distopya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
distopya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Birçok kişi tarafından yerden yere vurulan Zardoz (Taş Tanrı) 23. yüzyılda geçen postapokaliptik bir bilimkurgu filmi aslında. (Evet, beğendim.) 1970'lerin acemi efektleri ve Sean Connery'nin (filmde Zed) kırmızı donu ve kıllı döşüyle etrafta dolaşması bir yana, epey felsefi düşünce barındıran bir film. Belki daha iyi çekilebilirdi ama bence aynı türdeki birçok filmi cebinden çıkarır. Zamanında TV'de çok yayınlanan bu filmin bazı sahneleri muhtemelen sansürlenmiştir, o yüzden bilgisayarda izlemenizi tavsiye ederim.

Her yer sürprizbozan kaynayacak. Zira film sürprizlerle dolu. Filmi izlerken birbiriyle alakalı ve alakasız birkaç başlık oluştu kafamda. Alt alta sıralayacağım.

Mülteciler


Film ta 1974 yılında Avrupa'nın mültecilere tavrını yansıtmış. Vortex'te (Burgaç diye çevrilmiş) aristokrat bir grup insan dışarıdan kimsenin gelip elit yaşam tarzlarını bozmasını istemiyor. Şehirleri görünmez bir kalkanla çevrili. Dış topraklar dedikleri yerde Zardoz'un kırmızı donlu yok edicileri deniz yoluyla gelen insanları hiç acımadan vuruyor. Onları vurdukları silahlar da bizzat gökyüzünde uçan taş tanrı Zardoz'un ağzından püskürtülüyor. Perişan durumdaki "mültecilerin" bırakın Vortex'te, dış topraklarda bile yeri yok. Daha sonra öldürülmek yerine ırgat olarak kullanılmaya başlıyorlar.

Din ve savaş


Yukarıda da belirttiğim gibi dışarıdan gelenlere açılan savaşta silahlar bizzat tanrı Zardoz tarafından dağıtılıyor. Yok ediciler bütün yabancıları öldürmek için ondan emir almış. Özel olarak atanan bu yok ediciler tanrının bir dediğini iki etmiyor. Daha sonra emir değişiyor: Öldürmeyin tarlada çalıştırın. Sadece et yiyen halkın neden birden buğday hasadına ihtiyaç duyduğunu Zed daha sonra öğreniyor. Vortex'te iş bölümüne katılamayan hissizler, herkesin her gün yediği ekmekler için buğday hasadı yapamayacak durumda.

Okumak


Peki, dış topraklardan bile insanların giremediği Vortex'te Zed'in ne işi var? Taş Tanrı'nın uçan kafasına isyancı arkadaşlarıyla yaptığı plan sonucunda sızmayı başarıyor. Onun öncesinde yine mültecileri yok etmek için yapılan bir baskında Zed kendini bir kütüphanede buluyor. Bu kütüphanedeki birini bulup vurmaya çalışırken o kişinin bıraktığı, havada duran bir kitap görüyor. Kitap, bir alfabe kitabı. Zardoz okuma yazmayı öğrendikten sonra iştahla kitap okumaya başlıyor. Sonra bir gün bir kitap buluyor ve hayal kırıklığıyla resmen cinnet getiriyor. (Bu arada kurgu böyle düz değil. Gelgitler var. Vortex'te zihni okunuyor. Bilgilere bölük pörçük ulaşılıyor. Öykü severlere hitap edebilecek bir kurgu.) Kitap Wizard of Oz (Oz Büyücüsü). Eliyle Wiyi ve of'u kapatıyor. Sonuç: Zardoz! (Zardoz'un seslenme sesinin Oz'la aynı olduğu söylenmiş. Filmi izlemeden yorum yapamıyorum.)

