuramaz hale gelir.
Buradan Campbell’ın bir sonraki aşamasına devam edecekken karşımıza şöyle bir durum çıkar: “Dehlizde Giden Adam”da Yola Çıkış’ın bütün adımları görüldüğü halde bu kitabın bahsettiği türden bir Erginlenme yoktur. Ama Campbell’ın “Mit ve Toplum” bölümünde, “Bugünün Kahramanı” başlığı altında buna bir yanıtı var aslında. Çünkü Nietzsche’nin Böyle Buyurdu Zerdüşt’ündeki deyişle “Bütün tanrılar öldü.” Daha açık bir tabirle: “Geçmişin büyüsü, geleceğin bağları, kesin ve güçlü darbelerle parçalanmıştır. Mitin düş ağı dağıldı; zihin tam uyanmış bilince açıldı; ve modern insan, bir kelebeğin kozasından ya da güneşin gece ananın rahminden şafakta çıkması gibi kadim aldırışsızlıktan çıktı.”[6] Ayrıca “O zaman tüm anlam toplulukta, büyük anonim biçimlerdeydi, kendini ifade eden bireyde değil; bugün toplulukta hiçbir anlam yoktur – dünyada hiçbir anlam yoktur: her şey bireydedir. Fakat orada da anlam kesinlikle bilinçdışındadır. Kişi neye doğru hareket ettiğini bilmez. Kişi ne tarafından çekildiğini bilmez. İnsan ruhunun bilinçli ve bilinçdışı alanları arasındaki iletişim kesilmiştir ve bizler ikiye ayrılmış haldeyiz.”[7] Dolayısıyla günümüz kahramanının görevi de farklıdır artık. “Yerine getirilecek kahraman-görevi bugün Galileo’nun çağındakiyle aynı değildir. Orada o zaman karanlık olan yerde artık ışık vardır; fakat ışığın olduğu yerde de karanlık. Çağdaş kahraman-görevi, yönelimli ruhun kayıp Atlantis’ini yeniden gün ışığına çıkarmak olmalıdır.”[8]
Kahraman kelimesi, öykü boyunca kendinden başka hiçbir insan, hatta hiçbir canlıyla temasa geçmeyen “Dehlizde Giden Adam” için yanıltıcı veya abartılı aslında. Çünkü bu öyküdeki adam, kahraman değil alabildiğine sıradan bir birey. Adam kelimesi de, on dokuz yaş da çok bağlayıcı değil. Bu kişi kadın ya da erkek, genç ya da yaşlı, herhangi birimiz olabilir. “Sıradışı güçlere sahip –tek parmağıyla Govardhan Dağı’nı kaldırabilecek ve evrenin korkunç zaferiyle doldurabilecek güce sahip– güçlü kahraman her birimizdir: aynada görülen fiziksel benlik değil, içteki kral.”[9] Üstümüze düşense, modern tanrılarımız olan makinelerin, hayatımızı denetimi altına alan makineleşmenin, kemikleşmiş sistemin yanıltıcı ışığı gözlerimizi kör etmeden, bizi bekleyen hiçlikle sonsuzluktan korkmadan kendimizi keşfetmek, benliğimizin dehlizlerine ulaşmak.

[1] T. S. Halman, Can Kulağı, s. 13, Masal Sonu (Göçmüş Kediler Bahçesi’nden alıntı).
[2] Charles Baudlare, çev. Sait Maden.
[3] Bilge Karasu, Göçmüş Kediler Bahçesi, “Dehlizde Giden Adam”, Metis Yayınları, Ağustos 2008, s. 93, 101.
[4] A.g.e. s. 97
[5] Joseph Campbell, Kahramanın Sonsuz Yolculuğu,  Kabalcı Yayınevi, Mayıs 2010.
[6] A.g.e. s. 420.
[7] A.g.e. s. 421.
[8] A.g.e. s. 421.
[9] A.g..e. s. 399.

Yüzüklerin Efendisi okuyanlar zaten bilir, okumayanlarsa onun muhtemelen bir yüzüğün etrafında geçtiğini az çok tahmin edebilirler. Takanı görünmez yapan bir yüzüktür bu. Görünmez yapar yapmasına ama bir yandan kötülerin sizin yerinizi bulmasına da önayak olur. Ama öyle bir çekiciliği vardır ki takmadan edilmez. Yüzüğü, yapıcısı Sauron’dan ilk alan insan İsildur’un hayatı kararır. Gollum bu uğurda hobitlikten çıkar, Bilbo gençliğini tüketir, savaşçı Boromir Frodo’ya saldırmaya kalkar, Bilbo’nun yeğeni Frodo en yakın arkadaşını bile silip atar. Bu yüzüğe karşı çıkan pek olamamıştır. Ormanların güçlü kraliçesi Galadriel yüzüğü arzulamış ama nefsini kontrol altına sokup yüzüğü Frodo’dan almamıştır. Alsa zaten aşırı güçlü olan Galadriel’i durduracak hiçbir kuvvet kalmayacakken o, bu olayı büyük bir sınav olarak değerlendirir. Ama Yüzüklerin Efendisi’ndeki en ilginç karakterlerden birisi, Frodo’nun hem müstahdemi hem de en yakın arkadaşı olan Sam’dir. (İsminin uzun hali Samwise Gamgee’dir. “Wise” İngilizcede bilge demektir. Tolkien’ın bu laf oyununu muhtemelen kasıtlı yapmıştır.) Sam, bir süre yüzüğü taşımasına rağmen onu sürekli takmaz, çok lüzumlu olduğu için taktıktan sonra çıkartmasını bilir, müstahdemlikten büyük bir güç olmaya gidebilecekken bu fırsatı, onu başından savan Frodo’yu canını dişine takarak kurtarmak için kullanır, yüzüğün cazibesi ve gittikçe artan ağırlığı Sam’e işlemez. Önemli bir karakter ve ileride kral olacak Aragorn da bu yüzüğe tamah etmez, Frodo başlarda yüzüğü ona kendi isteğiyle vermeye kalktığında Frodo’nun elini nazikçe kapatarak yüzüğü reddeder.[1]

Bu ayrıntılar Platon’un Devlet’indeki Gyges’in Yüzüğü’yle ilgili kısmı hatırlatıyor. (Yüzüklerin Efendisi genel olarak Kelt mitolojisinden esinlense de evrensel olan bu konular dünyanın çeşitli yerlerindeki mitolojilerde de geçiyor.) “Gyges, Lydia kralının hizmetinde bir çobanmış, günün birinde bir sağanak ve bir deprem yüzünden yer çatlamış, hayvanların otladığı yerde derin bir yarık açılmış. Bunu görünce, şaşakalan çoban, yarığın içine inmiş ve orada görülmedik birçok güzel şeyler arasında, içi oyuk, üstü delik deşik, tunçtan bir at görmüş. Eğilip içine bakmış atın, insan boyundan büyük bir ölü görmüş; ölünün parmağındaki altın yüzükten başka bir şeyi yokmuş. Bu yüzüğü alıp yukarı çıkmış. Çobanlar, her ay sonunda olduğu gibi, krala hesap vermek için toplandıklarında, Gyges bu toplantıya parmağında yüzükle gelmiş. Otururlarken yüzüğün taşını farkına varmadan avucunun içinde çevirmiş. Bunu yapar yapmaz da yanında oturanlar kendisini görmez olmuşlar, nereye gitti diye soruşturmaya başlamışlar. Şaşakalmış herkes. Yüzükle oynarken taşı çevirince gene göze görünür olmuş. Böylece işi çakan Gyges, yüzüğün tılsımını denemiş, bakmış ki, yüzüğün taşını içeri çevirince görünmez oluyor, düzeltince görünüyor. Bunun üzerine saraya girenlerin arasına katılmanın yolunu bulmuş. Sarayda kralın karısını baştan çıkarmış, onun yardımıyla kralı öldürüp yerine geçmiş.”[2] (Devlet’in sonlarında ayrıca Hades’in miğferinin de adı geçer. Bu miğfer de ismi zaten “görünmez” anlamına gelen yeraltı tanrısı Hades’i görünmez yapar.)

Peki, zaten uzun uzun anlatılmış bu hikâyelerden burada bir daha bahsetmenin ne anlamı var? Masallar ve efsaneler büyülü anlatımları bir kenara konulduğunda özlerinde insan doğasına ilişkin çok çarpıcı tespitlerde bulunurlar aslında. Şimdi bir düşünün. Böyle bir yüzük buldunuz. İster takıp çıkarınca, ister döndürünce sizi görünmez yaptığını öğrendiniz. Görünürde eylemlerinizi kısıtlayacak hiçbir engel kalmadı. Ne yapardınız? Gollum veya Gyges’in mi yoksa Sam veya Aragorn’un yaptığını mı?

Çoğumuzun “fırsattan istifade” edeceği kesin gibi. Kimimiz hiç ihtiyacımız olmasa da çalacak, hatta diğer insanların canına kastedecek, kimimiz sadece ihtiyacı kadarını çaktırmadan alacak ve durmasını bilecek, kimimizse elinde böyle bir fırsat olmasına rağmen durumdan faydalanmaya çalışmayacaktır. Peki bu çeşitlilik neden? Cevap insan doğasında yatıyor olabilir mi? Ama peki insanlar doğuştan iyi de sonra öğrenerek mi bu hale geliyor ya da doğuştan kötüler ama iyi olmayı öğreniyorlar ve öyle davranıyorlar? Yoksa insan doğası hem iyiyi hem de kötüyü barındırıyor da bunlardan birisi ileride şartlara göre daha ağır basıyor?

