girişim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
girişim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Felsefe bölümünü ne bilinçli ne de bilinçsiz seçtim. Lisede madde madde verilen o garip ezber felsefeden nasılsa felsefenin özünde tatmaya değer bir şeyler olduğunu sezmiştim. Üniversite tercihlerinde üçüncü sıraya koymuştum. Ama sadece Boğaziçi Felsefe'yi. Niyetimin direkt felsefe olmadığı oradan belliymiş. Sonra kazandım bu bölümü, bana hayatımı kazandıracağını tahmin etmeden.

Felsefe, Türkiye'de epey önyargıyla yaklaşılan bir alan. Kimisi filozof eşittir dinsiz gözüyle bakıyor, kimisi de felsefe mezunu eşittir aç gözüyle. Şöyle muhabbetler klasik haline gelmişti:

"Nereyi kazandın?"
"Boğaziçi." (Bu cevap da direkt çakallık.)
"Ooo! Hangi bölüm?"
"Felsefe."
"Hııı...

Biz de Boğaziçi deyince bir şey sanmıştık bakışları eşliğinde biten lisans, bana onların hiç anlayamayacağı şeyler kattı. Ama ben size 4 yıl boyunca neler kazandığımı anlatacağım ki benden sonra felsefe kazananların yüzü biraz gülsün. Ayrıca, iş bulamamak bir Türkiye geleneği. Yığılma yaşanan çok popüler bölümlerden kaç kişi iş bulabiliyor? İş bulmak derken, karın tokluğuna kölelik şartları sunan işler değil kastım. Bu ortamda, felsefe aslında farklı yollar çizme olanağı tanıyor.

Bölümde okuyanların hepsi de felsefeyi kucaklamadı veya onunla yetinmedi. Bölüm değiştiren de oldu, çift anadal yapan da. Mezun olunca bankalardan insan kaynakları şirketlerine, reklam ajanslarından girişime pek çok yere dağıldık. Akademiye devam eden de oldu, benim gibi ofis havasında darlananlar da.

En baştaki soruma geri döneyim: Felsefe okumak ne işime yaradı? Hem edebi yazarlık, hem metin yazarlığı hem de girişim açısından bana kattıklarını birkaç maddede size anlatmaya çalışacağım.

Sorgulama


Eğitim sistemimizin ezbere dayandığı malum. Kültürümüzde de çok düşünmek insanı deliliğe sürükleyen bir şey veya en azından huzur kaçıran bir kabahat olarak görülür. Hele de felsefe gibi arı kovanına çomak sokan bir disiplin neredeyse lanetlenmiş durumda. Aşağıdaki anımı anlatınca bu yaklaşım anlaşılır hale gelecektir.

Felsefe bölümünün ilk dersi, PHIL 101, gelip çattığında o sırada bölüm başkanı olan Gürol Irzık içeri girdi ve bizi selamladıktan sonra ilk dediği şey şu oldu: "Biz bu derste her şeyi sorgulayacağız. Dinleri, kutsal kitapları, her şeyi." Daha önce hiç böyle bir söze hiç rastlamamıştım. Böyle bir şey aklımdan bile geçmemişti. Lise felsefe kitaplarında gördüğümden çok farklı bir felsefeyle karşı karşıya olduğumu anlamıştım. Tepkim ne mi oldu? "Neden olmasın?"

Hemen heyecanlanacaklara da peşin peşin söyleyeyim. Adam size bütün bildiklerinizi elinizden alacağım demeye çalışmadı. Hele bir sorun soruşturun bakalım ondan sonra bakış açınız ne olacak dedi aslında. Ben şüphe duymayı seçtim. Ne bu zamana kadar öğrendiklerime ne de insan aklına güvenmemeyi... Bu seçim, beni yazarken özgürleştirdi ve daha sıkı araştırma yapıp yazdıklarımın altını doldurmamı sağladı. Sorgulamak yeni bilgileri soğurmamı da kolaylaştırdı.