Ölümsüzlük


Vortex'te ölüm yok. Zamanında bilim insanları yoğun araştırmalar sonucu ölümsüzlüğü keşfetmiş. Ama bunun arzulanan bir durum olmadığını fark edince karşı çıkmış. Bunun üzerine Vortex'in ikinci nesli tarafından "dönek" olarak cezalandırılmış. Vortex'te cezalar yaşlandırma olarak veriliyor. Döneklerin cezası sonsuza dek yaşlı olarak yaşamak. Bu grup ölümle ölümsüzlük arasındaki farklı bildiği için oldukça fevri. Bir de yaşlılar gibi toplumdan uzaklaştırılan bir grup var: Hissizler. Bu grubun sayısı gitgide artıyor ve toplumun üretim aşamasına katılamayacak haldeler. Vortex halkı mükemmel ve ölümsüz yaşamlarında mutlu olduklarını sandığı halde aslında mutsuzlar ve onlardan "daha az gelişmiş" Zed onları bununla yüzleştiriyor. Başta Zed'i yok etmek isterken daha sonra onun ölüm getirme kabiliyetini arzular hale geliyorlar. Hatta diğer yok ediciler gelip Vortex halkını kimse kalmayacak şekilde kurşuna dizerken herkes bunu memnuniyetle karşılıyor. Bu sırada Zed'e kendi bilgilerini aktarıyorlar ama Zed onlar gibi tam bir "medeni" olmaktan yana değil, insan olmanın getirdiği şeyleri elinin tersiyle itmiyor.

Cinselliğe bakış


Vortex'te ölüm olmadığı gibi cinsellik de yok. Hatta filmde karakterlerin savunduğu bir düşünce var "Silahlar iyi. Penis kötü." Çünkü silah yaşam alıyor, penis ise saçtığı tohumlarla yaşam veriyor. Yok ediciler öldürmek ve tecavüz etmek dışında bir şey bilmiyor. Vortex'in Consuella'sı da ereksiyonun kadınlar için bir hakaret olduğunu savunuyor ve "hayvan" diye niteledikleri Zed'in nasıl ereksiyon olduğunu görmek için ona ekrandan iki tane kısa video izletiyor. Zed bunlardan hiç etkilenmiyor ama Consuella'ya bakıp ereksiyon oluyor. Consuella bunu o sırada hakaret sayıyor, daha sonra Zed'den etkileniyor. Zed, Consuella'yla yok edicilerden kaçıp bir mağaraya yerleşiyor. Orada cinselliği sonuna kadar yaşıyorlar ve bir de çocuk sahibi oluyorlar. Sonra çocuk onların yanından ayrılıyor. Cinsel yolla meydana gelmiş, ölümlü ilk çocuk, yeni bir başlangıç.

Sakin kafayla izlendiğinde daha birçok ayrıntının keşfedilebileceği ilginç bir film Zardoz. TV kanallarında yayınlanmasına, internetteki yorumlara ve puanlara aldırmadan bu filme bir şans vermenizde yarar var. Mesajlarıyla ilgilenmeseniz bile sıkılmadan bir buçuk saat geçirmeniz mümkün.
Başlıkta kıyak dedim ama kıyak mı silkinip kendinize gelin uyarısı mı belli değil. İzlerken acı acı içinize oturan ayrıntıları var. Bunlara sonra değineceğim.

The Zero Theorem, usta yönetmen Terry Gilliam'ın distopya üçlemesinin üçüncü filmi. Bunu bilmeden ilk iki filmi şans eseri izlemişim: Brazil ve 12 Monkeys. Distopya nerede, ben orada. Her neyse...

Filmin tartışmanı IMDB puanını 6.2 diye görünce Terry Gillliam yapmaz öyle şey deyip direkt izledim. Bence siz de puana takılmayın. Düşük puan verenlerin elleri kırılsın demeden iki sebep geliyor aklıma. Ya (yönetmenin dediği gibi) serinin en gerçekçi filmi olmasından dolayı acıyla o puanı verdiler ya da oy verenlerin birçoğu iş hayatına daha elini kolunu kaptırmamış gençler ve filmin akışı ağır geldi.