Bu sorun insanlık kendini bildi bileli var. Çeşitliliğe bakılırsa Platon’un Devlet’te bahsettiği ve Doğu felsefelerinin de varsaydığı üzere insanda iyi ve kötü bir arada. Sadece iyi veya sadece kötü olmak mümkün değil. Bir kişide bunlardan hangisinin ağır basacağını büyük ölçüde dış dünya; diğer insanlar, aile çevre, deneyimler, eğitim belirliyor. Tabii ki bir insan kendi iradesiyle iyi veya kötü olmayı seçebilir. Ama bunun kendi özgür seçimi olduğunu nasıl belirleyeceğiz? Bu dış kuvvetlere, daha doğrusu bizim dışımızdaki insanlara, aileye, topluma “otorite” dediğimizi varsayalım. Otorite ve otoritenin yaptırımları (kanun, gelenek, görenek ve belki vicdan), yani engellemeler ortadan kalktığında insanlar neden olduğundan farklı davranır?

Sineklerin Tanrısı’nda ıssız adaya düşen çocuklardan birisi olan Roger, küçüklerden birini taşlamak ister. Ama önce onun etrafına küçük küçük taşlar atar. Etrafta hâlâ ona kızacak büyükler olacağının etkisinden kurtulamamıştır. Başka bir taş alır, bu sefer daha yakına atar. Onun önüne geçecek, onu cezalandıracak bir otorite figürü olmadığında ikna olduğunda taşı diğer çocuğun tam üstüne fırlatır.[3] (İleride işi daha da büyütür.) Sineklerin Tanrısı, masum varsaydığımız çocukların yetişkinler olmadığında nasıl canavarlaştığını anlatır. Bu, insan doğası hakkında eşsiz ayrıntılardan bahsetse de kurgusal bir yapıt olması ve gerçekle örtüşürlüğü açısından eleştirilebilir.

Bizzat Stanley Milgram tarafından gerçekleştirilen psikolojik bir deney daha aydınlatıcı bir örnek olabilir: Milgram Deneyi, sosyal psikolojide sık sık adı geçen ve yer yer etik açıdan hatalı olduğu iddia edilen bir sosyal psikoloji deneyidir. Milgram, İkinci Dünya Savaşı’nda Yahudi Soykırımı’nda rol alan herkesin Nazi taraftarlığıyla suçlanıp suçlanamayacağından merakla yola çıkarak insanların bir otoriteye itaat etmedeki istekliliklerini ölçen bir dizi deney yapar. Gazete ilanları ve posta yoluyla rastgele ve çeşitli olarak seçilen insanlara, üniversitede güya cezalandırmanın öğrenme üzerine etkisine dair deneyler yapacağı söylenir. Bir öğretmen, bir de öğrenci olacaktır. Bu rollerin kurayla belirleneceği söylenir ama her denek (onlar farkında olmadan) öğretmen yapılır. Öğretmen, öğrenciye kelime çifti öğretecek ve yanlış yaptığında önündeki kumanda panelinde 15 Volt’tan başlayıp 450 Volt’a kadar 15 birim aralıklı olan elektrik akımlarını öğrenciye yaptığı her yanlışta bir birim yükselterek verecektir. Öğretmenin göremediği öğrenciyse aslında Milgram’ın asistanıdır ve aslında elektriğe bağlı değildir. Aslen teypten gelen ses, voltaj arttıkça inlemeye, yalvarmaya ve bağırmaya dönüşüyordur. Ruh hastası olmadıkları halde 40 denekten 24 tanesi 450 Volt’a kadar çıkmışlardır. Sonuçlar ülkeler arası biraz farklı çıkmış, cinsiyetler arasında kayda değer bir fark bulunamamıştır. Binanın ciddiyetinin, otoritenin yakınlığının azaldığı durumlarda itaat oranı da azalmış. Deneklerin deneye toplu halde katıldıkları bazı deneylerde şok vermeyi reddedenler sayesinde itaat %10’lara kadar düşmüştür. (İtiraz oranının genelde eğitimle arttığı da görülmüştür.) Deneklerin çoğu deneyde çektikleri sıkıntılara ve sonradan öğrendikleri gerçeğe rağmen deney sonrası şüphelenilenin aksine acı çekmemişler ve öğrendiklerinden dolayı Milgram’a teşekkür etmişlerdir.[4]

Milgram’ın deneyi gösteriyor ki otorite insan davranışlarında belirleyici rol oynuyor. İnsanlar kararlarını çoğu zaman otoriteye devrediyorlar ve onun yerine davranış sergiliyorlar. Ama buna karşı çıkan bir kişi bile olsa sonuçta büyük değişiklik meydana getirebiliyor. Hem bireysel hem de toplumsal yönleri olan Görünmezlik Yüzüğü meselesi de insanların otoriteden muaf olduklarında yapabileceklerini gözler önüne seriyor.

Tekrar en başa dönelim. Bir Görünmezlik Yüzüğümüz var. Takınca görünmez oluyoruz ve istediğimiz her şeyi yapabiliyoruz. Hemen suç, yasak sayılan şeyleri mi yapmaya yöneliriz? Mesela hırsızlık, tecavüz, cinayet… Ya da diyelim ki zor durumdayız ve sadece yiyecek çalıyoruz. Yüzüğü çıkardıktan sonra bundan pişman olmalı mıyız? Ya da muhtemel “enayi” damgası yiyeceğimize rağmen hiçbir şekilde daha önce davrandığımızın aksine hiçbir davranış sergilemiyoruz. Bunu kendi hür irademizle mi yapıyoruz yoksa otoritenin yokluğunda bile ondan öğrendiklerimiz bizim eylemlerimize şekil veriyor?

Son durumda otoritenin yokluğunun Sineklerin Tanrısı’ndaki gibi yokluğunun kademe kademe fark edilmesiyle davranışlarda farklılaşma meydana geliyorsa önceden gerçekleştirilen eylemlerin hür iradeye değil dışarıdan bir engellenmeye bağlı olduğu anlaşılabilir. Otorite olmadan da “iyi” addedilen davranışlara devam ediliyorsa o zaman bir seçimden söz edilebilir belki. Ama bu kişi zaten özgür seçimler yapıyorsa Milgram’ın deneyine katıldığında itiraz edenler arasında bulunması da muhtemel olacaktır.

İnsanların büyük bir kısmının tercih edeceği ilk yönelimde aslında bizi şaşırtan bir şey yok. Kötü biri ya da kötülüğün ağır bastığı birisi bunu zaten bir yüzük takmaya gereksinim duymaksızın gerçekleştirecektir. Yüzük takınca o zamana kadarki engellemelerinden kurtulan “iyi” varsayılan insanların suça, ahlaksızlığa yönelmesi de bir açıdan normal. O zamana kadar bir toplum içinde yaşadığı için onun kurallarına ve kurumlarına itaat etmek durumundayken yüzüğü takıp “bağımsız” bir birey olarak hareket etmeye başladığında insan, elbet farklı davranacaktır. Bu durumda yaptıklarına iyi veya kötü demek de belki yanlış olur. Kime ve neye göre? (Ayrıca otoritenin yokluğuna alışıldıktan sonra olumsuz addedilen davranışlarda azalma da yaşanabilir, belki de yeni bir otorite oluşturulur.)

Normal şartlarda hayatını devam ettirebilmesi için edinmesi gereken şeyleri edindiği için otoritenin yokluğunu fırsat bilene ne denilebilir? Bu insan bireysel açıdan kötü olduğunu düşündüğü bir şeyi yapıyor ama toplumsal açıdan da (kanun vs’ye haricinde, manevi olarak) kötü sayılabilir mi? Bisiklet Hırsızları filmindeki baba, zar zor edindiği işe gidip gelmesi için sahip olması şart olan bisikletini çaldırdığında, yenisini alacak gücü olmadığı için, kimse onu görmezken başkasının bisikletini çalmakta haksız mıdır?[5] (Filmde baba önce bisikletini bulsunlar diye polise gitmiştir ama o kadar çok hırsızlık olayı olmaktadır ki polis yardım etmeye çalışmaz bile.) Kısa da olsa bahsetmek gerekirse Hegel’in bu duruma muhtemel bir yanıtı olacaktır: Bisikleti çalan da, bisikleti çalınan da mağdurdur (sonuçta onun da hakkı elinden alınmıştır) ama mağduriyet seviyeleri farklıdır. Burada da muhtemelen bisikleti çalan daha mağdurdur.

