edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Türkiye’de yoğun olarak hissetsek de dünya genelinde ataerkil bir toplum yapısı hüküm sürüyor. Pagan uygarlıkların tanrıçalarından, kutsal kadınlarından, Amazon efsanelerinden, Kibele’den bu noktaya nasıl gelindi? Yüzyıllardır incelenen ve bazı yanıtlar aranan bir süreç bu. Çok kısa bir özetle: Yerleşik hayata geçilmesi, ardından sanayinin gelişmesiyle birtakım roller belirlenmeye başladı. Kadınlar gitgide toplum sahnesinden geriye itildiler. Biyolojik farklar toplumsal roller haline getirildi, anaerkil toplum yerini ataerkil topluma bıraktı. Yakın tarihte kadınlar seslerini yeniden çıkarmaya, haklarını yeniden aramaya girişti. Büyük başarılar da elde edildi. Günümüzde kadınlar artık birçok alanda yer alabiliyor, kendilerini gösterebiliyor. Ama gerçekten de özgürlüklerini, eşitliklerini elde edebildiler mi?
Temele inildiğinde görülecek ki yanıt olumsuz. Edebiyat dünyası istisna değil. Başka alanlardaki gibi burada da kadınlar hakkında kökleşmiş yargılar mevcut. Leyla Erbil, Eski Sevgili’deki “Biz İki Sosyalist Erkek Eleştirmen”[1] öyküsünde bu durumu, erkek eleştirmenlerin kadın yazarlara bakış açısını anlatır. Sürpriz bir bakış açısı değildir bu: Kadın, ne kadar yazsa da çizse de, akıl yürütse de kendini savunsa da nihayetinde kadın, cinsel bir objedir onlara göre. Öykü kısaca şöyle: İki sosyalist erkek eleştirmen kendi ülkelerinin yazarlarını tanıtmak için yabancı bir ülkeye çağırılmışlardır. Öykünün anlatıcısı olan eleştirmen, diğer eleştirmenin (Tacettin) gölgesinde kalmıştır aslında. Ama onun yanında söz alma fırsatını kaçırmayacaktır bu davetle birlikte. Tacettin’in yazıhanesine girince şaşırıp kalır çünkü yaşlı kurdu, Gülizar Tekbasar isimli genç kadın yazarla “namüsait” bir halde yakalar. Sonra kadın uzaklaşınca iki erkek, cinsiyetçilik kokan bir muhabbete başlar. Tacettin, eleştirmen olarak elinde bulundurduğu gücü, onunla cinsel yakınlaşma kuran kadınları yüceltmek, ona yüz vermeyenleri de yermek için kullanıyordur. Yıllardır da onun bu yüzünü gören yoktur. Ardından Türkân’ın adı geçer. Tacettin ondan neredeyse tiksintiyle bahseder çünkü Türkân, Gülizar ve diğerlerinin yolundan gitmemiştir. Anlatıcı da, aralarında geçen bir konuşmadan dolayı Türkân’dan hazzetmiyordur. Öykünün ikinci bölümünde Tacettin salonda konuşmasını yapar; Gülizar’ı över, Türkân’ı yerin dibine batırır; sosyalistliğinden!? ödün vermez. Silik anlatıcı da Tacettin’e hayranlık beslemekle ondan nefret etmek arasında gidip gelir.
Öyküde ilgi çekici dört karakter var. Anlatıcı erkek eleştirmen, Tacettin, Gülizar Tekbasar ve Türkân. Her biri kadına bakışın ayrı bir şeklini gösterir. Ama hepsi de kadının toplumda ikinci cins olmasında birleşir (belki Türkân hariç tutulabilir). Alain Touraine, Kadınların Dünyası[2] kitabında şöyle bir tespitte bulunur: “…erkekler, kadınlardan o kadar sık bir arzu nesnesi gibi söz etmektedir ki, ‘cinsel taciz’in önünde daha çok parlak günler olacak gibidir. Bu koşullarda, hâlâ bir erkek toplumuna sıkı sıkı demirli olduğumuzu nasıl inkâr edebiliriz ki? Bu da, birçokları açısından bu kadınların aşağılığı görüntüsünü ortadan kaldırmanın en etkili yolunun, neden kadın kimliğini, kişiliğini oluşturan şeyleri toptan reddetmekten geçtiğini açıklar.” (s. 27) Yani varolan ataerkil bir yapı üstünden hakları savunmak yerine, yine kendi deyişiyle “perspektifte bir alt-üst oluş” gereklidir. Tabii bu, çok radikal bir öneri. Peki, Alain Touraine’in kitabı ışığında, Leylâ Erbil öyküsündeki karakterlerin ayrı ayrı duruşları nasıldır?
Tacettin, açık ara en ayrımcı karakterdir ve bunu da gizlemez zaten. “Kardeşim bu miniler deli ediyor adamı… bu kadın da minisini giyiyor ki, ne yana baksan iki bacağının arasını görüyorsun,” der anlatıcıya daha en başlardan. Ardından eleştirmenliğinin gücünü ne için kullandığını ifşa eder: “Ha ha ha! Romancının ayrı bir tipi olur mu yahu, yazarı da tipini de biz yaratırız, biz! İstersek trikotajcı kızı yazar yaparız, hem de işçi sınıfından bir yazar yaratmış oluruz, hah hah hah! Biz istersek ‘odundan’ bile yazar çıkarırız odundan! Ha ha ha!” Sonra toplumsal cinsiyetin tehlikeli bir yönünü dile getirir: “Kadın kadındır, yazar olsa da kadın olmasını bilecek.” Burada yine Alain Touraine’e dönülebilir. “…bir yandan kadınlar bir toplumsal ‘yapı’nın, iktidar ilişkilerinin, onlara normlar, görevler ve çıkarlar dayatan kurumların ve radikal feministlerin çok güzel anlattıkları gibi, erkek egemenliğindeki bir toplumun varoluş ve işleyiş tarzı olan, kadınları ‘doğal’a dönüştüren ideolojilerin yükü altındadır.” (s. 48) Yani, kadınların biyolojik yapısından kaynaklanan farklılıklar sosyal rol olarak üstlerine yapışmıştır. Bu rolü reddettiği için de Türkân Tacettin (ve anlatıcı) tarafından sevilmez. Hatta “frijit” damgası vurulur. Böylece erkek söylem ağır basar ve kadının cinselliğini kendi istediği doğrultuda yaşama hakkı hiçe sayılır. Alain Touraine şöyle söyler: “Cinselliği deneyimin merkezine yerleştirmek, bir dünya düşüncesinden, benlik düşüncesine yönelmektir. Ve erkeklerin aynı tarzda kendilerini ifade edeceklerini düşünmek zordur, çünkü erkeklerin söylemi her yere yayılırken, kadınlarınki kamusal alanda hâlâ neredeyse yoktur.” (s. 109)