Beyaz Yakalıların Çilesi


Bu konuda epey dertliyim malum. Yalnız olmadığımı biliyorum. Bir yandan en temel ihtiyaçları bile engelleyen ve hakları kısıtlayan bir sisteme öfkem dinmiyor. Bir yandan da alelade bir işçi değilmiş gibi işine dört elle sarılan çalışanlara hayret ediyorum. Halihazırda bu konulara takık haldeyken the Zero Theorem yarama tuz basan bir film oldu. Yönetmen de bu kısımları öyle vurgulamış ki ütopik ortam neredeyse renkli bir fona dönüşüyor.

Baş karakterimiz Qohen Leth, yaşını başını almış biri ve hala masa başı işte çalışıyor. Dakikada bir çağrı geliyor, o sırada yazdığı programı yükleyip tüp şeklinde bir bellekle önündeki boşluğa yerleştirmek zorunda. Saç kaş kalmamış abimizde. Yöneticisi onun adını sürekli yanlış söylüyor. Qohen "Ölüyorum" diyor, müdür "Bir şeyin yok koçum" havalarında pis pis sırıtarak güya motive ediyor. Doktor için bile izin almakta zorlanıyor. Ama sonunda başarıyor. Bu sefer üç tane doktoru hasta olduğuna inandıramıyor. İşe aynen gerisin geri.

Bu zor çalışma şartlarını evde dinlenerek bir nebze hafiflettiğini düşünmeyelim. Zira iş çıkışında da ofis partisi var. Gitmek istiyor, bırakmıyorlar. (Bu sahnelerde adamla birlikte stres yaşadım.) İşin en üst kademesinde Management (Yönetim) var ve tek kişi. Sürekli onunla görüşmek istiyor. Gönülsüz gittiği bir partide bu kısmen gerçekleşiyor. Qohen ofise sürekli evden freelance çalışmak istediğini söylüyor. İsteği Management tarafından kabul ediliyor. Tam karakterle birlikte derin bir oh çekecekken bu ona da bize de haram oluyor.

Qohen'in önüne "Al, hayatın anlamını çöz" diye bir bilgisayar programı koyuyorlar. Kutu kutu yerleştirilen bir şey. Bir kutuyu yanlış koyunca bütün kutular dağılıyor. Sonra sil baştan. Saat başı da çağrı geliyor. Tam deli işi anlayacağınız. Yalnız Qohen, bir gün her şeyi sonlandıracak telefonun geleceğine inanıyor. Daha sonra böyle bir şeyin olmadığını, Management'in onun bu inancından beslendiğini öğrenip ekran karşısında hayal kırıklığından hayal kırıklığı beğeniyoruz.

Yalnızlık, İletişimsizlik


Qohen'in en büyük sıkıntısı, (herkesi birbirinden uzaklaştıran, birçok insani şeyin külfet olarak görüldüğü) zamanın ruhunun da etkisi bulunan iletişimsizliği. Ofiste, evde, her yerde yalnız. Partide çok güzel bir kadının ona yaklaşmasına rağmen yalnız. O kadar yalnız ki kendinden Gollum misali "biz" diye bahsediyor. Ama kadın hayatına girdikçe ördüğü duvarlar sarsılmaya başlıyor. Psikiyatrı Dr. Shrink-Rom'la (Tilda Swinton) sık sık görüşür hale geliyor (ama yukarıda dediğim gibi telefon konuşmasının yalan olduğunu öğrenince onun da ipliği pazara çıkıyor).

Filmin ilginç karakterlerinden biri Bob. Management'ın, yani patronun oğlu. Aslında adı Bob değil. Herkese Bob diye hitap ediyor çünkü kafasını insanların ismiyle yormak istemiyor. Qohen'e de Bob demeye kalkıyor ama Qohen isminin söylenmesine özellikle önem veriyor (müdürü ismini yanlış telaffuz ettiğinde de hep düzeltiyor). En sonunda sadece "Q"da anlaşıyorlar. Bu çocuk ortamdaki herkesten farklı. Ne garip giyiniyor ne depresif takılıyor ne de babasına sırtını dayamış. Qohen filmin femme fatale'ı Bainsley'nin birlikte kaçma teklifini reddedince "Bravo, bu travmayla aşk hayatımı mahvettin" diyerek güldürdü de.

