istanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
istanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

İşe giderken fantastik manzaralarla karşılaşmak herkese nasip olmaz. Bu konuda Türkiye'nin en şanslı!? şehri Ankara. Ama İstanbul da bu durumdan aşağı kalmamış, Cevahir'in önüne okçular ve oklar yerleştirmiş.

Hızlıca geçtiğim için neyin etkinliği olduğunu tam olarak anlamadım ama #okcularmeydanda hashtag'i ile bu birkaç metrekarelik alan içinde çektirdiğiniz fotoğrafları paylaşabiliyorsunuz. Twitter'da biraz göz atayım dedim. Büyük ölçüde "at avrat silah" ortamı olmuş.

Tam hayaller ve gerçekler durumu olmuş. Hayaller şöyle:

http://www.boredpanda.com/worlds-most-creative-statues-sculptures/
Öğrencilik zamanlarında ödev olarak ille önümüze sunulan, belki de ödev olmasından dolayı o sırada zorla okuduğum ve bugün aklımda tek satırı kalmayan Çocuk Kalbi'nin yazarı Edmondo de Amicis. O zaman bana günün birinde bu adamın İstanbul hakkındaki seyahatnamesini okuyacaksın ve bayılacaksın deseler inanmayabilirdim. Ama Amicis'in bal damlayan satırlarının tadı uzun süre damağımdan gitmeyeceğe benziyor.

Bir kitabı okurken tat almak, zihnen yolculuğa çıkmak ve başka kapıları açmak isterim. Amicis sempatik anlatımı, konuya hakim tavrı ve canlı betimlemeleriyle bunların hepsini başarıyor. Cesare Biseo'nun İstanbul gravürleri ve Filiz Özden'in usta çevirisi bir araya gelince mükemmel bir deneyim sizi bekliyor. Satır satır çizmek istediğim, ayrılmak istemediğim bir kitap var ortada.

Amicis ile birlikte gürültüsünden, kirliliğinden, betonundan ve pahalılığından bıktığım bu şehre yeniden geldim. Gemi kaptanının "Yarın İstanbul'un ilk minarelerini göreceğiz!" sözlerinden duyduğu heyecanı onunla birlikte hissettim. Bu arada Amicis'in İstanbul'u 1870'li yıllarda ziyaret ettiğini not düşeyim. (O zaman bile nerede eski İstanbul diyor. Şimdi görse sinirden kendini yer muhtemelen.)

"Ey biçare, şimdi bu ilahî manzarayı anlatmaya dilin dönüyorsa, anlat bakalım kıt kanaat kelimelerinle! İstanbul'u anlatmaya kim cüret edebilir? Chateaubriand, Lamartine, Gautier mi...Onlar sadece kekelemişler. Görüntüler ve kelimeler üşüşüyorsa da insanın zihnine, iş kalemin ucuna geldi mi kaçıp gidiyorlar. Umutsuzca, ama beni sarhoş eden bir hazla, aynı anda hem görüyor, hem konuşuyor hem de yazıyorum. Görelim bakalım!"

Amicis'in anlatısında beğendiğim yönlerden biri, bu büyülenmişliğe rağmen sadece iyi şeyleri anlatmıyor. Beğenmediği noktaları da aynı içtenlikle aktarıyor. Ama oryantalizme, aşağılamaya girişmeden. Yalnız yazarının hem iyiyi hem de kötüyü anlatmadaki içtenliğinin okur için bir bedeli var. Gravürlerle de birleşince neleri kaybettiğimizi fark ediyoruz. Türkler, Ermeniler, Arnavutlar, Çerkesler, Yahudiler, Rumlar, İtalyanlar, Araplar, Acemler, hepsi bir arada, gökkuşağının renkleri gibi. Her yerden ağaçlar fışkırıyor, tepeler yemyeşil. Amicis gemilerin dumanlarının havayı kara bir bulutla kapladığından şikayet etse de o zamanlar insanların şimdikinden çok daha nefes aldığından eminim.

Yazar Madame de Stael'den bir alıntı yapıyor: "Seyahat etmek zevklerin en hüzünlüsüdür." Burada gezginin gittiği yerlerde ilk anda büyülendiğini ama sonra mekanın iç yüzünü kaybettikçe işin iç yüzünü keşfetmesini kastediyor. Bende ise bu hüzün ve hayal kırıklığı gittiğim yerlerde değil İstanbul'a geri dönünce, betonlarla, üstüme gelen arabalarla, kaba ve suratsız insanlarla karşılaşınca yaşıyorum. Sevgili Edmondo, İstanbul artık bildiğin gibi değil!

Amicis'in en eğlenceli anısı bence Türk hamamında yaşadıkları. Ressam yol arkadaşı Enrico Junk ile alışık olmadıkları muamele ve seans bitmeden kaçmaya çalışması okurken güldürüyor. En isabetli bölüm ise "Gelecekteki İstanbul". "Gelecekteki İstanbul'u, tehditkâr ve hazin ihtişamıyla yeryüzünün en güler yüzlü şehrinin kalıntıları üstünde yükselecek o Doğu'nun Londra'sını görür gibi oluyorum. "Tepeler düzleştirilecek, korular yerle bir edilecek, rengârenk küçük evlerin yerinde yeller esecek, ..." diye başlayarak bir paragrafta distopik bir İstanbul manzarası çiziyor. Ve, o bilmiyor ama, büyük ölçüde de tahminleri tutuyor.