Edindiğim bu meziyetin edebi yazarlık açısından yararı apaçık ortada. Ama metin yazarlığında, yani reklam alanında da oldukça işime yaradı. Yaratıcılığın önündeki önyargı duvarını bir kere kaldırınca olanaklar sınırsız. Bu ürün nasıl anlatılır, şu müşteri ne ister, kim neye alınır, vb derken bir bakmışsınız dört dörtlük metinler çıkarmışsınız. Girişimde beyin fırtınası yapmamda bile felsefenin büyük katkısı var.

Argümantasyon


Bizde argüman, direkt eleştiri olarak algılanır ve eleştiri de genelde hakaret şeklinde olur. Hiçbir temele dayanmadan kişiye hakaret edenler, birbiriyle bağlantısız ifadeleri arka arkaya sıralayıp haklı olduğunu sananlar, sadece iki seçenek sunup birini seç diyenler... Felsefede bunların "safsata" olduğunu öğrendim. Sorgulamanın ardından gelen bu argümanları inceleme yeteneği de hem edebi açıdan hem de iş hayatı açısından yepyeni bir sayfa açmamı sağladı.

Ayrıca, felsefe okumadan önce dağınık düşündüğümü ve dağınık yazdığımı bilmiyordum. Kompozisyonda hep bir giriş gelişme sonuç olduğu söylenir. Biz de ona göre yazarız. Ama ne yazdığım girişler giriş, ne gelişmeler gelişme ne de sonuçlar sonuçmuş. Girişte sunduğum düşünceyi kendimde açımlayıp toparlayarak vardığım sonuçlar artık sağa sola savrulmuyor. Gayet bilinçli bir şekilde kafamda yazacağım metni oluşturuyorum, savunacağım argümanı belirliyorum ve yola koyuluyorum.

Öykü veya deneme yazmıyorum ki demeyin. Bence bu, metin yazarlarının da kendini geliştirmesi gereken bir konu. Kredi, sigorta, mobilya, moda, aklınıza gelebilecek her ticari konuda özellikle uzun bir blog yazısı yazarken bu argümantasyonun meyvelerini epeyce topluyorum. Sağlam temellere kurulmuş olan yazıyla önce kendimi, sonra da müşteriyi ikna ediyorum.

Girişimde ise sadece yazdığım metinlerde değil işin ilerleyişi hakkında fikir yürütmemde bu argümantasyondan yararlanıyorum. Bazen ortaklarımı veya arkadaşlarımı sinir edecek şekilde başka ihtimalleri ortaya atıyorum. Peki, böyle değil de şöyle olursa? En mantlıklı, en elverişli seçeneği bulana kadar "ya... ya..." bağlacına sıkı sıkı sarılıyorum.

Öyküleme


Girişim dünyasının son zamanlarda ağzını yaya yaya bahsettiği bir kavram var: "storytelling", yani hikaye anlatma. Öyküleme aslında "narration"ın tam karşılığı. Ama temel olarak neyden bahsetmek istediğimi tahmin etmişsinizdir. "Storytelling"den bahsedenler bir marka, bir marka algısı veya kişisel algı yaratmak için bunu bir hikaye etrafında döndürmenizin, bir hikayeyle güçlendirmenizin ne kadar önemli olduğuna değiniyorlar çünkü insanların bu markayla veya kişiyle olan bağını pekiştiriyor. Felsefe okuyan biri için bunun pek zor olacağını sanmıyorum.

Çok yakında bütün ürünlerimizi toplayacağımız şirketin adını bulduktan sonra iki yönlü bir hikaye yazdım. Şimdi sorsanız ürün isimlerimiz hakkında da en az bir sayfalık hikaye yazabilirim. Edebi yönümün ve bol kitap okumamın da katkısı var elbette ama felsefenin yukarıdaki sorgulama ve argümantasyonla ufkumu açmasının payını görmezden gelemem. İnsanların yüreğini titretir miyiz, onu zaman gösterecek. En azından, öykülemeyi farklı kişiler ve farklı markalar için yapabileceğimi biliyorum.

