felsefe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
felsefe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster


Kitap çevirisi ticari çevirilere (mesela kullanım kılavuzuna çevirisine) göre daha zahmetli ama hiç şüphesiz bir o kadar da tatmin edici. İki yıldır yayınlanması beklediğim, yaklaşık 3'te birini çevirdiğim kitap da 2016'nın kasım ayında Say Yayınları tarafından yayınlandı.

"Bilim ve Din İlişkisi", "Biyografi Çalışmaları", "Entelektüel Kaynaklar ve Felsefi Arka Planlar", "Belirli Dini Gelenekler ve Kronolojik Dönemler", "Astronomi ve Kozmoloji", "Fen Bilimleri", "Dünya Bilimleri", "Biyolojik Bilimler", "Tıp ve Psikoloji", "Okült Bilimler" ana başlıklarına sahip kitap 840 sayfa. Başlı başına, çok yönlü bir okuma deneyimi.

Açıkçası birçok çeviri yaptım ama bu kitap gerçekten arkasında durup "Çevirmenleri arasında ben de varım" diyebileceğim bir kitap. Bilim, din ve felsefe başlıkları ilginizi çekiyorsa hiç kaçırmayın.

Felsefe bölümünü ne bilinçli ne de bilinçsiz seçtim. Lisede madde madde verilen o garip ezber felsefeden nasılsa felsefenin özünde tatmaya değer bir şeyler olduğunu sezmiştim. Üniversite tercihlerinde üçüncü sıraya koymuştum. Ama sadece Boğaziçi Felsefe'yi. Niyetimin direkt felsefe olmadığı oradan belliymiş. Sonra kazandım bu bölümü, bana hayatımı kazandıracağını tahmin etmeden.

Felsefe, Türkiye'de epey önyargıyla yaklaşılan bir alan. Kimisi filozof eşittir dinsiz gözüyle bakıyor, kimisi de felsefe mezunu eşittir aç gözüyle. Şöyle muhabbetler klasik haline gelmişti:

"Nereyi kazandın?"
"Boğaziçi." (Bu cevap da direkt çakallık.)
"Ooo! Hangi bölüm?"
"Felsefe."
"Hııı...

Biz de Boğaziçi deyince bir şey sanmıştık bakışları eşliğinde biten lisans, bana onların hiç anlayamayacağı şeyler kattı. Ama ben size 4 yıl boyunca neler kazandığımı anlatacağım ki benden sonra felsefe kazananların yüzü biraz gülsün. Ayrıca, iş bulamamak bir Türkiye geleneği. Yığılma yaşanan çok popüler bölümlerden kaç kişi iş bulabiliyor? İş bulmak derken, karın tokluğuna kölelik şartları sunan işler değil kastım. Bu ortamda, felsefe aslında farklı yollar çizme olanağı tanıyor.

Bölümde okuyanların hepsi de felsefeyi kucaklamadı veya onunla yetinmedi. Bölüm değiştiren de oldu, çift anadal yapan da. Mezun olunca bankalardan insan kaynakları şirketlerine, reklam ajanslarından girişime pek çok yere dağıldık. Akademiye devam eden de oldu, benim gibi ofis havasında darlananlar da.

En baştaki soruma geri döneyim: Felsefe okumak ne işime yaradı? Hem edebi yazarlık, hem metin yazarlığı hem de girişim açısından bana kattıklarını birkaç maddede size anlatmaya çalışacağım.

Sorgulama


Eğitim sistemimizin ezbere dayandığı malum. Kültürümüzde de çok düşünmek insanı deliliğe sürükleyen bir şey veya en azından huzur kaçıran bir kabahat olarak görülür. Hele de felsefe gibi arı kovanına çomak sokan bir disiplin neredeyse lanetlenmiş durumda. Aşağıdaki anımı anlatınca bu yaklaşım anlaşılır hale gelecektir.

Felsefe bölümünün ilk dersi, PHIL 101, gelip çattığında o sırada bölüm başkanı olan Gürol Irzık içeri girdi ve bizi selamladıktan sonra ilk dediği şey şu oldu: "Biz bu derste her şeyi sorgulayacağız. Dinleri, kutsal kitapları, her şeyi." Daha önce hiç böyle bir söze hiç rastlamamıştım. Böyle bir şey aklımdan bile geçmemişti. Lise felsefe kitaplarında gördüğümden çok farklı bir felsefeyle karşı karşıya olduğumu anlamıştım. Tepkim ne mi oldu? "Neden olmasın?"

Hemen heyecanlanacaklara da peşin peşin söyleyeyim. Adam size bütün bildiklerinizi elinizden alacağım demeye çalışmadı. Hele bir sorun soruşturun bakalım ondan sonra bakış açınız ne olacak dedi aslında. Ben şüphe duymayı seçtim. Ne bu zamana kadar öğrendiklerime ne de insan aklına güvenmemeyi... Bu seçim, beni yazarken özgürleştirdi ve daha sıkı araştırma yapıp yazdıklarımın altını doldurmamı sağladı. Sorgulamak yeni bilgileri soğurmamı da kolaylaştırdı.

Edindiğim bu meziyetin edebi yazarlık açısından yararı apaçık ortada. Ama metin yazarlığında, yani reklam alanında da oldukça işime yaradı. Yaratıcılığın önündeki önyargı duvarını bir kere kaldırınca olanaklar sınırsız. Bu ürün nasıl anlatılır, şu müşteri ne ister, kim neye alınır, vb derken bir bakmışsınız dört dörtlük metinler çıkarmışsınız. Girişimde beyin fırtınası yapmamda bile felsefenin büyük katkısı var.