Anlatıcılığı üstlenen eleştirmen de kadınlara aşağılayıcı bir gözle bakar. Ama o daha çekingen ve cesaretsizdir. Tacettin’le konuşmaya başlamadan etrafı, olan biteni inceler. Sonra da kendinden daha meşhur, daha sansasyonel eleştirmenin gözüne girmek için kaypakça davranır. Gülizar Tekbasar’ı beğenmese de “Amma da kırmızı bir kadın… kırmızı bir körük,” der. “Enfes bir parça” diye ekler. Tacettin’le lafı açıldığında Türkân’ı tanımadığını iddia eder ama aslında onunla sohbet etmişliği vardır. Ama aşağılık kompleksinden dolayı bunu açığa vuramaz. Zira anlatıcı kabullenemese de Türkân onu sözel olarak alt etmiştir. “Hanımefendi” hitabını bol bol kullanarak kendini battığı yerden çıkarmaya çalışsa da becerememiştir. Hal böyle olunca, mevzu edebiyatken eleştirmen erkek, kadının kadınlığını hedef alır: “Hıh, orospu dedim içimden, kimsin sen de seni tarif edecekmişim! Bizim Kadri’yle sevişirken iyiydi! O kadar namusluysan çıkıp bağırsana ‘Kocamı boynuzladım!’ diye. Hıh! Bizim Kaya da oradaydı, hikâyeci, kulağıma eğildi ‘Aldırma abi’ dedi, ‘görmüyor musun “bana atla” demek istiyor!” Anlatıcının buradaki davranışına Alain Touraine’nin “savunmacı saldırganlığı” uygun düşebilir. “Aynı şekilde, kadınların hedef oldukları saldırıları hiçbir şekilde azımsamadan, onların özellikle erkekler hakkındaki sözlerini dinlemek gerekir, çünkü kendilerininkinin yanında erkeklerin koşullarını da dönüştürürler, bu arada (erkeklerin) birçoğu da fetihçi değil, savunmacı bir saldırganlığa sığınır.” (s. 137) Bunun altında da özellikle erkeklerin (ama tabii kadınların da) cinselliği başarı ya da başarısızlıkla değerlendirilen bir olgu olarak görmesi yatar. “…insan kendi benliğini cinsellikle inşa eder, bir kadının yaşamına yönelttiği ve onu başarı ya da başarısızlık hakkında konuşturan bakışı cinselliğinin başarısı ya da başarısızlığının bilinci tarafından yönetilir. Bu, çok başarılı mesleki yaşamlara sahip kadınlar tarafından bile formülleştirildiğinden, çok etkileyici bir sonuçtur.” (s. 83)
Yalnızca Tacettin sahnesinde rastladığımız ve yurtdışında adından övgüyle bahsedilen Gülizar Tekbasar, aslında kadınların toplumdaki konumu için bu iki erkek eleştirmenden çok daha tehlikeli çünkü erkeklerin kadınlara biçtiği rolü sorgulamadan kabul edip bu sistemde kendine yer edinmeye çalışır. Bu da kadın hareketlerinin yapmak istediklerini alaşağı etmektir bir bakıma. Alain Touraine de kadın hareketinin bizzat kadınlardan destek bulamama ihtimaline değinir: “Rahatsız edici bir soru: özneye doğru bu tırmanış, bütün kadınlardan destek bulur mu? Benim varsayımım, içinde yaşadığı toplum kutuplu olduğuna ve kadınları aşağılığın ve bağımlılığın temel şahsiyetlerinden biri yaptığına göre, her kadının içinde bir özne-kadın taşıdığıdır. Buna karşın, kadınların çoğu büyük ölçüde içselleştirilmiş ve onları, sanki bunlar saygı duyulması gereken normlarmış ve ilkesel olarak ‘doğalmışlar’ gibi, yerine getirmeleri gereken ödevlere ve toplumun onlara aşıladığı duygulara göre kendi kendilerini yargılamaya zorlayan toplumsal çerçeveler içinde yaşar.” (s. 75) Gülizar da kadınlığını kullanarak kendini ve genel olarak kadınları bu çerçeveler içine hapseder esasen.
Türkân, bahsedilen karakterlerden daha farklıdır. Anlatıcı eleştirmenin aktardığı kadarıyla, onun epey bilinçli bir kadın olduğunu ve kadınlığını kullanarak yükselmeye çalışmadığını anlarız. Böyle olduğu için de erkek eleştirmenler tarafından hiç sevilmez: “Frijit”, “sinir”, “sevimsiz”, “orospu”. Türkân ne dediğini bilir ve eleştirileri yerindedir: “Edebiyatın ne yana götürüldüğüne parmak basmak istiyorum sadece… Eleştirinin üzerinde hiçbir denetim olmayışından yararlandığınızı söylüyorum size.” Türkân’ın eleştirilerini kişisel beğeniye indirip savuşturmaya çalışan anlatıcı eleştirmen köşeye sıkışınca ona neden eleştirmen olmadığını sorar. Türkân’ın yanıtı yine taşı gediğine koyar: “Başlatmazsınız ki! Denemedim değil, işe önce sizden başlamak gerekti; suyun başını da siz tutmuşsunuz. Sizleri darıltacak yazıları en ilericiler bile yayınlamıyor. Kişisel deyiveriyorlar işlerine gelmeyince. Sizin kişisel görüşlerinizi eleştiri diye yutturuyorlar!” Son sözleriyle de Alain Touraine’le paralel bir noktada olduğunu gösterir: “Karşında olduğum, kişiler değil, siz, Ahmet, Fatmalar değil, bir anlayış, bir dünya görüşü. Beni başka türlü tarif etmeye kalkmayın!” Alain Touraine’e göre kadınların böyle dile gelmesi önemlidir. “Kadınlar tarafından benimsenen tüm söylemler ‘ilerici’dir, kadınların kurban olduğu eşitsizliği eleştirir ve aynı zamanda da farklılık haklarını da talep eder. Eşitlik ve farklılığın bu birleşik savunusu, fikirlerine ve kampanyalarına direniş güçleri kadar feminizmin bağrında değil midir?” (s. 46) “Ama toplamda kadınların sözleri daha ilginçtir, çünkü erkeklerin beklenen tutumlarını kadınların nasıl dönüştürdüğünü ve aynı zamanda da haklı olarak tutumlarının tikel bir denetlenme biçimini gördükleri her türlü ahlakçı eleştiriye nasıl direndiklerini gösterir.” (s. 137)
Sonuç olarak, Leylâ Erbil “Biz Sosyalist İki Eleştirmen” öyküsünde, aslında her alanda içkin bir eşitsizliğe maruz kalan kadınların, eğitim düzeyi yüksek sayılabilecek edebiyat dünyasında bile (zira Alain Touraine de kadınların haklarını savunmaları için eğitimin önemini vurgular) ne durumda olduğunu ironik bir şekilde gözler önüne serer. Okuyucu da öyküyü okurken ihtimal o ki bu kördüğümün nasıl çözülebileceğini sorabilir. Alain Touraine’nin kitabının başlarındaki şu tespiti yardımcı olabilir: “Kadınlar hakkında yazılan kitapların, birçok zafer elde edilmiş olmasına karşın, hemen hemen her zaman bize bağımlı ve tahakküm altında bir kadın imgesi sunmaları bir çelişki değil midir? Eşitsizlik ve şiddetin kadınları vurmayı sürdürdüğü olgusu, teşhir çalışmasının sürüyor olmasını haklı gösterir, ama eğer özgür topraklarda gelişen kadın bilincine dayanıyor olsaydı, daha güçlü olurdu.” (s. 57) Tekrar değinmek gerekirse, nihai çözüm“perspektifte bir alt-üst oluş”ta yatar. Öykünün temel bir de mahzuru var aslında: Bir kadın yazar tarafından yazılmış olması. Yani, kadının derdini yine kadının anlatması söz konusu. Bu durumda, Alain Touraine gibi elini taşın altına sokabilecek, rahatından feragat edebilecek erkek yazarlara fazlasıyla ihtiyaç var.