Bu meziyetlere sahip olmak için felsefeden mezun olduktan sonra onu bir kenara kaldırmak olmaz. Bahsettiğim bu katkıları görebilmek için bilgilerimi sürekli işledim ve mezun olduktan sonra da alakalı kitaplar okumaya devam ettim. İşle ilgili kitaplar iyi hoş ama bana Platon'lar, Descartes'lar, Sartre'lar ve diğer filozoflar çok daha fazla katkıda bulundu.

Bu yazıyı okuduktan sonra, felsefe kazanan bir tanıdığınız olursa umuyorum ki ona daha umutlu ve daha destekleyici bir gözle bakabilirsiniz.

Neden girişim?


Girişim dünyası bu aralar özellikle benim yaş grubum arasında oldukça popüler. Y Kuşağı denen etiketi bir kenara koyarsak, mevcut nesil daha yaşanabilir bir hayat peşinde. İş beğenmiyorlar, çalışmayı sevmiyorlar eleştirilerine katılmıyorum. En güzel zamanlarımızı feda edeceğimiz işlerin buna değmesini istiyoruz. Gelin görün ki, Türkiye'de şartlar gitgide saçma sapan bir hal almakta. Beğenmezsen binlercesi var mantığıyla ya düşük standartlara katlanmamız ya da işsizliğe razı olmamız gerekiyormuş gibi bir hava var. Bu atmosfer "kendi işini kurmayı" daha cazip hale getiriyor.

Ben de 80'li yıllarda doğan birçok akranım gibi, iyi okullardan mezun olunca her şeyin çözüleceğini sandım. Öyle olmadı tabii. Her "şunu da bitir" rahatsın aşamasından sonra daha çok uğraşmak gerekti. Yine de şanslıyım, küçüklükten beri sevdiğim yazmanın dahil olduğu işler yapa yapa bugüne geldim. Ne var ki, ağızları doldura doldura "Content is the king (İçerik kraldır [ille kral olsun zaten]) diyenler, içerik yazarlarına pek öyle kral/kraliçe muamelesi yapmıyor. Hele bir de serbest çalışmaya karar verirlerse vay onların haline...

Nasıl giriştim?


Kendime baktım:
- Yazmayı seviyorum.
- Gezmeyi seviyorum.
- İşimi ofis dışında da yapabilirim.

Girişimler hakkında çoktan konuşmaya başladığımız Selçuk Fatih Sevinç de aynı fikirdeydi. Bunları bir araya getiren ve ilgi çekebilecek ne yapılabilirdi? Çok düşündük, tartıştık. Piyasadaki eksiklikleri araştırdık. Her yer e-ticaret sitesi. Biz de mi bir şey satsak dedik ama ille önceden akıl eden biri çıkıyordu. Özgün fikir peşinde koşmaya başladık. Domain araştırdık. Neredeyse her şey alınmış, neredeyse her şey yapılmıştı.

Bir gün, bir beyin fırtınası anında parladı "Gezinmece" adı. Instagram "hashtag"lerinden biri, epey de kullanılıyor. Nasılsa o da alınmıştır derken "available (boşta)" yazısı güneş gibi parladı. Ee, domain'i aldık, sonra? Gezinmece adında bir seyahat sitesi ama ne? Buna bizim de tam manasıyla emin olmamız ve siteyi istediğimiz şekle sokmamız neredeyse bir yıl sürdü. İki konu daha en başta kafamızda netti: 1) müşteri için değil son kullanıcı için ürün, 2) bizim de keyifle kullanabileceğimiz bir "şey".

