iş hayatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iş hayatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

80’lerde büyük şehirde doğmuş tüm orta direk çocuklarına[1]


Önce renkler vardı.

Şehrin beton kaldırımlarında havasız ofislerine koşarlarken hatırladılar. Çocukluklarını. Hatırladılar, nasıl parklarda koşuşturduklarını. Evlerde de bahçeler vardı o zamanlar. Hatırladılar, icat ettikleri oyunları. Akşamsefasının yaprakları kağıt para, tohumları bozuk para. Tüccar oldular, öğretmen oldular. Renkler vardı. Çimenlerin haşarı yeşili, ağaçların mağrur hakisi, toprağın hayat kokan kahverengisi.
Şimdi para, uğrunda hayatlarını sattıkları bir kağıt parçası. Daha şık görünmek için kıyafetlere, içlerinde nefes alamadıkları takım elbiselere harcadıkları. Boy göstermek zorunda hissettikleri pahalı mekanlarda akşam yemeklerine harcadıkları. Cennet gibi kokan, gül kurusu rengine adını veren güller vardı. İçlerini yaşama sevinciyle dolduran yeni biçilmiş çim kokusu. İsim şehir renk oynarlardı aralarında. F harfi. Fıstık yeşili! Fosforlu pembe! O sayılmaz! Nedenmiş!? Hızlı hızlı yürürlerken birbirlerine baktılar. Rekabet gerçekti artık, acıydı.
Çocukken boya kalemleri, pastel boyaları vardı. Sayfaları hunharca boyarken renkler yetmezdi. Hem yaratıcılıktan hem de: Boyaların en büyük kutuları pahalıydı. Anne babaları almazdı. Onlar da renkleri karıştırırlardı. Ten rengi mi? Pembeyle beyaz karıştırılırdı. Oldu bile! Beyaz pasteli tekrar kullandıklarında pembe de bulaşırdı kağıda ama umursamazlardı. Ay sonu, ay başı yoktu. Okula gitseler de her gün onlarındı. Kira yoktu, fatura yoktu, taksit yoktu. Şimdiyse bir ay bekledikleri maaşlarını banka hesaplarında bir kere görüyorlar, ellerine bile alamadan dağıtıyorlardı. Ellerine alamadıkları emeklerini dağıttıkları gibi.
Mahallede kızlı erkekli oynadıkları oyunları hatırladılar. Basketbol, futbol, hentbol. İçinde top geçen oyunlar. Bazen topları patlardı. Bakkaldan yenisini alırlardı. Koşarken düşüp kendilerini yaralayan çocuklar vardı. Anneleri dizlerine oksijenli su sürdüğünde yüzlerini ekşiten. Lastik atlayan kızlar vardı.  Bazen lastikleri aşınır, kopardı. Bağlamayı denerlerdi. İşe yaramazsa tuhafiyeciden yenisini alırlardı. İncesi daha pahalıydı, kalınına kalırlardı bazen. Hep beraber saklambaç oynarlardı akşamları. Arabaların, ağaçların arkasına saklanırlardı. Ağaçlar vardı. Çamlar, çınarlar, meyve ağaçları... Yan bahçedeki vişneyi çekiştiren çocuklar. Sürekli azar yerlerdi. Meyveleri toplamayın, tohumlara dokunmayın! O zamanlar azarlar zevkliydi. Kovulma endişesi, parasız kalma riskiyle diken üstünde oturmazlardı. Sana ne! diye bağırabilirlerdi. Sana ne!
Adımları hızlandı. Saat dokuz olmadan devasa, ürkütücü, gri plazaların kapısından girmelilerdi. Çocukken sadece okul piknikleri ve sabah kuşağındaki çizgi filmler için erken kalkarlardı. Bugs Bunny’ye gülerler, Clementine’e ağlarlardı. Yakari ile Kızılderili olurlardı, Tsubasa’yla futbolcu. Onları bekleyen görevler, omuzlarına yüklenmiş sorumluluklar yoktu. Uslu bir çocuk olmaları yeterliydi (o zaman belki Şirinleri bile görebilirlerdi). Şimdiyse... İngilizcen var mı? Var. İkinci yabancı dil? Almanca. Üçüncü? Sessizlik. Biz sizi ararız. Aramadılar. Annelerinin babalarının biricik çocukları o kadar da biricik değildi demek ki...
Bahar güneşi yüzlerini yalarken, gri beton kaldırımlarda gri plazalara koşarken saklanabilecekleri hiçbir yer kalmamıştı. Ağaçlar kesilmiş, üç beş katlı bütün apartmanların hepsi yıkılmış, yerlerine en az on beş katlı binalar dikilmiş, bütün bahçeler garaj olmuştu. Çocukların sesi kesilmişti. Hiç çocuk doğmuyor muydu? Yoksa doğanlar hiç çocuk olmuyor muydu? Akşamsefaları köklerinden ne zaman sökülmüştü? Uzak bir geçmişin parçası gibiydi tohumlar, oyunlar. Yakın geçmişte ise sürekli yetiştirilmesi gereken işler vardı.