Argümantasyon


Bizde argüman, direkt eleştiri olarak algılanır ve eleştiri de genelde hakaret şeklinde olur. Hiçbir temele dayanmadan kişiye hakaret edenler, birbiriyle bağlantısız ifadeleri arka arkaya sıralayıp haklı olduğunu sananlar, sadece iki seçenek sunup birini seç diyenler... Felsefede bunların "safsata" olduğunu öğrendim. Sorgulamanın ardından gelen bu argümanları inceleme yeteneği de hem edebi açıdan hem de iş hayatı açısından yepyeni bir sayfa açmamı sağladı.

Ayrıca, felsefe okumadan önce dağınık düşündüğümü ve dağınık yazdığımı bilmiyordum. Kompozisyonda hep bir giriş gelişme sonuç olduğu söylenir. Biz de ona göre yazarız. Ama ne yazdığım girişler giriş, ne gelişmeler gelişme ne de sonuçlar sonuçmuş. Girişte sunduğum düşünceyi kendimde açımlayıp toparlayarak vardığım sonuçlar artık sağa sola savrulmuyor. Gayet bilinçli bir şekilde kafamda yazacağım metni oluşturuyorum, savunacağım argümanı belirliyorum ve yola koyuluyorum.

Öykü veya deneme yazmıyorum ki demeyin. Bence bu, metin yazarlarının da kendini geliştirmesi gereken bir konu. Kredi, sigorta, mobilya, moda, aklınıza gelebilecek her ticari konuda özellikle uzun bir blog yazısı yazarken bu argümantasyonun meyvelerini epeyce topluyorum. Sağlam temellere kurulmuş olan yazıyla önce kendimi, sonra da müşteriyi ikna ediyorum.

Girişimde ise sadece yazdığım metinlerde değil işin ilerleyişi hakkında fikir yürütmemde bu argümantasyondan yararlanıyorum. Bazen ortaklarımı veya arkadaşlarımı sinir edecek şekilde başka ihtimalleri ortaya atıyorum. Peki, böyle değil de şöyle olursa? En mantlıklı, en elverişli seçeneği bulana kadar "ya... ya..." bağlacına sıkı sıkı sarılıyorum.

Öyküleme


Girişim dünyasının son zamanlarda ağzını yaya yaya bahsettiği bir kavram var: "storytelling", yani hikaye anlatma. Öyküleme aslında "narration"ın tam karşılığı. Ama temel olarak neyden bahsetmek istediğimi tahmin etmişsinizdir. "Storytelling"den bahsedenler bir marka, bir marka algısı veya kişisel algı yaratmak için bunu bir hikaye etrafında döndürmenizin, bir hikayeyle güçlendirmenizin ne kadar önemli olduğuna değiniyorlar çünkü insanların bu markayla veya kişiyle olan bağını pekiştiriyor. Felsefe okuyan biri için bunun pek zor olacağını sanmıyorum.

Çok yakında bütün ürünlerimizi toplayacağımız şirketin adını bulduktan sonra iki yönlü bir hikaye yazdım. Şimdi sorsanız ürün isimlerimiz hakkında da en az bir sayfalık hikaye yazabilirim. Edebi yönümün ve bol kitap okumamın da katkısı var elbette ama felsefenin yukarıdaki sorgulama ve argümantasyonla ufkumu açmasının payını görmezden gelemem. İnsanların yüreğini titretir miyiz, onu zaman gösterecek. En azından, öykülemeyi farklı kişiler ve farklı markalar için yapabileceğimi biliyorum.

Bu meziyetlere sahip olmak için felsefeden mezun olduktan sonra onu bir kenara kaldırmak olmaz. Bahsettiğim bu katkıları görebilmek için bilgilerimi sürekli işledim ve mezun olduktan sonra da alakalı kitaplar okumaya devam ettim. İşle ilgili kitaplar iyi hoş ama bana Platon'lar, Descartes'lar, Sartre'lar ve diğer filozoflar çok daha fazla katkıda bulundu.

Bu yazıyı okuduktan sonra, felsefe kazanan bir tanıdığınız olursa umuyorum ki ona daha umutlu ve daha destekleyici bir gözle bakabilirsiniz.

Yüzüklerin Efendisi okuyanlar zaten bilir, okumayanlarsa onun muhtemelen bir yüzüğün etrafında geçtiğini az çok tahmin edebilirler. Takanı görünmez yapan bir yüzüktür bu. Görünmez yapar yapmasına ama bir yandan kötülerin sizin yerinizi bulmasına da önayak olur. Ama öyle bir çekiciliği vardır ki takmadan edilmez. Yüzüğü, yapıcısı Sauron’dan ilk alan insan İsildur’un hayatı kararır. Gollum bu uğurda hobitlikten çıkar, Bilbo gençliğini tüketir, savaşçı Boromir Frodo’ya saldırmaya kalkar, Bilbo’nun yeğeni Frodo en yakın arkadaşını bile silip atar. Bu yüzüğe karşı çıkan pek olamamıştır. Ormanların güçlü kraliçesi Galadriel yüzüğü arzulamış ama nefsini kontrol altına sokup yüzüğü Frodo’dan almamıştır. Alsa zaten aşırı güçlü olan Galadriel’i durduracak hiçbir kuvvet kalmayacakken o, bu olayı büyük bir sınav olarak değerlendirir. Ama Yüzüklerin Efendisi’ndeki en ilginç karakterlerden birisi, Frodo’nun hem müstahdemi hem de en yakın arkadaşı olan Sam’dir. (İsminin uzun hali Samwise Gamgee’dir. “Wise” İngilizcede bilge demektir. Tolkien’ın bu laf oyununu muhtemelen kasıtlı yapmıştır.) Sam, bir süre yüzüğü taşımasına rağmen onu sürekli takmaz, çok lüzumlu olduğu için taktıktan sonra çıkartmasını bilir, müstahdemlikten büyük bir güç olmaya gidebilecekken bu fırsatı, onu başından savan Frodo’yu canını dişine takarak kurtarmak için kullanır, yüzüğün cazibesi ve gittikçe artan ağırlığı Sam’e işlemez. Önemli bir karakter ve ileride kral olacak Aragorn da bu yüzüğe tamah etmez, Frodo başlarda yüzüğü ona kendi isteğiyle vermeye kalktığında Frodo’nun elini nazikçe kapatarak yüzüğü reddeder.[1]