Bainsley'den de biraz bahsedeyim. Mélanie Thierry, bir Fransız kadını olarak hayata zaten 1-0 önde başlamış. Bainsley, internet sitesi olan bir hayat kadını ama müşterileriyle fiziksel biçimde birlikte olmuyor. Bir programla zihinsel olarak birlikte oluyor, hayal ettikleri bir ortamda takılıyor ama öyle bile sevişmiyor. Qohen'in içinde uyuyan her şey uyanınca ileri gitmek istiyor. Bir süre kadının peşinden de koşuyor. Ama bahsettiğim gibi, kadın her şeyini bırakıp gidelim deyince gitmiyor.

Distopya ortamı


Distopya filminde distopik ortamdan bahsetmemek olmaz. Film gelecekte geçiyor ve teknolojik gelişmeler ağır basıyor. Herkeste tabletler, kameralar ve Twizy'ler var. (Twizy o kadar çok ki filmin sağlam sponsorlarından biri olduğunu tahmin edebiliyorsunuz.) Reklamlar fazla baskın. Tabelalardaki durağan, en fazla 3 boyutlu reklamların canlı, sesli ve peşinize düşen bir hareketlilikte olduğunu düşünün. Epey sinir bozucu.

Eskilerin pek değeri kalmamış. Qohen sigorta şirketinden eski bir kiliseyi yok pahasına almış. Dışarıdan bakınca son moda binalar arasında epey göze çarpıyor. İçinde de birçok gedik var. Kuşlar içeride dolaşıyor, kar içeriye yağıyor ama karakterin rahatı iyi gibi duruyor. Belki de burayı dış dünyadan kaçmak için sığınağı olarak görüyor.

Gözümüze tuhaf gelen kıyafetler ve canlı renkler hemen dikkat çekiyor. Ben özellikle cart pembeyi çok beğendim. Terry Gilliam'ın ellerinden öperim. Kıyafetler epey karikatürize edilmiş. Son olarak, müzikler de ortamla oldukça uyumlu. Özellikle de sürekli tekrarlanan romantik "Creep" cover'ı direkt duygulara dokunuyor.

The Zero Theorem iyi yönetmenlik, iyi oyunculuklar, ilginç bir senaryo ve daha birçok unsurun güzel bir birleşimi. Özellikle bu türü sevenler kaçırmasın.

Distopik kıyamet filmlerinden devam. Bu sefer eski bir film: On The Beach (Kumsalda). 1959 yapımı bu film o zamanki teknik yetersizlikleri işin psikolojik kısmına odaklanarak çözmüş. Belki de Nevil Shute'un romanından sahneye uyarlanması öyle gerektirmiştir.

Başrolda bakışı, sesi ve duruşuyla her an karizma saçan Gregory Peck (Dwight), ışıl ışıl bakışlarıyla Ava Gardner (Moira), tap dance ile meşhur Fred Astaire ve ileride Psycho (Sapık) filminde kanımızı donduracak Anthony Perkins (Peter) var.

Özetle, nükleer bir dünya savaşından sonra Avustralyalılar öldürücü bulutun kendilerine gelmesini beklerler. Aralarına Amerika, San Francisco'dan kaçabilen bir denizaltının mürettebatı da katılır. Sürprizbozanlarla devam.

Filmde karakterlerin psikolojisine odaklanılır. Karısı ve çocuklarının hâlâ yaşadığına inanan kaptan Dwight, Moira'yla kısa, biteceği kesin bir aşk yaşar. Peter, radyasyon zehirlenmesinin acısını çekmemek için intihar hapları edinir ve karısı  Mary'den bebekleri Jennifer'a vermesini ister. Mary, kesin ölümü beklerken delirecek gibi olur, çocuğunu öldürme fikri onu nükleer buluttan önce içeriden öldürür aslında.