Bom!

İlk olarak tonlar kayboldu.

Şehir büyüdü. Şehir büyüdükçe insanlara yer açmak gerekti. Ağaçlardan başladılar, evlere yer açtılar. Bahçeleri daralttılar, arabalara yer açtılar. Onlar da büyüdü. Ergenliğin bütün fırtınasıyla. Oyunlar kesildi, kızlarla erkekler ayrıldı, bazı kızlar dışarı çıkamaz oldu. Dersler arttı, ödevler arttı ama hiç çalışmak istemediler. Çalışmazsan iyi okulları kazanamaz, iyi işyerlerine giremezsin! Topukları beton kaldırıma çarparken iyi okullarını ve iyi işyerlerini düşündüler. İyi okulları kazanan ve iyi işyerlerine başvuran binlerce akranlarını. Bakışlarını yere indirdiler.
Gül kurusunu göremez oldular, fıstık yeşilini de. Sadece renkler vardı. Tek tip. Aralarında gruplaştılar. Sessiz arkadaşlarını dışladılar. Yine de arkadaşlık vardı. Donuk plazalarda yapayalnızlardı şimdi. Güvenebilecekleri kimse yoktu. Ergenlikte düşünmeden sarf edilen sözcükleri tasarruflu kullanıyorlardı artık. Bir sözcük, sözcükteki bir tını bile aleyhlerinde kullanılabilirdi. Gruplaştıkları eski arkadaşlarını ara sıra sosyal medyada görüyorlardı. “Kurucu”, “Maldivler’de”. Onlarsa bir açıklarını yakalamak için pusuda bekleyen üstlerine koşar adımlarla ilerliyorlardı. Ergenlikte izledikleri güneş tutulmasını hatırladılar. Artık, sürekli bir güneş tutulmasının içinde yaşıyorlardı.
Kadınların sivri topuklu ayakkabıları ayaklarını acıtıyordu, acıtmıyormuş gibi yapıyorlardı. Erkeklerin kravatları boyunlarını sıkıyordu, sıkmıyormuş gibi yapıyorlardı. Kusursuz olmalılardı, kitap kapakları gibi. Artık karşı cinsin değil koca bir sistemin gözünü boyamaları gerekiyordu. Ergenlikte öyle miydi? Kızlar erkekleri etkilemek için süslendi, erkekler kızları etkilemek için birbirleriyle kavga etti. Birbirlerinden uzaklaştıkça birbirlerine daha cazip geldiler. Kızla kadın arasındaki farkı o zaman öğrendiler. Kendilerini tuttular. Yan masadaki iş arkadaşlarından çok hoşlandılar. Kendilerini tuttular. Olmaz öyle şey! Gözyaşlarını eve sakladılar. Ağlamak zayıflıktı. Ergenlikte öğrenmişlerdi. Şimdi, bu kurtlar sofrasında hiç ağlanmazdı. Doktorlarına anti-depresanlar yazdırdılar. Griye katlanmak için.
Ergenliklerinde şehir hala yaşanabilirdi, bir cazibesi vardı. Arkadaşlarıyla sinemaya gidiyorlardı. Kızlar Titanik’te Leonardo diCaprio’ya iç geçiriyor, ona ağlıyordu. Erkekler Matrix’le yatıp kalkıyor, hayatı sorguluyordu. Onlar gibi Leonardo diCaprio’ya yaşını aldı. Zaten sinemalar da samimiyetini yitirdi, AVM’lerin üst katına veya evlerdeki LCD ekranlara taşındı. Akşamları veya hafta sonları izlemek üzere. Hafta içleri yoktu artık. Çok şey yapıyormuş gibi görünmek zorunda oldukları mesailerde Ege ve Akdeniz köylerindeki dairelere baktılar. Nefret ettikleri şehir olmadan yaşayabilirlermiş gibi. Yapabilenlere iç geçirdiler; çocukluklarındaki, ergenliklerindeki renkleri hatırlamak için onların fotoğraflarına baktılar.