Bu ayrıntılar Platon’un Devlet’indeki Gyges’in Yüzüğü’yle ilgili kısmı hatırlatıyor. (Yüzüklerin Efendisi genel olarak Kelt mitolojisinden esinlense de evrensel olan bu konular dünyanın çeşitli yerlerindeki mitolojilerde de geçiyor.) “Gyges, Lydia kralının hizmetinde bir çobanmış, günün birinde bir sağanak ve bir deprem yüzünden yer çatlamış, hayvanların otladığı yerde derin bir yarık açılmış. Bunu görünce, şaşakalan çoban, yarığın içine inmiş ve orada görülmedik birçok güzel şeyler arasında, içi oyuk, üstü delik deşik, tunçtan bir at görmüş. Eğilip içine bakmış atın, insan boyundan büyük bir ölü görmüş; ölünün parmağındaki altın yüzükten başka bir şeyi yokmuş. Bu yüzüğü alıp yukarı çıkmış. Çobanlar, her ay sonunda olduğu gibi, krala hesap vermek için toplandıklarında, Gyges bu toplantıya parmağında yüzükle gelmiş. Otururlarken yüzüğün taşını farkına varmadan avucunun içinde çevirmiş. Bunu yapar yapmaz da yanında oturanlar kendisini görmez olmuşlar, nereye gitti diye soruşturmaya başlamışlar. Şaşakalmış herkes. Yüzükle oynarken taşı çevirince gene göze görünür olmuş. Böylece işi çakan Gyges, yüzüğün tılsımını denemiş, bakmış ki, yüzüğün taşını içeri çevirince görünmez oluyor, düzeltince görünüyor. Bunun üzerine saraya girenlerin arasına katılmanın yolunu bulmuş. Sarayda kralın karısını baştan çıkarmış, onun yardımıyla kralı öldürüp yerine geçmiş.”[2] (Devlet’in sonlarında ayrıca Hades’in miğferinin de adı geçer. Bu miğfer de ismi zaten “görünmez” anlamına gelen yeraltı tanrısı Hades’i görünmez yapar.)

Peki, zaten uzun uzun anlatılmış bu hikâyelerden burada bir daha bahsetmenin ne anlamı var? Masallar ve efsaneler büyülü anlatımları bir kenara konulduğunda özlerinde insan doğasına ilişkin çok çarpıcı tespitlerde bulunurlar aslında. Şimdi bir düşünün. Böyle bir yüzük buldunuz. İster takıp çıkarınca, ister döndürünce sizi görünmez yaptığını öğrendiniz. Görünürde eylemlerinizi kısıtlayacak hiçbir engel kalmadı. Ne yapardınız? Gollum veya Gyges’in mi yoksa Sam veya Aragorn’un yaptığını mı?

Çoğumuzun “fırsattan istifade” edeceği kesin gibi. Kimimiz hiç ihtiyacımız olmasa da çalacak, hatta diğer insanların canına kastedecek, kimimiz sadece ihtiyacı kadarını çaktırmadan alacak ve durmasını bilecek, kimimizse elinde böyle bir fırsat olmasına rağmen durumdan faydalanmaya çalışmayacaktır. Peki bu çeşitlilik neden? Cevap insan doğasında yatıyor olabilir mi? Ama peki insanlar doğuştan iyi de sonra öğrenerek mi bu hale geliyor ya da doğuştan kötüler ama iyi olmayı öğreniyorlar ve öyle davranıyorlar? Yoksa insan doğası hem iyiyi hem de kötüyü barındırıyor da bunlardan birisi ileride şartlara göre daha ağır basıyor?

Bu sorun insanlık kendini bildi bileli var. Çeşitliliğe bakılırsa Platon’un Devlet’te bahsettiği ve Doğu felsefelerinin de varsaydığı üzere insanda iyi ve kötü bir arada. Sadece iyi veya sadece kötü olmak mümkün değil. Bir kişide bunlardan hangisinin ağır basacağını büyük ölçüde dış dünya; diğer insanlar, aile çevre, deneyimler, eğitim belirliyor. Tabii ki bir insan kendi iradesiyle iyi veya kötü olmayı seçebilir. Ama bunun kendi özgür seçimi olduğunu nasıl belirleyeceğiz? Bu dış kuvvetlere, daha doğrusu bizim dışımızdaki insanlara, aileye, topluma “otorite” dediğimizi varsayalım. Otorite ve otoritenin yaptırımları (kanun, gelenek, görenek ve belki vicdan), yani engellemeler ortadan kalktığında insanlar neden olduğundan farklı davranır?