Daha önce de değinmiştim. İstanbul hakkındaki bloğumdan dolayı İstanbul'u anlatan yazarların kitaplarını takipteyim. Bu süreçte birçok güzel eser okudum, okumaya da devam ediyorum. Ama Edmondo de Amicis'in İstanbul seyahatnamesi açık ara öne geçmiş durumda.


"Her insan bir kâşiftir. Her insan, acıyı, tuzluyu, eğikliği, düzlüğü, sertliği, gökkuşağının yedi rengini, alfabenin yirmiden fazla harfini keşfetmekle başlar işe; ardından yüzleri, haritaları, hayvanları, yıldızları keşfeder. Sonunda, ya kuşkuya erişir ya da inanca; ama her seferinde hemen hiç şaşmayan tek bir sonuca, gerçekte ne kadar cahil olduğu sonucuna varır."

Borges, İletişim Yayınları'ndan çıkan ve çevirisi Celâl Üster'e ait olan Atlas'ın öndeyişinde bize böyle sesleniyor. Atlas, Borges'in seyahatlerinden izlenimlerini anlattığı ama rehber veya seyahatname olmayan bir kitap. Öykü ile şiir, düş ile gerçek iç içe geçmiş. Okurken Borges'e özgü büyülü gerçekliğin etkisinde kalmamak mümkün değil.

Kitapta geçen yerler arasında Roma, İrlanda, İstanbul, Venedik, Yunanistan, Almanya, Atina,  Cenevre, Lugano, Buenos Aires, Reyjkavik, Girit, Tigre Adaları, Mallorca, Madrid, Kahire, İsviçre, Japonya gibi ülke ve şehirlerin yanı sıra eserler, anılar veya düşler de yer alıyor.

Borges, Türkiye'de İstanbul'u da es geçmemiş:

"Kartaca, adı kötüye çıkmış bir kültürün en dile düşmüş örneğidir. Biz bu "Kent"le ilgili hiçbir şey söyleyemiyoruz; Flaubert de, düşmanlarının amansız olduğu dışında, söyleyecek hiçbir şey bulamamıştı. Sanırım, Türkiye'yle ilgili olarak da benzer bir durum söz konusu. Acımasız bir ülke gelir aklımıza. Bu kavram, yazılı tarihin hem en acımasız hem de en az ilençlenmiş girişiminden, Haçlı seferlerinden kaynaklanır. Belki aynı ölçüde bağnaz İslâm nefretinden hiç de aşağı kalmayan Hıristiyan nefreti gelir aklımıza. Batı'da, Osmanlılar arasında büyük bir Türk adının bulunmadığından dem vururuz. Bize kalmış olan biricik ad Muhteşem Süleyman'dır (e solo, in parte, vidi'l Saladino).

Üç günde Türkiye'yi ne kadar tanıyabilirim? Benim gördüğüm, çok güzel bir kent, Boğaziçi, Haliç ve kıyılarında Runik alfabeyle yazılmış taşlar bulunmuş olan Karadeniz girişi. Kulağıma çalınan, yumuşak bir Almancayı andıran hoş bir dil. Buralarda, birçok değişik ulusun hayali dolaşıyor olsa gerek: Ben, Bizans imparatorunun onur kıstasını oluşturmuş olan ve Hastings'te olup bitenlerden sonra İngiltere'ye kaçan Saksonların katıldığı İskandinavları anımsamayı seçiyorum. Kuşku yok ki, keşfe başlamak için Türkiye'ye yeniden gelmeliyiz" (s. 56-57)

Atlas'ı ilginç kılan ayrıntılardan biri de 50'li yıllardan itibaren görme duyusunu yavaş yavaş kaybeden Borges'in gittiği yerleri diğer duyuları ve hayal gücüyle betimlemesi. Kitapta bir sanatçının nasıl gördüğünü açıklarken görmeyi aslında yeniden tanımlıyor (Bu kitabı Çerçi Sanat'ın "görmek" sayısından önce okumak vardı): "İnsanın görmemesi için ille de kör olması ya da gözlerinin kapalı olması gerekmez: Belleğimize kazıdığımız şeyleri görürüz; tıpkı, aynı düşünce ve biçimleri yinelediğimizde, belleğe kazığıdığımızı gördüğümüz gibi."

Borges'in seyahatleri nasıl geçti bilmiyorum ama bana daha yeni izlediğim bir videoyu hatırlattı. Rehber köpeğiyle yola çıkan kör gazeteci Sophie'nin seyahatleri bölüm bölüm yayınlanıyor. Programın tanıtımını şuradan izleyebilirsiniz:



Borges'in, seyahatlerinden büyük bölümüne birlikte çıktığı eşi Maria'nın sondeyişi aslında kitabı ve benim gibi birçok insanın seyahate neden çıktığını açıklar nitelikte: "Atlas bizim için neydi, Borges? Yeryüzünün ruhundan doğmuş düşlerimizi zamanın örgüsünde örtüştürmek için bir bahane."