Otorite ve iktidar deyince biraz Foucault’ya da değinmeden olmaz. Foucault, iktidarı salt kötü olarak değerlendirmez. Ona göre, bireyler özgürlüklerini halihazırda bulunan iktidar içerisinde tanımlarlar. Bu da “normalleştirilmiş” olduklarını gösterir. “Normalleştirme: iktidarın, bireyleri doğruluk oyununa sokarak normal olmayan olarak görülen bireyleri toplumun geneline uydurma işlemidir.”[6] Yani bireyler mevcut otoriteyi kabul ederler, kendilerini ona göre şekillendirirler, sonra da otorite içindeki sınırlı özgürlüklerini sürdürmeye devam ederler. Ama otorite insanları öylece başıboş bırakmaz. Bir çeşit cezalandırma (ve ödüllendirme) sistemi koyar. Bununla normalin dışına çıkmaya yeltenen bireyleri genelin içine çeker ya da o bireylerden ibret yoluyla diğer bireylerin çizgiyi aşmamasını sağlar. Milgram’ın deneyinde otoriteyi sorgusuz sualsiz kabul eden bireyler için cezalandırma gerekmemiştir bile. Sineklerin Tanrısı’nda otorite kalkınca çocuklar “özlerine dönmüş” ama kendi içlerinde biri iyi diğeri kötü sayılabilecek iki otorite oluşturmuşlardır yeniden. Bisiklet Hırsızları’nda baba İkinci Dünya Savaşı’nın İtalya’da yarattığı otorite boşluğunun mağdurudur; birisi onun bisikletini çalar, o da bir başkasınınkini.

Hegel bireysel özgürlüklerin Geist’ın (ruh, zamanın ruhu) tecelli ettiği devlete bireysel özgürlüklerin tesliminin mutlak özgürlük için gerekli olduğunu savunur. Ona göre, otoritenin olmadığı durumlarda insanlar daha özgür değillerdir. Yani insan otoriteye muhtaç mıdır? (Sonradan yerleştiği adada oranın yerlisi Cuma’yı hizmetlisi yapmasını saymazsak) Robinson Crusoe gibi yaşamak mümkün değil midir? Unutmamak gerekir ki Robinson tek başınadır. Günümüzde bu neredeyse ütopik bir deneyimdir. Toplu halde yaşamak, toplum mudur otoriteyi meydana getiren?

Otoriteyi sorgulamayanlardan ziyade sorgulayanları açıklamak daha zor gibi. Otorite mevcutken ve kendini hissettirirken bunu bazıları, mesela Samwise Gamgee gibi, nasıl reddedebilir? Hegel, bu insanların aslında Geist’ı içselleştiremediklerini, o yüzden özgür olamadıklarını savunur. Yani bir nevi birey kaynaklı bir sorundur. Platon’un Devlet’indeyse böyle bir karşı çıkıştan yöneticilerin Formları (kısaca fiziksel dünyanın dışındaki mutlak değerler demekte sakınca yoktur umarım) iyi uygulayamamasını sorumlu tutar. Karşı çıkanları doğrudan (en azından birey bazında) haklı bulmaz ama bir yandan neredeyse öyle bir yönetimin buna müstahak olduğunu anlatarak bunu meşrulaştırır. Belki de sonuç olarak şu savunulabilir: Doğduğumuzdan itibaren bir otoriteye maruz kalırız ancak bu, (karşı çıkanların haklı ya da haksız olması bir yana) onun hiç sorgulanmayacağı anlamına gelmez. Yüzüklerin Efendisi’nde sıkça değinilen ama Gyges’in hikâyesinin bittiği yerden erişilemeyen bir de soru düşüyor insanın aklına: Platon’un şikâyet ettiği türden bir yönetime karşı gelen birisi, genelin durumunu düzeltmek için yüzüğü şahsi çıkarları dışında kullanamaz mı?

İnsanlık tarihi boyunca cevabı tam olarak bulunamamış bir sorunun yanıtını bu kısa yazıda da bulmak pek mümkün değil. Zaten ilerledikçe yanıtlardan çok, sorular artıyor. En azından fikir sahibi olabildiğimiz bazı hususlar var. Her insanın doğası birbirinin aynısı değil, daha doğrusu sırf iyi ya da sırf kötü insanlar muhtemelen yok. Aynı durumlar farklı insanların farklı davranışlarına yol açıyor. Bu farklı doğadaki insanlar birleşip toplumu meydana getirdiklerinde insan doğasının boyutu değişiyor. Toplumun getirdiği maddi ve manevi yaptırımlar, dışsal bir otorite doğduğu andan itibaren insan doğasına şekil veriyor. Farklı insanlar, farklı engellenmeler, farklı sonuçlar. Aslında neyin insan doğası, neyin sonradan öğrenilmiş olduğunu belki de hiç ayırt edemeyeceğiz. Tabii bir Görünmezlik Yüzüğümüz olmazsa…

[1] Yüzüklerin Efendisi Birinci Kısım Yüzük Kardeşliği, Yüzüklerin Efendisi İkinci Kısım İki Kule, Yüzüklerin Efendisi Üçüncü Kısım Kralın Dönüşü, J.R.R. Tolkien, Metis Yayınları.
[2] Devlet, Platon, Türkiye İş Kültür Yayınları, s. 44.
[3] Sineklerin Tanrısı, William Golding, Türkiye İş Kültür Yayınları, 8. baskı, 2006, s. 257.
[4] http://tr.wikipedia.org/wiki/Milgram_deneyi, http://sozluk.sourtimes.org/?t=milgram+deneyi.
[5] Bisiklet Hırsızları (Ladri di biciclette), Vittorio de Sica, 1949.
[6] http://www.felsefeekibi.com/site/default.asp?PG=1540

Görünmezlik Yüzüğü

by on 14:09:00
Yüzüklerin Efendisi okuyanlar zaten bilir, okumayanlarsa onun muhtemelen bir yüzüğün etrafında geçtiğini az çok tahmin edebilirler. Takan...

Roman Kahramanları'nın 23. sayısı yayınlandı. Bu yazı kapsayan sayı yine dolu dolu. Yer alan dosyalar Marguerite Duras, Yolculuk Romanları, Halkların Fıkra Kahramanları, Minimalist Kahramanlar ve Kayserili Roman Kahramanları.

Benim de bu yazıda "Hobbit'te Yolculuğun Hali" başlıklı denemem bulunuyor. Bu denemede, J. R. R. Tolkien'ın Hobbit'ini David Le Breton'un Yürümeye Övgü kitabı ışığında okudum.

Dergide yer alan isimler: Adalet Çavdar, Ali Tilbe, Alptuğ Topaktaş, Anais Martin, Ayten Er, Bülent Ayyıldız, Çağrı Eroğlu, Deniz D. Şimşek, Döndü Kaygusuz, Ebru Balamir, Ethem Baran, Fuat Sevimay, Halim Şafak, İlkay Karaduman, Leyla Saral, M. Emin Özcan, Mehmet Akip Ertaş, Mustafa Duman, Müslüm Yücel, Nevin Özken, Nevra Bucak, Oya Tronscorff, Pelin Şirin, Ramazan Parladar, Sarkis Seropyan, Selman Baltacı, Sinem Dündar, Şehmus Ay, Şirvan Erciyes, Tansu Bele, Tuğba Çelik, Tuğçe Ayteş, Türker Ayyıldız, Zafer Demir.

Yeni sayıyı kitapçılardan istemeyi unutmayın!

Sana dünyayı gösteriyorum
Darwin genellikle James Colman'ın gezi notlarından alıntılar yapıyordu.
Hint Okyanusu'nun fauanasını,
Vezüv'ün alevler içindeki gökyüzünü,
Arabistan gecelerinin ışıltısını,
Zanzibar sıcağının rengini,
Seylan'ın tarçın kokan havasını,
Edinburgh kışının karanlığını
ve Rus hapishanelerinin kasvetini onun kadar iyi betimleyen olmadı.
Colman, beyaz bastonunun peşinden giderek dünyayı bir ucundan diğer ucuna turladı.
Görmemize o kadar çok yardım eden bu gezgin kördü.
- Ben ayaklarımla görüyorum -derdi.

Geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz Eduardo Galeano'nun Aynalar kitabından bu alıntı sabahımı aydınlattı, günümü şenlendirdi. Saatlerdir araştırma yapıyorum ama James Colman'ın ne seyahatlerine ne körlüğüne ne de Charles Darwin'in onun seyahatlerinden yararlandığına dair elle tutulur bir şey bulabiliyorum. Galeano belli ki hep yağtığı gibi tarihten cımbızla ilginç bir bilgiyi kapıvermiş.

Kitapta geçenin Jeremiah James Colman olduğunu varsayarak hayat hikayesini biraz didikledim. İsmi Hardal Devrimi ile anılıyor. "İnsanların tabaklarının kenarlarında bırakıp attıkları hardaldan servet edindim" demesiyle ünlü. Amca epeyce kapitalist, hiç gezmişe de benzemiyor, ayrıca kör olduğunu gösteren bir pozu da yok. Hint hardalı falan var ama bunu Colman'ın bizzat gidip oradan getirdiğine dair bir şey de karşıma çıkmadı.

Koca internette aradığım bir şeyi bulamadım, içim rahat değil. Bilgisi olan varsa yardımlara açığım.
Öğrencilik zamanlarında ödev olarak ille önümüze sunulan, belki de ödev olmasından dolayı o sırada zorla okuduğum ve bugün aklımda tek satırı kalmayan Çocuk Kalbi'nin yazarı Edmondo de Amicis. O zaman bana günün birinde bu adamın İstanbul hakkındaki seyahatnamesini okuyacaksın ve bayılacaksın deseler inanmayabilirdim. Ama Amicis'in bal damlayan satırlarının tadı uzun süre damağımdan gitmeyeceğe benziyor.