Sineklerin Tanrısı’nda ıssız adaya düşen çocuklardan birisi olan Roger, küçüklerden birini taşlamak ister. Ama önce onun etrafına küçük küçük taşlar atar. Etrafta hâlâ ona kızacak büyükler olacağının etkisinden kurtulamamıştır. Başka bir taş alır, bu sefer daha yakına atar. Onun önüne geçecek, onu cezalandıracak bir otorite figürü olmadığında ikna olduğunda taşı diğer çocuğun tam üstüne fırlatır.[3] (İleride işi daha da büyütür.) Sineklerin Tanrısı, masum varsaydığımız çocukların yetişkinler olmadığında nasıl canavarlaştığını anlatır. Bu, insan doğası hakkında eşsiz ayrıntılardan bahsetse de kurgusal bir yapıt olması ve gerçekle örtüşürlüğü açısından eleştirilebilir.

Bizzat Stanley Milgram tarafından gerçekleştirilen psikolojik bir deney daha aydınlatıcı bir örnek olabilir: Milgram Deneyi, sosyal psikolojide sık sık adı geçen ve yer yer etik açıdan hatalı olduğu iddia edilen bir sosyal psikoloji deneyidir. Milgram, İkinci Dünya Savaşı’nda Yahudi Soykırımı’nda rol alan herkesin Nazi taraftarlığıyla suçlanıp suçlanamayacağından merakla yola çıkarak insanların bir otoriteye itaat etmedeki istekliliklerini ölçen bir dizi deney yapar. Gazete ilanları ve posta yoluyla rastgele ve çeşitli olarak seçilen insanlara, üniversitede güya cezalandırmanın öğrenme üzerine etkisine dair deneyler yapacağı söylenir. Bir öğretmen, bir de öğrenci olacaktır. Bu rollerin kurayla belirleneceği söylenir ama her denek (onlar farkında olmadan) öğretmen yapılır. Öğretmen, öğrenciye kelime çifti öğretecek ve yanlış yaptığında önündeki kumanda panelinde 15 Volt’tan başlayıp 450 Volt’a kadar 15 birim aralıklı olan elektrik akımlarını öğrenciye yaptığı her yanlışta bir birim yükselterek verecektir. Öğretmenin göremediği öğrenciyse aslında Milgram’ın asistanıdır ve aslında elektriğe bağlı değildir. Aslen teypten gelen ses, voltaj arttıkça inlemeye, yalvarmaya ve bağırmaya dönüşüyordur. Ruh hastası olmadıkları halde 40 denekten 24 tanesi 450 Volt’a kadar çıkmışlardır. Sonuçlar ülkeler arası biraz farklı çıkmış, cinsiyetler arasında kayda değer bir fark bulunamamıştır. Binanın ciddiyetinin, otoritenin yakınlığının azaldığı durumlarda itaat oranı da azalmış. Deneklerin deneye toplu halde katıldıkları bazı deneylerde şok vermeyi reddedenler sayesinde itaat %10’lara kadar düşmüştür. (İtiraz oranının genelde eğitimle arttığı da görülmüştür.) Deneklerin çoğu deneyde çektikleri sıkıntılara ve sonradan öğrendikleri gerçeğe rağmen deney sonrası şüphelenilenin aksine acı çekmemişler ve öğrendiklerinden dolayı Milgram’a teşekkür etmişlerdir.[4]

Milgram’ın deneyi gösteriyor ki otorite insan davranışlarında belirleyici rol oynuyor. İnsanlar kararlarını çoğu zaman otoriteye devrediyorlar ve onun yerine davranış sergiliyorlar. Ama buna karşı çıkan bir kişi bile olsa sonuçta büyük değişiklik meydana getirebiliyor. Hem bireysel hem de toplumsal yönleri olan Görünmezlik Yüzüğü meselesi de insanların otoriteden muaf olduklarında yapabileceklerini gözler önüne seriyor.

Tekrar en başa dönelim. Bir Görünmezlik Yüzüğümüz var. Takınca görünmez oluyoruz ve istediğimiz her şeyi yapabiliyoruz. Hemen suç, yasak sayılan şeyleri mi yapmaya yöneliriz? Mesela hırsızlık, tecavüz, cinayet… Ya da diyelim ki zor durumdayız ve sadece yiyecek çalıyoruz. Yüzüğü çıkardıktan sonra bundan pişman olmalı mıyız? Ya da muhtemel “enayi” damgası yiyeceğimize rağmen hiçbir şekilde daha önce davrandığımızın aksine hiçbir davranış sergilemiyoruz. Bunu kendi hür irademizle mi yapıyoruz yoksa otoritenin yokluğunda bile ondan öğrendiklerimiz bizim eylemlerimize şekil veriyor?

Son durumda otoritenin yokluğunun Sineklerin Tanrısı’ndaki gibi yokluğunun kademe kademe fark edilmesiyle davranışlarda farklılaşma meydana geliyorsa önceden gerçekleştirilen eylemlerin hür iradeye değil dışarıdan bir engellenmeye bağlı olduğu anlaşılabilir. Otorite olmadan da “iyi” addedilen davranışlara devam ediliyorsa o zaman bir seçimden söz edilebilir belki. Ama bu kişi zaten özgür seçimler yapıyorsa Milgram’ın deneyine katıldığında itiraz edenler arasında bulunması da muhtemel olacaktır.

İnsanların büyük bir kısmının tercih edeceği ilk yönelimde aslında bizi şaşırtan bir şey yok. Kötü biri ya da kötülüğün ağır bastığı birisi bunu zaten bir yüzük takmaya gereksinim duymaksızın gerçekleştirecektir. Yüzük takınca o zamana kadarki engellemelerinden kurtulan “iyi” varsayılan insanların suça, ahlaksızlığa yönelmesi de bir açıdan normal. O zamana kadar bir toplum içinde yaşadığı için onun kurallarına ve kurumlarına itaat etmek durumundayken yüzüğü takıp “bağımsız” bir birey olarak hareket etmeye başladığında insan, elbet farklı davranacaktır. Bu durumda yaptıklarına iyi veya kötü demek de belki yanlış olur. Kime ve neye göre? (Ayrıca otoritenin yokluğuna alışıldıktan sonra olumsuz addedilen davranışlarda azalma da yaşanabilir, belki de yeni bir otorite oluşturulur.)

