dizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Daredevil, bu sene ilk sezonu yayınlanan bir Marvel dizisi. Dizi kıtlığı çekenler için kaliteli ve izlenebilir bir yapım olarak önerilebilir.

Süper kahramanımız Matt Murdock'u diğer süper kahramanlardan farklı kılan kör olması ve diğer duyularının aşırı güçlü olması. Geçmişi acıların çocuğu kıvamında, annesi ölmüş, babası da sonradan ölecek bir boksör, kendi de çocuk yaşta bir kimyasala maruz kalıp kör kalmış. Dizinin hoşuma giden yönlerinden biri körlüğün avantaj olarak sunulması ve bir körün günlük yaşamını güzel bir şekilde yansıtması. Charlie Cox'tan bir Al Pacino performansı beklemiyoruz elbette ama bence kendi payına düşenin üstesinden gayet iyi gelmiş.

Dizide benim hoşuma giden ayrıntılardan biri de Matt Murdock'un en yakın arkadaşı Foggy Nelson ile kurduğu bürodaki maceraları. Üniversiteyi birlikte okuyan ikili birlikte iş yapmaya karar veriyorlar. Küçücük bir ofisin kapısındaki tabela elleriyle şirket adını yazdıkları bir kağıt. Yeni kuruldukları ve referansları olmadığı için müşterisizlikten meteliğe kurşun atmalar. Bu arada dizinin bütün karakterleri yerli yerinde, özellikle iki arkadaş çok sempatik. O yüzden onların maceralarına ortak olabiliyorsunuz.

Kötü adam


Dizinin kozlarından birisi kötü adamı. Vincent D'Onofrio burada tamamen tıraşlı ve tanınmayacak halde. Yaş ve deneyim açısından diğer oyunculara kıyasla oyunculuk eğitimi veriyor diyebiliriz. Çocukluktan travmaları olan, tam manasıyla psikopat ama bir yandan da sevdiklerine karşı merhametli ve fedakar olan ilginç bir kötü adam Wilson Fisk.

Sevgilisi ise bir resim galerisinin sahibi olan çekici Vanessa Marianna. Vanessa Wilson'ı olduğu gibi kabul ediyor ama birbirlerine ne ara o kadar tutkuyla aşık olduklarını açıkçası anlamadım. Neyse... Kötü adam öyle güçlü bir karakter ki sezon boyunca yer yer başkahramanın da önüne geçti.

Kadın karakterler


Diziye yapabileceğim eleştiri yine kadın karakterler yönünden olacak. Süper kahraman dizilerinde ve filmlerinde kadın karakterler hep geride kalıyor ama buna alışmaya niyetim yok, hep değineceğim. Kadınlar askında bir erkeğe bağımlı olmayan özgür karakterler gibi görünüyorlarsa da yine ya aşk ya kurtarılma yoluyla varlıkları onaylanıyor gibi.

Karen Page (Deborah Ann Woll), şirkete üçüncü kişi olarak geliyor ama ortak değil. Onu haksız yere suçlandığı cinayetten yine bizimkiler çıkarıyor. Claire Temple (Rosario Dawson), Matt'i çöpten yarı ölü halde bulup hemşirelik becerisiyle tedavi ediyor ama sezonun geri kalanında sadece acil anlarda ilk yardım ve pansuman yapan bir karakter olarak kalıyor.

Kötü karakterlerden biri olarak sayabileceğimiz Madame Gao (Wai Ching Ho) var. O da Uzakdoğulu insanları kör edip merdiven altında uyuşturucu sardırmak için kullanan şerefsiz bir kapitalist. Kötü adamı sevgisiyle kendine bağlayan, hanım ağa olma belirtileri gösterse de kötüyle kötüleşmeyen Vanessa bence dizideki en sağlam kadın karakter.

Daredevil'ın en büyük özelliği kötüleri döve döve sersemletmesi ama öldürmemesi. Bu uğurda kaç kere ölümden döndü. Bir de bu filmler ve diziler biz izleyicileri ne hale getirdiyse "Öldürsene be adam" kıvamına geliyorsunuz. Sezonun sonunda edindiği janti kostümü ve Daredevil adıyla bu tarzı değiştirecek mi, izleyip göreceğiz.
İngilizlerin kısa, tuhaf ve vurucu dizi yapmakta üstlerine yok. Black Mirror da bu konuda kendilerini aştıkları bir örnek. Sıkıldığım bölümler de oldu ama bu, yapımın özgün ve ilginç olma özelliğinden hiçbir şey alıp götürmüyor.

Dizi bölümleri ileri, günümüzden de ileri teknolojinin insanların elinde ne hale geldiğini ve bize neler yaşatabileceğini gösteriyor. Hayatın içine giren ve artık normalleşen teknolojileri herkes eşit ölçüde benimseyemiyor elbette. Kimi zaman bireysel isyanlar da oluyor. Ama herkesin etrafını saran o düzenin duvarlarına çarpıyorlar. Dizide beni rahatsız eden şeylerden biri bu sanırım. Sistemden şüphe duyup harekete geçen herkes bir şekilde sindiriliyor. İnsanların televizyon ve telefonlara bağımlı olması ve teşhire giren programları heyecanla seyretmeleri de hemen her bölümde vurgulanıyor.

Süprizbozanlarla devam edeyim. İzlediğim kadarıyla bölümlerin özetini yazacağım. İngilizlerin sezon başına altı bölümden fazlası ellerine yapıştığından olsa gerek Black Mirror da üçer bölümden oluşuyor. Her bölümün oyuncuları birbirinden farklı ve 40 dakikadan 75 dakikaya kadar değişen bölümler film edasıyla da izlenebiliyor.

The National Anthem


Bu bölümde başkanın kızı kaçırılıyor. Kaçıran kişi televizyondan kızı korsan yayınlarla konuşturuyor ve şartı kabul edilmezse kızı öldüreceğini söylüyor. Şartı da başkanın canlı yayında bir domuzla seks yapması. Başkan bunu kabul etmek istemiyor ama işin ucunda kızı var. Çok düşününce kızına ait olduğu söylenen bir kesik parmak gönderiliyor. Hal böyle olunca başkan şartı kabul etmeye mecbur kalıyor. Kız bir köprüde kendinden geçmiş halde bulunuyor. Parmağın onu kaçıran manyağa ait olduğu anlaşılıyor. Adam kendini asıyor. Başkan bütün saygınlığını yitiriyor ve karısı ondan nefret ediyor.

Fifteen Millon Merits




Bölümler arasında konuyu da oyuncuları da en beğendiğim bu oldu. Distopik bir İngiltere ortamı var. Milyonlarca insan spor salonu gibi yerlerde bisiklet çevirerek enerji elde edip geçimini bundan sağlıyor. "Modern köleler" bunlarla yiyecek alabiliyor ya da her tarafı kaplayan devasa televizyon ekranlarında izlenen şovlara göre artırılıp azaltılabiliyor. Kullanıcıların seçme hakkı var gibi görünse de pornografik görüntüler her yerden çıkıp duruyor. Bing bu ortamda yaşayıp giderken başka bir bisiklet sırasında bir kızı fark ediyor ve aşık oluyor. Kızla muhabbeti artıyor ve kızın melek gibi sesini kullanması için cesaret ona cesaret veriyor.

Bing biriktirdiği bütün puanları kıza "Hot Shot" bileti almak için harcıyor. Birlikte "Hot Shot" adlı yetenek yarışmasına gidiyorlar ve kız sahneye çıkıyor. Jüri tipik yetenek programı jürisi, aşağılamalar, sanal seyircilere oynamalar vb. Kızın sesini beğeniyor ama başka bir programda daha başarılı olacağını düşünüyorlar. Bing kıza destek olacağım derken tamamen yalnız kalıyor. Daha sonra ona zorla açılan programlardan birinde kızın bir adama oral seks yapmaya hazırlandığını görüyor. Puanları bittiği için kanalı değiştiremiyor; adamın yavşak konuşmalarına, kızın dudaklarını şekilden şekle sokmasına maruz kalıyor.