Borges ile Seyahat: Atlas

by on 00:42:00
"Her insan bir kâşiftir. Her insan, acıyı, tuzluyu, eğikliği, düzlüğü, sertliği, gökkuşağının yedi rengini, alfabenin yirmiden fazla ...
Roman Kahramanları'nın 22. sayısı nisan başı itibarıyla çıktı. Alıştığımız renkli kapakların yerine bu sayıda siyah beyaz bir kapakla karşılaşıyoruz çünkü yakın zamanda kaybettiğimiz Yaşar Kemal'in yası var bu sefer.

Yine dopdolu bir sayı bizi bekliyor. İstanbul Romanları, Sahnelenen Roman Kahramanları, Namık Kemal'in Kahramanları ve İhsan Oktay Anar da dergiye konu oluyor. Ayrıca okuma gruplarından metinler de var.

22. sayıda benim de Kemal Tahir'in Eski Şehrin İnsanları hakkında bir denemem yayınlandı: "Eski Şehrin İnsanları'nda Kentte Kadın ve Erkeğin Yeri". Bu denemede, eski İstanbul'da kentte kadın ve erkeğin yerini Kemal Tahir'in nasıl yorumladığuna değindim.

Ayrıca Çerçi Sanat ekibinden Şengül Can'ın da bu sayıda bir denemesi bulunuyor. Roman Kahramanları'nın baharı kucaklayan sayısını kaçırmayın.
Bana Derler Fosforlu filmini bölük pörçük hatırlıyorum. Suat Derviş'in Fosforlu Cevriye kitabını ise hiç okumamıştım. Neden bu kadar geç kaldığımı soruyorum kendime. Hiç etkisinden çıkılacak gibi değil. Suat Derviş'in akıcı diline mi, muhteşem betimlemelerine mi, sokağı anlatışına mı yoksa Cevriye gibi bir karakter yaratmış olmasına mı hayran kalsam, bilemez haldeyim.

"Ben, yazar Suat Derviş'im"


Önce yazardan biraz bahsedeyim. Suat Derviş'in internetteki fotoğraflarına bakarsanız ışıl ışıl gözlere sahip hayat dolu bir kadın görebilirsiniz. Devrimci ve aktivist bir kişilik, kendinden de emin. Genç yaşlardan itibaren yazdıklarıyla sesini duyurdu. İlk romanı Kara Kitap 1921 yılında, yani o on sekiz yaşındayken basıldı. Ölmek üzere olan bir genç kızın iç seslerini ve duygularını anlatarak edebiyat dünyasını oldukça şaşırttı. (Bilinç akışı tekniğini kullanmıştı belki.) Daha sonra başka romanları da yayınlandı, gazetelerde çalıştı, hatta kadın sayfası hazırlayarak daha sonraki yayınlara öncülük etti. Ailesinin konservatuvar için gönderdiği Almanya'da gizlice Berlin Üniversitesi Felsefe ve Edebiyat Fakültesi'ne kaydoldu. Orada da gazetelere yazılar yazdı, faşizmin yükselişine tanıklık etti. Babasının vefatıyla mezun olmadan Türkiye'ye döndü. Yine romanlara ve siyasi yazılara devam etti. Hep bir devrimci olarak yaşadı.

Hakkında anlatılacak çok şey var ama iki nokta özellikle dikkatimi çekti. Birincisi, Ankara Mahpusu. İsviçre'deyken yeniden kaleme aldığı bu özel roman ablası Hamiyet Hanım tarafından Fransızcaya çevrildi. Ankara Mahpusu on sekiz dile çevrildi ve edebiyat eleştirmenleri tarafından Ivo Andriç'in Drina Köprüsü'nden de başarılı bulundu. İkincisi, yazar Suat Derviş olması! Bir toplantıda TKP genel sekreteri Reşat Fuat Baraner'in karısı olarak tanıtılmasına haklı olarak öfkelenir ve ayağa kalkarak "Ben, yazar Suat Derviş'im! Kimsenin karısı olarak yâd edilemem!" diye bağırır. (Ayakları yere basan bağımsız bir kadına Türkiye'deki bakış yönünden de ibretlik bir örnektir.)

"Gözlerinden Bellidir Cevriyem"


Kitabı öyle soluksuz okudum ki harika cümleleri not alıp aktarmak aklıma bile gelmedi. Ama aklımda kaldığınca etkilendiğim yerleri aktarmaya çalışacağım. Öncelikle, romanın bölüm adları bile etkileyici. Fosforlu Cevriye şarkısından dizeler karşılıyor bizi: "Karakolda Ayna Var!", "Kız Kolunda Damga Var!", "Gözlerinden bellidir Cevriyem", "Sende Karasevda Var". Her bir bölüm sade ve vurucu diliyle, karakter zenginliğiyle dikkat çekiyor.

Suat Derviş daha en baştan, ana karakteriyle farkını ortaya koyuyor. Fosforlu Cevriye, 1930'larda İstanbul'da yaşayan, İstanbul'a hayran ve burada oldukça meşhur olan bir sokak kızı. Eser ağırlıklı olarak Galata ve Beyoğlu taraflarında, bazen Eminönü'nde ve Tophane'nin yukarısında geçiyor, Şişli ve Tatavla da adı anılan yerlerden. Roman üçüncü tekil şahısla ama Cevriye'nin açısından anlatılıyor. Birlikte olduğu adamlar, dostları ve düşmanları, mapushaneler... Sohbetlerde sokak dili, Rum ağzı, külhanbeyi ağzı, ne ararsanız var. Kısa ve etkili cümleler sizi sarsıyor, düşündürüyor.