Normal şartlarda hayatını devam ettirebilmesi için edinmesi gereken şeyleri edindiği için otoritenin yokluğunu fırsat bilene ne denilebilir? Bu insan bireysel açıdan kötü olduğunu düşündüğü bir şeyi yapıyor ama toplumsal açıdan da (kanun vs’ye haricinde, manevi olarak) kötü sayılabilir mi? Bisiklet Hırsızları filmindeki baba, zar zor edindiği işe gidip gelmesi için sahip olması şart olan bisikletini çaldırdığında, yenisini alacak gücü olmadığı için, kimse onu görmezken başkasının bisikletini çalmakta haksız mıdır?[5] (Filmde baba önce bisikletini bulsunlar diye polise gitmiştir ama o kadar çok hırsızlık olayı olmaktadır ki polis yardım etmeye çalışmaz bile.) Kısa da olsa bahsetmek gerekirse Hegel’in bu duruma muhtemel bir yanıtı olacaktır: Bisikleti çalan da, bisikleti çalınan da mağdurdur (sonuçta onun da hakkı elinden alınmıştır) ama mağduriyet seviyeleri farklıdır. Burada da muhtemelen bisikleti çalan daha mağdurdur.

Otorite ve iktidar deyince biraz Foucault’ya da değinmeden olmaz. Foucault, iktidarı salt kötü olarak değerlendirmez. Ona göre, bireyler özgürlüklerini halihazırda bulunan iktidar içerisinde tanımlarlar. Bu da “normalleştirilmiş” olduklarını gösterir. “Normalleştirme: iktidarın, bireyleri doğruluk oyununa sokarak normal olmayan olarak görülen bireyleri toplumun geneline uydurma işlemidir.”[6] Yani bireyler mevcut otoriteyi kabul ederler, kendilerini ona göre şekillendirirler, sonra da otorite içindeki sınırlı özgürlüklerini sürdürmeye devam ederler. Ama otorite insanları öylece başıboş bırakmaz. Bir çeşit cezalandırma (ve ödüllendirme) sistemi koyar. Bununla normalin dışına çıkmaya yeltenen bireyleri genelin içine çeker ya da o bireylerden ibret yoluyla diğer bireylerin çizgiyi aşmamasını sağlar. Milgram’ın deneyinde otoriteyi sorgusuz sualsiz kabul eden bireyler için cezalandırma gerekmemiştir bile. Sineklerin Tanrısı’nda otorite kalkınca çocuklar “özlerine dönmüş” ama kendi içlerinde biri iyi diğeri kötü sayılabilecek iki otorite oluşturmuşlardır yeniden. Bisiklet Hırsızları’nda baba İkinci Dünya Savaşı’nın İtalya’da yarattığı otorite boşluğunun mağdurudur; birisi onun bisikletini çalar, o da bir başkasınınkini.

Hegel bireysel özgürlüklerin Geist’ın (ruh, zamanın ruhu) tecelli ettiği devlete bireysel özgürlüklerin tesliminin mutlak özgürlük için gerekli olduğunu savunur. Ona göre, otoritenin olmadığı durumlarda insanlar daha özgür değillerdir. Yani insan otoriteye muhtaç mıdır? (Sonradan yerleştiği adada oranın yerlisi Cuma’yı hizmetlisi yapmasını saymazsak) Robinson Crusoe gibi yaşamak mümkün değil midir? Unutmamak gerekir ki Robinson tek başınadır. Günümüzde bu neredeyse ütopik bir deneyimdir. Toplu halde yaşamak, toplum mudur otoriteyi meydana getiren?

Otoriteyi sorgulamayanlardan ziyade sorgulayanları açıklamak daha zor gibi. Otorite mevcutken ve kendini hissettirirken bunu bazıları, mesela Samwise Gamgee gibi, nasıl reddedebilir? Hegel, bu insanların aslında Geist’ı içselleştiremediklerini, o yüzden özgür olamadıklarını savunur. Yani bir nevi birey kaynaklı bir sorundur. Platon’un Devlet’indeyse böyle bir karşı çıkıştan yöneticilerin Formları (kısaca fiziksel dünyanın dışındaki mutlak değerler demekte sakınca yoktur umarım) iyi uygulayamamasını sorumlu tutar. Karşı çıkanları doğrudan (en azından birey bazında) haklı bulmaz ama bir yandan neredeyse öyle bir yönetimin buna müstahak olduğunu anlatarak bunu meşrulaştırır. Belki de sonuç olarak şu savunulabilir: Doğduğumuzdan itibaren bir otoriteye maruz kalırız ancak bu, (karşı çıkanların haklı ya da haksız olması bir yana) onun hiç sorgulanmayacağı anlamına gelmez. Yüzüklerin Efendisi’nde sıkça değinilen ama Gyges’in hikâyesinin bittiği yerden erişilemeyen bir de soru düşüyor insanın aklına: Platon’un şikâyet ettiği türden bir yönetime karşı gelen birisi, genelin durumunu düzeltmek için yüzüğü şahsi çıkarları dışında kullanamaz mı?