Bir kitabı okurken tat almak, zihnen yolculuğa çıkmak ve başka kapıları açmak isterim. Amicis sempatik anlatımı, konuya hakim tavrı ve canlı betimlemeleriyle bunların hepsini başarıyor. Cesare Biseo'nun İstanbul gravürleri ve Filiz Özden'in usta çevirisi bir araya gelince mükemmel bir deneyim sizi bekliyor. Satır satır çizmek istediğim, ayrılmak istemediğim bir kitap var ortada.

Amicis ile birlikte gürültüsünden, kirliliğinden, betonundan ve pahalılığından bıktığım bu şehre yeniden geldim. Gemi kaptanının "Yarın İstanbul'un ilk minarelerini göreceğiz!" sözlerinden duyduğu heyecanı onunla birlikte hissettim. Bu arada Amicis'in İstanbul'u 1870'li yıllarda ziyaret ettiğini not düşeyim. (O zaman bile nerede eski İstanbul diyor. Şimdi görse sinirden kendini yer muhtemelen.)

"Ey biçare, şimdi bu ilahî manzarayı anlatmaya dilin dönüyorsa, anlat bakalım kıt kanaat kelimelerinle! İstanbul'u anlatmaya kim cüret edebilir? Chateaubriand, Lamartine, Gautier mi...Onlar sadece kekelemişler. Görüntüler ve kelimeler üşüşüyorsa da insanın zihnine, iş kalemin ucuna geldi mi kaçıp gidiyorlar. Umutsuzca, ama beni sarhoş eden bir hazla, aynı anda hem görüyor, hem konuşuyor hem de yazıyorum. Görelim bakalım!"

Amicis'in anlatısında beğendiğim yönlerden biri, bu büyülenmişliğe rağmen sadece iyi şeyleri anlatmıyor. Beğenmediği noktaları da aynı içtenlikle aktarıyor. Ama oryantalizme, aşağılamaya girişmeden. Yalnız yazarının hem iyiyi hem de kötüyü anlatmadaki içtenliğinin okur için bir bedeli var. Gravürlerle de birleşince neleri kaybettiğimizi fark ediyoruz. Türkler, Ermeniler, Arnavutlar, Çerkesler, Yahudiler, Rumlar, İtalyanlar, Araplar, Acemler, hepsi bir arada, gökkuşağının renkleri gibi. Her yerden ağaçlar fışkırıyor, tepeler yemyeşil. Amicis gemilerin dumanlarının havayı kara bir bulutla kapladığından şikayet etse de o zamanlar insanların şimdikinden çok daha nefes aldığından eminim.

Yazar Madame de Stael'den bir alıntı yapıyor: "Seyahat etmek zevklerin en hüzünlüsüdür." Burada gezginin gittiği yerlerde ilk anda büyülendiğini ama sonra mekanın iç yüzünü kaybettikçe işin iç yüzünü keşfetmesini kastediyor. Bende ise bu hüzün ve hayal kırıklığı gittiğim yerlerde değil İstanbul'a geri dönünce, betonlarla, üstüme gelen arabalarla, kaba ve suratsız insanlarla karşılaşınca yaşıyorum. Sevgili Edmondo, İstanbul artık bildiğin gibi değil!

Amicis'in en eğlenceli anısı bence Türk hamamında yaşadıkları. Ressam yol arkadaşı Enrico Junk ile alışık olmadıkları muamele ve seans bitmeden kaçmaya çalışması okurken güldürüyor. En isabetli bölüm ise "Gelecekteki İstanbul". "Gelecekteki İstanbul'u, tehditkâr ve hazin ihtişamıyla yeryüzünün en güler yüzlü şehrinin kalıntıları üstünde yükselecek o Doğu'nun Londra'sını görür gibi oluyorum. "Tepeler düzleştirilecek, korular yerle bir edilecek, rengârenk küçük evlerin yerinde yeller esecek, ..." diye başlayarak bir paragrafta distopik bir İstanbul manzarası çiziyor. Ve, o bilmiyor ama, büyük ölçüde de tahminleri tutuyor.

Daha önce de değinmiştim. İstanbul hakkındaki bloğumdan dolayı İstanbul'u anlatan yazarların kitaplarını takipteyim. Bu süreçte birçok güzel eser okudum, okumaya da devam ediyorum. Ama Edmondo de Amicis'in İstanbul seyahatnamesi açık ara öne geçmiş durumda.


"Her insan bir kâşiftir. Her insan, acıyı, tuzluyu, eğikliği, düzlüğü, sertliği, gökkuşağının yedi rengini, alfabenin yirmiden fazla harfini keşfetmekle başlar işe; ardından yüzleri, haritaları, hayvanları, yıldızları keşfeder. Sonunda, ya kuşkuya erişir ya da inanca; ama her seferinde hemen hiç şaşmayan tek bir sonuca, gerçekte ne kadar cahil olduğu sonucuna varır."

Borges, İletişim Yayınları'ndan çıkan ve çevirisi Celâl Üster'e ait olan Atlas'ın öndeyişinde bize böyle sesleniyor. Atlas, Borges'in seyahatlerinden izlenimlerini anlattığı ama rehber veya seyahatname olmayan bir kitap. Öykü ile şiir, düş ile gerçek iç içe geçmiş. Okurken Borges'e özgü büyülü gerçekliğin etkisinde kalmamak mümkün değil.

Kitapta geçen yerler arasında Roma, İrlanda, İstanbul, Venedik, Yunanistan, Almanya, Atina,  Cenevre, Lugano, Buenos Aires, Reyjkavik, Girit, Tigre Adaları, Mallorca, Madrid, Kahire, İsviçre, Japonya gibi ülke ve şehirlerin yanı sıra eserler, anılar veya düşler de yer alıyor.

Borges, Türkiye'de İstanbul'u da es geçmemiş:

"Kartaca, adı kötüye çıkmış bir kültürün en dile düşmüş örneğidir. Biz bu "Kent"le ilgili hiçbir şey söyleyemiyoruz; Flaubert de, düşmanlarının amansız olduğu dışında, söyleyecek hiçbir şey bulamamıştı. Sanırım, Türkiye'yle ilgili olarak da benzer bir durum söz konusu. Acımasız bir ülke gelir aklımıza. Bu kavram, yazılı tarihin hem en acımasız hem de en az ilençlenmiş girişiminden, Haçlı seferlerinden kaynaklanır. Belki aynı ölçüde bağnaz İslâm nefretinden hiç de aşağı kalmayan Hıristiyan nefreti gelir aklımıza. Batı'da, Osmanlılar arasında büyük bir Türk adının bulunmadığından dem vururuz. Bize kalmış olan biricik ad Muhteşem Süleyman'dır (e solo, in parte, vidi'l Saladino).

Üç günde Türkiye'yi ne kadar tanıyabilirim? Benim gördüğüm, çok güzel bir kent, Boğaziçi, Haliç ve kıyılarında Runik alfabeyle yazılmış taşlar bulunmuş olan Karadeniz girişi. Kulağıma çalınan, yumuşak bir Almancayı andıran hoş bir dil. Buralarda, birçok değişik ulusun hayali dolaşıyor olsa gerek: Ben, Bizans imparatorunun onur kıstasını oluşturmuş olan ve Hastings'te olup bitenlerden sonra İngiltere'ye kaçan Saksonların katıldığı İskandinavları anımsamayı seçiyorum. Kuşku yok ki, keşfe başlamak için Türkiye'ye yeniden gelmeliyiz" (s. 56-57)

Atlas'ı ilginç kılan ayrıntılardan biri de 50'li yıllardan itibaren görme duyusunu yavaş yavaş kaybeden Borges'in gittiği yerleri diğer duyuları ve hayal gücüyle betimlemesi. Kitapta bir sanatçının nasıl gördüğünü açıklarken görmeyi aslında yeniden tanımlıyor (Bu kitabı Çerçi Sanat'ın "görmek" sayısından önce okumak vardı): "İnsanın görmemesi için ille de kör olması ya da gözlerinin kapalı olması gerekmez: Belleğimize kazıdığımız şeyleri görürüz; tıpkı, aynı düşünce ve biçimleri yinelediğimizde, belleğe kazığıdığımızı gördüğümüz gibi."

Borges'in seyahatleri nasıl geçti bilmiyorum ama bana daha yeni izlediğim bir videoyu hatırlattı. Rehber köpeğiyle yola çıkan kör gazeteci Sophie'nin seyahatleri bölüm bölüm yayınlanıyor. Programın tanıtımını şuradan izleyebilirsiniz:



Borges'in, seyahatlerinden büyük bölümüne birlikte çıktığı eşi Maria'nın sondeyişi aslında kitabı ve benim gibi birçok insanın seyahate neden çıktığını açıklar nitelikte: "Atlas bizim için neydi, Borges? Yeryüzünün ruhundan doğmuş düşlerimizi zamanın örgüsünde örtüştürmek için bir bahane."