Elbette ürün çıkınca son kullanıcılarımızın fikri bizim için önemli olacaktı ama ne yalan söyleyeyim hiçbir üstün veya müşterinin yorumu olmadan kendi işime odaklanmanın keyfi başkaymış. İstersek aradığımızı bulamayalım (ki ne yalan söyleyeyim umutluyum), sadece bu keyif bile bana uzun süre yeter. Neyse, başladık isme de uyacak fikirler geliştirmeye. Site bir yıl içinde şekilden şekle girdi. Bir sürü şey ekledik, çıkardık. Yeri geldi, kendi yaptıklarımızı beğenmedik. Ne var ki, bu süreçte hiç sıkılmadım. Site kıvama geldikçe işler daha eğlenceli hale geldi.

Gezinmece şu açıdan şanslı: Kurucularından biri yazılımcı, diğeri içerik yazarı. Bu, masrafları neredeyse sıfıra çeken bir durum. Ne istediğimizi direkt belirlememize de olanak tanıyor. Beklememiz ve anlatmamız gerekmiyor. Yazılımcı tasarıma, yazar da içerik pazarlamasına aşina olunca Voltron oluştu. Elbette, girişim açısından daha yolun başındayız ve kendi alanlarımızda dahi sürekli kendimizi geliştirmek zorundayız ama en azından ilk adımı attık. Bir felsefe mezunu olarak, denemeyi yücelten Sartre'ın yüzünü kara çıkartmadım!

28 Mart 2016: Web sitemizi nihayet tanıtmaya karar verdiğimiz tarih, bizim için gerçek başlangıç. Evet, sonunda kıvama geldiğine inandık ve onu başka gözlerin de önüne serdik. Gezinmece budur demekle kaldık mı? Elbette hayır. Daha bir hafta içinde yepyeni özellikler ekledik, tasarım değişiklikleri yaptık. Ama 28 Mart öncesinden daha farklı durum: İş ciddi!



Gezinmece nedir?


Bu aşamalardan geçen Gezinmece tam olarak nedir?

Gezinmece, gezginlere özel sosyal medya ve içerik platformudur.

Tek cümleyle anlatmak gerekirse böyle. Gezinmeceyi farklı kılan bir diğer özelliği de sade ve minimalist tasarımı. Renkleri, butonları ve yerleşimiyle gözü yormayan, kullanımı kolay ve gezginleri teşvik edici bir web sitesi elde etmeyi hedefledik.

Peki, gerçekten gezginlere özel olan nedir?

Gezilerinizde yaşadıklarınızı paylaşmak istiyorsunuz. Başka gezginlerin yazdıklarını merak ediyorsunuz. Yazılarınız sosyal medyanın dehlizlerinde kayboluyor. Bir süre sonra başka gezginlerin yazdıklarını da bulamaz oluyorsunuz. Başka gezginleri takip edebilmek, kendi gezilerinizi onlarla paylaşabilmek istiyorsunuz. Ve bütün bunları TEK BİR YERDEN yapmak istiyorsunuz.

Gezinmece temel olarak bunun için var. İleride yepyeni özelliklerin ekleneceğini ve elbette kullanıcıların yorumlarına göre şekilleneceğini şimdiden haber verebilirim.

Gezginlere eksiksiz deneyim sunmak isteyen Gezinmece'nin üç temel işlevi var:

1. Gezginlerle kaynaşma

Gezinmecede herkesin bir profil sayfası bulunuyor. Notlarını, tarzını beğendiğiniz gezginleri TAKİP ET butonuna tıklayarak takip edebilir ve daha sonra ana sayfanızdaki TAKİP ETTİKLERİM butonundan onların yazdıklarına doğrudan ulaşabilirsiniz. Ayrıca, istediğiniz her bir notu beğenebilir ve her bir nota yorum bırakabilirsiniz.