On The Beach izlediğim en umutsuz distopik film diyebilirim. The Road da (Yol) insanı üç gün kendine getiren bir film ama izleyenler bilir, sonunda umut kırıntısı var. Bu filmde birkaç kere heyecanlandım; fakat hepsi boşa çıktı. Denizaltı meçhul, anlamsız bir sinyal alıyordu. Belki bir bebek, bir hayvandır dedim, perdeye takılmış kola şişesi çıktı mesela. Herkesin yaklaşan mutlak ölümle başa çıkma şekilleri farklı. İzleyici de karakterlerle birlikte darlanıyor. Sevenler ayrılıyor, aileler dağılıyor. Filmin sonunda bomboş sokaklar gösterilerek umut beslemenin de iyice önüne geçilmiş. Snowpiercer'da bile iki çocuk ve bir kutup ayısı vardı yahu!

Filmin adından dolayı da bir beklentiye girmiştim. Kaçacaklar, ıssız bir adaya sığınacaklar falan. Ama bütün klişelerin ilk sayılabileceği bir yılda klişeye girmemişler. Kumsal sadece konuşmada ve o insanların gelecek yaşamları gibi hayalde kalıyor. O gergin ortamda bana tuhaf gelen bir ayrıntı da kadınların histerik hareketleriydi. Yer yer Yeşilçam filmleriyle karışmıyor değil.

İzleyin ama benim yaptığım gibi günlük güneşlik bir hafta sonu izlemeyin. Puslu, yağmurlu bir gün ideal. Filmin, günahını da almayayım. Sizi silkeleyip kendinize getiriyor: "Dünyada yaşam birkaç ay içinde sona erecek olsaydı ne yapardım?" İşte onları hemen yapmak için vesile bu film.

Camouflage grubunun 1987 tarihinde çıkan "The Great Commandment" parçası söz ve müzikler açısından yeterince etkileyici değilmiş gibi bir de distopik kliple taçlandırılmış.

80'li yıllar deyince benim aklıma ilk gelenlerden biri synth pop, biri de George Orwell'ın (o tarihlerde yazılmamış olsa da) 1984 distopyası. "The Great Commandment" klibi 80'ler hayalimin vücut bulmuş hali. Yayınlanmasından neredeyse otuz yıl sonra keşfetsem de hiç yoktan iyidir.

The Great Commandment, Türkçesiyle Büyük Emir, Yeni Ahit'te İsa tarafından alıntılanan ilk iki emri anlatmak için kullanılıyor. Şarkının ismi muhtemelen bunu kastediyor. Ama klipte dine de siyasete de çekilebilecek bir eleştiri mevcut. Ayrıca siyah beyaz çekimle kasvete kasvet katılmış.

Sözleri

Sözlerle tamamen uyumlu bir klip var karşımızda. Giriş dizeleri "Some people suppress you / They parch you and reap a disaster" (Bazı insanlar sizde baskı kurar / Sizi kurutur ve sizden bir felaket biçer) oldukça açıklayıcı. Çocuk seyircileri gördüğümüz sırada bir yandan da şu sözleri duyarız: "Re-education for the infants / Who demanded for an innocent instance" (Masum bir örnek isteyen / Çocuklara yeniden eğitim).

Devamı şöyle:

The great commandment shows the contempt (Büyük emir o küçümsemeyi gösteriyor)
Between the world and their emberrassing pavement (Dünya ve utanç verici zemini arasındaki)
Believe the scholars, read the readings (Âlimlere inan, okuma parçalarını oku)
Realize the man who says anything (Her şeyi söyleyen adamı anla)

The needies believe you (Muhtaçlar size inanıyor)
They treat you like the survivors of a disaster (Bir felaketten kurtulmuşsunuz gibi davranıyor)
Re-education for the infants
Who demanded for an innocent instance

Bu arada çocukların hepsinin yüzü gözü kirli ve üstlerinde eski püskü giysiler var. Klibin ilk sahnelerinde de terk edilmiş harap binalar görülüyor zaten. Konuşmacının konuşmasını yoksul bir muhitte yaptığını tahmin edebiliyoruz.