[1] Eski Sevgili, “Biz İki Sosyalist Erkek Eleştirmen”, Leylâ Erbil, Kanat Yayınları, 2007.
[2] Kadınların Dünyası, Alain Touraine, çev. Mehmet Moralı, Kırmızı Yayınları, 2007.

Bir insan olarak günlük yaşamımızın nasıl geçtiğini düşünün. Bu yazıyı okuyabildiğimize göre, ya bir bilgisayar ve internet bağlantımız var ya da bir şekilde bunu kâğıda bastırdık. İşte okuyorsak muhtemelen bir tür motorlu taşıtla geldik. Sonra da geçtik bize ait ya da bölmelere ayrıldığı için başkalarıyla paylaştığımız masanın başına. Rahat bir yaşam sürebilmek için yine yaşamımızın saatlerini harcadığımız, ürettiğimiz şeyi de genelde görmediğimiz bir düzenin parçası olarak bize yüklenen sorumlulukları yerine getirmeye başladık. Bize bahşedilen öğle arası. Yemekten sonra zincir marketlerden birine girip alışveriş yaptık. Sıra sıra dizilmiş, ambalajlı ve bol katkı maddeli yiyecekler, kurtçukların bile artık tenezzül etmediği hormonlu sebzelerle meyveler. Doğayı kontrol altına alma çabamızın acınası yansımalarından sadece bir tanesi. Her zamanki gibi akşam işten çıkınca tek istediğimiz genelde eve gitmek oldu. Özümüzde kim olduğumuzu ve kendi yarattığımız bu kapana kısılmadan önce ne olduğumuzu düşünemeyecek kadar yorgun bir zihinle. Kaldırım kenarındaki tek bir ağacı veya karşıdan karşıya geçerken ezilmekten kıl payı kurtulan bir kedi ya da köpeği fark etmedik bile. Hâlbuki marketteki yazarkasalar değil, asıl onlar bizim parçamız. Ne var ki doğayı günlük yaşamda zapt edip ayağımızın altından uzaklaştırmaya çalışırken pikniklerde ve tatillerde kutsadık, kendimizi belli bir zaman zarfında mutlak huzur yanılsamasıyla avutup süre dolunca düzenimize döndük. Dönmemiz de gerekir. Çünkü kendi yarattıklarımızın esaretiyle doğadan, doğamızdan o kadar uzaklaştık ki dönmemek demek, bir bakıma hayatımızdan da vazgeçmek demek.
Peki, bütün bunların Bilge Karasu’yla ne alakası var? Yazarın kitaplarından üç tanesi, Altı Ay Bir Güz (AABG), Narla İncire Gazel (NİG) ve Göçmüş Kediler Bahçesi’nde (GKB) envai çeşit hayvan (en başta kedi, sonra kertenkele, kurbağa, keçi, yılan…) ve bitki türü (nar, incir, gül, lale, uydurma da olsa alsemender…), onlar dışında kalan kum, güneş, hava, taş, toprak vb, insanların hapsoldukları sistem ve aciz durumlarını hatırlatmaya yardımcı nitelikte kullanılır. Bu “metin”ler üzerinden ikincil bir okuma yapıldığında, bu şekilde insanın doğaya/doğasına yabancılaşmasının anlatıldığını da görmek mümkün. Dahası, bu yabancılaşmayla insan, doğasına o kadar uzaklaşmıştır ki ona geri dönme çabası genelde ölümle sonuçlanır.
Bilge Karasu’da, insanın doğaya yabancılaşmasını çeşitli yönlerden inceleyebiliriz. Mesela, insanların doğaya karşı tutumunun eleştirisi. Bunun için, Narla İncire Gazel’in ilk bölümü “Hayvanlar Kitapçığı” üstü kapalı bir manifesto gibidir. Yazar, insanların ortak bir varlık birliği taşıdıkları doğaya, özellikle hayvanlara karşı zulmüne gerek açık cümlelerle gerekse imalarla değinir. “Hayvanlara yeniden saygı duyulamaz mı? Hayvanların, bitkilerin, kendi dirim ortakları olduklarını anımsayamaz mı insanlar? İçten duygular, güzel düşüncelerle, kurbanların sayısını azaltmak yetmez.” (NİG s. 29) “Bir zamanlar ölümsüzlüğün, sonrasızlığın simgesiydi kaplumbağa. Sonsuza dek yaşayacak yazıtlar bırakmak istediğimiz zaman koca taş kaplumbağalar yontturur, taş sırtlarına kazıtırmışız yazıları. Az ötede üç yüz yaşında bir kaplumbağa, ikiye bölünmüş.” (NİG s. 36) “Hayvanlar burada da mı insanların sevgisizliğini öğrenmeğe başlıyor?” (NIG s. 37) Göçmüş Kediler Bahçesi’ndeki “İncitmebeni” öyküsünün küçük bir yerindeyse bir arabanın altında kalan köpekten ve buna şahit olan adamın olumsuz etkilenişinden bahsedilir. “O gece düşünde, arabalar durmadan insanlarla köpekler almıştı altına. Biraz ötede de, artık tanınamaz biçimlerde kusmuştu onları.” (GKB s. 134)
Bu yabancılaşmanın başka bir yönü de, insanın doğayı kontrol altına alma çabalarının boşunalığıdır. Bunun en güzel örneklerinden bir tanesi, bir açıdan kapitalizmin ilerleyişinin sembolik bir öyküsü olarak da okunabilecek “İncitmebeni”dir. Öyküdeki adada önce bitkiler, böcekler, diğer hayvanlar büyümeye başlar. Alıştıkları düzenin bozulmasından hat safhada tedirgin olan ada sakinleri, hayvanlar büyüdükçe emeklerini kaptırmak istemezler, haliyle bunu durdurmak için ellerinden geleni artlarına koymazlar. Sonra korktukları da başlarına gelir ve adanın kendisi de büyümeye başlar. İnsanlar büyümeyi durdurmak için amansız bir kazı işine kalkışırlar ama sonunda herkes kendini bu işe körü körüne o kadar kaptırır ki sağır olur. “Eşi görülmemiş bir doğa olayı karşısında insanın, bu olaya uygun olmayan bilgilerle bir çözüm yolu bulmağa çalışacağı yerde…” (GKB s. 147) İnsanın bu nafile gayreti için AABG’de sıkça karşımıza çıkan bir kelimeye de değinebiliriz: Cancer, hem kanser hastalığının, hem yengeç hayvanının ve Yengeç burcunun İngilizcedeki karşılığı. Aynı kelimenin bu göndermeleri tabii ki anlamlı. Kanser hastalığı, insanın içini bir yengecin kıskaçları gibi yer bitirir, özellikle de Bilge Karasu’nun hastalığa yakalandığı dönemdeki tedavi imkânları göz önünde bulundurulursa. “Otuz beş yıl kadar önceydi. Hocam kanserin ne olduğunu anlatıyordu bana. ‘Yengeç gibi bir şey,’ diyordu, ‘yavaş yavaş insanın karnını, ciğerlerini yer bitirir…” (GKB s. 74) Başkarakterin kanser tedavilerini yalnızca ömrü biraz daha uzatmak olarak gördüğü söylenebilir. “Ölümü geciktirmeye çalışanlar arasına gireceğim birazdan.” (AABG s. 17)
Genelde insanlara karşı tavır söz konusu gibi görünse de kuyruğu kıstırılmış, makinelerin esiri olmuş insanın da çaresizliği de göz ardı edilmez. Daha önce bahsedildiği gibi, “İncitmebeni” öyküsündeki ada sakinleri, karşılaştıkları sıra dışı doğa olayını kontrol altına almak için önce kazma küreklerle, ardından makinelerle bunun önüne geçmeye çalışırlar. Fakat “duvar gibi sağırdırlar artık”. Göçmüş Kediler Bahçesi’nden bir başka masal olan “Yağmurlu Kentin Güneşçisi”nde, sürekli yağmurlu, sürekli kurşun rengi bir gökyüzüne sahip bir adamın güneşin görüneceğine dair umuduna şahit oluruz. Adamın elinde ne sağlam bir kanıt ne de bir çözüm yolu vardır. Onu, diğer öykülerdeki karakterlerden farklı olarak özgür kılan bir şey vardır: umudu. “Dehlizde Giden Adam”daki adam da merak ve korkuyla bir mağaraya girip orada bir yiyecek makinesiyle karşılaşır. Yoluna devam ederken hayatta kalması için daha fazla makine bulması gerektiğine inanır. “Makineler. Makineler. Varsa yoksa onlar. Ölmemek için makinelere ulaşmak gerekli.” (GKB s. 99-100) Platon’un Mağara Alegorisi’ndeki gibi zincirlerle bağlı, yüzü duvara dönük, kendi gölgesini görüp gerçek zanneden insanlardan farkı yoktur bu adamın da. Ama makineler seyreldikçe ışığın arttığını fark eder ve gerçek ışığı arzulamaya başlar.