Borges ile Seyahat: Atlas

by on 00:42:00
"Her insan bir kâşiftir. Her insan, acıyı, tuzluyu, eğikliği, düzlüğü, sertliği, gökkuşağının yedi rengini, alfabenin yirmiden fazla ...
Her kitap okunacağı zamanı bekler ve bazı eserler her okunduğunda farklı bir tat verir. Kafka'nın Dönüşüm'ü daha önce de okuma listeme girdi ama bugün okuduğumda Gregor Samsa'yla birlikte böcek oldum, onunla birlikte kıvrandım. Başlıktaki sorumu yanıtlamak gerekirse, Dönüşüm iş hayatına atıldıktan sonra en az bir kez okunmalı.

Cem Yayınları'dan çıkan, Kâmuran Şipal'in çevirdiği Bütün Öyküler'e başladığımda başıma geleceklerden habersizdim. Sıra Dönüşüm'e geldiğinde bir kere daha okuyup hafızamı tazeleyeyim dedim. Bilindik etkileyici cümleleriyle başlayan öykü ikinci sayfasında beni tokatlamaya başladı. Hem de iş yola çıkmadan önceki zamanımda beş on sayfa kitap okumaya çalışırken.

"Sırtüstü kayarak eski durumunu aldı. 'Sabah erkenden bu yataktan kalkmalar yok mu?' diye düşündü, 'adamı büsbütün serseme çeviriyor. İnsan dediğin uykusunu alacak. Başka pazarlamacılar bir haremdeki kadınlar gibi yaşıyor tıpkı. Örneğin, müşterilerden aldığım siparişleri firmaya iletmek için, kaldığım otele öğle öncesi bir ara döneyim desem, bu beyleri henüz kahvaltı masasının başında görürüm. Ama sen gel de bizim patronun karşısında böyle davran; hemen kapı dışarı edilirsin. Ama kim bilir, belki kapı dışarı edilmek benim için hepsinden hayırlısı olurdu. Hani anne ve babam olmasa, çoktan bırakmaz değildim bu işi. Patronun önüne geçip dikilir, ne düşündüğümü bütün açıklığıyla yüzüne söylerdim. Diyeceklerimi işitmeyegörsün, kesin düşüp bayılırdı yere...' " (s. 76-77)

Öykünün 1915 yılında yayımlandığını düşünürsek, Kafka'yla aynı hisleri paylaştığıma mı sevinsem, yoksa o zamandan bu zamana iş hayatı namına hiçbir şey değişmediğine mi üzülsem bilemedim. Gregor Samsa'nın müdürü de pek iç açıcı konuşmuyor doğrusu: "Öyle ciddi bir şey olmasa bari. Öte yandan, biz iş adamları, maalesef mi diyeceksiniz artık, Allah'a şükür mü, hafif rahatsızlıkları çok vakit işimizi düşünerek düpedüz yadsımak zorundayız." (s. 81-82) Bizim ofis tam da yeniden grip döngüsüne girmişken... Yadsıyalım bakalım.

Prag'ın sözümona kasvetli ortamını gördükten sonra söyleyecek başka laflarım olabilir ama şimdilik aşırı yorum riskine girerek bu uzun öykü için çalışan insana ağıt, daha genel olarak da istemediği bir rutine kapılıp giden modern insana ağıt diyeceğim. Bütün saatlerimizi satarak daha mutlu bir yaşamı satın almayı umuyor, bunu fark ettikçe aslında her sabah birer böcek olarak uyanıyoruz ve hasta ruhlarımızla (tam da bu yazıyla yakın zamanda, mart sonunda göçüp giden) Gregor Samsa gibi gün be gün kurumamak için çırpınıyoruz.

***

Not: İnterneti kurcalarken şöyle bir şey buldum:


Bir de animasyon:


Birdman filminin arasında telefona Twitter'dan bir bildirim geldi: #YasarKemal. Kötü haberi hissedersiniz de açmak istemezsiniz ya... Riggan içi boşalan büyük yapımların arasından kendine yer bulamayan kanadı kırık bir kuş gibi dolaşırken edebiyatımızın, gerçek edebiyatın çınarlarından biri devrilmişti.

Yoğun bakıma alındığı günden beri doktoru da hiç umutlu konuşmamıştı. Ne mutlu ki onu tanıdık ve ardında onu unutturmayacak birçok büyük eser bıraktı. Yaşar Kemal uzmanı değilim, ahkam kesecek kadar kitabını da okumadım. Sadece, vefatından sonra bende kalan anılarını düşünüyorum.

Yaşar Kemal'le, onun o olduğunu bilmediğim bir zamanda tanıştım. Annemden kalan kitaplardan biri Ağrı Dağı Efsanesi'ydi. Bir efsanede olması gereken fantastik kurgu ve güçlü diliyle beni etkilemişti ama daha küçüktüm o sıralarda.

Asıl okuma listemi toparlamaya başladığım üniversite yıllarında İnce Memed serisini aldım ve bir dönem arasında dört cildi de arka arkaya okudum. Çukurova "Heyye!" deyişi dilime yerleşti. Ayrıca, düşünce açısından da benim için dönüm noktası oldu: Ağaya başkaldıran ve dağa çıkıp eşkıya olan İnce Memed düpedüz haklıydı.

Bir de Ağıtlar kitabı var... Bu bir kurgu değil, Çukurova ve Adana bölgesindeki ağıtlardan bir derleme. Belki bugün o ağıtlardan bazıları onun için söyleniyor...

Kendisini iki kere de uzaktan görebilmiştim. Biri Sait Faik Öykü Ödülü'nde. Biri 2009 yılında Feryal Tilmaç'ın ödül aldığı tören, diğeri de 2010 yılında Aslı Erdoğan'ın ödül aldığı tören. Arka sıralardaydım, hayal meyal. Feryal Tilmaç'ın gözyaşlarına boğulduğunu hatırlıyorum.

Geriye kalan anılar ve kocaman bir külliyat...
Bana Derler Fosforlu filmini bölük pörçük hatırlıyorum. Suat Derviş'in Fosforlu Cevriye kitabını ise hiç okumamıştım. Neden bu kadar geç kaldığımı soruyorum kendime. Hiç etkisinden çıkılacak gibi değil. Suat Derviş'in akıcı diline mi, muhteşem betimlemelerine mi, sokağı anlatışına mı yoksa Cevriye gibi bir karakter yaratmış olmasına mı hayran kalsam, bilemez haldeyim.

"Ben, yazar Suat Derviş'im"


Önce yazardan biraz bahsedeyim. Suat Derviş'in internetteki fotoğraflarına bakarsanız ışıl ışıl gözlere sahip hayat dolu bir kadın görebilirsiniz. Devrimci ve aktivist bir kişilik, kendinden de emin. Genç yaşlardan itibaren yazdıklarıyla sesini duyurdu. İlk romanı Kara Kitap 1921 yılında, yani o on sekiz yaşındayken basıldı. Ölmek üzere olan bir genç kızın iç seslerini ve duygularını anlatarak edebiyat dünyasını oldukça şaşırttı. (Bilinç akışı tekniğini kullanmıştı belki.) Daha sonra başka romanları da yayınlandı, gazetelerde çalıştı, hatta kadın sayfası hazırlayarak daha sonraki yayınlara öncülük etti. Ailesinin konservatuvar için gönderdiği Almanya'da gizlice Berlin Üniversitesi Felsefe ve Edebiyat Fakültesi'ne kaydoldu. Orada da gazetelere yazılar yazdı, faşizmin yükselişine tanıklık etti. Babasının vefatıyla mezun olmadan Türkiye'ye döndü. Yine romanlara ve siyasi yazılara devam etti. Hep bir devrimci olarak yaşadı.

Hakkında anlatılacak çok şey var ama iki nokta özellikle dikkatimi çekti. Birincisi, Ankara Mahpusu. İsviçre'deyken yeniden kaleme aldığı bu özel roman ablası Hamiyet Hanım tarafından Fransızcaya çevrildi. Ankara Mahpusu on sekiz dile çevrildi ve edebiyat eleştirmenleri tarafından Ivo Andriç'in Drina Köprüsü'nden de başarılı bulundu. İkincisi, yazar Suat Derviş olması! Bir toplantıda TKP genel sekreteri Reşat Fuat Baraner'in karısı olarak tanıtılmasına haklı olarak öfkelenir ve ayağa kalkarak "Ben, yazar Suat Derviş'im! Kimsenin karısı olarak yâd edilemem!" diye bağırır. (Ayakları yere basan bağımsız bir kadına Türkiye'deki bakış yönünden de ibretlik bir örnektir.)

"Gözlerinden Bellidir Cevriyem"


Kitabı öyle soluksuz okudum ki harika cümleleri not alıp aktarmak aklıma bile gelmedi. Ama aklımda kaldığınca etkilendiğim yerleri aktarmaya çalışacağım. Öncelikle, romanın bölüm adları bile etkileyici. Fosforlu Cevriye şarkısından dizeler karşılıyor bizi: "Karakolda Ayna Var!", "Kız Kolunda Damga Var!", "Gözlerinden bellidir Cevriyem", "Sende Karasevda Var". Her bir bölüm sade ve vurucu diliyle, karakter zenginliğiyle dikkat çekiyor.