Klipten Ayrıntılar

Klibin etkileyici bir yönü hâlâ güncel olması. Günümüzde mikrofonu alıp kitleleri boş konuşmalarla etkileyen meşhur insanları saymama gerek yok. Sadece çocuklar değil hepimiz dinliyoruz ve kimimiz söylenenlerin gerçek olduğuna inanıyoruz.

Klipte çok gerçekçi olan bir unsur daha var. Grup elemanlarından biri (Oliver Kreyssig) şarkının sözlerinin olduğu bir bildiri dağıtırken elinde uzun bir ışık bulunan "bekçi", "kraldan çok kralcı" bir cüce konuşmacının çocuklara dikte ettiği rejimi korumak için sürekli geziniyor ve akılları çelebilecek bu bildiriyi haşince engelliyor. Daha sonra Oliver'ın bildiri dağıtmasına grubun diğer bir elemanı (Heiko Maile) yardım etmeye başlıyor. (Durdura durdura izlerken yeni şeyler keşfediyorum. Heiko arabadan iniyor, ortamdaki tek araba bu. Muhitin zengin kesiminden de yardım geldiğini çıkardım bu ayrıntıdan.)



Herkes ilk başta muhalif olacak değil ya. Solist (Marcus Meyn), konuşmacıyı dinleyen çocukların arasına karışıyor ve konuşmacıya sağ yumruğunu kaldırarak destek vermekten kendini alamıyor.



Ama küçük bir kızın her şeyden alakasız biçimde onunla top oynamak istemesi milat oluyor. Çünkü bu kızın topu konuşmacının altındaki perdeli bölmeye kaçıyor ve kız orada bir mekanizma fark ediyor. Meraklı bir ufaklık olarak düğmelerle oynuyor.



Konuşmacı önce kalakalıyor, sonra abuk sabuk hareketler yapmaya başlıyor. Başta sus pus duran çocuklar çok eğleniyor, onunla dalga geçiyor ve üstüne peçete atıyorlar. Adamın belden aşağısı kopup bir robot olduğu anlaşılınca çocuklar dinlemeyi bırakıp dağılıyorlar. Solist de sahte sözcüklerin büyüsünden kurtulup küçük kızla birlikte grup arkadaşlarına katılıyor. (Konuşmacının foyası ortaya çıktıktan sonra bizim bekçi cüceden eser kalmıyor!) Biraz fantastik unsurlarla bezenmiş olsa da ne kadar tanıdık değil mi?



Bunların hepsi tam üç dakikaya sığmış. Klibin tamamını buradan izleyebilirsiniz:


FAHRENHEIT 451 – RAY BRADBURY

Fahrenheit 451, kitapların yanma ısısı.

1984 ve Cesur Yeni Dünya gibi anti-ütopyalardan daha az tanınsa da konu ve anlatım olarak hiç geride kalmayan bir kitap Fahrenheit 451. Yakın bir geleceği, itfaiyelerin ateş söndürmedikleri, aksine kitapları yakmakla görevli oldukları bir dönemi anlatıyor. Eser, sadece kitapseverlere değil, herkese hitap ediyor. Bir solukta rahatlıkla okunabilen, bir yandan da insanı düşüncelere sevk eden bir kitap.

Montag, büyük babası ve babasının mesleği olan itfaiyecilik mesleğini sürdürüyor. İhbarlar üzerine gittikleri adreslerde kitapları yakıyorlar. Pek çok kitap yok edilmiş, kimisinden de sadece birkaç kopya kalmış durumda. Montag’ın güzel bir karısı var. Çocukları yok, karısı çocuk yapmayı düşünmüyor. Zaten herkesin acelesi var ve kimsenin oyalanacak zamanı yok. Televizör insan hayatının en önemli parçası, hemen herkesin evinde en gelişmiş televizörlerden var. Kimse kitap okumuyor, kimse durup düşünmüyor, kimse kimseyle yüz yüze vakit geçirmiyor; herkes “mutlu”. Pek çok insanın eğlencesiyse intihar etmek ve cinayet işlemek haline gelmiş. Ayrıca savaş da kapıda.

