john hurt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
john hurt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Only Lovers Left Alive (Sadece Aşıklar Hayatta Kalır) ilginç bir film. Sanatsal özellikleri ağır basan bir filme "Vampir de olsa insan insandır" diye başlık atmamak için direndim ama izlerken ister istemez aklıma Gora'daki replik geldiği için kendimi tutamadım. Film, vampirlerin günlük yaşamına ve bugüne nasıl ayak uydurduklarına ışık tutuyor.

Dişi vampirimiz Eve (Tilda Swinton), kocası olan erkek vampirimiz Adam'dan (Tom Hiddleston) ayrı tatile çıkmış, Tanca'da gününü gün ederken oraya yerleşmiş olan vampir Christopher Marlowe'dan (John Hurt) kaliteli kan alma peşinde. Vampirlerin işi de zor. Bir yandan insanları (onların deyişiyle zombileri) ısırmamaya karar vermişler, bir yandan da hazır kanlar vampirleri bile öldürecek kadar pislenmiş.

Maceracı ve avangart Eve'in aksine Adam nostalji seven, dünyanın gidişatından hoşlanmayan, müzisyen ve sanatçı ruhlu depresif bir vampir. Arkadaşı Ian yoluyla eski gitarları topluyor, adamın önüne tomar tomar para bırakıyor. (Onca yüzyılda dünyalıklarını iyi yapmışlar.) Adam ve diğer vampirlerin eski yüzyıllardan alıntı yapmaları ve yazarlar, şairler ve sanatçılarla temaslarını açıklaması filmin keyifli yönlerinden.

Only Lovers Left Alive, vampir soslu sanatsal bir film. Ağır ilerliyor diye eleştirenler o yüzden kusura bakmasınlar. Ne var ki, ben de filmde bir şeye gıcık oldum: Eve'in kardeşi Ava. Ergen de değil ama pervasız, dikkatsiz, ortalığı karıştırmaya pek meraklı olan oldukça uyuz bir karakter. Ian'ın tüm kanını fondip yapması dışında da bir numarası yok. Birkaç küçük hamleyle senaryo dışında bırakılabilirmiş. Neyse, yılların yönetmeni Jim Jarmusch böyle uygun gördüyse çömez izleyiciyice çok fazla söz düşmez.

Sadece iki saat süren hem sanatsal hem de değişik bir film izlemek isterseniz Only Lovers Left Alive'ı listenize alabilirsiniz.
Snowpiercer, Türkçe adıyla Kar Küreyici, 2013 yapımı ilginç bir film. Önden belirteyim; post apokaliptik, hafif sembolik bir film arayışındaysanız Snowpiercer tatmin edici iki saat vaat ediyor ama bu tarza bilhassa ilgi duymayanlar için de güzel bir seyirlik.

Kimler Var?

Film, ünlü Amerikalı oyunculara sahip ama Hollywood klişelerinden uzak. Çünkü yönetmeni Güney Koreli Joon-ho Bong. Başrolde tanımakta zorlandığım Chris Evans var. Captain America halleriyle halleriyle pek de cazip gelmeyen oyuncu burada gayet iyi iş çıkarmış.

Onun dışında ne yapsa yakışan Tilda Swinton takma dişleri ve tükürüklü konuşmasıyla arz-ı endam ediyor. Naif Billy Eliot olarak izlediğimiz Jamie Bell yine naif bir rolde. The Help'ten hatırladığım Octavia Spencer da yine sevimli. John Hurt ve Ed Harris yine karizmalarını konuşturuyor. Bütün oyuncular tam olması gerektiği gibi.

Konu

Film hakkında yazdıklarım sürprizbozana girer mi girmez mi emin değilim. Oldukça yoruma açık bir yapımla karşı karşıyayız. Altyazılarda sürekli lokomotif diye çevrilse de üstün teknoloji ürünü bir hızlı tren içinde geçiyor bütün olaylar. Tek mekan ama bir yandan da çok sayıda vagonu var. İnsanlar 2014 yılının Temmuz ayında küresel ısınmayla baş etmek için yeni bir teknoloji dener ve buzul çağını getirip tüm insanlığın sonunu getirir. Çocukluğundan beri kocaman bir tren yapacağım diyen Wilford'un hayallerini fazlasıyla gerçekleştirdiği treni hariç.