Durum dayanılır gibi değil. Bir bilet daha alıp programa katılmayı ve ortalığı dağıtmayı düşünüyor. Ama işi kolay değil. On beş milyon adım biriktirmek zorunda. Kendini olabildiğince zorlayarak bisikletle ve programlarla on beş milyon sayısına ulaşıyor. Aldığı yarışma biletiyle jüri üyelerinin karşısına geçiyor ve bağırıp çağırmaya başlıyor. Sisteme içeriden bir saldırı, bir isyan, belki de bir devrim. Ama jüridekiler Bing'i punduna getirip bu bağırışlarını bir programda kullanmaya ikna ediyorlar. Bing farklı şartlarda aynı sıkıcı yaşamını sürdürüyor.

The Entire History of You


Yakın gelecekte, insanlar her şeyi kaydeden bir bellek implantı takıyorlar. Gözleri donuklaşarak buna erişim sağlayabiliyor ve istedikleri bilgiye erişebiliyorlar. (Rüyalar dahil) Her şeyi hatırlamanın olumsuzlukları çoktan anlatılıyor. Böyle bir implantın yol açabileceği sorunlar düşünmekle bitmez. Ama dizi bölümü evli bir çiftin, kadının ihanetinin üstünden ilerliyor, implant muhabbeti olmasa Güllerin Savaşı'ndan bir farkı yok. O yüzden açıkçası kendimi çok kaptıramadım.

Be Right Back




Bu da acayip arıza bir bölüm. Martha'nın akıllı telefon bağımlısı erkek arkadaşı Ash bir trafik kazasında ölünce Martha perişan olur, bir de ondan hamile olduğunu öğrenince iyice dibe vurur. Ash'in cenazesinde Martha'nın arkadaşı Sarah ona, yasla baş etmek için ölen yakınlarla irtibatı mümkün kılan yeni bir hizmetten bahseder. Martha başta tepki koyar, kendini dış dünyadan soyutlar. Ama bir gün Ash'ten gelen e-postayla Sarah'nın onu hizmete üye yaptığını anlar. Başta Ash'le e-posta üzerinden konuşur. Program, Martha'ya akıllı telefondaki verilerden Ash'in konuşmasını simüle edebileceğini söyler. Martha, telefonundaki bilgileri aktararak Ash'i resmen telefonuna yükler.

Yasla baş etmesi için girdiği bu yolda ondan hiç kopamayacak kadar bağımlı hale gelir. Bir gün telefonunu yere düşürür ve adeta kendini kaybeder. Ash'i yeni bir telefona takar ve özür diler (Tabii ki Ash onun neden özür dilediğini anlamaz). Daha sonra ona daha pahalı olan bir hizmetten bahseder. Bu sefer onu karşısında görebilecektir. Martha ondan da sipariş eder. Ash kutu içinde getirilir. Başta lastik bir şişme bebek gibi görünür. Martha hayal kırıklığıyla kullanma talimatlarını uygular, onu bir gece küvette su içinde bırakır. Saatler sonra Ash çırılçıplak karşısında duruyordur. Ash hakkındaki bütün bilgilere sahip ama duyguları olmayan bir Ash. Bu durum Martha'ya çok tuhaf gelir. Bir ara Ash'i evden dışarı atar, denize bırakıp ondan kurtulmayı bile düşünür. Sondaki sahnede çocuk büyümüştür ve Ash hala onlarladır.

White Bear


Victoria baş ağrısı ve bandajlı bileklerle uyanır ve yere piller saçılmıştır. Hiçbir şey hatırlayamaz. Arada gördüğü bir simge de vardır ama başta bir anlam ifade etmez. Dışarıda herkes onun görüntüsünü almaya çalışmaktadır. Bir de bunlardan sonra gelen garip kılıklı çete üyeleri vardır. Victoria olan biteni anlamadan salt korkuyla kaçar. Yolda Jem diye kahraman kılıklı bir kadınla karşılaşır. Jem ona televizyondaki sinyalin White Bear vericisinden geldiğini, bu sinyalden o ve kendisi gibi insanların etkilenmediğini, avcı diye bir grup insanın onları avlamak istediğini anlatır. Birlikte bir avcının elinden de kurtulurlar ve Victoria vericiye ulaşmayı başarır. Üstüne gelen birine elindeki tüfekle ateş ettiğinde içinden konfeti çıkar.

Victoria ne olduğunu anlayamadan duvarlar açılır ve Jem, avcı ve bir sürü izleyiciyle karşı karşıya gelir. Her şey White Bear Adalet Parkı'nın içinde olup bitmiştir. Victoria ölüm korkusu yaşarken insanlar onu keyifle izlemiştir. Bu kadarla bitmez. Victoria'yı bir sandalyeye bağlayıp teşhir etmeye devam ederler ve "avcı" onu evine geri götürür. Burada Victoria, gözünün önüne gelen kızın aslında kendi kızı değil, erkek arkadaşının öldürdüğü başka bir çocuk olduğunu öğrenir. Bu cinayete seyirci kalmıştır ama kurbanın yerindedir artık. Avcı Victoria'nın şakaklarına alıcı yerleştirir ve Victoria kızın başına gelenleri kendi başına geliyor gibi çığlık çığlığa izler.

The Waldo Moment


İkinci sezonda da bu bölüme ısınamadım. Yine konu iyi ama nedense eksik bir şeyler var. Politik manipülasyondan ilerlemişler. Waldo diye boş beleş bir animasyon ve arkasında onu yönlendiren boş beleş bir eleman var. Muhafazakar parti adayını belden aşağı esprilerle gıcık eder. Gelecek seçimlerde muhafazakar partiyle işçi partisi yarışacaktır. İşçi partinin adayı Gwendolyn, Waldo'yu yönlendiren Jamie ile tanışır ve tek gecelik bir ilişki yaşar. Jamie aslında kadına aşık olmuştur ama Waldo eline geçtiğinde taşkınlık yapmadan duramaz ve bütün adaylara karşı çıkar. Gwendolyn'in kampanya müdürü Jamie'yi uzak durması için uyarır. Jamie suçluluk hissini üstünden atamaz ve Waldo'ya oy vermeyin diye haykırmaya başlar. Waldo'nun panelinin olduğu araçtan çıkarak ekranı kırmaya kalkar. Seyircilerden biri ona sağlam bir yumruk adar ve Waldo hastanelik olur. Hastaneden oylamanın sonuçlarını izler. Muhafazakar parti kazanır.

The White Chrismas



Kurgu olarak hoş bir bölüm. Bölüm içinde altı bölüm, öykü içinde öykü. Dizi Matt ve Joe'nun karlı bir günde bir evde birbirlerine hikayelerini anlatmasıyla başlar. Matt'in tuhaf mesleği dolayısıyla anlatacak epey hikayesi vardır. İnsan zihnini tamamen bir çipe kopyalandığı bir teknolojiden bahseder. Matt'in işi o kopya zihni ikna etmektir. Örneğin Greta evde rahat etmek için zihnini kopyalatmıştır ve kopya gerçek bir insan olmadığını kabul etmemektedir. Matt onu bir klon olduğuna ikna eder. Greta daha sonra sıkıntıdan ölecek hale gelir ve Matt'ten ona bir iş vermesi için yalvarır. Böylece gerçek Greta'nın asistanlığını seve seve yapar. Karısı Matt'in röntgenlemeye giren mesleğini görünce sinirlenir ve onu "engeller". Engellenen insanlar onları engelleyen kişiye açılmayan televizyon kanalı gibi görünür ve o kişiye seslerini duyuramazlar.

Sohbet ilerledikçe Joe biraz daha açılır. Bir ara duvarda atlaya atlaya ilerleyen saati fark eder. Daha sonra kendi hikayesinin ayrıntılarını anlatmaya başlar. Sonunda onu engelleyen kız arkadaşından olma kızına ulaşma isteği ağır basar. Kızın onu görebildiğini fark eder. Çünkü kadın ölmüştür ve kıza dedesi bakmaktadır. Yalnız kızda Asyalı tipi vardır ve kendinden olmadığını, aldatıldığını öğrenmesi fazla zaman almaz. Dede Joe'nun evden gitmesini ister. Joe kızının başka yerde olduğunu düşünerek onu görmek ister, o cinnetle dedeyi öldürür. Bir gece yatağın altında yatan kız, ertesi gün yardım istemek için dışarı çıkınca çok ilerleyemeden donatak ölür. Bu itiraf gerçek Joe'nun hüküm giymesine yetecektir.