Bom!

Sonra ara renkler kayboldu.
Yeşil dahil. Gri hariç.

Üniversiteyi kazandılar. Birlikte kep atacakları binlerce öğrenciyle birlikte. İzledikleri Amerikan filmlerini hatırladılar. Geniş kampüslü üniversitelerde çığır açan dersler dinleyip kalan zamanlarında sosyalleşen öğrencileri. Kampüsleri genelde derslere koşmak için aşındırdılar. Birinci sınıftan itibaren rekabet çıtasını yükselten akranlarıyla yarışabilmek için işlerden işlere koştular. Şehir büyüdü. Onlar büyüdü. Attıkları her adımda bir mavi, bir sarı, bir mor soldu. Aşkın tonlarına tutunmaya çalıştılar.
Şehirde ağaçlar azaldı, binalar yükseldi, bahçeler bitti, garajlar arttı, çocuk sesleri kesildi. Gerilen ilişkiler, tahammülsüzlük. Komşular aynı komşulardı ama balkona çıkınca kimse selamlaşmaz oldu. Balkonlar da azaldı. Yeni yapılan binalar Fransız balkonlara taptı. İki üç günlüğüne gidip Facebook’a her yaptıklarını yazacakları Paris’te bile o kadar görmedikleri balkonlara. Evler bir saklanma yeri, onları yabancılardan koruyan bir sığınak. Ne zaman bu kadar paranoyak oldular? Yapay ışıklarla aydınlatılan plazalarına girdiler, asansörün düğmesine bastılar. Evde ve işte göremedikleri güneşi görmek için bir hafta izin isteyeceklerdi. Alabilirlerse...
Üniversite güzeldi yine de. İki ders arasında güneşi görebilmişlerdi. Bahar aylarında, güneşin tam tepede olduğu saatlerde sıcaklığının tenlerini yalamasını hissetmişlerdi. Dört tarafı kapalı parlak gri renkteki asansörde çıkarken o hissi hatırlamaya çalıştılar. En az sekiz dokuz yıl öncesi. Neleri unutmadılar ki? Aşkları reddedildi, unuttular. Başvuruları reddedildi, unuttular. Okudukları bölüme yüz ekşiten komşuları, üniversitede birini buldun buldun diyen akrabaları görmezden geldiler. Alıp başlarını gitmekle tehdit ettiler hala üstlerine titreyen anne babalarını. Gidemediler. İçleri çok daraldığında ofislerindeki tam açılmayan pencereleri araladılar. Kendi ruh hallerini anlattığına inandıkları şarkıları dinlediler. Kişisel gelişim kitapları okudular, onlara potansiyellerini, isterlerse ne kadar yükseklere çıkabileceklerini anlatan. Asansörün düğmelerine bastılar: 12, 13, 15, 18. Ok işareti yukarıyı gösteriyordu.