Ne olursa olsun doğadan artık fazlasıyla uzaklaşıldığı için geri dönüş, alışılan düzenden kopma çabasının telafi edilmesi mümkün değildir ve genelde ölümü doğurur. Dehlizde giden adam, ışığa doğru ilerler ilerlemesine ama son sözü “Ölüler, içinden soğumaya başlar galiba,” olur. “İncitmebeni”de bilgisini soyunan öğretmen, diğer herkesin sağırlığını fark ettiği anda, aynı toprak parçalarının adadan kopması gibi onlardan kopuşu yaşar ve sonunda göçüp gider. “Adadan geriye kalan tek şey, göğsüydü, başıydı şimdi. Çok sürmezdi artık, bu gidişle…” (GKB s. 155) Aslında bu, sırf insanlar için değil hayvanlar için de geçerlidir. “Avından El Alan”da balıkçısıyla birlikte hava solumaya bile alışan balık denize atıldığında ölür. Göçmüş Kediler Bahçesi’nin kitabın içine dağılmış aynı isimli öyküsünde de, özetle oyunun olağan gidişatını öykünün kahramanı (aynı zamanda anlatıcısı) için değiştiren adam ölür. Buna, kazanılamayacak bir mücadeleye girip de kazanmanın bedelinin sembolik bir anlatımı gözüyle bakabiliriz belki de. Doğasına dönmeye çalışan insanın hamlelerinin kendi hayatlarına mal olabileceği…
Peki, gerçek hayatta kendini bu cendereden, kapıldığımız bu düzenden, sistemden kurtarabilen insanlar yok mu? Christopher McCandless, Into the Wild (Yabana Doğru) kitabının ve filminin başkarakteri. Daha yirmi dört yaşındayken şehir hayatının ve aidiyetlerin bağlayıcılığına karşı koyup yollara düşer. Ailesinin hali vakti yerindedir, birçoğumuzun tarif edeceği üzere “parlak” bir geleceğe de sahiptir Christopher. Ne var ki hesabındaki parayı hayır kuruluşlarına yatırıp sırt çantasını taktığı gibi medeniyetin demir parmaklıklarından (ailesine haber vermeden) kaçar. “Dehlizde Giden Adam” gibi, Amerika’nın metalik aydınlığından Alaska’nın gerçek aydınlığına doğru yol alır. Mümkün olduğunca az malzemeyle (harita ve pusula dahi olmadan) vahşi doğada beş aya yakın süre geçirir ve sonunda bitki zehirlenmesinden ve açlıktan ölür. Filmde Christopher’ın izini kaybettirmeden önce ailesiyle konuştuğu sahne epey çarpıcıdır. Anne baba, oğullarının “külüstür” arabası yerine mezuniyet hediyesi olarak yepyeni lüks bir araba alacaklarını “müjdelerler”. Christopher ise onların heveslerini kursaklarında bırakarak, yeni bir arabaya ihtiyacı olmadığını olduğunu söyler. Avlanmayı öğrenir, bitkileri tanır, derenin serinliğini, güneşin sıcaklığını özümser. Göçmüş Kediler Bahçesi’ndeki öyküler gibi, sonu geri dönüş çabası doğanın onu yok etmesiyle gelse de son nefesini tek başına pencereden mavi gökyüzü ve parlak güneşe bakarak verir.
Christopher McCandless’ın etkilendiği isimler arasında Jack London, Leo Tolstoy, W. H. Davies ve Henry David Thoreau bulunur. Sonuncu isim, Henry David Thoreau da çarpıcı bir tarihi kişiliktir. Ağırlıklı olarak “Sivil İtaatsizlik” makalesiyle tanınan ve R. W. Emerson’un bir nevi asistanı olan Thoreau da şehir hayatına, materyalist ve kapitalist sisteme Christopher’dan neredeyse bir asırdan fazla zaman önce katlanamayıp Walden Gölü’nün kenarında bir kulübe inşa edip doğayla iç içe yaşar. Walden/Life In The Woods (Walden/Ormanda Yaşam) adlı kitabında neden böyle bir yaşamı tercih ettiğinden oradaki süreyi nasıl geçirdiğine kadar pek çok şeyi okuruyla paylaşır, çevrecilik adına büyük bir adımlar atar. Büyük ihtimalle döneminin (19. yüzyıl) tıbbi yetersizliklerinden dolayı, tüberkülozdan ölür. Christopher’dan farklı olarak doğada yalnız değildir, geleni gideni olur. Christopher’ın en sondaki mutluluğunu paylaşamama pişmanlığını muhtemelen yaşamaz. Bilge Karasu’nun Thoreau okuyup okumadığına dair bir bilgi mevcut değil ama en azından Göçmüş Kediler Bahçesi ve Narla İncire Gazel kitaplarında doğaya ve insanın doğayla ilişkisine bakış açılarının oldukça yakın olduğu söylenebilir. (Tabii, Bilge Karasu bunu kastederek yazmıştır demek değil bu.)
İnsanlık düzenine başkaldırıp doğaya karışan başka bir çarpıcı kişi de çoğumuzun muhtemelen üstteki iki örnekten çok daha fazla işittiği Manisa Tarzanı’dır. Asıl adıyla Ahmeddin Carlak, katıldığı 1. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’nın ardından mahvolan Manisa’nın manzarasını yeniden yeşillendirmek için buraya yerleşir. Fazla bir geliri olmamasına rağmen, masrafı da yoktur ve o da parasını fakir insanlarla paylaşır. Spil Dağı’nda bir kulübede yaşar; şort, lastik ayakkabılar ve bir de üzerinde yattığı sedir haricinde hiçbir eşyası yoktur. Doğaya geri dönüş konusunda başarılı bir örnektir Manisa Tarzanı. Öyle ki ona, güneşi gören “Yağmurlu Kentin Güneşçisi” bile diyebiliriz belki.
Bilge Karasu’da insanın doğaya yabancılaşmasının izlerini aramak başta da belirtildiği gibi ikincil bir okumanın sonucudur. Göçmüş Kediler Bahçesi’nde, Altı Ay Bir Güz’de (Narla İncire Gazel’i yine de hariç bırakmak gerek sanki) daha ön plana çıkan yorumlar mevcut. Fakat böyle bir bakış açısı da, görüldüğü üzere imkânsız değil. Bilge Karasu’nun bahsi geçen kitaplarını yazdığı dönemden bu yana, yalnızca daha kötüye doğru değişen bir insan-doğa ilişkisi var. İnsan, doğanın bir parçası olduğunu unuttuğu için bir yandan kendinin de dünyadaki varlığını riske atıyor aslında. İronik olansa, bu kadar bağımlı bir yaşamdan doğaya geri dönmeye çalışanları da ölümcül sonuçların beklemesi. Yapabileceğimiz pek bir şey yok. Yine de Christopher McCandless gibi Alaska yollarına düşecek kadar gözümüzü karartamasak bile Henry David Thoreau gibi alternatif bir yaşam kurmak ya da “Yağmurlu Kentin Güneşçisi” gibi yarın güneşi göreceğimizi umut etmek ve dehlizde giden adamın taşıdığı heyecanı taşımak bizim elimizde: “Işığa varmak için… Çelik makinelerde yansıyan ışığa değil, gerçek ışığa varmak için…” (GKB s. 99)