Ama Matt de yakayı tam olarak sıyıramaz. Röntgencilik vb gibi suçlar siciline işlenir ve cezası herkes tarafından engellenmektir. Dışarı çıktığında kimsenin görmediği, duymadığı bir insan haline geliverir.

Vikings'i neresinden övmeye başlasam bilemiyorum. İkinci sezonunu yeni bitirdim. Üçüncü sezonun yarısı yayınlandı ama son dört beş bölümü beklerken heyecandan kalp krizi geçirmeyeyim diye acele etmiyorum.

History Channel'da yayınlanan bu güzide dizi bana Game of Thrones'u neredeyse unutturdu. (Karşılaştırmak ne kadar doğru bilmiyorum gerçi.) Rolünün hakkını veren oyuncuları, dantel gibi senaryosu, enfes manzaraları, kuzeyin ruhunu hissettiren müzikleriyle gönüllerde taht kuran bir yapım.

Bir tarih kanalında yayınlanmasından anlaşılacağı üzere köklerini tarihten alan ve sırtını büyük ölçüde tarihe yaslayan bir yapım. Elbette kurgunun gücünden de olabildiğince yararlanıyor. Baş karakterlerin büyük çoğunluğunun ismini arattığınızda epey kaynaktan gerçek hikayelere ulaşabilirsiniz.

İnterneti hatmetseniz de sürprizbozanlar olabilir, dikkat.

Konu

Dizi bana her zaman ilginç gelmiş ama biraz da karanlık kalmış olan Vikinglerin yaşamlarına bakma fırsatı sunuyor. Kuzey halklarının yaşayışları, inanışları ve tarihlerine tanıklık ediyormuş gibi bir his veriyor. Kuzeyli kostümler, kuzeyli müzikler derken o dünyanın bir parçası oluveriyorsunuz.

Benim rastladığım kaynaklarda Vikinglerin hakkıyla anlatılmadığını da fark ettim. (Ya da o konuda ben iyi bir araştırmacı değildim.) Elbette dizideki kurmaca olasılığını da göz önünde bulundurmak lazım ama Gotların ve o bölgede barbar olarak nitelendirilen diğer halklara karşı önyargılar da sarsılıyor. Yerleşim şekilleri, geçim kaynakları, düzenledikleri akınlarla artık daha bütünlüklü bir resim var aklımda.

Karakterler

Diziyi bu kadar etkileyici kılan unsurlardan biri de karakterler. İki sezondur geniş bir zaman dilimini atlatmalarına rağmen hiç yaşlanmamalarını bir kenara koyarsak karakterler gerçekten rollerinin hakkını veriyor. Şimdilik en beğendiklerime değineyim.

İlk olarak elbette hikayenin çekirdeği olan Ragnar Lothbrok geliyor. Hırslı olan ama az çok politikadan anlayan ve sürekli yükselen bu lideri Travis Fimmel başarıyla canlandırıyor. Ragnar'ın fırtınalı yaşamını yansıtmakla kalmıyor, tek gözünün seyirmesi ve alaycı bakışı gibi ayrıntılar ekleyerek efsaneye dönüşüyor.

Lagertha zaten idolüm. 38 yaşını zerre belli etmeyen ve siyah kuşaklı bir tekvandocu olan Katheryn Winnick, dizide sadece Ragnar'ın ilk eşi değil. O bütün köyün kadınlarının hayranlık beslediği bir savaşçı, Ragnar'ın dengi ve (ileri de) başka bir köyün reisi. Eski kocasına, yeni kocasına ve başka kimseye boyun eğmeyen bir kadın.

Floki de gördüğüm en başarılı deli karakteri. Gustav Skarsgard rolü için nasıl çalıştı acaba? Adam biraz Hazerfan Ahmet Çelebi'yi andıran bir mucit, epeyce deli ama iyi bir savaşçı, iyi bir eş ve henüz tanık olmasam da muhtemelen iyi bir baba. Adam atarlı, hem de öyle böyle değil. Normal, munis hallerine bakınca inanasım gelmiyor.

Bir de dünyanın en ballı adamı Athelstan var. Adam farklı diyarlar gezmiş, farklı diller öğrenmiş bir Hristiyan rahibi olarak başladı. Ragnar onu esir aldı, özgür bıraktı. Ragnar'ın sağ kolu haline geldi. Sonra Kral Ecbert'in himayesine girdi, nadir eserleri çevirmeye başladı. Ama Ragnar tekrar yanına aldı. Bu gidişle, Ragnar üçüncü eşi olarak kendisini alacak en sonunda, beklemedeyim.

Dizide kadının yeri

Daha birçok karakter var ama kadın karakterlere özellikle değinmek isterim. Lagertha zaten idol demiştim. Ragnar'ın ikinci eşi Prenses Aslaug geleneksel kadın tipine daha uyan, daha naif ve daha doğurgan bir kadın. Ama asaletiyle ayrı bir karakteri var. Ragnar, hep el bebek gül bebek büyütülmüş Aslaug'a Lagertha'dan daha fazla söz geçirebilse de başka dizilerde gördüğümüz kadar yanlı bir tutum hissetmiyorum. Bu arada Aslaug'un Ragnar'ı zekasıyla etkilediğini de belirteyim. Dizide bedenini kullanarak bir yere gelen kadına Vikingler arasında rastlamadım. Ayrıca Prenses Aslaug hariç Viking kadınlarını erkeklerle birlikte savaşlara katılıyor.

Ragnar'dan önceki reisin eşi olan Siggy Haraldson da ilginç bir karakter. Game of Thrones gibi bir dizide böyle bir kadının oyunlarla sürekli iktidarı oyması ve eski yerine ulaşmak için çabalaması beklenir. Öyle bir numara çevirdiğinde izleyici olarak hemen yedim çünkü alıştırıldığımız akış böyle. Siggy, Ragnar'ın kardeşi Rollo'nun eşi oluyor ve adamın bütün depresyonunda, yaralanmasında hep yanında, onun iyileşip harekete geçmesini sürekli destekliyor. Ragnar için de elinden gelen yardımı ardına koymuyor. Umarım gelecek sezonlarda yüzümü kara çıkartmaz. Floki'nin eşi Helga da aynen.

Dizinin sevmediğim yanı yok mu? İki kelimeyle: Björn Lothbrok. Adamın saç modeli ayrı gıcık, kendi ayrı gıcık. Ragnar pek bayılıyor, izbandut gibi oğlum var bakışları atıyor ama tam bir kütük. Şu aralar ergenlik çağında. İleride biraz yontulur umarım çünkü tarihte epey adı geçiyor, dizide pek kurtuluşumuz olmayacak anlaşılan.

Dizinin jenerik şarkısı ile dizinin ruhunu hissetmek isterseniz şöyle alayım:



True Detective'i o kadar övdüm ama Utopia da geri kalmasın. İngiliz dizileri bu aralar Amerikan dizilerine epey fark atmaya başladı. Ama neyi beğensek ya bitiyor ya da Amerikalılar yeniden çekiyor. Neyse bu sinirimi sona saklayacağım.

Utopia'nın konusu da, karakterleri de, renkleri de ilginç. Kendim adına konuşayım, oyunculardan hiçbirini tanımıyorum. Bu da aslında oyuncuların ününün dizinin önüne geçmesine mani olduğu için olumlu bir özellik.

Dizinin renkleri de epey dikkat çekici. Afişinde olduğu gibi içerisinde de canlı sarı renk ağırlıkta. Ayrıca canlı yeşil ve başka renkler de baskın. Bu renkler konunun ilginçliğiyle birleşince sürreal bir hava yaratıyor. Burada müziklere de değinmek lazım. Kesik kesik, bazen fısıltı gibi gelen melodiler dizin arızalı havasına cık oturuyor. Sert sahne geçişleri şoka sokuyor. Oyuncu seçimleri de oldukça başarılı. Favorim Neil Maskell ve canlandırdığı karakter.