Bom!

En son ana renkler kayboldu.

Güneşin sarısı, gökyüzünün mavisi, gençliğin kıpkırmızı kanı. Geriye sadece gri kaldı. Parklardaki kumların ve çimenlerin, rengarenk Arnavut kaldırımlarının üstüne dökülen betonun grisi. Yıkılıp yeniden yapılan binaların grisi. Bazı semtlerin tamamını kaplayan plazaların grisi. Gri ofislerine girdiler. Gri koltuklarına oturdular. Gri bilgisayarlarını açtılar. Klavyeye yazan parmaklarına baktılar. Parmak uçlarından yukarı çıkan griyi gördüler. Kazanan olmaya heveslenen kaybedenlerin grisi. Gri bileklerine ilerledi. Ön kollarına, üst kollarına, omuzlarına. Gerisini görmek için dezenfektan kokan tuvaletlere koştular. Aynalarda omuzlarından boyunlarına, çenelerine yükselen griyi izlediler. Pantolon giyenler paçalarını sıyırdıklarında bacaklarının çoktan grileştiğini fark etti. Griyi engellemek için yüzlerine su çarpanlar oldu. Grileri boyamayı düşünenler. Çocukluklarındaki gibi pembeyle beyazı karıştırsalar. Ama pembe ve beyaz yoktu artık. Zaten renkleri çoktan unutmuşlardı. Gri saç diplerine ulaştı. Gitgide saçlarını sardı. Gri olmayan tek bir noktaları kalmayana dek.
Renklerin bir anlamı kalmadı. Yaşamanın da. Sorgulamadılar. Gidip yarım açılan pencerelerden de atlamadılar. Boya kalemlerine sarılan, sabahları çizgi filmler için uyanan, akşamları saklambaç oynayan çocuklar, Matrix’le gözleri açılan, aşık olan, kalpleri kırılan ergenler, bugünün yetişkinleri gri koltuklarına oturdular, bir sonraki maaşları için çalışmaya devam ettiler.

Şehir onları çiğnedi ve yuttu.




[1] Tabir için şu yazıdan esinlendim: http://filtasviri.com/2016/03/dunun-ortadirek-cocuklari-simdinin-afili-plaza-calisanlari/

Soluş

by on 22:28:00
80’lerde büyük şehirde doğmuş tüm orta direk çocuklarına [1] Önce renkler vardı. Şehrin beton kaldırımlarında havasız ofislerine ...
Daha önce "Yetersizlik Hissi" diye bir deneme yazmıştım. Ama bu konu ara sıra aklıma geliyor. Sürekli daha iyi olmalıyız, sürekli daha fazla şey öğrenmeliyiz. İnsanlar arasında hayatın her anına yayılan bir rekabetçilik var. On dil bilen, sekiz hobisi olan, beş kişinin işini bir arada yapabilen insanlar olmamız bekleniyor. Neyse ki sosyal yaşamımda rekabet içeren ortamlarda bulunmuyorum. Ama iş hayatında hep soruyorum kendime: Ne gerek var?

Kendimi geliştirmemek değil demek istediğim. Yeni diller öğrenmeyi, yeni yerler keşfetmeyi, iyi kitaplar okumayı, yazı ve çeviri konusunda kendimi geliştirmeyi çok seviyorum. Ama sorun şu ki ben bunları kendim için yapmak istiyorum ve bunların hiçbirisinin iş hayatında kıymeti yok. İş hayatı için de çabalıyorum. Microsoft Office'teki programları daha iyi öğrenmek, Photoshop öğrenmek, HTML öğrenmek, CSS öğrenmek, temel düzeyde fotoğraf düzeltmeyi öğrenmek, SEO öğrenmek, Google Analitics gibi reklam ve pazarlama araçlarını kullanmayı öğrenmek, şunu öğrenmek, bunu öğrenmek...