Bu trende bir kuyruk bölümü, bir de ön taraf bulunuyor. Kuyruk bölümü alt tabaka, ön taraf kaymak tabaka. Tek besinleri iğrenç siyah protein kalıpları olan kuyruk bölümünün ayaklanma hazırlıklarıyla başlıyor film. Ayaklanma sırasında birçok kayıp veriyorlar ama yeni liderleri belledikleri Curtis (Chris Evans), Mason'un (Tilda Swinton) sözcülüğünü yaptığı Wilford'a kadar ulaşıyor ama gerçekler hiç de görmek ve duymak istediği gibi çıkmıyor.

Tahminler

Film birkaç açıdan yorumlanabilir. Tren dünya, içindekiler kullar, Wilford Tanrı'yı sembolize ediyor. Nuh'un gemisine de benzetebiliriz, o da dinsel bir yorum. Diğer yandan, treni bir krallığa veya devlete benzetebiliriz. Diktatör gibi olmasa da kral gibi davranan bir yönetici ve buram buram sınıf ayrımı var. Mason'un Wilford'u yücelten konuşmalarından başta ilk tahminime daha yakındım ama filmin ikinci yarısından sona ikinci tahminim ağır bastı. İlk yarıda Wilford'un aslında gerçek olmadığını öğreneceğiz diye düşünüyordum ama umduğum gibi  çıkmadı.

Filmin sonlarına doğru Curtis'in insanlığın son sigarasını içerken Namgoong'a yaptığı itiraf kan dondurur ama öyle bir felaketle karşılaştığımızda hepimizin yapma ihtimali var, inkar edemeyiz. Kuyruktakiler başta bin kişiymiş ama bir hafta sonra birbirlerini yemeye başlamışlar. Curtis "En lezzetlisi bebek etiydi" der ağlayarak. Ve bir anneyi öldürüp yemek üzere bebeğini almışken Gilliam'ın kendi kolunu uzatıp "Bunu yiyin" dediğini hatırlar. O çocuğu, Edgar'ı (Jamie Bell) sonra Curtis büyütür. Ama vicdan azabı geçmemiştir. Filmin sonunda Tanya'nın (Octavia Spencer) beş yaşındaki oğlu Timmy'yi, artık elle çalıştırılmak zorunda olan ve ancak o yaştaki çocukların sığabildiği mekanizmanın içinden kolunu feda ederek çıkardığında yüzünde acı değil sevinç ifadesi vardır.

Filmin sonunda Wilford'un konuşmaları kulağa hem acımasız hem de haklı gelir. Wilford insanlığın son fertlerini taşıyan bu trende tam bir ekolojik denge kurmuştur. Buna, kaynakların tükenmemesi için belirli sürelerde belli sayıda insanı öldürmek de dahildir. Ama öldürülecek insanlar kuyruk tarafından seçilir. Adaletsizlik burada başlar.

Ayrıca 18. yılına giren (ve tüm dünyada kesintisiz bir yıllık tam tur atan) trende yetkililer bir tarih oluşturmuştur. Yediler İsyanı'nda kaçıp dağa doğru yürürken oldukları yerde donan yedi kişiyi çocuklara her yıl oradan geçtiklerinde gösterirler. "Büyük Curtis İsyanı" da planlanmıştır ama Wilford'un dediğine göre umulandan daha heyecanlı geçmiştir.

Filmin Sonu

Yeni bir düzen kurmak için eskisini yıkmak gerekir. Namgoong da kızı Yona'yla birlikte trenden çıkmak ister. Bu, aslında Curtis'inkinden daha devrimci bir duruştur. Curtis buna karşı çıkar ama Namgoong soğuğun eskisi kadar etkili olduğunu gözlemlemiştir çoktan. Filmin sonunda Curtis, Wilford'un niyetini öğrenince bir süre hayal kırıklığı yaşar ve Namgoong'la kızına yardım eder. Tüm tren patlamayla haşat olur, insanlar telef olur.

Trenden canlı çıkan sadece Yona ve Timmy'dir. Namgoong haklı çıkar: Soğuk etkisini yitirmiştir. Ama ikili, adeta Adem ve Havva gibi, beyazlara bürünmüş bir dağın ortasında kalakalır. Film, dağın tepesinde dolaşan bir kutup ayısının görüntüsüyle biter. Ayı mı çocukları yer, çocuklar mı ayıyı, bizim hayal gücümüze bırakılır. Hayat bir şekilde devam etmenin yolunu bulur diye bir çıkarım da yapılabilir belki.

2013 yapımı nispeten yeni bir film olan Snowpiercer'ı es geçmemek gerek. Bitirdikten sonra insanın kafasında türlü düşünceler bırakan oldukça kaliteli bir yapım.