İnceden inceden sürprizbozanlar


"Bizde neden böyle yapımlar çıkmıyor" diye serzenişte bulunduran Utopia, bir devlet komplosunun üstüne kuruluyor. Ama bu komployu öyle hemen anlamak mümkün değil. Bilgisayar ortamında tanışıp bir araya gelen alakasız insanlar, manyağa bağlayan küçük çocuklar, kiralık katiller, içinde derin sırlar barındırdığı düşünülen bir el yazması, bir de "Where is Jessica Hyde?".

Birinci sezondaki komplo şöyle açıklanıyor: (Dizinin büyüsü bozulmasın isteyenler bakmasın.) Burada İngiltere'nin öncelikle kendi vatandaşları üzerinde denemek için gizliden yürürlüğe sokmaya çalıştığı bir ilaç var. Bu ilaç ile dünyadaki doğurganlığı %20 düzeyine çekmek istiyorlar. Argümanları dinlediğinizde mantıklı bir yönü de var: İnsan nüfusu son yıllarda hiç olmadığı kadar hızlı arttı ve dünyaya fazla gelmeye başladı. Daha da artarsa kaynaklar sıkıntıya girecek ve büyük savaşlar yaşanacak. Savaşlarda insan öldürmek yerine insanların doğmasına engel olarak kimseyi öldürmeden nüfusu azaltacağız.

Maalesef işler öyle yürümüyor. Birincisi, bunu insanlardan gizli gerçekleştiriyorlar ve dayatıyorlar. Bu uğurda can almaktan da çekinmiyorlar. İkincisi, gelir dağılımını daha dengeli hale getirseler kaynak konusunun büyük bölümü zaten çözülmüş olacak. Neyse zaten bizim karakterler de bu planın yürümemesi için ellerinden geleni yapıyorlar. (İngiltere bu diziden önce doğurganlık konusuna zaten takmış. Son Umut filminde dünyada tek bir hamile kadın kalmıştı. Beğendiniz mi yaptığınızı!?) İkinci sezonda da zaten kazın ayağının öyle olmadığı ortaya çıkıyor. İzleyip görmek daha keyifli.

İki özel karakter


Dizinin bütün karakterleri seçmece. Fakat sadece iki tanesine değineceğim. Bunlardan bir tanesi, dizinin neredeyse etrafında döndüğü Jessica Hyde. Bu karakterin sırlarının çözülmesi zaman alıyor. Babasından dolayı devletin görünmez elleri ensesinde ama o bir şekilde kaçmayı, yakalansa bile hayatta kalmayı başarıyor. Sürekli kaçma halinde olduğu için bir evi olmamış, yuva kavramı oluşmamış. Hırçın yapısı altında aileye özlem seziyoruz çünkü çocuklara kendi çapında iyi davranıyor. Yersiz yurtsuz sıfatı Jessica Hyde'a epey uygun.

Diğer bir ilginç karakter ise yukarıda da bahsettiğim favori karakterim Arby, nam-ı diğer Pietre. Bu karakterle Arby adında acımasız bir seri katil olarak tanışıyoruz. Ama daha sonraki sezonlarda senaristler bu karakterle empati kurmamızı sağlıyor ve neredeyse ortamın en mağdurlarından biri olduğunu anlıyoruz. Küçükken babası tarafından garip deneylere maruz kalarak psikolojisi bozulmuş, bir de üstüne üstlük bundan dolayı onun tarafından terk edilmiş, daha sonra devlet eliyle gerçek kimliği elinden alınmış Pietre'nin asabi olmak için nedeni var. Ne yazık ki gerçek adını öğrenip normal bir aile kurmayı neredeyse başardığında bile bu karanlık geçmiş onun peşini bırakmıyor.

Ve son...


İngiliz yapımı Utopia iki sezon ve on iki bölüm sonunda maalesef bitti. Niye mi? Çünkü yine Amerika el attı. Dizi Amerikan yapımı olarak baştan başlayacak. Yönetmenler arasında David Fincher'ın adı geçse de çekim teknikleri, renkler ve kurgunun akışını düşününce içim rahatlamış değil.

Nasıl bir diziyle karşı karşıya olduğumuz hakkında ipucu verebilmek için sizi açılış sahnesiyle baş başa bırakayım:

http://buyukbalik.blogspot.com.tr/2015/01/true-detective-gercek-dedektiflik-dersi.html

True Detective ilk bakışta alışkın olduğumuz bir konuyu tekrar pişirip önümüze sürecek gibi görünür: Biri aile babası, biri arıza olan iki dedektif büyük bir suçu ortaya çıkartmak üzere kolları sıvar.

Ama dizinin farkı açtığınız ilk saniyede kendini belli eder. Hoş bir giriş müziği, siyah beyaz ve sepya arası tonlar, ağır hareketler. İlk bölümlerde geriye gidiş gelişlerle epey beyin bulandırıyor. Son bölümlerde hikaye çözüldükçe sıkılmak yerine olay örgüsüne daha fazla bağlanıyorsunuz. Yabancı diziler bizdeki gibi en az bir buçuk saat ve 6 ay yayınlanmıyor malumunuz. Bu dizi de 8 bölümde tadını damağınızda bırakıyor. İkinci sezona ise tamamen farklı oyuncularla devam edecek.

Dizinin tadından hiçbir şey eksiltmemek için olaylardan bahsetmeyeceğim. Büyük bir suç olduğunu bilin yeterli. Zaten bu dizi sadece kurguya dayanmadığı için keyif alacak birçok unsur bulacaksınız. Bunların en başında iki usta oyuncunun tek tek ve bir arada oldukça iyi performans sergilemesi yer alıyor. Karakterler öyle iyi örülüyor ki daha ilk bölümden kimin nasıl bir yapıya sahip olduğunu hissediyorsunuz. (Dizide hiçbir şey öyle göze göze sokulmuyor.)

Görüntülerde kullanılan renkler, karanlık atmosferi destekleyen nitelikte. Bir detektiflik dizisi olmasına rağmen sadece aksiyona değil diyaloglara ve mimiklere de önem veriyor. Dizinin yer yer ağırlaşan temposu ona ilginç bir şekilde varoluşçu bir hava katıyor. Bir dizi daha nasıl ballandırılabilir bilmiyorum. (Ama İngiliz yapımı Utopia'ya da söyleyecek sözüm kalsın diye kendimi tutuyorum.)

Dizinin müziklerine değinmeden olmaz. Bölüm sonlarında çalan şarkıların yanı sıra sepya renkler ve kopuk görüntüler eşliğinde izlediğimiz açılış müziği de harika. Dizinin açılış müziğiyle sizi başbaşa bırakarak yazıyı sonlandırıyorum:




Dexter'dan sonra ilaç gibi gelecek gibi duran Hannibal dizisi, aslında Kuzuların Sessizliği'nden tanıdığımız Hannibal Lecter karakteri üzerine kuruluyor. Aynı mantıkla, baş karakterimiz tamamen normal bir yaşam süren bir kişi ama aslında herkesten gizli bir "canavarlık" saklıyor.

Dizinin daha ilk bölümünü izledim. Aradaki olayları bilmesem de baş karakterin kimliği bizim için en baştan belli. Hannibal Lecter, bir yamyam. İlk bölümdeki ölümlerden anlaşıldığına göre oldukça kibar biri ve bu kibarlığını öldürdüğü kadınların cesetlerine gösterdiği ihtimamla da sürdürüyor. Bu da haliyle davanın peşine düşen polis memurlarını şaşırtıyor.

Dizinin yayınlanmış diğer bölümlerini izlemeden yazacağım bu yazıyı. Dizide, tekrar edeyim, esas olarak "insan eti yiyen" bir karakter var. İnsan eti yemek, insan vücudunun belli bölgelerini tatmak için insanları öldürmek zorunda. İnsan etini yemek yasal olsa Hannibal aslında bir suçlu olmayacak. "Nasıl yani olur mu öyle şey?" derken bir daha düşünmek lazım.