Bu konunun tekrar gündemime gelmesi aslında geçenlerdeki bir konuşmadan kaynaklanıyor. Öncelikle son işimdeki görevimi size anlatayım: "inbound pazarlama uzmanı". Olay şu: Eskiden pazarlama tek yönlüydü, müşterilerin veya kullanıcıların rızası alınmıyordu. İnbound pazarlama ile onların dikkatini çekerek marka bağlılığı yaratmak. Bunun için de bir speşşşyaliiistin yapması gereken şey(ler) blog yazmak, site içeriği yazmak, meta description yazmak, backlink için başka sitelere yazı yazmak, o yazıyı yayınlatmak için yayıncılarla iletişime geçmek, SEO'ya uygun içerik üretmek, sosyal medyada içerik yayınlatmak, gerektiğinde çeviri yapmak, müşterinin web sitesinin nasıl daha fazla ziyaret çekeceğini düşünmek, içeriğin yanı sıra tasarım önerileri sunmak, varış sayfalarını düzenlemek, müşteri ilişkilerini yönetmek, kullanıcıları satın almaya ikna etmek, mailing fikri üretmek, bütün bu yapılanların sonuçlarını gözlemlemek, analiz etmek, yorumlamak. Elbette bunlar tek kişinin yapacağı işler değil. O yüzden sonuç müşteriden azar, işyerinde memnuniyetsizlik falan filan.



Neyse gelelim konuşmaya. Buraya gelirken çeviri yapmayacağını belirten ama tabii ki müşteri isteyince "aa öyle mi konuşmuştuk!?" tepkisiyle karşılaşan arkadaş haliyle sıkılmış. İyi niyetinden şüphe etmediğim, bizden sorumlu diğer bir arkadaş da bize sıkıntımızı azaltmak için daha fazla şey öğretebileceğini (karmaşık Excel tabloları vb) ve daha sonra bizim "yükselip" altımızda yazar/çevirmen çalıştırabileceğimizi söyledi. O gün aklımda zaten olan soru işaretleri daha da çoğaldı. Türkiye'de maaşın ve ayrıcalıkların artması için "yükselmek" gerekiyordu ama ben böyle yükselmek istiyor muydum? Yazı yazmak ve çeviri yapmak gerçekten bir şirkette paspas olmak mı demekti? Peki, gerçek bir kapitalist olduğumu düşünelim. O sıçramayı gerektirecek her şeyi öğrenmemle doğru orantılı olarak artacak mıydı bana sunulanlar? Bu kadar şeyi öğrendikten sonra ben bu şartlarda başkasının şirketi için çalışmayı isteyecek miyim?

Fordizmden önce her şeyin bir uzmanının olduğu ve Fordizmden sonra görevlerin bölünmeye başladığı söylenir. Şimdi o bölünenler iyice yayıldı ama tekrar birleştirilmeye başladı. Özellikle bizim gibi taşıma suyla dönen dandik ekonomilerde "canın isterse" diye olabildiğince işi tek bir kişiye kakalamak iyice normalleşti. İnsanlar da işlerini kaybetmemek için ödenmeyen fazla mesailere seve seve katlanıyor. Üstelik 6'da çıkmak konusunda "Memur muyuz biz?" sıkça duyduğum savunmalardan. Ajansta çalışınca tüy dikiliyor galiba ama ben henüz fark edemedim. Avrupa ve Amerika bu aşamalardan daha önce geçtiği için küçücük bir şeyin uzmanlığı bile hem maddi hem manevi karşılık buluyor (ayrıca mesai saatlerini düşürmeyi planlayan ülkeler var). Bunun buradaki karşılığı. "Sadece yazı mı yazıyorsun, hmm..." Türkiye'de bir beyaz yakalıysanız tek bir şeyde uzmanlaşma hakkınız yok. İş arkadaşlarınızı geçtim, işveren ve yöneticiler nezdinde "yetersiz" bir insan etiketi yersiniz.