Fosforlu Cevriye gününü gün ediyor, kimseye uzun süre bağlanmıyor. Ama bir gün kendisine "siz" diye hitap eden nazik ve gizemli bir adamla tanışıyor tesadüfen. Onun insani yaklaşımı ve gizemli hali Cevriye'yi gitgide çekiyor. Fosforlu Cevriye baştan ayağa gerçek bir kadın, sevdası da öyle oluyor. Bu sırada zamanda ileri ve geri gidişlerle anlatı hep canlı tutuluyor, bu da olan biten her şeyi soluksuz okutuyor. Fazladan birkaç şey söyleyip romanı okumayanlar için büyüyü bozmaktan çekiniyorum ama dayanmak zor (onlar bu cümleyi okumasın). Keşke böyle bitmeseydi, kavuşsalardı... (O zaman da Holywood benzeri bir son olurdu gerçi.)

Romandaki ustalıklar bu kadarla kalmıyor. Adamın gizemi de kitap boyunca aydınlanmaz, adını bile öğrenemeyiz. Cevriye'yle beraber merak edip dururuz. Benim tahminim, Suat Derviş'in hayatından da yola çıkarak, idamdan kaçan bir adamın siyasi suçlu olarak hüküm giydirilen bir devrimci olduğu yönünde. Bir yerde diğer arkadaşlarının da yakalandığı ve annesinin de sorguya çekildiği yazıyor. Fakat kayıkla taşıdığı ve Cevriye'nin o uğursa sulara gömüldüğü kutu ya da adamın daha sonra hapse girmesine neden olan daha küçük suç hakkında ipucu verilmiyor. Belki de böylece Suat Derviş kendini tanrı-yazar olmaktan uzak tutuyor ve karanlık noktaları aydınlatmayı okura bırakıyor.

Şimdi kitaptan sonra filmi izleme zamanı. Bana Derler Fosforlu 1969 yapımı bir film. Aslında Suat Derviş hayattayken romanı senaryolaştırıp Gülriz Sururi'ye atfetmiş ve eser 2008 müzikal haline getirilip sahnelenmiş. Kitaptaki o incelikli ayrıntılar Yeşilçam'da veya Ankara Devlet Tiyatrolarında hakkıyla, kırpılmadan aktarılmış mıdır, izleyip görmek lazım.
Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Beş Şehir kitabını nedense öykü kitabı olarak hatırlıyormuşum. Sayfaları açıp bir seyahatnameyle karşı karşıya olduğumu görünce hem şaşırdım hem de sevindim.

Ahmet Hamdi yazmadaki ustalığını bu eserinde de gösteriyor. Ankara, Erzurum, Konya, Bursa ve İstanbul'un dününü ve ona göre bugününü (gittiği bazı yerlerde savaş öncesi ve sonrası durumlarını) değerlendiriyor; gittiği yerlerin mimari yapılarını, manzaralarını ve oradaki anılarını bize aktarıyor; ünlü isimlerin edebi eserleri, şiirleri ve seyahatnamelerinden (özellikle Evliya Çelebi'nin seyahatnamesinden) alıntı yapıyor.

Ankara


"Evliya Çelebi'nin Ankara'sı, muhasırı olan yahut sonradan gelen seyyahlarınkine pek benzemez. Daha ziyade fantastik bir sergüzeştin etrafına toplanır." Ahmet Hamdi, anlatmaya ilk olarak Ankara'dan başlıyor. Ankara Kalesi'ni ziyaret ediyor, Hacı Bayram'dan şiir alıntıları yapıyor.

Erzurum


Erzurum'da Âşık Kerem'den, İzzet Molla'dan alıntılar okuyoruz. Süphan Dağı, Yıldız Dağı ve civardaki yaylalar ziyaret edilen yerler arasında. Sonraki gidişinde Ahmet Hamdi'yi Cihan Harbi sonrası bir Erzurum karşılıyor. Yıkıntılar arasında hayat her şeye rağmen devam ediyor. Ahmet Hamdi bir ay süren ve Erzurum'u yerle bir eden bir zelzeleye de değiniyor. Hatta bu zelzele, yazarın ilginç eseri Abdullah Efendi'nin Rüyaları'nda da (İbrahim Hakkı) konu ediliyor. Musiki de Erzurum'un öne çıkan özelliklerinden. Yayla Türküsü ve Yemen Türküsü en etkileyici örnekler arasında. Seyahatin dikkat çeken mekânı tepesi uçtuğu için Tepsi Minare diye anılan eski Selçuk Kalesi.

Konya


"Konya bozkırın tam çocuğudur. Onun gibi kendini gizleyen bir güzelliği vardır" diye başlıyor Ahmet Hamdi anlatmaya. Konya'da Selçuklı tarihinden izlerin peşine düşüyor. Konya'da tarih daha ağır basıyor. Sırçalı Medrese ve Karatay Medresesi ziyaret edilen yerlerden. Elbette Konya Mevlânâ ve Şems olmadan düşünülemez. Anlatılanlar arasında Taptuk Emre ve Yunus-Mevlana buluşması da bulunuyor. Musiki burada da önemli, İç Anadolu türküleri es geçilmiyor.