Hiçbir söz sahibi olmayan hayvanları ve (sinir sistemleri olmasa da) bitkileri öldürmekte sakınca görmüyoruz. Burada sorun insan merkezcilikten mi kaynaklanıyor? Teoride, insan etinin yenilebilir etler arasına sokulması demek her birimizin yenilme riski altına girmesi demek. Böyle bir şey olsaydı bir üretim merkezinde sıkış tepiş sıramızın gelmesini bekleyebilirdik pekâlâ.

Bu açıdan bakınca, Hannibal'in "suçu" insan öldürmekten öte toplumun onayladığının dışında bir beslenme alışkanlığının olması. İnsan eti yemenin bir ruh hastalığı olduğunu belirleyen normlar hayvanlar yemeyi onaylıyor. Mantıken kendini savunamayan bir canlıyı tercih etmek daha canice. Bir yandan da doğanın kendisi zalimdir ve güçlü canlılar zayıfları yiyor denebilir mi? O zaman da olası devlerin bizi çıtır çıtır yediğini hayal ediyorum.

Elbette kendimin veya bir sevdiğimin yenmesini istemem. Burada empati giriyor devreye. Kurban Bayramlarında önceden alınan koyunlarla duygusal bağ kurulunca kesememek de böyle bir şey. Eskiden okuduğum bir makalede (belki Peter Singer'dandır) etlerin parça halde satılmasının nedeninin onları hayvana benzetme ve empati yapmanın önüne geçmek olduğuna değiniliyordu.

Hayvanlar arasındaki hiyeraşiyi de unutmamak gerek. İnek ve koyunlarla türlü türlü yemekler düşünürken salyangoz, çekirge veya hamam böceğine burun kıvırıyoruz. İnsan eti yenseydi muhtemelen ırkçılık/türcülük orada da başgösterecekti. Şu coğrafyanın kadınları lezzetli, şuranın çocukları pek körpe, oranın adamlarında iş yok falan filan.

Doğa içinde aslında gayet "normal" yaşayan yamyam kabileler olduğunu bir kenara koyalım. Kendi halimize bakalım. Yamyamlık bizi dehşete düşürürken çocukları nasıl seviyoruz: "Ben seni yerim" veya "Ay bir lokmada yutulur bu!" Bu söz öyle lafın gelişi mi yoksa geçmişten günümüze gelen bir şeyi mi ifade ediyor acaba? (Bilmediğimden soruyorum.) Ben bebekken eski bir alt komşu yanağımı ısırıp hayatımın ilk travmalarından birini yaşatmış. Isırarak sevmek... Şahsen ikna olmuş değilim.

Et, tavuk ve balık türevlerine hayır diyemeyen, sakatat ve bilumum uzvu ayırmayan biriyim ama bu halimle bile bir şeyler yanlış geliyor. Ağız yapımızın bitkilere uygun olduğu söylenip duruyor. Fiziksel nedenler kadar etik nedenler de düşünmeye değer. Yediğimiz her şey dayatılıyor, doğrular ve yanlışlar bizim adımıza belirleniyor. Bir bakış açısından Hannibal caniyken, başka bir bakış açısından belki de mağdur, kim bilir...

Michael C. Hall hakkında daha önce övgü dolu bir yazı yazmıştım. (Övmeye de devam. Dexter çekimleri sırasında hafif de olsa bir kanseri yenmeye çalışırken bile performansında zerre düşüş yaşanmıyor.) Dexter'ı tamamen izledikten sonra genel bir yazı yazmaya da niyetlenmiştim. Ama 6. sezon yakıp geçtikten sonra o sezona odaklanmaya karar verdim.

Dexter izlerken düşündüren bir dizi. Dizi hakkında genel bir tartışma, dizinin izleyicileri cinayete özenip özendirmediği. Ortada oldukça eli yüzü düzgün bir katil var ve sadece gerçekten seri halde, psikopatça zevk alarak cinayet işlediğini kanıtladığı katilleri öldürüyor. Kendisinin de bundan zevk alması oldukça ironik. Babası çocukluktan beri onun içindeki "karanlığı" öyle yönlendirmiş. Diğer katillere küfrederken Dexter'a alkış tutacak hale geliyorsunuz.

Dizi Türkiye'de çekilse kime yetişceğini şaşıracak Dextercık bir yandan da bilimsel ilkelerden ödün vermeyen biri. Kendisi amansız bir kan uzmanı ve adli tıp departmanında çalışıyor. Herkesten fazla tecrübe sahibi olması olaylarda hep bir adım öne geçmesini sağlıyor. İşte karşılaştığı olaylarda da kendi cinayetlerinde de bilimin ışığından yararlanıyor.

Durum böyleyken ve ben de tam din-bilim tartışmasının tarihteki felsefi yansımalarını çevirmişken 6. sezon geldi çattı. Türkiye'de çekilse "manevi duygularımıza hakaret edildi" diye diziyi yayından kaldıracak, hızını alamayanlar tarafından dizi setini yağmalatacak ve muhtemelen oyuncuları yurt dışına kaçmak zorunda bırakacak bir sezon bu.

Yüksek sürprizbozan ve din dozu

Sezonda her zamanki gibi birkaç olay bir arada yaşanıyor. Birinci temel olay "Father Sam". Sam, aslında "gerçek" bir peder değil ama kime göre neye göre tartışılır. Zamanında bir cinayet işlemiş ve kendini dine vermiş. Kendi karanlığını bastırırken başka çocukların böyle bir karanlığa kapılmaması için canla başla çalışıyor. Düz adamlıkta çığır açan Dexter için bir insan ya suçludur ya değildir. Ama kutsal kitabı satır satır okumuş Sam'de durum değişiyor. Bir insanın iman yoluyla yaptığı kötülüklerden pişman olabileceğini ve bunu iyilikle telafi edebileceğini görüyor. Dexter'la Huzura Doğru kıvamına gelmişken Sam'in uyuşturucu batağından kurtardığı veletlerden biri onun canına kastediyor. Ölüm döşeğindeki Sam hâlâ daha çocuğa onu affettiğini söylemesini istiyor Dexter'dan. Dexter tam hak yolunu bulacakken çocuk "oh ne de güzel şahit mahit yok, cinayetim yanıma kaldı" moduna girince ona soluğu vaftiz edildiği denizin dibinde aldırıyor.

Yine bu sezonda, Dedektif Angel Batista, Dexter'a dünyalar tatlısı (ama sezon sonunda gördüğümüz kadarıyla dünyalar safı) oğlu Harrison'ı kalitesiyle ünlü bir okula yazdırmasını tavsiye ediyor. Ama okul dini eğitim veriyor ve dini inanca sahip aileleri kabul ediyor. Dexter'ın baş rahibeyle görüşmesi tahmin edileceği üzere felaket oluyor: "Hristiyan mısınız?" "Hayır.", şu musunuz bu musunuz hayır. Ateizm de olsa "inandığınız bir şey yok mu?" Dexter'ın boş bakışları eşliğinde "Hayır". Dexter, kız kardeşi Deb'den fırçayı da yedikten sonra uzun uzun düşünüyor. Kendinin karanlığının içindeki boşluktan kaynaklanabileceği sonucuna vararak Harrison kendi gibi olmasın diye baş rahibeyle tekrar konuşuyor ve oğlunu okula kabul ettiriyor.

Sezonun çözülmesi gereken büyük cinayetiyse din adına işleyen bir öğretim görevlisi ve onun peşinde dolaşan sanat tarihçisi Travis. Dexter'ın dinle üçüncü bir katmanda yüzleşmesi gerekiyor böylece. Cinayetlerin hepsi İncil'deki hikâyelere göre işleniyor. Her zaman bir adım önden giden Dexter için yepyeni bir deneyim bu. Sezon sonuna doğru dizi adeta Fight Club'a dönüşüyor ve Travis'in aslında hocasını öldürdüğünü, Dexter'ın babasıyla konuştuğu gibi onun da kafasından konuştuğunu görüyoruz. Ama Travis tutarsız, dengesiz. Zamanında tedavi görmüş ve yarıda bırakmış. Katil de olsa aklıselimliğiyle Dexter'a şükrediyoruz.