İnsanlık tarihi boyunca cevabı tam olarak bulunamamış bir sorunun yanıtını bu kısa yazıda da bulmak pek mümkün değil. Zaten ilerledikçe yanıtlardan çok, sorular artıyor. En azından fikir sahibi olabildiğimiz bazı hususlar var. Her insanın doğası birbirinin aynısı değil, daha doğrusu sırf iyi ya da sırf kötü insanlar muhtemelen yok. Aynı durumlar farklı insanların farklı davranışlarına yol açıyor. Bu farklı doğadaki insanlar birleşip toplumu meydana getirdiklerinde insan doğasının boyutu değişiyor. Toplumun getirdiği maddi ve manevi yaptırımlar, dışsal bir otorite doğduğu andan itibaren insan doğasına şekil veriyor. Farklı insanlar, farklı engellenmeler, farklı sonuçlar. Aslında neyin insan doğası, neyin sonradan öğrenilmiş olduğunu belki de hiç ayırt edemeyeceğiz. Tabii bir Görünmezlik Yüzüğümüz olmazsa…

[1] Yüzüklerin Efendisi Birinci Kısım Yüzük Kardeşliği, Yüzüklerin Efendisi İkinci Kısım İki Kule, Yüzüklerin Efendisi Üçüncü Kısım Kralın Dönüşü, J.R.R. Tolkien, Metis Yayınları.
[2] Devlet, Platon, Türkiye İş Kültür Yayınları, s. 44.
[3] Sineklerin Tanrısı, William Golding, Türkiye İş Kültür Yayınları, 8. baskı, 2006, s. 257.
[4] http://tr.wikipedia.org/wiki/Milgram_deneyi, http://sozluk.sourtimes.org/?t=milgram+deneyi.
[5] Bisiklet Hırsızları (Ladri di biciclette), Vittorio de Sica, 1949.
[6] http://www.felsefeekibi.com/site/default.asp?PG=1540

Görünmezlik Yüzüğü

by on 14:09:00
Yüzüklerin Efendisi okuyanlar zaten bilir, okumayanlarsa onun muhtemelen bir yüzüğün etrafında geçtiğini az çok tahmin edebilirler. Takan...
Küçük bir kız düşünün; kimilerine göre sekiz, kimilerine göre on iki yaşında. Bir ailesi, yeri yurdu yok. Sahip olma hırsına sahip değil, terk edilmiş bir tiyatroda bir oyukta yaşıyor. Orada yaşayanlar doyuruyor kızın karnını. Seviyorlar Momo’yu, çünkü Momo gerçek bir insan. Ve hepsinden ötesi eşi benzeri bulunmaz bir dinleyici. İnsanların dertlerine konuşarak değil, dinleyerek çözüm buluyor. Herkes mutlu mesut, arkadaşlarıyla güzel vakit geçirmekte. Ama tabii ki bu böyle sürüp gitmez. “Duman adamlar”, kentlerden sonra bu küçücük yere sayfiye amaçlı gelmiyorlar. Bu insanları hayatlarını boşa harcadıklarını söyleyip kandırarak onların zamanlarını çalmak peşindeler. Çok geçmeden ahali onların zaman tasarrufu yalanlarına kanıp daha çok çalışma ve para kazanma hevesiyle arkadaşlarıyla vakit geçirmez olur. Buna en çok üzülense Momo olur haliyle. “Duman adamlar” Momo’yu da kandırabilecekler midir? Yoksa Momo tek başına ya da belki de umulmadık bir yardımla karşı koymaya çalışacak mıdır?

Michael Ende’nin bu eserini çocuk kitapları kategorisiyle sınırlamak büyük bir haksızlık olur. Kitabın anlattığı konu pek çok değme profesörün dahi üzerine kafa patlattığı bir şeydir aslında: Kapitalizme karşı çıkış. Ama Michael Ende bunu tumturaklı terimlerle yapmaz, fantastik bir öyküye çevirir. Hem de öyle akıcı ve samimi bir öykü olur ki bir başladığınızı, bir de bitirdiğinizi fark edersiniz. Momo’nun içinden beğendiğim unsurları aktarmak istemem. Zira kitabın içinde o kadar çok hoşuma giden öğe var ki bir başlarsam kitabın tamamını anlatmış olmaktan korkarım. Ancak şunu söylemeliyim ki Momo boyunu hayliyle aşan bir işe girişiyor.

Üniversitede, Sosyal ve Politik Felsefe dersinde öğretim görevlisi bize şu anda kafamıza göktaşı düşebileceğine inanıp inanmadığımızı sordu. Hemen hepimiz “Evet,” dedik. “Peki ya kapitalizmin yıkılması?” diye devam etti. Sınıftan mırıltılar yükseldi ve ortak cevap “Hayır,” oldu. Öğretim görevlisi bu yanıtı beklediğini ve çoğu kişinin böyle düşündüğünü belirtti. Halbuki dünya tarihinde göktaşı düşmesinden çok rejim değişikliği yaşanmıştı. Ona göre, insanlar bu sistem karşısında kendilerini çaresiz hissediyorlar ve artık bir değişimin imkânsız olduğunu düşünüyorlardı.

İşte Momo da tam bu yüzden önemli. Naif bir dille küçücük bir kızın bile tepkisini ortaya koyabileceğini, değişiklik yapma gücüne sahip olduğunu gösteriyor. Momo belki de şöyle haykırıyor: “Haydi, kendi elinizle teslim ettiğiniz zamanınızı almanın tam sırası!”