Bursa


"Şimdiye kadar gördüğüm şehirler arasında Bursa kadar muayyen bir devrin malı olan bir başkasını hatırlamıyorum." Bursa, kitabın neredeyse yarısını kaplayan İstanbul'dan hemen önce yer alıyor ve bu bence tesadüf değil. Ahmet Hamdi hayranlığını Evliya Çelebi'nin "ruhaniyetli bir şehir" alıntısıyla pekiştiriyor. Muradiye'den Çekirge'ye giden yolu hatırlıyor. Çocukluğundan beri Bursa'ya birkaç kez gitmiş. Bahar zamanı Bursa'yı süsleyen beyaz güzellikten bahsediyor: "Bu beyaz zafer ve ganimet çiçeği Nilüfer'dir." Orhan Gazi elbette uzun uzadıya anlatılır. İsmail Hakkı Efendi de. Yangınlar maalesef İstanbul gibi Bursa'yı da mahveder.

Çelebi Mehmet Türbesi'nden sonra istikamet Yeşil Camii'dir. Andre Gide "zekânın kemal hâlinde sıhhati" der Yeşil Camii için. "Gide'i İstanbul'da gördüğü her şeye âdeta düşman gözüyle bakmaya sevkeden iyi niyetsizlik Bursa'da çok yumuşar" diye alıntı yapar Ahmet Hamdi. Emir Sultan Türbesi ve Hüdavendigâr Camii de seyahate katmayı düşündüğü yerlerdendir.



İstanbul


Ahmet Hamdi'nin en çok sayfa ayırdığı yer İstanbul. Doğma büyüme İstanbullu olduğum (ve kardeşimle bir İstanbul bloğuna giriştiğimiz) için benim de en çok ilgilendiğim bölüm oldu açıkçası.

"İstanbul, ya hiç sevilmez; yahut çok sevilmiş bir kadın gibi sevilir; yani her haline, her hususiyetine ayrı bir dikkatle çıldırarak." Ahmet Hamdi İstanbul'u böyle tanımlıyor.

Daha önce okuduğum bazı kitaplarda İstanbul'un daha eskilerde bozulmaya başladığı yazılmıştı. Ahmet Hamdi de 1900'lerin başında aynı şeyden şikâyetçi. Bursa gibi İstanbul da yangınlardan çok çekmiş ama nüfus arttıkça şehrin dokusunun bozulmasından çektiği kadar değil. Ahmet Hamdi'nin şikâyet ettiği bir başka konu da şimdi İstanbul'da olsa onu yataklara düşürecek türden:

"İstanbul gittikçe ağaçsız kalıyor. Bu hâl, aramızdan şu veya bu âdetin, geleneğin kaybolmasına benzemez. Gelenekler arkalarından başkaları geldiği için veya kendilerine ihtiyaç kalmadığı için giderler. Fakat Asırlık bir ağacın gitmesi başka bir şeydir. Yerine bir başkası dikilse bile o manzarayı alabilmesi için zaman ister. Alsa da evvelkisi, babalarımızın altında oturdukları zaman kutladığı ağaç olamaz..."

İstanbul'u araştırdığımdan dolayı kaybolan bazı yerler özellikle dikkatimi çekiyor ve okuduğum eserlerde buraların izlerini sürmeye çalışıyorum. Bunlardan biri de Ayazpaşa Mezarlığı. Şanslıyım ki Ahmet Hamdi oradan da bahsediyor.

"Şimdiki Tepebaşı'nın bulunduğu yerden -o zamanki hududu Asmalımescit'ti- tersanenin üstüne doğru sarkan küçük bir mezarlıkla, Ayazpaşa taraflarını kaplayan büyük bir mezarlığın etrafındaki yollarda ecnebiler atlı arabalı, yaya kadınların da katıldığı akşam gezintileri yapıyorlardı."

Ahmet Hamdi André Gide, Lamartine, Dallaway, Gérard de Nerval, Theophile Gautier gibi isimlerin seyahatnamelerinden alıntılarla ve arada Avrupa'dan örneklerle İstanbul anlatısını kendi muhteşem edebi diliyle birleştirerek zenginleştiriyor.

Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Beş Şehir'i edebiyat ve seyahat severlerin keyifle okuyabileceği benzersiz bir eser.
Brendan Freely ve John Freely'nin yazdığı Galata, Pera, Beyoğlu: Bir Biyografi kitabı son zamanlarda okuduğum en keyifli kitaplardan biri. Beyoğlu taraflarına üniversite yıllarından beri hayran olan ve son zamanlarda kardeşiyle bir İstanbul bloğuna el atmış biri için yeni keşfedilen bir hazine niteliğinde.

Kitabın neresini övmekten başlasam bilemedim. Bir kitapta beni en çok etkileyen unsurlardan biri o kitabın bana başka okuma olanakları açması. Özellikle seyahatname konusuyla ilgilenenler için bu kitaptan koca bir kitap listesi çıkar. Evliya Çelebi ve İbn Battuta gibi eski gezginlerin seyahatnamelerinin yanı sıra Çocuk Kalbi'nin yazarı Edmondo de Amicis dahil nispeten daha yeni isimlerin gezi notlarını okuma listemize eklenmekle birlikte ilgili dönemler hakkında aydınlatıcı bilgiler de içeriyor.