Suat Derviş daha en baştan, ana karakteriyle farkını ortaya koyuyor. Fosforlu Cevriye, 1930'larda İstanbul'da yaşayan, İstanbul'a hayran ve burada oldukça meşhur olan bir sokak kızı. Eser ağırlıklı olarak Galata ve Beyoğlu taraflarında, bazen Eminönü'nde ve Tophane'nin yukarısında geçiyor, Şişli ve Tatavla da adı anılan yerlerden. Roman üçüncü tekil şahısla ama Cevriye'nin açısından anlatılıyor. Birlikte olduğu adamlar, dostları ve düşmanları, mapushaneler... Sohbetlerde sokak dili, Rum ağzı, külhanbeyi ağzı, ne ararsanız var. Kısa ve etkili cümleler sizi sarsıyor, düşündürüyor.

Fosforlu Cevriye gününü gün ediyor, kimseye uzun süre bağlanmıyor. Ama bir gün kendisine "siz" diye hitap eden nazik ve gizemli bir adamla tanışıyor tesadüfen. Onun insani yaklaşımı ve gizemli hali Cevriye'yi gitgide çekiyor. Fosforlu Cevriye baştan ayağa gerçek bir kadın, sevdası da öyle oluyor. Bu sırada zamanda ileri ve geri gidişlerle anlatı hep canlı tutuluyor, bu da olan biten her şeyi soluksuz okutuyor. Fazladan birkaç şey söyleyip romanı okumayanlar için büyüyü bozmaktan çekiniyorum ama dayanmak zor (onlar bu cümleyi okumasın). Keşke böyle bitmeseydi, kavuşsalardı... (O zaman da Holywood benzeri bir son olurdu gerçi.)

Romandaki ustalıklar bu kadarla kalmıyor. Adamın gizemi de kitap boyunca aydınlanmaz, adını bile öğrenemeyiz. Cevriye'yle beraber merak edip dururuz. Benim tahminim, Suat Derviş'in hayatından da yola çıkarak, idamdan kaçan bir adamın siyasi suçlu olarak hüküm giydirilen bir devrimci olduğu yönünde. Bir yerde diğer arkadaşlarının da yakalandığı ve annesinin de sorguya çekildiği yazıyor. Fakat kayıkla taşıdığı ve Cevriye'nin o uğursa sulara gömüldüğü kutu ya da adamın daha sonra hapse girmesine neden olan daha küçük suç hakkında ipucu verilmiyor. Belki de böylece Suat Derviş kendini tanrı-yazar olmaktan uzak tutuyor ve karanlık noktaları aydınlatmayı okura bırakıyor.

Şimdi kitaptan sonra filmi izleme zamanı. Bana Derler Fosforlu 1969 yapımı bir film. Aslında Suat Derviş hayattayken romanı senaryolaştırıp Gülriz Sururi'ye atfetmiş ve eser 2008 müzikal haline getirilip sahnelenmiş. Kitaptaki o incelikli ayrıntılar Yeşilçam'da veya Ankara Devlet Tiyatrolarında hakkıyla, kırpılmadan aktarılmış mıdır, izleyip görmek lazım.
Brendan Freely ve John Freely'nin yazdığı Galata, Pera, Beyoğlu: Bir Biyografi kitabı son zamanlarda okuduğum en keyifli kitaplardan biri. Beyoğlu taraflarına üniversite yıllarından beri hayran olan ve son zamanlarda kardeşiyle bir İstanbul bloğuna el atmış biri için yeni keşfedilen bir hazine niteliğinde.

Kitabın neresini övmekten başlasam bilemedim. Bir kitapta beni en çok etkileyen unsurlardan biri o kitabın bana başka okuma olanakları açması. Özellikle seyahatname konusuyla ilgilenenler için bu kitaptan koca bir kitap listesi çıkar. Evliya Çelebi ve İbn Battuta gibi eski gezginlerin seyahatnamelerinin yanı sıra Çocuk Kalbi'nin yazarı Edmondo de Amicis dahil nispeten daha yeni isimlerin gezi notlarını okuma listemize eklenmekle birlikte ilgili dönemler hakkında aydınlatıcı bilgiler de içeriyor.

Farklı yüzyıllardan tanıklıklar


Farklı yüzyıllardan tanıklıklar bugünle birleşerek kitabı tam bir derya deniz haline getiriyor. Mesela çarpıcı olaylar: İkinci Dünya Savaşı'nda yüzlerce Yahudi'ye Türk pasaportu verip kurtaran Barselona konsolosumuz. 6-7 Eylül olaylarında "Buradaki herkes Müslüman" diyerek bütün bir sokağı kurtaran imam. Mesela ilginç ayrıntılar. İbn Battuta'nın 1300'lerde kaydettiği, Galata'da akan pis dere. Cenevizlilerin birçoğunun Cenova'dan değil ya Sakız Adası'ndan ya da Karadeniz'den gelmesi. Zamanında Erzincanlıların bölgedeki Yahudilerin apartman görevlileri olarak çalışması ve hala orada bulunan yaşlı Erzincanlıların Güney Amerikalı komşularıyla Ladino diliyle anlaşabilmesi.

1811'de Lord Byron'un İstanbul ziyaretinde yanında bulunan arkadaşı John Cam Hobhouse'un anıları da epey ilginç ayrıntılar sunuyor. 19. yüzyılda suç artışları, kabadayılar ve yıllar yılı değişen çeteler. Hepsi bu kitaptaki satır aralarında. Ayrıca hemen her gün önünden geçip gittiğim binaların yerinde eskiden neler olduğunu öğrenmek de cabası. Bu kitabı evde okumak bir açıdan onu harcamak oldu. Kitapta üç tane daire şeklinde yürüme rotası çiziliyor. Kitabı satır satır okuyarak bu rotaları adım adım özümsemek gerekiyor.

Ünlü Konuklar


Kitapta özellikle sık sık gördüğüm yerlere uğramış, bazen oralarda konaklamış isimleri görmek de aydınlatıcı bir deneyim oldu. Narmanlı Yurdu'nda 1929 yılında ağırlanan Troçki, egzotik kuşlar satan bir dükkana sık sık uğrayan Osmanlı Sultanı veya Alman Kültür Kulübü Teutonia'yı ziyaret eden Joseph Goebells (adı batsın) gibi siyasi isimlerden ziyade, ilgi alanım olduğu için edebi isimlerin izini daha fazla sürdüm.

Yukarıda da bahsettiğim gibi 1811'de Lord Byron gelmiş, arkadaşı gezi notları almış. Pierre Loti de gelmiş, Hidivyal Palas'ta kalmış. Bugün İtalyan Konsolosluğu olan Venedik Sarayı 1744'te Giacomo Casanova'yı ağırlamış. Alexandre Commendiger'in müzik aletleri mağazasının müdavimlerinden biri Franz Liszt imiş. Bu yabancı konuklardan en ilginçlerinden biri de Pera Palas'ta konaklayan Agatha Christie. İngiltere'de 11 gün kayboluşunun sırrını otel odasındaki bir not defterinden çıkacağını söyleyerek hayatını da romana çevirmiş. Daha sonra yapılan incelemelerde 411 no'lu odanın zemininde bir anahtar bulunmuş. Daha sonra da benzer anahtardan 511 no'lu odanın zemininde bulunmuş.

Pera Otel adının geçtiği eserler arasında Eric Ambler'in Dimitros'un Maskesi, Graham Green'in İstanbul Treni, Ian Fleming'in Rusya'dan Sevgilerle ve Alfred Hitchcock'un Kaybolan Kadın'ı da bulunuyor. Bugün Pera Müzesi olan Bristol Oteli de Ernest Hemingway'i ağırlamış. Bir zamanlar Atlas Pasajı'nda yer alan Kulis Bar'a yerli ve yabancı birçok tiyatrocu ve yazar gelmiş. Buranın müdavimlerinden biri de Amerikalı yazar James Baldwin.

Yazarların Uğrak Noktaları


Elbette yerli yazarlarımızdan bahsetmemek olmaz. Beyoğlu'nun her yerinde büyük öykücü Sait Faik Abasıyanık'ın izleri var. Mesela tarihe karışan yerlerden biri olan Trianon Pastanesi sadece Sait Faik'i değil Tomris Uyar gibi başka ünlü yazarlarımızı da ağırlamış. Salâh Birsel'in "Nisuaz Edebiyat Fakültesi" dedi Nisuaz Pastanesi de maalesef bugün yok, yerinde (Galatasaray'ın yanındaki) Garanti Bankası var. Genç bir Rus kadının işlettiği ve punçuyla ünlü Petrograd'ın müdavimleri arasında Ahmet Hamdi Tanpınar ve tabii ki Sait Faik var. (Rahmetli epey sağlam bir içiciymiş; bir Beyoğlu'nda, bir Burgazada'da.)

Afrika Han ise Hayalet Oğuz'un son ikametgahı olmuş. Her anı, her yitiş acı ama en çok içime oturanlardan biri şu oldu: Çalkantılı bir geçmişi olan Alkazar Sineması Onat Kutlar tarafından sanat sinemasına dönüştürülmüş ama sinema kısa süre sonra kapanmış. Çünkü aynı yıl Onat Kutlar, Marmara Oteli bombalanmasında ağır yaralandı ve Ocak başında da vefat etti.