İşin felsefesi

Bu sezon tam da aynı konularda yaptığım çevirinin üstüne geldi demiştim. İzlerken zevkten ve heyecandan titreten bu sezonda özellikle sonlara doğru aslında yüzlerce yıllık ciddi tartışmalar da öne sürülüyor. Din ve bilim çatışması, gerçek iman, din adına işlenen cinayetler, hepsi bir arada. Dexter'ın son iki bölümde söyledikleri çerçeveletip duvara asılacak cinsten.

Travis, bu cinayetleri din adına işlediğini söyleyerek yaptıklarını meşru kılmaya çalışıyor. Dexter, Father Sam örneğini veriyor. Gerçekten inanan birinin din için öldürmeyeceğini, tam tersine daha fazla hayat kurtaracağını savunuyor. Travis, Dexter'ı sahte peygamber olarak görüyor ve onu konuşturanın içindeki kötülük olduğunu söylüyor. Dexter "Kötülük olmasa iyiliğin kıymetini bilemezdin. Her şey böyle dengede kalıyor" minvalindeki sözleriyle din ve bilim insanlarını en çok meşgul eden tartışmalardan birine taraf oluyor.

Kötülük sorunu çok köklü ama temel olarak iki taraf var. Bir taraf, Tanrı her şeyin yaratıcısıysa kötülüğü neden yarattı, kullarına kötülük yapmak da onun sıfatlarına dahil mi, öylese Tanrı kötücül mü der. Diğer tarafsa Tanrı mükemmel olduğu için kötülüğü de yarattı, zıtlar varolmalı, kötülük olmazsa iyiliğin iyilik olduğunu anlamazdık der. Birinci tarafı genelde bilim insanları, ikinci tarafı da genelde din insanları savunur. Dexter'ın cinayet öncesi ikinci savunmayı kullanması hem ilginç hem de tuhaf biçimde ikna edici.

Bölüm sonunda Travis meşhur mizansende yerini almışken gözlerini açtığında İsa heykelini görür ve "İsa!" diye iç geçirir. Tam o sırada Dexter ayağa kalkar ve heykelin suratını kapatır. "Hayır Dexter." Dizinin bu sezonunda koyu Hristiyanlara dokunabilecek sahneler var, olay olmuş mudur bilmem. Ama Türkiye'de benzerinin yapılması zor görünüyor. Dini bir kanalın Beyoğlu'nda yaptığı röportajda "Bir akrabanızın ateist olduğunu öğrenseniz ne yapardınız?" sorusuna gelen asmak kesmek kelle uçurmak çizgisindeki cevaplar, sunucunun "Peki, Kuran'ı okudunuz mu?" sorusuna gelen "yoo" diye kayıtsızlıkla sallanan başlar Dexter'ı çileden çıkarmaya yeterdi muhtemelen. Bölümün din hakkındaki özeti şu olabilir: Sam gibi oku ama Travis gibi yorumlama.

Şu aralar bilgisayar dünyasında tutunmanın zorluklarını anlatan iki dizi var: Halt and Catch Fire ve Silicon Valley. Bu iki diziyi ayrı ayrı yazmayı düşündüm ama aralarında o kadar paralellik var ki bir arada yazmaktan kendimi alamadım. Bu paralelliği olumlu manada belirtiyorum. Zira biri ciddi bir dizi, diğeri alabildiğine komedi.

Halt and Catch Fire

Halt and Catch Fire 80'li yıllarda bilgisayar dünyasının yeni yeni kızışmaya başladığı bir dönemde geçiyor. Hırslı ve ileri görüşlü bir adam olan Joe MacMillan (Lee Pace) piyasaya olay yaratacak yeni bir bilgisayar sürmek için başta mühendis Gordon Clark (Scott McNairy) ve 22 yaşında zehir gibi bir yazılımcı olan Cameron Howe'dan (Mackenzie Davis) oluşan bir ekip kuruyor.

Joe tam bir girişimci ve ağzı laf yapan bir tip. Başarı yolunda uçanı kaçanı (hem maddi hem manevi hem de gerçek anlamda) şey etmekten kaçınmıyor. Gordon evli barlı, çoluk çocuk sahibi bir mühendis. Bu işle birlikte karısı ve çocuklarıyla fazla vakit geçiremediği için ailesi çatırdıyor. Cameron oldukça zeki bir yazılımcı ama yaşından dolayı epey uçarı. Kendine pek bakmıyor. Programda tıkandığında hemen biriyle sevişip tıkanıklığı açıyor. Bir de Gordon'un karısını çok beğeniyorum dizide. Donna hem zeki, hem güzel, hem zarif hem de on parmağında on marifet. O bir bilim insanı, o iki çocuğun anası.

Kısaca diziyi anlatacağım. (Sonra da Silicon Valley'le benzerliklerine değineceğim.) Joe bir girişim kurmaya karar verir. Daha önce IBM'de çalışmıştır. Cardiff Electric'i batıracak bir blöfle bilgisayar işine girer. Yukarıda bahsettiğim ekibi kurar. İşleri iki açıdan zordur: Halihazırda bulunan ya da yeni serpilen büyük şirketler arasından sıyrılmak ve çalışanları bunu başarabileceklerine inandırmak. Şirketi ikna edip işe koyulurlar. Makineyi bin bir zorlukla yaparlar. Bu arada Gordon bilgisayarın sadece hızlı çalışmasına önem verirken Cameron kişiselleştirilmesinden yanadır. Onlar için çok önemli olan bir fuara katılmaya karar verirler. Ama bilgisayar sıkıntı çıkarır. Ayrıca Donna'dan laf alan patronu işten ayrılıp aynı makineyi yapmıştır. Gordon, fuardan bir önceki gece Cameron'ın yazılımını çıkarıp sadece hızlı çalışan bir makine sergiler. İlk müşterilerini edinirler. Ama Joe Apple'ın konuşan Machintosh'larını görünce apışıp kalır, hırsa keser. Devamı gelecek sezonda.

Dizi boyunca Joe'ya epey saydırdım ama kendi durumumu düşündüm. Elimizde dürüst bir içerikçi ve dürüst bir yazılımcı var ama bir girişim kursak o ürünü nasıl satacağız? Müşteriye, yatırımcıya "al işte ürün bu" deyip başlamadan bitiririz mazallah. Böyle zamanlarda bir Joe lazım. Dizide ne kadar sinir etse de şirket için gerekli olduğunu inkâr edemem.

Silicon Valley

Silicon Valley'nin en çok izlediğim komedi filmi olan Office Space'in yapımcılarının elinden çıktığını duyunca atladım. Bu sefer günümüzde geçen bir hikâye. Zorluklar ve tipler espirili bir şekilde anlatılıyor. Mark Zuckerberg'e benzeyen, ensesine vursak lokmasını alacakmışız gibi bakan Richard (Thomas Middlemitch), kendini Steve Jobs sanan arsız tavırlı Erlich (T. J. Miller), Richard'ın kankası olup rakip şirkete geçen Big Head (Josh Brener), Dinesh'le sürekli didişen "Kanadalı" Gilfoyle (Martin Starr), vize konusunda acısını derinden hissettiğimiz Pakistanlı Dinesh (Kumail Nanjiani), izleyen herkesin kendinden daha fazla helal süt emdiğinden şüphe duymayacağı Jared (Zach Woods). Manyak tavırlı patronlar, rekabet dolu bir iş hayatı, hepsi var.

Halt and Catch Fire'la paralel gidiyorlar. Tek fark; bu sekiz bölüm, diğeri on bölüm. Şöyle ki: Richard, Piped Piper adında bir sıkıştırma programı yapar. İki rakip patrondan biri program için on milyon dolar teklif eder ama program üstünde hak iddia edemeyecektir. Diğeri de programın onlarda kalmasına izin verir ama şirket kuracaklardır. Richard ikinciyi tercih eder, ekibi kurar. İşleri üç açıdan zordur: Halihazırda bulunan ya da yeni serpilen büyük şirketler arasından sıyrılmak, çalışanları bunu başarabileceklerine inandırmak ve bu disiplinsiz ekibi yola getirmek. Richard daha önceden bir start-up yarışmasına başvurmuştur ve zaten yatırımcı bulmuşken davet gelir, geri çekilemez. Yarışmaya katılmak hayat memat meselesi haline gelir. Ama Big Head'in çalıştığı rakip şirket programın aynısını geliştirince bir farkları kalmaz. Tam umutlar yitirilmişken Richard bir gecede programda köklü değişiklikler yapar. Bütün özellikleri çıkarıp tek bir özellik bırakır. Böylece program jüri önünde, ekibin de ummadığı bir sıkıştırma gösterisi yapar. Önleri iyice açılan genç girişimcilerin neler yapacaklarını gelecek sezonda izleyeceğiz.