Ekonomik kriz olunca bunu da bulunamazsın kafası en sevdiklerimden. Aslında hemen çekip gidememe nedenlerim arasında benim de biraz o kafada olmam vardı. Kendimi bir şekilde bir ofisle garantiye almak. Halbuki her an daha fazlasını "öğrenebilen" veya iş dünyasında karşılaştığımız üzere kendini öyleymiş gibi pazarlayan biri yerime geçebilir. Belki de geçse kendime saygımı yeniden kazanırdım; kendim için öğrenirdim, kendim için çalışırdım.

Ve dayanamayıp istifa ettim. Yine başka bir şey bularak...

İş hayatı hakkında film ve dizi görünce izlemeyi adet edindim. 2009 yapımı Exam de bunlardan biri. Filmin sadece konusunu okuyup beklentiyi yükseltmediğim için eksiklerine rağmen diken üstünde bir buçuk saat geçirdim. Tam zamanlı olması, tek bir odada bir grup insanla geçmesi açısından seyreltilmiş bir 12 Angry Men havası verdi. Ayrıca ünlü simalar olmaması kendinizi onların yerine koymanıza daha fazla yardımcı oluyor.

Terfi etmek isteyen on aday var. Film onların sabahleyin hazırlanmasından başlıyor. Sonra gri, neredeyse boş bir odaya alınıyorlar. Düzenli bir şekilde dizilmiş masa ve sandalyeler, masaların üstünde sadece Aday 1, Aday 2 yazan beyaz kağıtlar ve birer kalem var. Herkes masasına yerleşiyor. Kapının yanında silahlı bir güvenlik görevlisi var. Ortam tam olarak adayların gerilmesi için hazırlanmış. Adayları bilgilendirmek için içeri bir adam geliyor ve onlara bu oturum hakkında birkaç ayrıntı veriyor.

Tek bir soru var ve onu bulup cevaplandırmaları gerekiyor. Sadece 80 dakikaları var. Bu sırada kağıtlarına zarar vermeleri, güvenlik görevlisi ve adamla konuşmaları yasak. Bir şekilde buraya ulaşmayı başarmış bu seçilmiş adayların hepsi bu odadan zaferle çıkmayı hedefliyor. Bir yandan saate bakıp bir yandan fikir yürütmeleri lazım. Birlikte mi hareket etmeliler yoksa tek başlarına mı? Sorunun yanıtını öğrenmek için filmi izlemeniz gerekecek. Aşağıda birkaç süprizbozan olabilir.

Vahşi Kapitalizm


Böyle bir iş görüşmesi abartılı gibi gelebilir ama üniversitede okurken büyük bir şirkete girmek isteyen arkadaşların 11. görüşmede elendiğini duymuşluğum var. Ayrıca yine büyük bir başka markada grup görüşmeleri yapıldığı ve insan kaynaklarının insanları ikili gruplara ayırıp birbirlerini anlattırdığı görüşmenin ayrıntılarını da dinlemiştim. Bir nevi kedi fare oyunu. Parayı ve mevkiyi elinde tutanlar ona erişmeye çalışanlarla istedikleri gibi oynuyorlar, hele de onlar gibi milyonlarcası varken.

Neyse filme döneyim. Filmdeki görüşme tekniği gayet inandırıcı. (İnandırıcı olmayan, filmin sonunda milyonlarca dolarlık bir ilaç şirketinin  insanlığın hayrına iş yaptığının açıklanması.) Kağıdına bir cümle yazan Asyalı kadının daha en başta elenmesi de şaşırtmaz. Film, kapitalist çalışma ortamındaki ayrımcılığa da değiniyor gibi. Narsist bir karakter olan "Beyaz", en atak karakter ve konuşmacının birbirleriyle konuşmalarını yasaklamadığını fark edip inisiyatif alan ilk aday. Birbirlerine hitap etmek için isim takmayı önerir ve bütün isimleri kendi takar. Siyah, beyaz, sarışın, kahverengi, esmer, koyu renk ve sağır. İtirazlar gelse de insanlar bu ırkçı yaftalamayı benimser.