İstanbul'un Batı'ya en fazla dönük yüzü olan Beyoğlu ve çevresi, her zaman göz önünde oldu. Kimi zaman asillerin, kimi zaman esnafın, kimi zaman kabadayıların adı ağır bastı. Bazı binalar yıkıldı, bazı binalar el değiştirdi, çoğu dükkan kapandı ve yerlerine yenileri açıldı. Son yıllarda bu bölge çok acı çekiyor, görmemek mümkün değil. Ama yine de birçok yere göre daha fazla direniyor ve hala gündemde. Bu kitap Beyoğlu, Pera ve Galata'yı tam anlamıyla tanımak ve anlamak için kaçırılmayacak bir imkan sunuyor hepimize.

Goethe'nin ıssız adam tripleriyle o zamanki eşine haber vermeden (iyi ihtimalle babasının isteğini gerçekleştirmek için doğru zamanı bulduğu için) pat diye çıkıverdiği İtalya seyahati, çok yönlü yazarın seyahat esnasında tuttuğu anı defterleriyle ölümsüzleşmiş. Usta bir kalemden bize ulaşan süzme edebi metinlerin yanı sıra 18. yüzyılda İtalya'nın görünüşüne, at arabasıyla yolculuğa dair bilgi de ediniyorsunuz.

Goethe aslında tam benim istediğim şeylerden birini yapmış: Yerini yurdunu bırakıp bir seneye yakın süre boyunca gönlünce gezmiş. Turist gibi de değil, oralardaki sanatçılarla görüşerek, operaları seyrederek. Zamanının her anını iyi bir şekilde değerlendirdiğini satırlardan hissedebiliyorsunuz. Ne var ki anladığım kadarıyla, (amiyane tabirle) tuzu kuru olduğu için gelir sıkıntısı yok. Muhtemelen Venedik'te giremediğim güzel binalara, saraylara da giriyor. O zamanlarda vize derdi de yok tabii. Gözyaşlarımı içime atarak devam edeyim.

Yazar İtalya'yı hissede hissede ve hissettire hissettire geziyor. Uçak yolculuğuna ne kadar bayılsam da yolda olma süresini azalttığı için bazen tuhaf hissettiriyor. İki saatte bambaşka bir ülkede olmak kafa karıştıran bir deneyim. Goethe at arabasıyla seyahat ederken muhtemelen iç organlarının yer değiştirdiğini hissetti ama bir yandan da yolu derinlemesine özümsedi. Gittiği yerler sırasıyla Karldbad, Münih, Mittenwald, Brenner, Trento, Torbole, Verona, Vicenza, Padova, Venedik, Ferrera, Cento, Bologna, Appeninler'de Lojano, Perugia, Terni, Citta Castello, Roma, Velletri, Fondi, St. Agata, Caserta, Napoli, deniz yolculuğuyla Sicilya, Palermo, Alcamo, Segesta, Castelvetrano, Sciacca, Girgenti, Castro Giovanni, Katanya, Taormina, Messina ve Napoli'ye dönüş. Hala özenmediyseniz devam edeyim. Kitabın önünde, Goethe'nin o dönemi birebir yansıtan çizimleri de var.

Kitapta ilgimi çeken hususlardan biri: 18. yüzyılda Goethe Roma'nın yeni mimarların elinden çok çektiği serzenişinde bulunuyor. Oysa geçen yıl gittiğimde tarih şokuna girecektim. Goethe'nin bu seyahatinde uğradığı yerlerden biri olan Verona'da üç yüz yıllık kaldırımda yürürken ağlayacaktım. Bizim sokakta üç ay durmuyor dandik beton. Goethe İstanbul'a gelse hep kötüye giden değişimlerden, estetiksizlikten hastanelik olurdu herhalde.

Neyse memleket meseleleri bir yana, hem seyahat hem edebiyat keyfi için bu kitabı kaçırmayın.
Stefan Zweig'in Vicdan Zorbalığa Karşı Ya Da Castelli Calvin'e kitabı 2014 yılında Türkçede basıldı. Bilmediğim, karanlık bir tarihsel dönemi anlatmasının yanı sıra yazarın faşizm ve diktatörlük hakkındaki yaklaşımını görmek açısından da değerli.

Odağımızı 16. yüzyıla çeviriyoruz. Sahnede Jean Calvin var. Dini otoritesini ilan etmiş ve ilerleyen zamanda tek adamlık yolunda adımlar atmaya başlıyor. Bu uğurda elbette hiçbir şeyden sakınmıyor. O dönemde mevcut olan yayın organlarını ve önemli kişileri kendisine bağlıyor, geniş bir ajan ağı kuruyor. Tabii kraldan çok kralcılarla işi daha da kolaylaşıyor.

Calvin'in gücü arttıkça yapabileceklerinin çıtasını da yükseltiyor. Ona karşı sesini yükselten Michele Serveto'yu önce mahkum ediyor, sonra da o devir için bile aykırı olan bir şekilde diri diri yakarak öldürülmesini emrediyor. Bu cinayetin mevcut iktidarla bile açıklanması zor olduğu için Calvin bir süre ortalarda görünmüyor ve daha sonra konuyu örtbas ediyor.

Elbette her zorbalık onu eleştiren bir yankı buluyor. Sebastian Castellio karşıt söylevler ve yazılara başlıyor. Dinde özgürlüğü savunan Castellio'nun etrafı çok geçmeden destekçilerle doluyor. Elbette bu durum Calvin'in ajanlarından kaçmıyor ve haberler Calvin'e çok geçmeden ulaşıyor. Calvin sansür yoluyla Castellio'nun muhalif kitabının basılmasını engelliyor. Daha sonra onu da Serveto gibi mahkum ettiriyor. Ama o da Serveto gibi duruşundan ödün vermiyor. Öldürülmesi muhtemelken zorbaların hevesini kursağında bırakarak ölüyor.

Castellio'nun ölümü intihar olmasa da şartlar ve sonuçları açısından Stefan Zweig'ın ölümünü andırıyor. Zweig da 20. yüzyılın en büyük diktatörlüklerinden birine denk geliyor: Hitler dönemi. Yahudi bir yazar olarak eserlerinin Nazilerin yaktığı kitaplar arasında yer alması yazar için ne kadar büyük bir yıkım olmalı. Vatandaşlığını değiştiriyor, ülke ülke geziyor. Ama faşizmin gölgesi altında, dünyanın bir daha gençliğindeki gibi olmayacağını hissederek ikinci eşiyle birlikte hayatlarını sonlandırmaya karar veriyor.

Örtüşen sadece bu değil. Ölmeden önce şöyle bir not bırakıyor: "Bütün dostlarımı selamlarım! Umarım, uzun gecenin ardından gelecek olan sabah kızıllığını hala görebilirler! Ben, çok sabırsız olan ben, onların önünden gidiyorum." Kitabın son cümlesiyse şöyle: "Çünkü her yeni doğan insanla birlikte yeni bir vicdan doğar ve daima birileri çıkıp fikrî görevini yerine getirmesi, insanların vazgeçilmez hakları uğruna eski kavgaya yeniden başlaması gerektiğini hatırlar ve o zaman bütün Calvin'lere karşı bir Castellio ayağa kalkar, iktidarın bütün zorbalığına karşı düşüncenin mutlak bağımsızlığını savunur."

Bu umut kitabın geneline hakimdir. Ve o dönem için boşa çıkmamıştır da. Başka bir yüzyılda aynı coğrafyada ünlü filozof Jean-Jacques Rousseau özgürlük ve eşitlik teorileriyle Fransız İhtilali'nin fikir kaynağı olur.

Kitapta altı çizilecek satırlar bitmiyor (Zehra Kurttekin'in başarılı çevirisine değinmeden olmaz.) 18. sayfadan alınmış şu uzun alıntı belki günümüzde (özellikle tüm dünyadaki gençlerin "Nefes almak istiyoruz" diye haykırdığı bir zamanda) içimize su serpebilir:

"Ama ruh, gizemli bir elementtir. Hava gibi, elle tutulmaz ve gözle görülmez bir şeydir; her biçime, her formüle uyar gibi görünür. Bu haliyle de despot yapıdaki insanları, onu tümüyle bastırıp ezmek, kilit altında tutmak, tıpalamak ve kolaylıkla şişelemek mümkünmüş gibi bir vehme kapılmaya özendirir. Oysa her tür baskı, onun içindeki karşıt baskı dinamiklerini artırır ve tam da ezilip sıkıştırıldığı anda bir patlayıcıya, bir patlayıcı maddeye dönüşür; her baskı, önünde sonunda isyana götürür. Zira zaman içinde insanlığın ahlak bakımından bağımsızlığı baki kalır; o, yıkılmazdır. Bu, her zaman için geçerli bir tesellidir! Yeryüzünün tümüne diktatörlükle tek bir dinin, tek bir felsefenin, tek bir dünya görüşünün dayatılması şimdiye değin mümkün olmamıştır; hiçbir zaman da mümkün olmayacaktır; zira akıl her zaman her türlü köleliğe karşı kendini korumayı bilecek, emredildiği üzere, onu sığlaştıracak ve renksizleştirecek, daraltacak, tektipleştirecek biçimde düşünmekten kaçınacaktır. Bu yüzden de varolmanın tanrısal çeşitliliğini tek bir paydaya bağlamaya kalkışmak, sırf bilek gücüyle dayatılmış bir ilke marifetiyle insanları iyi ve kötü diye, Tanrı'dan korkanlar ve sapkınlar diye, devlete itaat edenler ve devlet düşmanları diye, siyah ya da beyaz olarak bölmeye kalkışmak çok bayağı, çok gereksiz bir çabadır!"
Seyahatnamelere kafayı taktığımı hep belirtiyorum. O yüzden üstünde gezgin, seyahat veya herhangi bir ülke ismi geçen kitapları avlar vaziyetteyim. Hele de iyi bir yazar tarafından kaleme alınmışsa.