Dizide Richard olayın beyni ama aynı Gordon gibi başlarda pısırık ve kendine güveni arttıkça sesi çıkıyor. Erlich de ekibin ağzı laf yapanı, Joe kadar profesyonel olmasa da ürününü satmasını iyi beceriyor. Benzerlikler bununla bitse iyi. Neredeyse aynı anda başlayan iki dizi de ilk sezonu bitirdi ve ikinci sezon için kanallarıyla anlaşma yaptı. Aynı sezon sayısıyla da bitecekler bu gidişle. Ama ikisi de ayrı ayrı (veya arka arkaya) izlemelik diziler.

Uzun zamandır Dexter hakkında bir yazı yazsam mı diye düşünürken Gamer filmini izledikten sonra Michael C. Hall resmen rol çaldı.

Michael C. Hall, 1971 doğumlu, tiyatrodan gelen bir abimiz. Hatta film dünyasına atılmadan önce Cabaret (Kabare) müzikalinde, en kritik rollerden biri olan Emcee rolüyle sahne almış. (Kabare, Şehir Tiyatroları tarafından halen oynanan etkileyici bir oyun, tavsiye ederim. Lisa Minelli'nin başrol oynadığı 1972 yapımı filmi de var.)

Müzikalden amatör kamerayla çekilmiş birkaç videosu:

Giriş sahnesi, "Willkommen": http://www.youtube.com/watch?v=-3eX7UNRAjc

"I don't care much": http://www.youtube.com/watch?v=CXwHr66wEdw

"Money money money money": http://www.youtube.com/watch?v=V05H-ObWZZA

Six Feet Under'la tanınıp Dexter'la namını şahlandırmış diyebiliriz. 2010'da, Dexter çekimleri sırasında yakalandığı Hodgkin lenfomayı da tamamen yenmiş. Gördüğünüz fotoğraflarından biri 2011, diğeri 2013 yılında çekilmiş. Çekimlere devam ettiğini ve hastalığı çok ağır olmadığı için başlarda sakladığını belirtmek gerek.

Dexter'ın daha 4. sezonunu bitirdim, yani tam yarısı. Ama etrafta okuduğum yorumlara bakılırsa tempo ve kalite hiç düşmeyecek. Dexter Morgan karakterini özetlersem: seri katillerin seri katili. Sezonları tamamen bitirdikten sonra uzun uzadıya yazacağım. Ama dizi, sizi özetle şöyle bir ruh halinde bırakıyor: Adam katil cık cık cık; fakat sadece suçu kanıtlanmış ve salıverilmiş seri katilleri haklıyor alkış alkış alkış; fakat adam katil... İşin etik kısmı bir yana. Michael C. Hall bu denli iyi oynamasa Dexter bu kadar efsaneleşebilir miydi, şüpheliyim. Kimi zaman mimiksizliğiyle eleştiriliyor ama o kadar olaya tepkisiz kalabilmek zaten büyük başarı. Hem Dexter gibi bir seri katilin kaşının gözünün ayrı oynayıp şüpheleri üstüne çekmesi ne kadar akıl kârı tartışılır.


4. sezonun son iki bölümünden sonra hiçbir şeye bakmadan Gamer'ı açtım. Gerard Butler'ın oynadığını biliyordum ama bir de sanki Dexter geçiyordu giriş sahnesinde. Kafayı Dexter'la bozduğumu düşünürken filmin künyesinde Michael C. Hall adını da gördüm. Gamer vasat bir film ama kötü adam Ken Castle rolünde Michael C. Hall döktürmüş. İnsanların zihinleriyle insanları kontrol ettiği bir sanal gerçeklik oyunu yapan Ken Castle hem arızalı, hem havalı hem de çapkın. Spoiler'dan sayarsak, "I've Got You Under My Skin"i söyleyerek elemanlarıyla yaptığı dans bence filmin en akılda kalan sahnesi.

Filmi es geçmek isteyenler için dansın videosu burada: http://www.youtube.com/watch?v=nNlwoTbkk5M

Yine epey övgü alan ve almaya devam eden Six Feet Under'ı da izlemek kısmet olur umarım.

Yazıyı bu kadar uzatmayı düşünmemiştim ama araştırdıkça çok şey çıkıyor. Ayrıca, 2011 yılında aktörün, bu bloga adını veren Big Fish'in Broadway müzikalinde oynaması düşünülen isimler arasında geçtiğini öğrenmek hoş bir sürpriz oldu: http://www.broadwayworld.com/article/Michael-C-Hall-to-Star-in-BIG-FISH-on-Broadway-20111004#.U7VF_G87KXQ

Michael C. Hall Akşamı

by on 05:26:00
Uzun zamandır Dexter hakkında bir yazı yazsam mı diye düşünürken Gamer filmini izledikten sonra Michael C. Hall resmen rol çaldı. Micha...
Başlığın kısıtlayıcı olduğunu itiraf etmeliyim. Yalanı gözünden, kaşından, dudağından ... anlayanların dizisi: Lie to Me. Türkçe manası "Yalan söyle bana" demek. Ama "beni yalanlarınla tavla" manasında değil. Tam tersine, "sıkıysa yalan söyle bana" manasında.

Lie to Me, 2009-2011 yıllarında üç sezon yayınlanmış ve tadında bitmiş bir dizi. Baş rollerinde Rezervuar Köpekleri (Reservoir Dogs) ve Ucuz Roman (Pulp Fiction) filmlerinden de tanıdığımız Tim Roth, Kelli Williams, Brendan Hines, Monica Raymund, Hayley McFarland ve Mekhi Phifer var. Dizi, kendi adına şirketi olan Cal Lightman'ın, ekibinin de yardımıyla insanların mikro ifadelerinden yalan söyleyip söylemediklerini anlamaları üzerine kurulu. Onlara gelen vakalar "Karım/kocam beni aldatıyor mu?" gibi şahsi sorunlardan devlet meselelerine kadar geniş bir yelpazede.

Genelde beğenilen bir dizi olmasına rağmen bazı arkadaşlarım monoton bulup bıraktıklarını söylediler. Aksiyonu standart bir aksiyon ama zaten dizinin iddiası mikro ifadelerin incelenmesinde ve bunların senaryoya yedirilmesinde.



Duygu Karmaşası Kralı Cal Lightman


Dizinin sevilmesinde sempatik karakterler rol oynuyor elbette. (Ama esas adam Cal Lightman hariç ya da değil.) Şirketin psikologu Dr. Gillian Foster dünya tatlısı, insan halinden anlayan biri. Bütün gün oturup içinizi dökebilirsiniz. Eli Loker, saf ve temiz bir adam, orada çalışmasa anaokulu öğretmeni olurmuş. Genelde Eli'yla çalışan Ria Torres disiplinli özü sözü bir kadın. Cal'ın kızı Emily dünyanın gördüğü en munis ve en anlayışlı ergen olabilir. Ben Reynolds klasik vatansever polis rolünde. Ama şu Cal Lightman...

Cal Lightman'ı dizi boyunca sevsek mi dövsek mi bilemiyorsunuz. İnsanların mikro-ifadelerini ağızlarının içine girecek yakınlıkta, boynunu yana yamulta yamulta incelemesi, elemanlarına genelde ters davranması, yeri geldiğinde kızına ve devlet erbabına yalan söylemekten çekinmemesi ama kendine söylenen yalanları anlaması... Diğer yandan da adaletten ödün vermemesi ve bir şekilde özrünü dilemesi... İşte şimdi nefret ettim derken aman ne sevimli adam, tam bir aile babası derken boyun devrilsin demekten kendinizi alamıyorsunuz. Bu açıdan çok başarılı bir karakter yaratımı ve oyuncu seçimi denilebilir.