Kıyasıya rekabet içindeki adaylar arasında bir ikilem vardır. Yönetim onların tek başlarına mı yoksa bireysel olarak hareket etmelerini mi istiyordur. Birlikte fikir üretmeye başlarlar. Önlerindeki kağıtları değerlendirmeye çalışırlar. Gizli mesaj bulmak için lambaları kırarak morötesi, kızıl ötesi ışıkları ortaya çıkarırlar. Yangın alarmını çalıştırıp kağıtları ıslatırlar. Bir göz odada kimi karakterler birbirinin ayağını kaydırmayı bile akıl eder. Bu sırada onlara hiç katılmayan ve garip garip hareketler yapan Sağır'da bir şey olduğu barizdir.

Sartre ve Gizli Oturum

Çok konuşan Beyaz, Sağır'ın hiçbir şeye katılmadan oturmasına sinir olur. Sağır asosyal bir tiptir ve sürekli Fransızca bir şeyler sayıklar. Ortamda biraz Fransızca bilen Koyu Renk onun sayıkladıklarını çevirir, diğerleri de bunlarda anlam bulmaya çalışır. Beyaz iyice sinirlenip "Sartre mısın sen? Bırak filozofluk yapmayı" diye saydırır. Filmi izlerken fark etmemiştim ama sonradan Ekşi Sözlük'te bir yazarın Gizli Oturum alıntısını görünce ayıldım. Film göründüğü kadar yüzelsel olmayabilirdi.

"Cehennem başkalarıdır" sözünü çoğumuz duymuşuzdur. Gizli Oturum'un en vurucu sözlerinden biridir. İnsanların kendi özgür iradeleriyle seçtiği varoluşun başları karşısında değiştirilemeyeceğini savunur. Bu odadaki insanlar da bir süre sonra maskelerini atar ve geçmişleriyle, şimdileriyle kendileri olmaya başlar. Bu pozisyona bir tanesi hariç hepsi başvurmuştur, sadece Beyaz pozisyon için çağırılmıştır. Beyaz narsistliğini konuşturur, grubun dindarı Siyah manyağa bağlar, Sakin görünen Kahverengi daha manyak çıkar, kumarbazlığının yanı sıra askerliğini de konuşturarak işkenceciliğe soyunur. (Bazı açılardan Das Experiment'i de hatırlatıyor.) Herkes garip bir şeyler yaparken tek bir karakter kendini bozmaz.

Farklı Son mu Aynı Son mu?


Filmin sonu yukarıda da belirttiğim gibi inandırıcı değil. Ama sona kalan kadın karakter Sarışın hakkında birkaç kelam etmek gerekiyor. Yukarıda bahsettiğim kendini bozmayan karakter Sarışın. Yalnız Sarışın karakteri konusunda verilmek istenen mesaj konusunda ikilemde kaldım. (İzleyen varsa veya olursa yorumlarını beklerim.)

Sarışın hiçbir olayda kendini kaybetmez ama bir yandan da kendini öne atmaz, çoğunlukla inisiyatif almaz, riske girmez. Kimseyle ters düşmez, hatta zorda olanlara yardımcı olmaya çalışır. Filmde "aptal sarışın" klişesi yıkılıp sona kadının kalmasına başta sevindim. Fakat sonradan içime kurt düştü: Acaba seyirciyi tam da buradan yakalamak için yapılmış bir seçim olabilir miydi? (Yalnız en sonra "Durun bakalım, bu kadar olaydan ben sizin işinizi kabul edecek miyim?" dedikten sonra insanın içinin yağları eriyor. Ama tahmin edersiniz ki işi kabul ediyor.)