Bu sene boş vaktimi daha da boş geçirmemek adına Tüyap’ta düzenlenen 27. Kitap Fuarı’nda katılabileceğim kadar söyleşiye katılmaya ahdettim. Bu yılki fuarın konusu “1968: Kırk Önce Kırk Yıl Sonra” idi. Bu konudaki bilgimin kıtlığını giderebilmek ve cehaletimi biraz giderebilmek için programdan beğendiğim söyleşileri işaretledim. Etrafımdakilerin beni manyak olarak nitelendirmesine rağmen, Anadolu yakasının bir ucundan Avrupa yakasının diğer ucuna, dokuz günlük fuarın beş gününe, toplamda on altı söyleşiye katıldım. (Bunu bilgiye, daha doğrusu öğrenmeye olan açlığımla açıklayabilirim. Öyle ki fiziksel açlığa tahammülü olmayan ben, birkaç poğaçanın yarattığı tokluk hissiyle söyleşiden söyleşiye koşabiliyordum. Hiç pişman değilim. (Ayrıca aldığım kitap sayısını bu sefer en az düzeyde tutarak bu çetin irade sınavını da geçmiş oldum.)

Felsefe, politika, müzik, sinema, tiyatro ve fotoğrafçılık gibi pek çok alanda yapılan konuşmalar, benim bundan sonra okumak istediğim kitaplar ve ilgilenmek istediğim konulara epey yön verdi. Hatta Cuma akşamı eve döndüğümde kitaplığımda reform yaptım desem yeridir. Pazar, Pazartesi, Çarşamba, Perşembe ve Cuma günleri fuara geldim. Cuma haricindeki günlerde katılımlarımı tek başıma gerçekleştirdim. Tek tek nelere katıldığımı anlatmak yerine beni en çok etkileyenlere ağırlık vermeyi tercih edeceğim.

Pazar günkü “Avrupa’da 1968 Hareketi” adlı Tarıq Ali söyleşisi, katılımın gördüklerimin arasında en fazla olduğu ve şahsen de en fazla feyz aldıklarımdan oldu. Tarıq Ali, ağırlıklı olarak savaş karşıtı yönüyle, politikaya tarafsız sayılabilecek bakışıyla ve din hakkındaki görüşleriyle bir nevi benim zihnimdekileri dillendirdi. (Nelerden bahsettiği ayrı bir yazı konusu olabilir.) Konuşmasını İngilizce yaptı. İyi ki kulaklık almamışım. Kulaklıklar iade edilirken, beş dakika sonra başlayacak yeni söyleşiden önce, yayınevinin standına koşup kitap alarak Tarıq Ali’ye imzalatmayı başardım. Söyleşisinde özetlediklerinin bir bütünü olan bu kitap “Sokak Savaşı Yılları”.

Pazartesi günkü söyleşiler arasında “Kadın Sorununun Neresindeyiz?” adlı Server Tanilli söyleşisi çok iyiydi. Sorunun çözüm noktasından epey uzakta olduğumuz konuşulurken Server Tanilli belirttiği üzere kadınlara söz verdi. Yaşının getirdiği bazı fiziksel olumsuzluklara rağmen davasını hararetle sürdürmesi beni etkiledi. Zaten söyleşide kendisini bilim insanı değil de daha çok dava insanı olarak gördüm. Kadınlar hakkında o kadar gelişme sağlanmışken ilerlemek yerine gerilemeye başlanmasını içine sindiremiyordu. Gerek politik gerekse toplumsal açıdan, kadınların eşitlik için mücadele etmesi gerektiğini vurguladı.

Söyleşilerden aldığım tatmin açısından Nirvana’ya ulaştığım gün Perşembe günüydü kesinlikle. En çok da Afşar Timuçin’in “Felsefeden Estetiğe” söyleşisine katılmak istiyordum. 11.30’da bindiğim otobüs ancak 1’i geçerken Taksim’e ulaşabildiğinde 2’deki söyleşiyi kaçıracağım diye parmaklarımı yemek üzereydim. Servis 13.30’da hareket ettiğinde birileri iç sesimi hoparlöre bağlasa çok eğlenirdi herhalde: “Haydi şoför amca, haydi, daha hızlı. Kestirme olan yoldan git. Trafik, n’olur tıkanma. Hay ben bu kavşağın…” Ve neredeyse mucize denebilecek bir sürede fuar yerine ulaştık. Bağırma ve koşmaya programlanmış vahşi çocuk sürüleri arasından 2’yi tam 10 dakika geçe söyleşinin yapıldığı salona daldım.

Afşar Timuçin’i sanırım kitap kapaklarının ciddiyetinden dolayı katı bir felsefeci olarak gözümde canlandırmıştım. Konuşan ton ton adamı görünce afalladım birkaç saniye. Öncelikle felsefeden estetiğe geçiş, daha doğrusu estetiğin felsefeden ayrılması sürecini anlattı. Az çok üniversitede okurken bildiğim şeylerdi. (10 dakika konusunda içim ferahlamıştı.) Bunları anlatmama gerek yok. Ama felsefe konusunda hemfikir olduğum noktaları belirtmek isterim.

Eskiden diğer bilimlerin/disiplinlerin felsefeden ayrı olmadığı düşünülürdü. Eski Yunan’daki felsefeciler felsefe eğitiminin yanında astronomi, tarih vb birçok dalda da eğitim alırlardı. Zaman geçtikçe bunlar birbirinden koparıldı. Felsefe tek başına, diğer alanlardan soyut bir hal aldı. Felsefe okurken zorunlu matematik ve bilim dersleri ve bunlar dışında serbest seçmelilerde tarih, dil, edebiyat, güzel sanatlar ve spordan pek çok ders almamın ne kadar isabetli olduğunu bir kez daha fark ettim. Ama analitik felsefe ağırlıklı bir eğitim aldığım için felsefe, onunla benim gibi haşır neşir olmayan insanlar için soyut kalmaya mahkûm oldu.