2. Gezi notlarınızı paylaşma

İstediğiniz istikameti arama çubuğuna yazıp bulduktan sonra NOT EKLE butonuyla açılan pencereye anılarınızı ve önerilerinizi yazabilir, fotoğraflarınızı ekleyebilirsiniz. Fakat Gezinmece'de seyahat geçmişiniz sadece notlardan ibaret değil. Gezdiğiniz yerleri GEZDİM diye işaretleyebilir, TARİH EKLE ile gezdiğiniz tarihi takvimde işaretleyebilirsiniz. Ayrıca, profilinizdeki haritada gezdiğiniz yerler yeşil olarak görünecek, böylece dünyanın ne kadarını gezdiğinizi de görebileceksiniz.

3. Blogları takip etme

Gezinmece sevdiğiniz blogları takip etmeyi de kolaylaştırıyor. RSS Feed'i olan bloglara yeni eklenen yazılar BLOGLAR sekmesinde görünecek. Hem Gezinmece'den ayrılmadan o bloğu okuyabileceksiniz hem de o bloğa ziyaret kazandırmış olacaksınız. Blog sahibiyseniz ve RSS Feed'iniz varsa ve blog listesine dahil olmak isterseniz bize e-posta göndermeniz yeterli.


Gezinmeceyi istediğiniz zaman açıp okuyabilirsiniz ama üstteki maddelerde anlattıklarımızı yapabilmeniz için kayıt olmanız ve giriş yapmanız gerekiyor. Kayıt olmak çok kolay ve ücretsiz. Gezginler ve gezmeyi sevenleri oldukça keyifli bir deneyim bekliyor.

Hepiniz davetlisiniz!
Nightcrawler, İngilizcede geceleri ortaya çıkan solucan anlamına geliyor. Türkçeye de isabetli şekilde "Gece Vurgunu" çevirisi kullanılmış. Film iki saat boyunca insanı ekranın önüne mıhlıyor. Bittiğinde iki saat boyunca su molası için dahi ara vermediğimi fark ettim. Elbette eksiği gediği vardır ama bence geleceğin kült filmleri adaylarından biri olmasına engel değil.

Filmin yönetmeni Dan Gilroy. Başrol oyuncusu neredeyse tüm filmi sırtlanan Jake Gyllenhaal. Bu rol için oldukça zayıflayan ve saçlarına garip bir model veren Jake, oynadığı sinir bozucu karaktere tam manasıyla can veriyor. Rene Russo kendine çok iyi bakmış, altmış yaşında hala güzellik ve oyunculuk dersi veriyor.

Böyle sürprizbozan olsun. İş kurmak isteyen herkes ibret alsın.

Girişimcilik


Louis Bloom, kaybedecek hiçbir şeyi olmayan, ailesiz, işsiz bir adam. Eski model bir arabayla hurda hırsızlığı yapıyor. İşlediği suç sadece hırsızlık değil, hurdayı toplamak için izinsiz bölgeye de giriyor, adam da dövüyor. Gözlerinde hiçbir his yok. Adamın hissizliği dışında çok net bir avantajı daha var: Çene. Çalıntı hurdayı satarken bile pazarlık yapıyor. İstediği fiyat olmayınca düzenli iş istiyor, hırsızlığından dolayı iş de verilmeyince hurda işini bırakıyor. Adamın gözü kara. Kendine bir iş bulmaya kararlı. Zaten gece dolaşan bu karakter (Hüseyin Kıran'ın Gecedegiden karakterini hatırlatmadı değil), bir gece bir trafik kazasına koşan bir gece muhabirini görüyor. O sırada hayatının işini bulduğunu anlıyor.

Karşılaştığı muhabirlerden ve internetten bilgi ediniyor, tam manasıyla alaylı bir muhabire dönüşüyor. Parkta bisiklet çalarak ilk el kamerasını alıyor ve ardından ilk skandal haberini çekiyor. Hemen reytingleri biraz düşük olan bir haber kanalına gidiyor. Herkesten daha yakın çekim görüntü alabildiği için haberini kabul ettiriyor. Daha önce bir muhabirin telefonda biçtiği haber fiyatını daha da yukarı çekiyor. Başka hiçbir seçeneği olmadığı halde pazarlığa girişerek çıtasını koruyor (çıkarılacak ders 1).