“En doğru masal anlamadan korktuğumuzdur.”[1]
“Ama gerçek yolcular gitmek için giderler;
Yürekleri balonlar gibidir, hafifçecik,
Ve niçin olduğunu bilmeden ‘gitsek’ derler,
Yazgıları önünde boyunları hep eğik.”[2]

Yolculuk, insan hayatının vazgeçilmezi. Bir yerden bir yere, bir durumdan başka bir duruma. Bazen zorunlu, bazense değişiklik, özgürlük isteğiyle, belki dönüş umuduyla. Sonlu insan yaşamı için unutulmaz bir deneyim. Nihayetinde son yolculuk, dönmemecesine… Hal böyle olunca insanda derin izler bırakan, yoğun hisler uyandıran “yolculuk” kavramının farklı alanlarda, özellikle edebiyat eserlerinde, gerek dışsal gerekse içsel olarak işlenmesi kaçınılmaz. Edebiyatımızın aslarından Bilge Karasu’nun da bu kavramı metinlerinde kullanması biz okurları için şaşırtıcı olmamalı aslında.
Bilge Karasu’nun büyüleyici eseri Göçmüş Kediler Bahçesi’ndeki “masal”lardan “Dehlizde Giden Adam” isimli öykü tamamen bir yolculuk üstüne kurulmuş.[3] Dehlizdeki adamın yolculuğunu dışsal, başka bir deyişle fiziksel bir yolculuk olarak okursak öykü şöyle: On dokuz yaşında genç bir adam deniz kıyısında sere serpe uzanırken bir kaya yığını görür, içi bir tuhaf olur, yol göremez ama öteye geçmek ister. Kayaya tırmanınca görür ki diğer tarafa geçmek için derin sulara girmek gerekiyor. Vazgeçecek gibi olur ama tam kafasını çevirirken mağaraya benzer bir kovuk gözüne çarpar. Zar zor da olsa delikten içeri girer. Arkasına baktığında dehlizin ağzı çoktan geride kalmıştır. İçeride aydınlık vardır ama ışığın nereden geldiğini göremez. “GİRMEYİNİZ” diye bir uyarı görür, şaşırsa da aldırmayarak ilerlemeye devam eder. Işıklı bir nokta görür ama yaklaşınca bunun çelik bir ayna olduğunu fark eder. İkinci bir uyarı daha çıkar karşısına: “GİRMEYEYDİNİZ”. Pek garibine gider ama devam etmeyi kafasına koymuştur bir kere. Başlarda dönüp dönmeme tereddüdü yaşar. Yürüdükçe zaman kavramını kaybeder, hatta saat hiç değişmez. Uyayakalır, uyanır. Karnı acıkır. Bu sefer ışıklı noktaya varır, bu da ilginç bir çalışma mekanizmasına sahip yiyecek makinesidir. Etrafta adamdan başka kimse yoktur. Yolun devamında karşısına çıkan makineler parası olsun olmasın ona yiyecek tedarik eder. Bir ara dehlize girmeden önceki geçmişini hatırlar. “Ne zamandır boyutsuz, kimsesiz bir dünyada ilerlemekte olduğu düşüncesi yavaş yavaş kafasında, gönlünde,” biçimlenir, bilinçlenir.[4] Korkmaya başlar ama anlayamadığı bir şekilde yürümek zorunda hisseder. Makinelerin sahte ışığını aşıp gerçek ışığa ulaşmak ister. Bu yolun insanları öldürmek için yapıldığına inanır ve koşar. Makineler seyreldikçe ışık da artar gibidir. Uyuyup uyandıkça ışığı gördükçe bir “bulantı” hisseder gönlünde, Sartre’ın kitabındaki varoluş sancılı adamı hatırlatarak. Dehlize giren ışık, ona dış dünyayı anımsatır yine. Ama bir yandan da gözlerini acıtır, beynine saplanır. Elini alnına götürdüğünde gerçekten yaralandığını görür. Dehlizden hiç çıkamayacağını zanneder; fakat son anlarında başarır bunu. Güneş ışıkları, çiçek kokuları eşliğinde oturduğu kayada kalakalır.
Bu öyküyü birçok açıdan yorumlamak mümkün. En yüzeysel olanı, bir masalı gerçek yolculuğu olarak almak. İmgesel yolculuk olarak alırsak bu da başka açılımlara gebe. Hayat ve ölüm hakkında bir öykü olabilir. Alışkanlıklar ve modern insanın çıkmazları hakkında da olabilir. İnsanın kendi içine yolculuğu, benliğinin keşfi hakkında da. Adam kayanın üstünde uyuyakalmış ve tüm bu macerayı düşünde görmüş bile olabilir. Ne var ki, öykünün başka bir yönü daha var, o da mitsel yönü.
Joseph Campbell, Kahramanın Sonsuz Yolculuğu’nda (The Hero With A Thousand Faces)[5] bütün mitlerin (ve rüyaların) belli bir plan, arketipler dizisine göre oluşturulduğunu söyler. Buna da, James Joyce’tan ödünç aldığı monomit adını verir. Sonra kahramanın yolculuğunu aşamalara ayırır. Birincisi, “Yola Çıkış”. Bu aşamada kahraman maceraya davet edilir. Ama başta bu macerayı reddeder. Doğaüstü bir yardımla maceraya katılması sağlanır. Sonra ilk eşiği aşarak maceraya adım atar ve “balinanın karnı”na, “ana rahmi”ne yolcuğa girmiş olur. İkinci aşama “Erginlenme”. Burada kahraman birçok sınavdan geçer, tanrıçayla ve baştan çıkarıcı olarak kadınla karşılaşır, babanın gönlünü alır, tanrılaşır ve nihai ödülünü alır. Üçüncü aşama, “Dönüş”. Kahraman burada dönüşü reddeder, büyülü bir kaçış gerçekleşir, kurtuluş dışarıdan gelir, dönüş eşiği aşılır; kahraman iki dünyanın ustası haline gelerek yaşama özgürlüğünü elde eder. Yolculuk döngüseldir, sonsuza dek devam eder.
Bu yolculuk “Dehlizde Giden Adam”da nasıl çıkar karşımıza? Birinci aşama, yani Yola Çıkış’ın izlerini sürelim öyküde. Maceraya davet şöyle gelir: Adam güneşlendikten sonra hemen evine dönmez, gezinmek geliverir içinden. “Çakıllığın sona erdiği yerde, tepeden yuvarlanmış, denizde parçalanıp ufalanmış koca bir kaya yığınına geldi dayandı. İçi bir tuhaf oldu. Yol yoktu. İlle de öteye geçmek istiyordu.” Hemen ardından maceranın reddi gelir: “Nasıl geçsin? Akıllı bir adam geçmeğe kalkmazdı ya öteye, hani, geçmesi gerekiyorsa, geldiği yerden döner, çevre yolunun alt ucunda çakıllıktan çıkıp adanın, kayalığın hemen üstünde sivrilen, tepesine tırmanır, tepeden denize doğru inen bu kaya damarının öte yanında kıyıya ulaşacak bir yol arardı. Bulursa en âlâ, bulamazsa geldiği gibi döner, inerdi tepenin ardında kalan iskeleye.” Redde bir süre devam eder. “Önce, ‘dönsem artık,’ diye şöyle bir geçirdi aklından…” “Keyfi kaçmıştı delikanlının, dönmekten başka çıkar yok yoktu.” Campbell’ın belirttiğinden farklı olarak yardım burada doğaüstü gelmez. “Yok muydu?.. Tam başını çeviriyordu ki, dibinde durduğu kayanın hemen arkasında, dümdüz duvarın kayaya bakan yüzünün denizle birleştiği yerde, ufakça bir kovuk çarpıvermişti gözüne; mağara ağzına benzeyen bir kovuk.” Bu “yardım”la birlikte sıra, adamın ilk eşiği aşmasına gelir: “Delikten içeri girmesi biraz güç oldu. Çömeldiği için kıçı, su derince olduğu için paçaları ıslandı. Ama delikten içeri girince doğrulabildi.” Delikten içeri, dehlize girince mitolojilerde geçen “balinanın karnı”na ya da psikanalitik deyişle “balinanın rahmi”ne girmiş de olur. Adam bu yolun iki saatte biteceğini düşünür ama bilmediği bir şey vardır: Dönüşün imkânsız olduğu sonsuz bir yolculuğa adımını atmıştır bile. (Eşikten geçiş aslında bir nevi “kendini yok etme”dir.)
Bilge Karasu’nun diğer eserlerinde olduğu gibi bu öyküde de zaman kavramı önemli yer tutuyor. Peki, yolculuğun sonsuz olduğuna dair ipuçlarını nerelerde yakalarız? Adamın zaman yanılgısı, biraz önce değinildiği gibi, dehlize girmesiyle başlar. “Ada boyunca bile uzansa bu yol, iki saatten çok sürmemeliydi sonunun, ucunun bulunması.” Bir süre ilerledikten sonra evdeki hesabın çarşıya uymadığını fark eder. “Saat hep on ikiyi gösteriyor, işliyor ama kurgusu boşalmıyordu.” Bununla birlikte bir şey anımsayıverir. “Biliyor muydu ne zamandan beri bu dehlizde yürümekte olduğunu? Vaktini, saatini, gününü şaşırmış değil miydi?” Bu sonsuzluk ve sınırsızlık hissi onu korkutsa da adeta zorunluluktan, yolda ilerlemeyi sürdürür. O arada, gördüğü ışık onun olmayan amacına dönüşür ve ilerleyişini bununla temellendirmeye çalışır. Ne yaparsa yapsın, zaman konusunu açığa kavuşturamaz. “Acıkmalarını, yediği yemekleri ölçü olarak alsa, bu yolda bir yıla yakın bir süredir yürüyor gibiydi ama bir yıl mı, bir hafta mı, bilecek, kestirecek durumda değildi.” Delikanlı öyle bir hiçlik içindedir ki süreyi hesaplamak şöyle dursun, zamanı tamamen unutur. “Gecesiz gündüzsüz, ışığın ancak yol boyunca uzaktan uzağa dizili duran makinelerin çeliğinde yansıdığı, artmadığı, eksilmediği, saatin hep on ikiyi gösterdiği bir yolda, dün, bugün yarın olamazdı; sabah akşam yoktu. Delikanlı da bunları unutmuştu zaten. Bildiği tek şey, yürümek olmuştu. Buraya niçin girmişti, nasıl girmişti, anımsamıyordu artık. Niçin yürüdüğünü biliyordu ama; ışığa çıkmak için yürüyordu. Çıkınca ne olacağını bilmiyordu ya…” Yani, Kant’ın bütün duyuların altında yatan temel formlar olarak tanımladığı, yokluğunu tasavvur bile edemediğimizi iddia ettiği zaman ve mekân öyküde yerle bir edilir. Dehlizde giden adam, deneyimlediklerini anlamlandıramaz, nesneler ve olaylar arasında ilişki kuramaz hale gelir.
Buradan Campbell’ın bir sonraki aşamasına devam edecekken karşımıza şöyle bir durum çıkar: “Dehlizde Giden Adam”da Yola Çıkış’ın bütün adımları görüldüğü halde bu kitabın bahsettiği türden bir Erginlenme yoktur. Ama Campbell’ın “Mit ve Toplum” bölümünde, “Bugünün Kahramanı” başlığı altında buna bir yanıtı var aslında. Çünkü Nietzsche’nin Böyle Buyurdu Zerdüşt’ündeki deyişle “Bütün tanrılar öldü.” Daha açık bir tabirle: “Geçmişin büyüsü, geleceğin bağları, kesin ve güçlü darbelerle parçalanmıştır. Mitin düş ağı dağıldı; zihin tam uyanmış bilince açıldı; ve modern insan, bir kelebeğin kozasından ya da güneşin gece ananın rahminden şafakta çıkması gibi kadim aldırışsızlıktan çıktı.”[6] Ayrıca “O zaman tüm anlam toplulukta, büyük anonim biçimlerdeydi, kendini ifade eden bireyde değil; bugün toplulukta hiçbir anlam yoktur – dünyada hiçbir anlam yoktur: her şey bireydedir. Fakat orada da anlam kesinlikle bilinçdışındadır. Kişi neye doğru hareket ettiğini bilmez. Kişi ne tarafından çekildiğini bilmez. İnsan ruhunun bilinçli ve bilinçdışı alanları arasındaki iletişim kesilmiştir ve bizler ikiye ayrılmış haldeyiz.”[7] Dolayısıyla günümüz kahramanının görevi de farklıdır artık. “Yerine getirilecek kahraman-görevi bugün Galileo’nun çağındakiyle aynı değildir. Orada o zaman karanlık olan yerde artık ışık vardır; fakat ışığın olduğu yerde de karanlık. Çağdaş kahraman-görevi, yönelimli ruhun kayıp Atlantis’ini yeniden gün ışığına çıkarmak olmalıdır.”[8]
Kahraman kelimesi, öykü boyunca kendinden başka hiçbir insan, hatta hiçbir canlıyla temasa geçmeyen “Dehlizde Giden Adam” için yanıltıcı veya abartılı aslında. Çünkü bu öyküdeki adam, kahraman değil alabildiğine sıradan bir birey. Adam kelimesi de, on dokuz yaş da çok bağlayıcı değil. Bu kişi kadın ya da erkek, genç ya da yaşlı, herhangi birimiz olabilir. “Sıradışı güçlere sahip –tek parmağıyla Govardhan Dağı’nı kaldırabilecek ve evrenin korkunç zaferiyle doldurabilecek güce sahip– güçlü kahraman her birimizdir: aynada görülen fiziksel benlik değil, içteki kral.”[9] Üstümüze düşense, modern tanrılarımız olan makinelerin, hayatımızı denetimi altına alan makineleşmenin, kemikleşmiş sistemin yanıltıcı ışığı gözlerimizi kör etmeden, bizi bekleyen hiçlikle sonsuzluktan korkmadan kendimizi keşfetmek, benliğimizin dehlizlerine ulaşmak.

[1] T. S. Halman, Can Kulağı, s. 13, Masal Sonu (Göçmüş Kediler Bahçesi’nden alıntı).
[2] Charles Baudlare, çev. Sait Maden.
[3] Bilge Karasu, Göçmüş Kediler Bahçesi, “Dehlizde Giden Adam”, Metis Yayınları, Ağustos 2008, s. 93, 101.
[4] A.g.e. s. 97
[5] Joseph Campbell, Kahramanın Sonsuz Yolculuğu,  Kabalcı Yayınevi, Mayıs 2010.
[6] A.g.e. s. 420.
[7] A.g.e. s. 421.
[8] A.g.e. s. 421.
[9] A.g..e. s. 399.