Yeniden çekilen çoğu film genelde ilkinini tadını vermez. Exam'in de orijinal, 2005 tarihli, İspanyol yapımı El Méthodo'nun daha kaliteli olduğu söyleniyor. (İngilizcesini çekmeseler olmaz.) O da bilgisayarda sırasını bekliyor. İzledikten sonra belki iki filmi kıyaslayabilirim.
Yine yeni bir gün, yine mesai. Ofiste, başkasının işinde çalışıp sıkılmayanı, bunalmayanı şahsen duymadım. Patron ayrı, yönetici ayrı. Çalışan olmak ücretli köleliğe, ofisler yarı açık cezaevlerine benzemeye başladı. Hele de Türkiye ekonomide yokuş aşağı giderken. Siz de gidişattan bunaldıysanız Nine to Five keyfinizi en az iki saat yerine getirecek bir film.

Filme özetle orijinal Horrible Bosses (Patrondan Kurtulma Sanatı) denilebilir. Ama kesinlikle çok daha komik ve çok da feminist. Katıla katıla gülmüş olsam da gerek Horrible Bosses, gerek Office Space gerekse The Office erkek karakterlerin çıkış yaptığı filmler. Bu filmde ise birbirinden ayrı karakterlerdeki üç kadının emek sömürüsü ve cinsiyetçilik potasında bir araya gelmesinin eğlenceli öyküsünü izliyoruz.

1980 yapımı filmde Jane Fonda, Lily Tomlin ve PMS Blues şarkısıyla bloğuma daha önce de konuk olan Dolly Parton oynuyor. IMDB'de 6,6 verenlerin elleri kırılsın diyerek konuya ve sürprizbozanlara geçeyim. (Yazması bile keyifli. İçimin yağları öyle eridi...)

"Pembe yakalı" kadınların çalıştığı kocaman bir ofis düşünün. Burada kadınlara belge işi yaptırılıyor. Judy Bernly (Jane Fonda) kocasından yeni ayrılmış ve hayata atılmak zorunda kalmış. Sudan çıkmış bir balık gibi şaşkın. Fotokopi makinesi bile onun için çok yeni. Violet Newstead (Lily Tomlin) daha baskın bir tip ve işyerinde hak ettiği terfiyi bekliyor. Dorelee Rhodes (Dolly Parton) da patronun seksi sarışın sekreteri. Bir de gıcık, cinsiyetçi, kapitalist patronu anmamak olmaz: Franklin M. Hart Jr (Dabney Coleman).

Patron bütün kozları elinde tutuyor gibi görünüyor. Judy'yi eziyor, Violet'in gelmesi gelen konuma başkasını koyuyor, Dorelee'yi de odasında taciz ediyor. Dorelee bir açıdan daha şanssız; hemcinsleri de patronla yattığını düşünüp ona sırt çeviriyor (başta Violet ve Judy de o kervanda). Daha sonra bu üçlü kaynaşıyor (evde ot çekecek derece kaynaşıyor). Ardından olaylar kopuyor zaten.

Filmin en keyifli anlarından bir kısmı kafaları güzelken her birinin patrondan kurtulmak için kurdukları hayaller. Ayrıntıya girmeyeceğim, izlerken eğlenmek en güzeli. O hayallerin etkisinde kalarak patronu öldürdüklerini zannetmeleri ve bunu örtbas etmek için yaptıkları sakarlıklar da bir o kadar eğlenceli. Daha güldüremezler derken patronun ölmediğini öğrenmeleri ve adamı kaçırmaları ile iyice zirve yapıyorlar. Anlatılmaz, izlenir. Tek bir yere vurgu yapacağım: Adam kaçmasın diye evde yaptıkları düzeneği es geçmeyin. Sonunda kadınlara ve adama ne olduğu da sürpriz olarak kalsın.

Nine to Five ofis hayatı konusunda yapılmış bence en iyi filmlerden biri. 1980 tarihli olduğuna bakmayın, bugün hala taptaze. Hem komik, hem feminist, hem emekten yana. Çok gülmek ve çok rahatlamak isteyenler kaçırmasın.