Farklı yüzyıllardan tanıklıklar


Farklı yüzyıllardan tanıklıklar bugünle birleşerek kitabı tam bir derya deniz haline getiriyor. Mesela çarpıcı olaylar: İkinci Dünya Savaşı'nda yüzlerce Yahudi'ye Türk pasaportu verip kurtaran Barselona konsolosumuz. 6-7 Eylül olaylarında "Buradaki herkes Müslüman" diyerek bütün bir sokağı kurtaran imam. Mesela ilginç ayrıntılar. İbn Battuta'nın 1300'lerde kaydettiği, Galata'da akan pis dere. Cenevizlilerin birçoğunun Cenova'dan değil ya Sakız Adası'ndan ya da Karadeniz'den gelmesi. Zamanında Erzincanlıların bölgedeki Yahudilerin apartman görevlileri olarak çalışması ve hala orada bulunan yaşlı Erzincanlıların Güney Amerikalı komşularıyla Ladino diliyle anlaşabilmesi.

1811'de Lord Byron'un İstanbul ziyaretinde yanında bulunan arkadaşı John Cam Hobhouse'un anıları da epey ilginç ayrıntılar sunuyor. 19. yüzyılda suç artışları, kabadayılar ve yıllar yılı değişen çeteler. Hepsi bu kitaptaki satır aralarında. Ayrıca hemen her gün önünden geçip gittiğim binaların yerinde eskiden neler olduğunu öğrenmek de cabası. Bu kitabı evde okumak bir açıdan onu harcamak oldu. Kitapta üç tane daire şeklinde yürüme rotası çiziliyor. Kitabı satır satır okuyarak bu rotaları adım adım özümsemek gerekiyor.

Ünlü Konuklar


Kitapta özellikle sık sık gördüğüm yerlere uğramış, bazen oralarda konaklamış isimleri görmek de aydınlatıcı bir deneyim oldu. Narmanlı Yurdu'nda 1929 yılında ağırlanan Troçki, egzotik kuşlar satan bir dükkana sık sık uğrayan Osmanlı Sultanı veya Alman Kültür Kulübü Teutonia'yı ziyaret eden Joseph Goebells (adı batsın) gibi siyasi isimlerden ziyade, ilgi alanım olduğu için edebi isimlerin izini daha fazla sürdüm.

Yukarıda da bahsettiğim gibi 1811'de Lord Byron gelmiş, arkadaşı gezi notları almış. Pierre Loti de gelmiş, Hidivyal Palas'ta kalmış. Bugün İtalyan Konsolosluğu olan Venedik Sarayı 1744'te Giacomo Casanova'yı ağırlamış. Alexandre Commendiger'in müzik aletleri mağazasının müdavimlerinden biri Franz Liszt imiş. Bu yabancı konuklardan en ilginçlerinden biri de Pera Palas'ta konaklayan Agatha Christie. İngiltere'de 11 gün kayboluşunun sırrını otel odasındaki bir not defterinden çıkacağını söyleyerek hayatını da romana çevirmiş. Daha sonra yapılan incelemelerde 411 no'lu odanın zemininde bir anahtar bulunmuş. Daha sonra da benzer anahtardan 511 no'lu odanın zemininde bulunmuş.

Pera Otel adının geçtiği eserler arasında Eric Ambler'in Dimitros'un Maskesi, Graham Green'in İstanbul Treni, Ian Fleming'in Rusya'dan Sevgilerle ve Alfred Hitchcock'un Kaybolan Kadın'ı da bulunuyor. Bugün Pera Müzesi olan Bristol Oteli de Ernest Hemingway'i ağırlamış. Bir zamanlar Atlas Pasajı'nda yer alan Kulis Bar'a yerli ve yabancı birçok tiyatrocu ve yazar gelmiş. Buranın müdavimlerinden biri de Amerikalı yazar James Baldwin.

Yazarların Uğrak Noktaları


Elbette yerli yazarlarımızdan bahsetmemek olmaz. Beyoğlu'nun her yerinde büyük öykücü Sait Faik Abasıyanık'ın izleri var. Mesela tarihe karışan yerlerden biri olan Trianon Pastanesi sadece Sait Faik'i değil Tomris Uyar gibi başka ünlü yazarlarımızı da ağırlamış. Salâh Birsel'in "Nisuaz Edebiyat Fakültesi" dedi Nisuaz Pastanesi de maalesef bugün yok, yerinde (Galatasaray'ın yanındaki) Garanti Bankası var. Genç bir Rus kadının işlettiği ve punçuyla ünlü Petrograd'ın müdavimleri arasında Ahmet Hamdi Tanpınar ve tabii ki Sait Faik var. (Rahmetli epey sağlam bir içiciymiş; bir Beyoğlu'nda, bir Burgazada'da.)

Afrika Han ise Hayalet Oğuz'un son ikametgahı olmuş. Her anı, her yitiş acı ama en çok içime oturanlardan biri şu oldu: Çalkantılı bir geçmişi olan Alkazar Sineması Onat Kutlar tarafından sanat sinemasına dönüştürülmüş ama sinema kısa süre sonra kapanmış. Çünkü aynı yıl Onat Kutlar, Marmara Oteli bombalanmasında ağır yaralandı ve Ocak başında da vefat etti.