Yüzüklerin Efendisi okuyanlar zaten bilir, okumayanlarsa onun muhtemelen bir yüzüğün etrafında geçtiğini az çok tahmin edebilirler. Takanı görünmez yapan bir yüzüktür bu. Görünmez yapar yapmasına ama bir yandan kötülerin sizin yerinizi bulmasına da önayak olur. Ama öyle bir çekiciliği vardır ki takmadan edilmez. Yüzüğü, yapıcısı Sauron’dan ilk alan insan İsildur’un hayatı kararır. Gollum bu uğurda hobitlikten çıkar, Bilbo gençliğini tüketir, savaşçı Boromir Frodo’ya saldırmaya kalkar, Bilbo’nun yeğeni Frodo en yakın arkadaşını bile silip atar. Bu yüzüğe karşı çıkan pek olamamıştır. Ormanların güçlü kraliçesi Galadriel yüzüğü arzulamış ama nefsini kontrol altına sokup yüzüğü Frodo’dan almamıştır. Alsa zaten aşırı güçlü olan Galadriel’i durduracak hiçbir kuvvet kalmayacakken o, bu olayı büyük bir sınav olarak değerlendirir. Ama Yüzüklerin Efendisi’ndeki en ilginç karakterlerden birisi, Frodo’nun hem müstahdemi hem de en yakın arkadaşı olan Sam’dir. (İsminin uzun hali Samwise Gamgee’dir. “Wise” İngilizcede bilge demektir. Tolkien’ın bu laf oyununu muhtemelen kasıtlı yapmıştır.) Sam, bir süre yüzüğü taşımasına rağmen onu sürekli takmaz, çok lüzumlu olduğu için taktıktan sonra çıkartmasını bilir, müstahdemlikten büyük bir güç olmaya gidebilecekken bu fırsatı, onu başından savan Frodo’yu canını dişine takarak kurtarmak için kullanır, yüzüğün cazibesi ve gittikçe artan ağırlığı Sam’e işlemez. Önemli bir karakter ve ileride kral olacak Aragorn da bu yüzüğe tamah etmez, Frodo başlarda yüzüğü ona kendi isteğiyle vermeye kalktığında Frodo’nun elini nazikçe kapatarak yüzüğü reddeder.[1]

Bu ayrıntılar Platon’un Devlet’indeki Gyges’in Yüzüğü’yle ilgili kısmı hatırlatıyor. (Yüzüklerin Efendisi genel olarak Kelt mitolojisinden esinlense de evrensel olan bu konular dünyanın çeşitli yerlerindeki mitolojilerde de geçiyor.) “Gyges, Lydia kralının hizmetinde bir çobanmış, günün birinde bir sağanak ve bir deprem yüzünden yer çatlamış, hayvanların otladığı yerde derin bir yarık açılmış. Bunu görünce, şaşakalan çoban, yarığın içine inmiş ve orada görülmedik birçok güzel şeyler arasında, içi oyuk, üstü delik deşik, tunçtan bir at görmüş. Eğilip içine bakmış atın, insan boyundan büyük bir ölü görmüş; ölünün parmağındaki altın yüzükten başka bir şeyi yokmuş. Bu yüzüğü alıp yukarı çıkmış. Çobanlar, her ay sonunda olduğu gibi, krala hesap vermek için toplandıklarında, Gyges bu toplantıya parmağında yüzükle gelmiş. Otururlarken yüzüğün taşını farkına varmadan avucunun içinde çevirmiş. Bunu yapar yapmaz da yanında oturanlar kendisini görmez olmuşlar, nereye gitti diye soruşturmaya başlamışlar. Şaşakalmış herkes. Yüzükle oynarken taşı çevirince gene göze görünür olmuş. Böylece işi çakan Gyges, yüzüğün tılsımını denemiş, bakmış ki, yüzüğün taşını içeri çevirince görünmez oluyor, düzeltince görünüyor. Bunun üzerine saraya girenlerin arasına katılmanın yolunu bulmuş. Sarayda kralın karısını baştan çıkarmış, onun yardımıyla kralı öldürüp yerine geçmiş.”[2] (Devlet’in sonlarında ayrıca Hades’in miğferinin de adı geçer. Bu miğfer de ismi zaten “görünmez” anlamına gelen yeraltı tanrısı Hades’i görünmez yapar.)

Peki, zaten uzun uzun anlatılmış bu hikâyelerden burada bir daha bahsetmenin ne anlamı var? Masallar ve efsaneler büyülü anlatımları bir kenara konulduğunda özlerinde insan doğasına ilişkin çok çarpıcı tespitlerde bulunurlar aslında. Şimdi bir düşünün. Böyle bir yüzük buldunuz. İster takıp çıkarınca, ister döndürünce sizi görünmez yaptığını öğrendiniz. Görünürde eylemlerinizi kısıtlayacak hiçbir engel kalmadı. Ne yapardınız? Gollum veya Gyges’in mi yoksa Sam veya Aragorn’un yaptığını mı?

Çoğumuzun “fırsattan istifade” edeceği kesin gibi. Kimimiz hiç ihtiyacımız olmasa da çalacak, hatta diğer insanların canına kastedecek, kimimiz sadece ihtiyacı kadarını çaktırmadan alacak ve durmasını bilecek, kimimizse elinde böyle bir fırsat olmasına rağmen durumdan faydalanmaya çalışmayacaktır. Peki bu çeşitlilik neden? Cevap insan doğasında yatıyor olabilir mi? Ama peki insanlar doğuştan iyi de sonra öğrenerek mi bu hale geliyor ya da doğuştan kötüler ama iyi olmayı öğreniyorlar ve öyle davranıyorlar? Yoksa insan doğası hem iyiyi hem de kötüyü barındırıyor da bunlardan birisi ileride şartlara göre daha ağır basıyor?

Bu sorun insanlık kendini bildi bileli var. Çeşitliliğe bakılırsa Platon’un Devlet’te bahsettiği ve Doğu felsefelerinin de varsaydığı üzere insanda iyi ve kötü bir arada. Sadece iyi veya sadece kötü olmak mümkün değil. Bir kişide bunlardan hangisinin ağır basacağını büyük ölçüde dış dünya; diğer insanlar, aile çevre, deneyimler, eğitim belirliyor. Tabii ki bir insan kendi iradesiyle iyi veya kötü olmayı seçebilir. Ama bunun kendi özgür seçimi olduğunu nasıl belirleyeceğiz? Bu dış kuvvetlere, daha doğrusu bizim dışımızdaki insanlara, aileye, topluma “otorite” dediğimizi varsayalım. Otorite ve otoritenin yaptırımları (kanun, gelenek, görenek ve belki vicdan), yani engellemeler ortadan kalktığında insanlar neden olduğundan farklı davranır?

Sineklerin Tanrısı’nda ıssız adaya düşen çocuklardan birisi olan Roger, küçüklerden birini taşlamak ister. Ama önce onun etrafına küçük küçük taşlar atar. Etrafta hâlâ ona kızacak büyükler olacağının etkisinden kurtulamamıştır. Başka bir taş alır, bu sefer daha yakına atar. Onun önüne geçecek, onu cezalandıracak bir otorite figürü olmadığında ikna olduğunda taşı diğer çocuğun tam üstüne fırlatır.[3] (İleride işi daha da büyütür.) Sineklerin Tanrısı, masum varsaydığımız çocukların yetişkinler olmadığında nasıl canavarlaştığını anlatır. Bu, insan doğası hakkında eşsiz ayrıntılardan bahsetse de kurgusal bir yapıt olması ve gerçekle örtüşürlüğü açısından eleştirilebilir.