İçmeye ayranı olmadığı halde yanına stajyer alıyor (çıkarılacak ders 2), özgüveni sayesinde hiç şüphe uyandırmadan tam bir patron profili çiziyor (çıkarılacak ders 3). Ayrıca yine içmeye ayranı olmadığı halde birkaç haber sonra (ilk haberinde görüntünün bulaşık gibi olmasından dolayı para kaybettiği için) kamerasının modelini yükseltiyor (çıkarılacak ders 4). Eski arabasıyla olay yerine yeterince hızlı gidemediği için altına en kırmızısından bir Dodge Challenger çekiyor (çıkarılacak ders 5 diyeceğim ama hayalini bile kuramadım). O kadar kırmızı arabayla dikkat çeker diye düşünmeyin, adamın öyle kaygıları yok. Birkaç yerde mantık hatası olarak geçmiş ama kameranın kırmızı ışığını da bilerek açık bırakıyor olabilir.

Haberleri tutmaya başladıkça pazarlığı yükseltip haberi sattığı kadınla birlikte her şeye sahip olmak istiyor. Kuracağı şirketinin veriyor ve kadından haber spikerlerine bu ada itibar kattırmasını istiyor. İşine o kadar hakim ve öyle çarpıcı haberlerle geliyor ki sonunda haber bülteninde kendinin ve şirketin adı geçiyor, videolarda logosu kullanılıyor (çıkarılacak ders 6). Adamın kafasında daha en baştan iş planı hazır halde (çıkarılacak ders 7) ve adım adım gerçekleştiriyor. En sonunda haber araçları ve çalışanları dahil şirketini kurduğunda gözlerindeki kararlılık okunabiliyor.

Tam da girişim için nereden işe başlasam, nasıl bir yol izlesem diye düşünürken film bende şöyle haykırma hissi uyandırdı:



Tabii bunca şey söyledim ama bu karakterin yaptıklarını yapmak herkesin harcı değil. Karakterde aslında antisosyal kişilik bozukluğu var. (Yine de patronları, CEO'ları ve onların elemanlarını nasıl harcadıklarını düşününce... Hatta bu konuda psikolojik araştırmalar bile var. Neyse, uzar gider böyle.) Yasaları çiğnemesi, olay yerine polisten önce gidip olay yerini ve kanıtların yerini değiştirmesi, bilerek polisle suçlular arasında kovalamaca yaratması, böylece dolaylı olarak bir polisin yaralanmasına neden olması, kendisine ayak bağı olduğunu düşündüğü stajyerini kovalamacada harcatması, soruşturmada polisin suratına baka baka yalan söylemesi ve haberden aldığı parayla kendine şirket kurması... Naçizane tavsiyem: Küfür rezervlerinizi dolu tutun, bu karakter için epey ihtiyacınız olacak.

Medya Eleştirisi


Filmde inceden inceye medya eleştirisi de yapılıyor. Nina Romino, işini korumak için haberlerde hiçbir skandaldan kaçınmıyor. Louis'in birçok çekimde yasayı çiğnediğini fark etmesine, görüntülerin vahşet içermesine, hatta kanıt niteliği taşıdığı halde, reyting uğruna yayınlamaktan çekinmiyor. Yasayı ve etiği hiçe sayıyor. Hatta Louis'in pazarlıklarına (veya şantajlarına) kendi haysiyetini hiçe sayan karşılıklar da veriyor. Özellikle arka sokaklarda olanların ve ölümlü kazalarla yangınların ilgi çektiğini öğrenip seyirciden de soğumuyor değiliz. Zamanın ruhu bu belki de. Zeynep Sayın'dan ödünç alacağım bir terimle "imgenin pornografisi". Görmeye zorlanıyoruz, zorlandıkça da görmek istediğimizin bu olduğunu sanıyoruz belki.

Bitirmeden önce son bir not: Film sadece gece geçiyor. Bu tarz filmleri sevenler kaçırmasın.