Söyleşinin sonunda da felsefe mezunu olduğumu ve bundan memnuniyetimi belirterek felsefeyi insanlarla nasıl kaynaştırabileceğimizi, felsefecilerin dünya dışı varlıklar olmadığını nasıl anlatabileceğimizi sordum. “Anlatamayız,” dedi. Daha yakın zamanda doçent bir arkadaşının Kant üstüne yazdığı yazıdan bir cümle okumuş ve anlamamış. “Biz anlayamazsak başkaları hiç anlamaz. Anlaşılır ve günlük bir dille yazmalıyız,” diyor. Kesinlikle katılıyorum. Zaten felsefe fazladan bir anlama çabası, beyin egzersizi gerektiriyor, bir de bunu kelimelerle zorlaştırmaya ne gerek var?

Afşar Timuçin felsefenin tarafsız olması gerektiğini düşünüyor ve politik görüşün felsefe dışında bırakılmasını savunuyor. Bence de felsefe hiçbir ideolojinin altında kalmamalı. Ama özellikle lise felsefe kitaplarına bakıldığında felsefenin çok farklı yerlerde olduğu ve iktidardaki fikirlerin bir yansıması olduğu görülebilir. Bir de en son bıraktığımda felsefi akımların özellikleri madde madde alt alta sıralanmıştı, felsefi bir katliam şeklinde. (Bu da “Niye lisede felsefe öğretmeni olmak istemiyorsun?” diye soranlara cevap olsun.)

Ne kadar “Batı” demenin yanlış olduğunu savunsa ve Doğu-Batı sınırının yusyuvarlak bir dünyada nereden başladığının belirlenemeyeceğini belirtse de, uzmanlık alanını akademik alanda bahsedildiği şekliyle “Batı Felsefesi” şeklinde söylemek durumunda kaldı. (Ben de öyle sürdüreceğim.) Zamanında Doğu Felsefesi hakkında ders verilmesi istenmiş, başta reddetmiş, ama sonra ısrarlar sonucu o konuda kitaplar okuyarak kendisinin pek de tatmin olmadığı bir şekilde Doğu Felsefesi anlatmış. Doğu Felsefe’nin tam bir felsefe olmadığı görüşüne katılmadım. Batı’da ortaçağ yaşanırken Doğu şaşaalı klasik dönemini yaşıyordu. Batı’daki felsefi ve bilimsel pek çok gelişme o dönemde Doğu’da gerçekleşmişti. Ama bu konu da bu yazının masadını aşar. Yaşanan kriz beni adım adım felsefede yüksek öğrenimine taşırsa, belki de çok daha ayrıntılı bir araştırmanın sonucunu aktarabilirim ileride.

Afşar Timuçin bazen bir çarşıda-pazarda yürürken etraftaki bütün insanların felsefeyle ilgilendiğini düşlermiş. “Bizimkisi de böyle bir hayal işte,” diyor. Ne güzel olurdu… Sırf felsefe de demeyelim, en başta dediğim “bilgi/öğrenme açlığı”na herkes sahip olsa mesela… Şöyle bir bakındım etrafıma. Katılımlar daha fazla olabilirdi. Ama neredeyse İstanbul’un dışı olan bu yere bu kadar insanın gelmiş olması bile sevindirici aslında.

En son katıldığım söyleşi Cuma günkü “68’in 40. yılında Che Guevara”ydı. Frolian Gonzalez Küba’da Che konusunda birçok araştırma yapmış ve kitaplar yayımlamış. İspanyolca konuşmasına rağmen dedikleri çevrilene kadar neyden bahsettiği az çok anlaşılıyordu. Dinleyiciler arasındaki 68’li bir amca bastonu elinde, hararetli hararetli sorusunu sordu, sonunda da İspanyolca sloganını attı. Heyecanını hâlâ ilk günkü gibi taşıdığını kendi de söyledi. Biraz daha genç olsa bastonunu atıp devrime koşacak. Tarıq Ali’den sonra en geniş katılımlı söyleşi de buydu ve diğerlerine oranla gençler (özellikle liseliler) daha fazlaydı.

Gençler deyince, benim neslimden böyle söyleşilere çıkıp bir saatliğine de olsa insanları aydınlatma çabasıyla fikirlerinden bahsedecek birileri olacak mı diye merak ettim. Yoksa bu insanlar buraya geldikleriyle, sonra da yaşlanıp ardından da dünyadan göçtükleriyle mi kalacaklar? Umarım öyle olmaz…

Merhabalar,

İnsan bazen bir şeyi çok yapmak ister de, yapmadığı için kendine hep bir mazeret bulur ya hani. Benim de yazma konusunda kendime uydurduklarımı yan yana koysam Çin Seddi kadar uzun olur herhalde. İlk cümleyi bulmak veya yazıyı sürdürmek gibi bir sorun değil benimkisi, yazdıklarımı insan içine çıkartabilmek. Sonunda mazeretleri bir kenara attım ve artık burdayım.

Blog olması itibarıyla burada, deneme tarzı, nispeten kısa yazılar olacak. Konular, felsefeden edebiyata, sinemadan mitolojiye ve şu an benim için de muamma olan alanlarda değişiklik gösterecek. Ne olursa olsun hepsinin ortak yolu, düşünmekten geçecek.

Herkesin anlayabileceği şekilde yazmak en önem verdiğim unsurlardan birisi. Karmaşık yazılar çok az sayıda ve zaten konuya hâkim kişilere hitap ediyor. Bu yüzden terimlere ve uzun cümlelere sığınmayacağım. Ama şu da var ki sesimi genele duyurmaya çalışırken geneli savunmayacağım.

Benim derdim özetle bu. Ne demek istediğim ilerleyen zamanlarda daha iyi şekillenecek. Umarım çoğalan yazılar ve yorumlarla birlikte, bilgilerimiz günlük yaşamımızda kendilerine etkin bir yer bulmuş olur.