Bizzat Stanley Milgram tarafından gerçekleştirilen psikolojik bir deney daha aydınlatıcı bir örnek olabilir: Milgram Deneyi, sosyal psikolojide sık sık adı geçen ve yer yer etik açıdan hatalı olduğu iddia edilen bir sosyal psikoloji deneyidir. Milgram, İkinci Dünya Savaşı’nda Yahudi Soykırımı’nda rol alan herkesin Nazi taraftarlığıyla suçlanıp suçlanamayacağından merakla yola çıkarak insanların bir otoriteye itaat etmedeki istekliliklerini ölçen bir dizi deney yapar. Gazete ilanları ve posta yoluyla rastgele ve çeşitli olarak seçilen insanlara, üniversitede güya cezalandırmanın öğrenme üzerine etkisine dair deneyler yapacağı söylenir. Bir öğretmen, bir de öğrenci olacaktır. Bu rollerin kurayla belirleneceği söylenir ama her denek (onlar farkında olmadan) öğretmen yapılır. Öğretmen, öğrenciye kelime çifti öğretecek ve yanlış yaptığında önündeki kumanda panelinde 15 Volt’tan başlayıp 450 Volt’a kadar 15 birim aralıklı olan elektrik akımlarını öğrenciye yaptığı her yanlışta bir birim yükselterek verecektir. Öğretmenin göremediği öğrenciyse aslında Milgram’ın asistanıdır ve aslında elektriğe bağlı değildir. Aslen teypten gelen ses, voltaj arttıkça inlemeye, yalvarmaya ve bağırmaya dönüşüyordur. Ruh hastası olmadıkları halde 40 denekten 24 tanesi 450 Volt’a kadar çıkmışlardır. Sonuçlar ülkeler arası biraz farklı çıkmış, cinsiyetler arasında kayda değer bir fark bulunamamıştır. Binanın ciddiyetinin, otoritenin yakınlığının azaldığı durumlarda itaat oranı da azalmış. Deneklerin deneye toplu halde katıldıkları bazı deneylerde şok vermeyi reddedenler sayesinde itaat %10’lara kadar düşmüştür. (İtiraz oranının genelde eğitimle arttığı da görülmüştür.) Deneklerin çoğu deneyde çektikleri sıkıntılara ve sonradan öğrendikleri gerçeğe rağmen deney sonrası şüphelenilenin aksine acı çekmemişler ve öğrendiklerinden dolayı Milgram’a teşekkür etmişlerdir.[4]

Milgram’ın deneyi gösteriyor ki otorite insan davranışlarında belirleyici rol oynuyor. İnsanlar kararlarını çoğu zaman otoriteye devrediyorlar ve onun yerine davranış sergiliyorlar. Ama buna karşı çıkan bir kişi bile olsa sonuçta büyük değişiklik meydana getirebiliyor. Hem bireysel hem de toplumsal yönleri olan Görünmezlik Yüzüğü meselesi de insanların otoriteden muaf olduklarında yapabileceklerini gözler önüne seriyor.

Tekrar en başa dönelim. Bir Görünmezlik Yüzüğümüz var. Takınca görünmez oluyoruz ve istediğimiz her şeyi yapabiliyoruz. Hemen suç, yasak sayılan şeyleri mi yapmaya yöneliriz? Mesela hırsızlık, tecavüz, cinayet… Ya da diyelim ki zor durumdayız ve sadece yiyecek çalıyoruz. Yüzüğü çıkardıktan sonra bundan pişman olmalı mıyız? Ya da muhtemel “enayi” damgası yiyeceğimize rağmen hiçbir şekilde daha önce davrandığımızın aksine hiçbir davranış sergilemiyoruz. Bunu kendi hür irademizle mi yapıyoruz yoksa otoritenin yokluğunda bile ondan öğrendiklerimiz bizim eylemlerimize şekil veriyor?

Son durumda otoritenin yokluğunun Sineklerin Tanrısı’ndaki gibi yokluğunun kademe kademe fark edilmesiyle davranışlarda farklılaşma meydana geliyorsa önceden gerçekleştirilen eylemlerin hür iradeye değil dışarıdan bir engellenmeye bağlı olduğu anlaşılabilir. Otorite olmadan da “iyi” addedilen davranışlara devam ediliyorsa o zaman bir seçimden söz edilebilir belki. Ama bu kişi zaten özgür seçimler yapıyorsa Milgram’ın deneyine katıldığında itiraz edenler arasında bulunması da muhtemel olacaktır.

İnsanların büyük bir kısmının tercih edeceği ilk yönelimde aslında bizi şaşırtan bir şey yok. Kötü biri ya da kötülüğün ağır bastığı birisi bunu zaten bir yüzük takmaya gereksinim duymaksızın gerçekleştirecektir. Yüzük takınca o zamana kadarki engellemelerinden kurtulan “iyi” varsayılan insanların suça, ahlaksızlığa yönelmesi de bir açıdan normal. O zamana kadar bir toplum içinde yaşadığı için onun kurallarına ve kurumlarına itaat etmek durumundayken yüzüğü takıp “bağımsız” bir birey olarak hareket etmeye başladığında insan, elbet farklı davranacaktır. Bu durumda yaptıklarına iyi veya kötü demek de belki yanlış olur. Kime ve neye göre? (Ayrıca otoritenin yokluğuna alışıldıktan sonra olumsuz addedilen davranışlarda azalma da yaşanabilir, belki de yeni bir otorite oluşturulur.)

Normal şartlarda hayatını devam ettirebilmesi için edinmesi gereken şeyleri edindiği için otoritenin yokluğunu fırsat bilene ne denilebilir? Bu insan bireysel açıdan kötü olduğunu düşündüğü bir şeyi yapıyor ama toplumsal açıdan da (kanun vs’ye haricinde, manevi olarak) kötü sayılabilir mi? Bisiklet Hırsızları filmindeki baba, zar zor edindiği işe gidip gelmesi için sahip olması şart olan bisikletini çaldırdığında, yenisini alacak gücü olmadığı için, kimse onu görmezken başkasının bisikletini çalmakta haksız mıdır?[5] (Filmde baba önce bisikletini bulsunlar diye polise gitmiştir ama o kadar çok hırsızlık olayı olmaktadır ki polis yardım etmeye çalışmaz bile.) Kısa da olsa bahsetmek gerekirse Hegel’in bu duruma muhtemel bir yanıtı olacaktır: Bisikleti çalan da, bisikleti çalınan da mağdurdur (sonuçta onun da hakkı elinden alınmıştır) ama mağduriyet seviyeleri farklıdır. Burada da muhtemelen bisikleti çalan daha mağdurdur.

Otorite ve iktidar deyince biraz Foucault’ya da değinmeden olmaz. Foucault, iktidarı salt kötü olarak değerlendirmez. Ona göre, bireyler özgürlüklerini halihazırda bulunan iktidar içerisinde tanımlarlar. Bu da “normalleştirilmiş” olduklarını gösterir. “Normalleştirme: iktidarın, bireyleri doğruluk oyununa sokarak normal olmayan olarak görülen bireyleri toplumun geneline uydurma işlemidir.”[6] Yani bireyler mevcut otoriteyi kabul ederler, kendilerini ona göre şekillendirirler, sonra da otorite içindeki sınırlı özgürlüklerini sürdürmeye devam ederler. Ama otorite insanları öylece başıboş bırakmaz. Bir çeşit cezalandırma (ve ödüllendirme) sistemi koyar. Bununla normalin dışına çıkmaya yeltenen bireyleri genelin içine çeker ya da o bireylerden ibret yoluyla diğer bireylerin çizgiyi aşmamasını sağlar. Milgram’ın deneyinde otoriteyi sorgusuz sualsiz kabul eden bireyler için cezalandırma gerekmemiştir bile. Sineklerin Tanrısı’nda otorite kalkınca çocuklar “özlerine dönmüş” ama kendi içlerinde biri iyi diğeri kötü sayılabilecek iki otorite oluşturmuşlardır yeniden. Bisiklet Hırsızları’nda baba İkinci Dünya Savaşı’nın İtalya’da yarattığı otorite boşluğunun mağdurudur; birisi onun bisikletini çalar, o da bir başkasınınkini.

Hegel bireysel özgürlüklerin Geist’ın (ruh, zamanın ruhu) tecelli ettiği devlete bireysel özgürlüklerin tesliminin mutlak özgürlük için gerekli olduğunu savunur. Ona göre, otoritenin olmadığı durumlarda insanlar daha özgür değillerdir. Yani insan otoriteye muhtaç mıdır? (Sonradan yerleştiği adada oranın yerlisi Cuma’yı hizmetlisi yapmasını saymazsak) Robinson Crusoe gibi yaşamak mümkün değil midir? Unutmamak gerekir ki Robinson tek başınadır. Günümüzde bu neredeyse ütopik bir deneyimdir. Toplu halde yaşamak, toplum mudur otoriteyi meydana getiren?

Otoriteyi sorgulamayanlardan ziyade sorgulayanları açıklamak daha zor gibi. Otorite mevcutken ve kendini hissettirirken bunu bazıları, mesela Samwise Gamgee gibi, nasıl reddedebilir? Hegel, bu insanların aslında Geist’ı içselleştiremediklerini, o yüzden özgür olamadıklarını savunur. Yani bir nevi birey kaynaklı bir sorundur. Platon’un Devlet’indeyse böyle bir karşı çıkıştan yöneticilerin Formları (kısaca fiziksel dünyanın dışındaki mutlak değerler demekte sakınca yoktur umarım) iyi uygulayamamasını sorumlu tutar. Karşı çıkanları doğrudan (en azından birey bazında) haklı bulmaz ama bir yandan neredeyse öyle bir yönetimin buna müstahak olduğunu anlatarak bunu meşrulaştırır. Belki de sonuç olarak şu savunulabilir: Doğduğumuzdan itibaren bir otoriteye maruz kalırız ancak bu, (karşı çıkanların haklı ya da haksız olması bir yana) onun hiç sorgulanmayacağı anlamına gelmez. Yüzüklerin Efendisi’nde sıkça değinilen ama Gyges’in hikâyesinin bittiği yerden erişilemeyen bir de soru düşüyor insanın aklına: Platon’un şikâyet ettiği türden bir yönetime karşı gelen birisi, genelin durumunu düzeltmek için yüzüğü şahsi çıkarları dışında kullanamaz mı?