İstanbul'un Batı'ya en fazla dönük yüzü olan Beyoğlu ve çevresi, her zaman göz önünde oldu. Kimi zaman asillerin, kimi zaman esnafın, kimi zaman kabadayıların adı ağır bastı. Bazı binalar yıkıldı, bazı binalar el değiştirdi, çoğu dükkan kapandı ve yerlerine yenileri açıldı. Son yıllarda bu bölge çok acı çekiyor, görmemek mümkün değil. Ama yine de birçok yere göre daha fazla direniyor ve hala gündemde. Bu kitap Beyoğlu, Pera ve Galata'yı tam anlamıyla tanımak ve anlamak için kaçırılmayacak bir imkan sunuyor hepimize.








Epeydir İstanbul hakkında İngilizce bir blog başlatmaya niyetliydim. Kardeşimden de aynı öneri gelince kolları sıvadık ve İstanbul'u arkadaşça okuyabileceğiniz bir blog hazırlamaya başladık. Şu an için İstanbul'a seyahat etmeyi planlayan veya öğrencilik, iş gibi nedenlerle bir süre İstanbul'da kalacak olan yabancılara yönelik İngilizce yazıyoruz. Ama Türkçe bloğun da hazırlıkları içinde olduğumuzu not düşelim.

Siteyi buradan ziyaret edebilirsiniz: http://istanbulfriendly.blogspot.com.tr/

Blogdaki yazıları öncelikle deneyimlerimizden yola çıkarak, sonra da araştırarak yazıyoruz. Fotoğrafları da kendimiz çekip ekliyoruz. DSLR fotoğraf makinesinin yanı sıra üst sürüm cep telefonlarıyla kaliteli fotoğraflar sunmaya çalışacağız. Yani buradaki fotoğraflar ilk olarak burada yer alacak. Fotoğraflara ismimizi yazıyoruz ama onları da, yazıları da (elbette emeğe saygı açısından referans vererek) paylaşabilirsiniz.

İstanbul hakkında yazılacak elbette çok şey var. Bunları sekiz ana kategori altında toplamaya çalıştık: Sights (görülecek yerler), Food/Drink (yiyecek/içecek), Shopping (alışveriş), Transportation (ulaşım), Accomodation (konaklama), Events (etkinlikler), Districts (semtler), Tips (ipuçları). Bunları arkadaşça bir tarzda yazarak İstanbul'u hakkıyla yansıtmayı düşünüyoruz.

Birçok seyahat sitesinde üst sıralarda yer alan İstanbul'u tarafsız bir gözle anlatmak önemli. Son zamanlarda birçok listede İstanbul'un güzellikleri anlatılıyor. Ama en çok dikkatimizi çeken husus bu fotoğraflarda neredeyse hiç kadın olmaması! Bu bloğu iki kadının yazması da bu açıdan yararlı olacak diye düşünüyorum.

Keyifli bir süreç olması dileğiyle!



Önceki bir yazımda övmeye doyamadığım Ylvis, beni yalancı çıkarmak istercesine yeni bir şarkı ve kliple karşımızda: Mr. Toot.

Şarkı her zamanki gibi güzel, ritmik ve eğlenceli. Ama rahatsız edici olan klibi. Bu klip Ylvis'in düşündüğüm kadar "farklı" bir espri anlayışına sahip olmadığını gösterdi, otuz senelik ömrümün neredeyse yarısında ülkeden kaçma planları kuran bendenize memleket sevgisi aşıladı.

Ylvis, nedense "Janym" klibinde Kırgızistan'a geçtiği kıyağı Türkiye'ye geçmemiş. (Gerçi Kırgızların tepkisine bakmadım. O çadır ne alaka diyen de çıkmıştır belki.) İstanbul diye geldiği yer aşağıda. İstanbul'da uzaktan yakından bir yere benzetemedim. Yorumları takip edince buranın Fas'taki Marakeş olduğunu öğrendim.


Beni rahatsız eden Avrupa'nın ya da daha genel manada Batı'nın Doğu'yu hâlâ toz topraktan ibaret, biraz zorlasak sevimli ama ne yaparsak yapalım "ilkel" insanların yaşadığı bir coğrafya olarak göstermesi. Özetle oryantalizm diyebiliriz (günümüz bağlamında). İşte Ylvis'e yakıştıramadığım buydu. Yoksa tribünlere oynamaya müsait gayet renkli bir şarkı var ortada.

Klibi izleyince Marakeş'in gezilip görülebilecek bir yer olduğunu düşündüm. Ylvis oraya İstanbul tabelası yerine Marakeş tabelası koysa çok daha avantajlı olacaktı bence. İstanbul'un Batılılara göre "gelişmiş" görüntüsünü koymayı tercih etmiyorlarsa da buraya yakın bulduğum Mardin'in güzellikleri gösterilerek UNESCO Dünya Mirasları Listesi'ne giden yolda bir adım daha atılabilirdi.

Böyle bir hamle yapma zorunlulukları yok elbette. Bari olanı gösterselerdi. Hâlâ "land of turban", hâlâ fes. İstanbul'da her çeşit insan var, bunu öğretemedik. Bu kafayla İstanbul'a gelseler özellikle Harbiye-Elmadağ-Taksim üçgenindeki süitlerde kalsalar şoka girecekler demek.

