italya seyahati etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
italya seyahati etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Goethe'nin ıssız adam tripleriyle o zamanki eşine haber vermeden (iyi ihtimalle babasının isteğini gerçekleştirmek için doğru zamanı bulduğu için) pat diye çıkıverdiği İtalya seyahati, çok yönlü yazarın seyahat esnasında tuttuğu anı defterleriyle ölümsüzleşmiş. Usta bir kalemden bize ulaşan süzme edebi metinlerin yanı sıra 18. yüzyılda İtalya'nın görünüşüne, at arabasıyla yolculuğa dair bilgi de ediniyorsunuz.

Goethe aslında tam benim istediğim şeylerden birini yapmış: Yerini yurdunu bırakıp bir seneye yakın süre boyunca gönlünce gezmiş. Turist gibi de değil, oralardaki sanatçılarla görüşerek, operaları seyrederek. Zamanının her anını iyi bir şekilde değerlendirdiğini satırlardan hissedebiliyorsunuz. Ne var ki anladığım kadarıyla, (amiyane tabirle) tuzu kuru olduğu için gelir sıkıntısı yok. Muhtemelen Venedik'te giremediğim güzel binalara, saraylara da giriyor. O zamanlarda vize derdi de yok tabii. Gözyaşlarımı içime atarak devam edeyim.

Yazar İtalya'yı hissede hissede ve hissettire hissettire geziyor. Uçak yolculuğuna ne kadar bayılsam da yolda olma süresini azalttığı için bazen tuhaf hissettiriyor. İki saatte bambaşka bir ülkede olmak kafa karıştıran bir deneyim. Goethe at arabasıyla seyahat ederken muhtemelen iç organlarının yer değiştirdiğini hissetti ama bir yandan da yolu derinlemesine özümsedi. Gittiği yerler sırasıyla Karldbad, Münih, Mittenwald, Brenner, Trento, Torbole, Verona, Vicenza, Padova, Venedik, Ferrera, Cento, Bologna, Appeninler'de Lojano, Perugia, Terni, Citta Castello, Roma, Velletri, Fondi, St. Agata, Caserta, Napoli, deniz yolculuğuyla Sicilya, Palermo, Alcamo, Segesta, Castelvetrano, Sciacca, Girgenti, Castro Giovanni, Katanya, Taormina, Messina ve Napoli'ye dönüş. Hala özenmediyseniz devam edeyim. Kitabın önünde, Goethe'nin o dönemi birebir yansıtan çizimleri de var.

Kitapta ilgimi çeken hususlardan biri: 18. yüzyılda Goethe Roma'nın yeni mimarların elinden çok çektiği serzenişinde bulunuyor. Oysa geçen yıl gittiğimde tarih şokuna girecektim. Goethe'nin bu seyahatinde uğradığı yerlerden biri olan Verona'da üç yüz yıllık kaldırımda yürürken ağlayacaktım. Bizim sokakta üç ay durmuyor dandik beton. Goethe İstanbul'a gelse hep kötüye giden değişimlerden, estetiksizlikten hastanelik olurdu herhalde.

Neyse memleket meseleleri bir yana, hem seyahat hem edebiyat keyfi için bu kitabı kaçırmayın.
Seyahatnameler ve yılbaşı tatili derken içinde başka ülkeler geçen filmler de dikkatimi çekmeye başladı. İtalya Seyahati (The Trip to Italy) sırf adından ve afişinden bile kalpleri kazanan 2014 yapımı bir film.

Müthiş bir yapım veya izlenmezse çok şey kaçıracağınız bir film değil. Ama günlük seyirde ilerleyen film İtalya'yı iliklerinize kadar hissettiriyor. 2010 yılında The Trip filminde Londra'yı gezmiş bu ikili. Bu film de onun İtalya ayağı gibi.

The Observer'ın İtalyan yemekleriyle ilgili bir yazı dizisi istemesinin üzerine iki kafadar yola koyulur. Bu yolda sadece yemek ve manzaralar değil orta yaşlı iki adamın kadınların ilgisinin ve teklif edilen işlerin azalmasının hayal kırıklığı da var. Ama oldukça eğlenceli tipler oldukları için depresif bir hava yaratmıyorlar.

Filmle ilgili eleştirilere baktığımda düşük puan veren çoğu "ego yolculuğu" diye yorum yapmışlar. Yoruma katılıyorum ama olumlu yönde. Film genel olarak bedava gelmiş gibi de duruyor. Sanki bu adamlar İtalya'nın en güzel yerlerinde tatil yapmak için film çekelim demişler, mekanlar da reklamları olsun diye onları buyur etmişler. İzlerken resmen içiniz gidiyor.

İkilinin durakları Liguria, Tuscany, Roma, Amalfi ve Capri. Sicilya'ya da uğrayacaklarken planda değişiklik oluyor. Bu seyahatlerde en lezzetli yiyeceklerin ve en kaliteli yerel şarapların yanı sıra en mavi ve en yeşil manzaralar da gözlerimizin önüne seriliyor. Napoli'ye gitmişken Pompeii'ye de uğruyorlar. İtalya turunda Roma, Floransa, Milano ve Napoli'den de geçmiştik. Pompeii'yi görünce heyecan yapabilmek bile güzel. Film çekilirken oyuncular neler hissetti acaba?

İzlerken yanınızda güzel yiyecekler olmasını tavsiye ederim. Hışır hışır pişen yiyecekleri birebir gösteriyorlar. Ustalar o sebzeleri haşladıkça, üstlerini süsledikçe ağzınızın suyu akıyor. Kocaman tabaklarda gelen minnacık porsiyonlar normal bir maaşla oraları ancak rüyamızda görebileceğimizin işaretçisi. Oturdukları bütün restoranların denize nazır olduğunu da vurgulayayım.

Filmde sürekli konuşma var. Bazı yerleri uzasa da bazı yerlerinde çok güldüm. Özellikle sürgün ve Tom Hardy muhabbetinde hislerime tercüman oldular. İkili aslında Lord Byron'un İtalya'da sürgün edildiği yerlerin izini sürüyor. Mekanlar, mezarlıklar, binalar. Arada şiirlerinden ezbere dizeler okuyorlar. Bir yerde Rob "Keşke beni de böyle bir yere sürgüne gönderseler. Halkla çok mutlu olurduk" diyor. Bunun dışında, Tom Hardy'nin de anlaşılmaz konuşmasını epey taklit ediyorlar. "Çok kaslı ve çok iyi aktör" diye inceden dalga geçmeleri, bir yandan da çekememeleri oldukça eğlenceliydi.

Özetlemek gerekirse, İtalya'ya doymak ve hoşsohbet dinlemek için hoş bir seyirlik.