Ali Teoman'ın öykülerini yakın zamanda okudum, bir iki ay önce en fazla. Yazarı araştırırken İngiltere ve İskoçya notlarının olduğu bu kitabı görünce almak için hiç düşünmedim. Okumam da kaşla göz arası oldu neredeyse.

Kitaba seyahatname diyemeyiz. Yazarın eşi ve iki arkadaşıyla çıktığı bir aylık Londra ve Edinburgh gezisinde, öncesinde ve sonrasında İstanbul'da tuttuğu günlüklerin derlemesi. Gezilecek yerlerden günlük hayata kadar birçok ayrıntıyla.

Gezgin Günce'de sadece bu iki şehir hakkında değil yazar hakkında da değerli bilgiler ediniyoruz. Röportajlarda hep sorulur ya: "Sizin yazarlarınız hangisi? Şu ara hangi yazarları okuyorsunuz?" Onların hepsinin doğrudan yanıtları bulunuyor satırlar arasında.

Bir yandan da acıklı aslında. Yazarın ağır bir hastalık ve ameliyat atlattıktan sonra kendini yeni yeni topladığı zamanlar. Çabuk yoruluyor, ağrıları oluyor. Londra'nın gri havası onu ara sıra bunaltsa da bence gezmek için hevesli, gelecek için umutlu. Birkaç yıl sonra bedeninin hastalığa daha fazla dayanamayacağını bilmeden...

İngiltere'ye Schengen'den ayrı bir vize uygulanıyor. Çok kıymetli!? bir pasaportumuz olduğu için ayrıca başvurmamız ve turist olarak gitmek için bile uğraşmamız gerekiyor. Dolayısıyla buralar bana daha uzak bir hedef olarak görünüyor. Açıkçası, yol parası cep yakan ama vizesiz, ucuz Uzak Doğu'dan bile uzak... O yüzden okurken buralara uğramış kadar oldum, meraklısına öneririm.

Kendim kadar yaşıtlarımın birçoğu da artık ülkeden gitmek istiyor. Bizi fersah fersah aşan bir kötüleşme söz konusu. Edward Said'in Yersiz Yurtsuz adıyla yayımlanan anılarını okuma nedenlerimden biri buydu: benzer bir coğrafyada benzer kafada bir insanın yurt dışına nasıl çıktığı ve neler yaşadığı.

Babasından dolayı halihazırda Amerikan vatandaşlığı bulunması beni biraz hayal kırıklığına uğrattı bu konuda. Fakat başka açılardan çok iyi bir kitap elbette. Orta Doğu'da siyasi karmaşa, aile yapısı ve bu ortamdan kurtulan ama köklerinden de kopmayan bir entelektüelin gelişim süreci.

Hepimizin hayatı zor bu coğrafyada. Edward Said daha da zor bir zamanda yaşamış okuduklarıma bakılırsa. Filistin'in düşmesi, Mısır'a yerleşme, Kahire'den ve Kudüs'ten anılar. En başta, Müslüman bir coğrafyada Hristiyan olmak. Araplar arasında İngiliz adı taşımak. Lübnan'da Filistin ve Mısır lehçesi karışık bir Arapça konuşmak. Batılı öğrenciler arasında Arap olmak. Kız kardeşleri arasında tek erkek olmak.

Dışlanmanın türlü türlü hallerini yaşamış Edward Said. İngiliz sömürgesini de yaşamış, sömürgenin ortadan kalkışını da, Filistin'in düşmesini de. Filistin düşünce gerçekten yersiz yurtsuz kalmayı da. Haliyle mülteciliği de deneyimlemiş. Amerika ve başka Batı ülkelerinde doğulu olmayı da.

Bu sıralarda ailesi çok güçlü davranmış diyebiliriz ama bence Said'in onlardan yeterli desteği aldığını söyleyemeyiz. Öncelikle, babayı fena halde Kafka'nın babasına benzettim. Babası araya sürekli bir engelller, kurallar yığını koyuyor gibi. Edward okulda sorunlu bir çocuk olduğu için şikâyetçi, kız kardeşleri kadar başarılı olmadığı için şikâyetçi. Sürekli itaat ve başarı bekliyor ondan. Bundandır ki oğlu Princeton Üniversitesi'nden dereceyle mezun olduğunda çok gururlanır. Kitaptaki fotoğraflarda bu gururu gözlerinden okuyabiliyorsunuz.

Anneyle daha yakın ama onun da kuralları var. Hepsi Edward'ı "yola getirmeye" azmetmiş. Ayrıca cinsellik tabusu Edward'ı vurmakta gecikmiyor. "Kendi kendini tatmin" kesinlikle yasak. Edward'ı bir keresinde yakalayan ailesi bir daha buna meyletmesin diye ailesi onu etkinliklere boğuyor. Belki de bu yüzden Batı'da ilk ilişkilerinde bocalıyor. Ailenin kuralları onu genelde sıksa da sağladıkları manevi destekten vazgeçmiyor. Okulda da şiddet ve dışlanmayla karşılaşıyor. Bazen dayak yiyor ama belki de bir savunma sistemi olarak genelde haşarı tarafta.

Kitapta adım adım bir entelektüelin oluşmasına da şahit oluyoruz. Küçüklükten itibaren epey zeki ve meraklı olan Edward, edebiyat klasiklerini okumaya ve klasik müziği sindirmeye başlıyor. Okudukça okuyası, dinledikçe dinleyesi geliyor. Biraz daha büyüdüğünde felsefeyle de tanışıyor. Elbette bunlar bir araya geliyor ve önce Princeton, sonra Harvard mezunu olan verimli bir yazar ve düşünürü meydana getiriyor.

Yersiz yurtsuzluğu yaşamadım ama Edward Said'den okumuş oldum. Sürekli olumsuz yöne gelişen gündem bakalım beni de yersiz yurtsuz bırakacak mı?
Seyahatname okumalarıma devam ederken Attilâ İlhan'ın Abbas Yolcu kitabını es geçemezdim elbette. Daha çok şiirleriyle tanıyoruz, düşünce alanında birçok düzyazısı da var bu büyük yazarın. Ama seyahatlerini nasıl dile getirdiğini okumak bence bambaşka bir deneyim.

Kitap çok hacimli değil ve düzgün bir şekilde bölümlenmiş. "Siftah" adlı birinci bölümde gençlik yıllarında çıktığı ilk yolculuklar, "Sıla" adlı ikinci bölümde Türkiye'deki, "Yâdel" adlı üçüncü bölümde yurt dışındaki yolculuklarını anlatıyor. Kitap, "Son Kesti"deki "Abbas Yolcu" ve "Meraklısı İçin Notlar" ile bitiyor.

Kitabın tanıtım yazılarında o döneme göre yepyeni olan bir nesir üslubu kullanıldığına değinilmiş. Bence, özellikle de seyahatname için, hâlâ yeni. Gidilip görülen yerlerde şu var bu var şeklinde değil. Şiirsel uslüp kendini nesirde de hissettiriyor. Ama bir yandan da olabildiğince konuşma dili. Ayrıca yer yer bilinç akışına bırakılmış. Özellikle yolda olmak, yolculuk ve yolculara dair betimlemeler çok canlı. Kitapla birlikte seyahat ettim adeta.

Türkiye'nin batısından güneydoğusuna birçok yere seyahat etmiş Attilâ İlhan. Gemlik, Bursa, Babakale, Çanakkale, Bozcaada. Yurt dışında Napoli, Marsilya, Paris. Tren yolculukları çok önemli. Trende geçen zamanın ayrıntılı tasvirleri var. Yazar ayrıca, Halikarnas Balıkçısı'nı anarak denizin ve fenerlerin de izini sürüyor gittiği yerlerde. Gezerken ona klasik müzik de eşlik ediyor: Chopin, Beethoven ve Bach. Beş duyuya hitap eden bir seyahat deneyiminin satırlara dökülmüş hali.

Seyahat etmek, hareket halinde olmak Attilâ İlhan tarafından bakın nasıl tarif ediliyor: "Hareket hâlinde olmak büyük bir şeydir. Her şey de hareket hâlindedir. Ama, hareketi hissetmek, duymak büyükten de büyük, daha da büyük bir şeydir."

Okuyunca seyahate özenmemek elde değil. Zaman, hareket zamanı!