Şarkının bestesi burada (Gerekli izinleri aldıklarını umuyorum):



Ama tabii klibin güzel yanları yok değil. Birincisi Mr. Toot'un aleti sarışın olan kardeş Bard tarafından tasarlanmış. Hem telli hem de üflemeli bir çalgı "toot", ayrıca elektronik bir ses veriyor. İkinci güzel ayrıntı Mr. Toot'un sahne arkasında kısa bir hazırlıkla adeta Barış Manço'ya dönüşmesi ve seyircinin bu ani değişikliği ("modern music"i!?) kaldıramayıp alandan ayrılması. Genel oryantalizmi üç dakikalığına görmezden gelirsek Binbir Gece Masalları atmosferi de yakalanabilir.

Not: Mr. Toot Bart'ın ta kendisiymiş. Eh, yine güldürdünüz keratalar.

Klibi şuradan izleyebilirsiniz.



Trafiğiyle gönüllerde taht kuran Mecidiyeköy...
Ne zamandır kafama takılan bir konu gürültü kirliliği... Özellikle İstanbul'da sessiz bir köşe bulmak neredeyse imkânsız. Büyük şehirlerdeki hareketlilikten dolayı gürültü kaçınılmaz gibi gelebilir ama bence bu derece fazla olması insanlar arasındaki saygıyla da bağlantılı.

Birçok araştırma, gürültü kirliliğinin psikoloji üzerindeki olumsuz etkilerinde hemfikir. Bu olumsuz etkileri kendi üstümde ve etrafımda da gözlemleyebiliyorum. Gürültünün rahatsız ediciliği kişisel alanla alakalı olsa gerek. Market sırasında bile bir santim boşluğu çok görüp birbirimizin ensesine yapıştığımızı hesaba katarsak anlattıklarım "bunun da başka derdi yok" düzeyinde kalacak muhtemelen.

Öncelikle yazacaklarımı çok genellemek istemem. Esas odağım İstanbul. İstanbul'un trafik çilesi hemen her gün gazetelere konu oluyor. Ondan da bıktık ama bir illet daha var: korna. Öndeki arabayla aranızda bir karış mesafe bile olsa, yeşil yanalı bir milisaniye dahi olsa düt düt düüüüt sesini duymamak işten bile değil. Bizde korna bir alet değil, bir iletişim yolu. Kornayla küfrediyor, kornayla teşekkür ediyor, kornayla yol istiyor, kornayla selam veriyoruz. Ayrıca kornayla asker ve gelin kutluyoruz, yeri geldiğinde buna davul zurnalar ekleniyor. Mutluluğu paylaşmak güzel ama herkese duyurma merakına hâlâ anlam veremiyorum. Bu gürültüye maruz kalan zor uyumuş bir bebek ya da bir yaşlı, bir hasta, en hafif ihtimalle ertesi güne ödev yetiştirmeye çalışan bir öğrencinin yerinde olmak istemem.

Milletçe bağırmayı da çok seviyoruz. Bir yerlerde bağırmanın, sesini duyuramama kaygısından kaynaklandığını okumuştum. Sesimizi duyuramadığımızı düşünüyoruz. Anne çocuğuna bağırıyor, patron çalışanına bağırıyor, başbakan halkına bağırıyor. Her zaman azarlama amaçlı değil. Karşıdakinde bir otorite sağlamak ve o otoriteyi korumak için. Olur olmaz yerde, olur olmaz zamanda. Kültürümüz, abartıyı seven bir kültür. Sevdasını dağa taşa duyurma merakında olan adamın, sevdiğini bir tek sevdiğine ifade edememesi ya da reddedildiği anda vahşiye dönüşüp sağa sola kurşun saçmasının yanında bağırmak masum kaçıyor olabilir. Ama bastırılmış ve ne zaman açığa çıkacağı belli olmayan bir şiddetin habercisi niteliğinde.

Son zamanlarda çok ama çok ciddi sorunlar yaşıyoruz. Yine de birkaç küçük ricanın sakıncası olmaz herhalde. Kornayı daha az kullansak (hatta hiç kullanmasak) n'olur? Birine bağırmasak, bağırıldığında hemen kavga çıkarmasak ne olur? Sokağın sonundan ta başta gördüğümüz tanıdığa en gür sesimizle bağırmak yerine yanına gidip seslensek ne olur? Bir işin yapılması için bağırmak yerine rica etsek ne olur? Her televizyonu açtığımızda bütün kanallarda azar işiteceğimize sakin sakin güzel gelişmeler işitsek ne olur? Liste uzar gider... En başta dediğim gibi insanlar arasındaki saygıyla alakalı. Sevgili İstanbullular, saygılı olmak, sakin olmak, mütevazı olmak eziklik değil erdemdir, lütfen.

Unutmadan bir de Murder King'in yeni çıkan albümü Gürültü Kirliliği var. Rock ve metalin gürültü kirliliğine kapım açık: http://cercisanat.com/dergi/3/gurultu-kirliligi

Gürültü Kirliliği

by on 23:51:00
Trafiğiyle gönüllerde taht kuran Mecidiyeköy... Ne zamandır kafama takılan bir konu gürültü kirliliği... Özellikle İstanbul'da sessi...