İnsanlık tarihi boyunca cevabı tam olarak bulunamamış bir sorunun yanıtını bu kısa yazıda da bulmak pek mümkün değil. Zaten ilerledikçe yanıtlardan çok, sorular artıyor. En azından fikir sahibi olabildiğimiz bazı hususlar var. Her insanın doğası birbirinin aynısı değil, daha doğrusu sırf iyi ya da sırf kötü insanlar muhtemelen yok. Aynı durumlar farklı insanların farklı davranışlarına yol açıyor. Bu farklı doğadaki insanlar birleşip toplumu meydana getirdiklerinde insan doğasının boyutu değişiyor. Toplumun getirdiği maddi ve manevi yaptırımlar, dışsal bir otorite doğduğu andan itibaren insan doğasına şekil veriyor. Farklı insanlar, farklı engellenmeler, farklı sonuçlar. Aslında neyin insan doğası, neyin sonradan öğrenilmiş olduğunu belki de hiç ayırt edemeyeceğiz. Tabii bir Görünmezlik Yüzüğümüz olmazsa…

[1] Yüzüklerin Efendisi Birinci Kısım Yüzük Kardeşliği, Yüzüklerin Efendisi İkinci Kısım İki Kule, Yüzüklerin Efendisi Üçüncü Kısım Kralın Dönüşü, J.R.R. Tolkien, Metis Yayınları.
[2] Devlet, Platon, Türkiye İş Kültür Yayınları, s. 44.
[3] Sineklerin Tanrısı, William Golding, Türkiye İş Kültür Yayınları, 8. baskı, 2006, s. 257.
[4] http://tr.wikipedia.org/wiki/Milgram_deneyi, http://sozluk.sourtimes.org/?t=milgram+deneyi.
[5] Bisiklet Hırsızları (Ladri di biciclette), Vittorio de Sica, 1949.
[6] http://www.felsefeekibi.com/site/default.asp?PG=1540

Görünmezlik Yüzüğü

by on 14:09:00
Yüzüklerin Efendisi okuyanlar zaten bilir, okumayanlarsa onun muhtemelen bir yüzüğün etrafında geçtiğini az çok tahmin edebilirler. Takan...

Bu şahane kapak sürprizlerden sadece bir tanesi. Çerçi Sanat'ın 6. sayısında Günebakan dosyalarının konusu da tamamen değişti. Bu bölüme bundan sonra yazarlar değil temalar konuk olacak. 6. sayıda temamız "görmek". Ne kadar dolu ve ilginç bir sayı olduğu anlatılmaz, şu bağlantıdan okunur: http://cercisanat.com/dergi/6

Çerçi Sanat'ın 6. sayısına katkıda bulunan yazarlarımız ve çizerlerimiz şöyle: Ayfer Feriha Nujen, Ayşegül Tözeren, Burçin Tolga Yılmaz, Can Mustafa Özdemir, Caner Ok, Cavidan Sönmezoğlu, Derya Davulcu, Emin Önder Sertçelik, Engin Atmaca, Ercan Y Yılmaz, Erkan Karakiraz, Ersun Çıplak, Eylem Yurtsever, Gamze Andın, Gerçek İnan, Handan Akgün, Hülya Soyşekerci, İclal Öztaş Ayçelik, Murat Mahmutyazıcıoğlu, Nilgün Küçük Batman, Neval Turhallı, Orkun Eğilmez, Osman Göktuğ Türkmen, Özlem Şan, Seyhan Akıncı, Songül Çolak, Şengül Can, Talita Yalıtırık, Tuğçe Ayteş, Tülay Akyol, Yunus Kocatepe, Yusuf Turhallı.

Edebiyattan fotoğrafa, öyküden şiire, röportajlardan güncel konulara kadar okumaya doyamayacağınız kalitede yazılarımız arasından şimdilik kendi yazımın ve fotoğraflarımın bağlantılarını eklemekle yetineceğim. (Tamamı yukarıdaki bağlantıda ve çok yakında Çerçi Sanat Blog'da):

Günebakan'daki yazım "Her Şeyi Gören Göz: İnternet": http://cercisanat.com/dergi/6/her-seyi-goren-goz-internet

Görmek temalı fotoğrafım "Küçük Kız ve Dilenci": http://cercisanat.com/dergi/6/kucuk-kiz-ve-dilenci

Ve diğer fotoğrafım "Görmenin Izdırabı": http://cercisanat.com/dergi/6/gormenin-izdirabi

Çerçi Sanat'ın yeni sayısını ve eski sayılarını her an her yerden okuyabilirsiniz!
Goethe'nin ıssız adam tripleriyle o zamanki eşine haber vermeden (iyi ihtimalle babasının isteğini gerçekleştirmek için doğru zamanı bulduğu için) pat diye çıkıverdiği İtalya seyahati, çok yönlü yazarın seyahat esnasında tuttuğu anı defterleriyle ölümsüzleşmiş. Usta bir kalemden bize ulaşan süzme edebi metinlerin yanı sıra 18. yüzyılda İtalya'nın görünüşüne, at arabasıyla yolculuğa dair bilgi de ediniyorsunuz.

Goethe aslında tam benim istediğim şeylerden birini yapmış: Yerini yurdunu bırakıp bir seneye yakın süre boyunca gönlünce gezmiş. Turist gibi de değil, oralardaki sanatçılarla görüşerek, operaları seyrederek. Zamanının her anını iyi bir şekilde değerlendirdiğini satırlardan hissedebiliyorsunuz. Ne var ki anladığım kadarıyla, (amiyane tabirle) tuzu kuru olduğu için gelir sıkıntısı yok. Muhtemelen Venedik'te giremediğim güzel binalara, saraylara da giriyor. O zamanlarda vize derdi de yok tabii. Gözyaşlarımı içime atarak devam edeyim.

Yazar İtalya'yı hissede hissede ve hissettire hissettire geziyor. Uçak yolculuğuna ne kadar bayılsam da yolda olma süresini azalttığı için bazen tuhaf hissettiriyor. İki saatte bambaşka bir ülkede olmak kafa karıştıran bir deneyim. Goethe at arabasıyla seyahat ederken muhtemelen iç organlarının yer değiştirdiğini hissetti ama bir yandan da yolu derinlemesine özümsedi. Gittiği yerler sırasıyla Karldbad, Münih, Mittenwald, Brenner, Trento, Torbole, Verona, Vicenza, Padova, Venedik, Ferrera, Cento, Bologna, Appeninler'de Lojano, Perugia, Terni, Citta Castello, Roma, Velletri, Fondi, St. Agata, Caserta, Napoli, deniz yolculuğuyla Sicilya, Palermo, Alcamo, Segesta, Castelvetrano, Sciacca, Girgenti, Castro Giovanni, Katanya, Taormina, Messina ve Napoli'ye dönüş. Hala özenmediyseniz devam edeyim. Kitabın önünde, Goethe'nin o dönemi birebir yansıtan çizimleri de var.

Kitapta ilgimi çeken hususlardan biri: 18. yüzyılda Goethe Roma'nın yeni mimarların elinden çok çektiği serzenişinde bulunuyor. Oysa geçen yıl gittiğimde tarih şokuna girecektim. Goethe'nin bu seyahatinde uğradığı yerlerden biri olan Verona'da üç yüz yıllık kaldırımda yürürken ağlayacaktım. Bizim sokakta üç ay durmuyor dandik beton. Goethe İstanbul'a gelse hep kötüye giden değişimlerden, estetiksizlikten hastanelik olurdu herhalde.

Neyse memleket meseleleri bir yana, hem seyahat hem edebiyat keyfi için bu kitabı kaçırmayın.

Merhabalar,

İnsan bazen bir şeyi çok yapmak ister de, yapmadığı için kendine hep bir mazeret bulur ya hani. Benim de yazma konusunda kendime uydurduklarımı yan yana koysam Çin Seddi kadar uzun olur herhalde. İlk cümleyi bulmak veya yazıyı sürdürmek gibi bir sorun değil benimkisi, yazdıklarımı insan içine çıkartabilmek. Sonunda mazeretleri bir kenara attım ve artık burdayım.

Blog olması itibarıyla burada, deneme tarzı, nispeten kısa yazılar olacak. Konular, felsefeden edebiyata, sinemadan mitolojiye ve şu an benim için de muamma olan alanlarda değişiklik gösterecek. Ne olursa olsun hepsinin ortak yolu, düşünmekten geçecek.

Herkesin anlayabileceği şekilde yazmak en önem verdiğim unsurlardan birisi. Karmaşık yazılar çok az sayıda ve zaten konuya hâkim kişilere hitap ediyor. Bu yüzden terimlere ve uzun cümlelere sığınmayacağım. Ama şu da var ki sesimi genele duyurmaya çalışırken geneli savunmayacağım.

Benim derdim özetle bu. Ne demek istediğim ilerleyen zamanlarda daha iyi şekillenecek. Umarım çoğalan yazılar ve yorumlarla birlikte, bilgilerimiz günlük yaşamımızda kendilerine etkin bir yer bulmuş olur.