İşte o adam:


Gözlerin seni ele veriyor, yalan söylüyorsun


Dizi boyunca sadece kurgu karakterlerin değil o mimikleri sergileyen ünlü şahsiyetlerin de görüntülerine yer veriliyor. Örneğin, bir vakada birinin suçu ortaya çıkıyor, dudağını ısırıyor, sonra hooop, bir saniyeliğine Bill Clinton'ın skandaldan önce aynı hareketi yaptığını görüyorsunuz. Böyle birçok ince ayrıntı başlı başına diziyi izlenir kılıyor. Bir süre sonra Cal Lightman gibi kafanızı yana yatırıp eş dostun suratında ipucu aramaya başlıyorsunuz.

Aslında bu iş şaka değil. Bir gün kardeşimin hukuk ders kitaplarından birinde Cal Lightman'ın ifadelerini görmüşlüğüm bile var. Dizinin esin kaynağını araştırdığınızda bu işe neredeyse ömrünü vermiş, pratikte uygulanmasına önayak olmuş ve haklı olarak bol bol ödül toplamış bir isimle karşılaşıyoruz: Paul Ekman.

Türkçede de yayımlanmış birkaç kitabı olan Dr. Paul Ekman, duyguların ve onların yüzdeki ifadelerinin (dışavurumlarının) çalışılmasında bir öncü. On binden fazla yüz ifadesinden bir duygu atlası oluşturmuş. Lakabı "dünyanın en iyi yalan dedektörü." Ayrıca yirminci yüzyılın en çok alıntılanan psikologlarından. Paul Ekman, temel birkaç ifadeden (sevinç, üzüntü, öfke, şaşkınlık, korku, memnuniyet, tiksinme) başlayıp yelpazeyi yıllar yılı genişletmiş. Mimikleri milim milim inceleyerek ilginç ve yararlı sonuçlara ulaşmış.

Anlayacağınız, Lie to Me sadece bir dizi ve kurgu harikası değil, gerçek hayatta kullanabileceğiniz bilgiler de içeren bir veritabanı. Tavsiyesi benden, izlemesi sizden...

Bir gün bir arkadaşımla bir kitabı tartışıyorduk. Yüzeysel bulduğumu, tat vermediğini açıklamaya çalıştığım sırada cuk oturan bir tanımda bulundu. "Vitamini yok diyorsun yani," dedi. Evet! Vitamini yoktu, beni beslemiyordu. Kitaplarda olduğu kadar filmlerde ve dizilerde de vitamin arar oldum.

Diziler kısa kısa bölümlerle seyircinin ilgisini dorukta tutmaya çalıştıkları için beklentilerimi biraz daha düşük tutuyorum. Yakın zamanda izlediğim dizilerde ne vitaminler var diye düşünüyorum... Breaking Bad sürükleyici bir diziydi, oradan kimyayla ilgili bir şeyler kaptığımı hatırlıyorum. Lie to me, insanların mimiklerinden anlam çıkarmak için bir rehber. (Kardeşimin hukuk kitabına girdiğini bile gördükten sonra bir yazıyı hak ediyor kanımca.) Bir de nadir olarak dizi bitmeden ilk sezonundan yakalayabildiğim Masters of Sex.

Dizinin Konusu


Diziyi izlemeye başlayan birçok kişinin isimden etkilendiği muhakkak. Ben de onlardan biriyim açıkçası. Ama diziyi izledikçe algı değişiyor. 1960'lı yıllarda tam bir cesaret işi olan cinsel bozuklukları araştırma deneylerine girişen bir ikili var. Etraflarındaki insanlara teklif sunarak veya ilan vererek denek topluyorlar. Daha sonra kulaktan kulağa da yayılıyor zaten. Hastanede bir odayı sırf bu deneylere ayırıyorlar, deney tepki çeker diye başhekim tarafından çıkarıldıktan sonra geçici olarak bir geneleve taşınıyorlar, sonra başhekime şantajla karışık bir teklifle giderek hastanedeki odalarına geri dönüyorlar.

Dizide deneklerin üstüne cihazlar bağlanıyor. Mastürbasyon yaparlarken veya cinsel ilişkiye girerlerken orgazm safhaları, sismograftaki gibi kaydediliyor. Bazı kişiler seyredildiklerinden ötürü tedirginlik duyuyor, bazıları bir süre sonra izlendiklerini unutuyor, bazıları umulmadık bir uyum yakalıyor, bazıları vücutlarını keşfediyor, bazıları da farkında olmadıkları cinsel bozukluklarını.

Muhteşem İkili


Burada Dr. William Masters (Michael Sheen) ve Virginia Johnson'ın (Lizzy Caplan) tavırları arasındaki fark da belirleyici. Masters tam bir jinekolog ve bilim insanı. İnsanlara nötr bir şekilde yaklaşıyor. Ama bu yaklaşımı zaten hassas olan bir konuda denek toplamasını zorlaştırıyor. Bu noktada devreye Virginia giriyor. İki çocuk annesi olan ve tıbbi bir eğitimi olmayan Virginia, tatlı dili ve güler yüzüyle insanlarla kuvvetli bir iletişim kurabiliyor. Ayrıca dönemin tabulara esir olmuş ve kadını ikinci plana atan cinsellik anlayışına hiç uymayan bir kadın. Haliyle Masters ve aynı daldaki genç bir doktor olan Ethan Haas'ı da etkilemeyi başarıyor.

Diziyi daha ilginç kılan bir ayrıntı da bu denli cesur bir ikilinin gerçekten yaşamış olması. Dizide de aynı isimde yer alan ikili, Masters and Johnson cinsellik araştırma ekibini kuruyor. Birlikte insanların cinsel tepki döngüsünün ve cinsel işlevsizlikler ile bozuklukların teşhis ve tedavisini araştırılmasına öncülük ediyorlar. 1957'de başlayan araştırmalar 1990'lara kadar devam ediyor.

Freud Olmazsa Olmaz


Biraz sürprizbozan olabilir, dikkat!

Cinsellik ve libido geçen bir dizide Freud olmaması düşünülemezdi elbette. Dizi Freud'dan çok yararlanıyor, ona şık göndermeler yapıyor. Ama heyecanlandıran bir yönü onu (o yıllarda geçen bir dizi olmasına rağmen) tabulaştırmaması.

Bir konferansta salondakilerin aksine tıbbi eğitimi olmayan Virginia, konuşmacı Anna Freud'un babasından yaptığı alıntılarla orgazmı klitoral ve vajinal olarak ayırmasına eleştiri getirir ve o sırada kimsenin (belki de mesleki itibardan ötürü) cesaret edemediği bir şeyi yapmış olur. Virginia savının deneyle kanıtlanabileceğini ileri sürdüğünde Anna Freud'un verdiği tek yanıt "Ayıp!" olur.

Gönüllerin Sultanı Virginia


Eğlenceli ve kapak niyetine bir sahne de şöyle: Denek olarak da gönüllü olan sekreterleri Jane, yemekhanede elinde Simone de Beauvoir'in dizide İngilizce adıyla Second Sex (İkinci Cinsiyet) kitabını tutmaktadır. Onunla aynı masaya oturan Virginia bağımlısı Dr. Ethan Haas ve deneyde Jane'le eşleşerek muhteşem bir uyum yakalayan Dr. Austin Langham'a kitaptan bir şeyler okumayı teklif eder. Adamlar heyecanlanır. Ve Jane, feminizmin dibine vuran bir paragraf okuyarak onları tokat yemişe çevirir.

İnsan düşünmeden edemiyor: Türkiye'de böyle bir dizi izleyebilecek miyiz? Cinsel görüntüleri geçtim (ilk bölümde yasaklanma garantili), kadının bu denli söz sahibi olduğu bir diziyi yurt içinde uzunca bir süre izleyeceğimizi sanmıyorum. Zira, daha 60'lı yıllardaki sorunları aşabilmiş değiliz. Tabii değinmemek olmaz: Filmde eşcinselliğe de oldukça sağlam bir yer verilmiş.

Daha ilk sezonunda bu kadar yazdıran bir dizinin yeni sezonunu dört gözle beklemekten başka çare yok!