Böyle bir ortamda Montag, bir gün işten dönerken Clarisse’le karşılaşıyor. Clarisse on yedi yaşında, “garip” bir kız. Diğer insanların aksine onun acelesi yok, yaşadığı anların ve doğanın tadını çıkartmaya bayılıyor. Montag bu ilginç kızla karşılaşmayı dört gözle bekler oluyor. Clarisse Montag’ın ufkunu açıyor. (Diğer insanlara kıyasla Montag’ın ufku açılmaya da meyilli zaten.) Ve Montag’a mutlu olup olmadığını soruyor. Montag bu konu üstünde kafa yormaya başlıyor. Sonunda hiç mutlu olmadığının farkına varıyor. Bütün zamanının boşa geçtiğini hissediyor, karısıyla hiçbir paylaşımlarının olmamasına hayıflanıyor. Bir gün yakacakları kitaplardan bir tanesini saklıyor. Evinde gizli gizli okumaya başlıyor. Bir yandan yaşadığı değişiklikleri paylaşmak istiyor, diğer yandan da çalıştığı itfaiyenin başındaki Beatty ve yeni geliştirilen Elektrikli Tazı’ya yakalanmaması gerekiyor. Montag’ın rahat ve “mutlu” bir hayatla tedirgin ama düşünebildiği ve özgür olduğu bir hayat arasında seçim yapması gerekecek.

Mutlu olmak ya da olmamak…

Rahat rahat yaşamak varken pek çok insan bazı kişilerin neden kitap okuduğunu, neden hep bir şeylerle mücadele etmeye çalıştığını anlamazlar. Romanda da Montag, karısı Milred’e yangından sakladığı kitabı gösterip ondan bölümler okumaya kalkıyor. Ama günlerini televizör karşısında geçirip akşamları da uyku ilacıyla uykuya dalan, zihnini geliştirecek hiçbir şey yapmamasından dolayı ciddi bir hafıza kaybı sorunuyla karşı karşıya olan Milred bunu kaldıramıyor, Montag’ın bu riske girmesini saçma buluyor, Montag’dan onu rahat bırakmasını istiyor. Yeni yeni uyanışa geçen Montag’ın cevabı durumu çok da güzel açıklıyor:

“Seni rahat bırakayım! Bütün bunlar çok iyi de, peki ben kendimi nasıl rahat bırakabilirim? Bizim rahat bırakılmaya ihtiyacımız yok. Ara sıra bir şeylerden gerçekten rahatsız olmamız gerekiyor. Ne zamandan beri gerçekten böyle rahatsız oldun? Önemli bir şeyler hakkında, gerçek bir şeyler hakkında.”

Montag, Clarisse’in ortadan kaybolmasıyla yapayalnız hissediyor. Faber adında bir adamı hatırlıyor, onun yardımcı olabileceğini düşünüyor. Faber, Montag’ın ufkunu daha da açan ikinci kişi. Montag, hayatında eksik olan bir şeylerin farkına vardığını anlatıyor. Herkes bir iki saatini kitap okumaya ayırsa hayatın daha güzel olacağına inanıyor. Faber sadece kitap okumanın yetmeyeceğine dikkat çekiyor; marifetin kitapları kuru kuru okumakta değil, onların içindeki ayrıntıları keşfedebilmekte olduğunu belirtiyor. Kitaplar “yaşamın yüzündeki gözenekleri gösterirler”, yani yaşamın tozpembe olmadığını insanların yüzüne vururlar. Bu yüzden de kitaplardan nefret edilir ve korkulur. Kitap okurken gereken ikinci şey “boş zaman”dır. Montag gibi sen de şaşırabilirsin, boş zamandan âlâ ne var diye. Ama biraz düşününce gerçekten boş olan hiçbir zamanının olmadığını fark edersin. Mesela boş boş oturup televizör seyrederken aslında o sana ne düşünmen gerektiğini söyler, hem de aralıksız bir şekilde. “Seni kendi vardığı sonuçlara o kadar hızlı sürükler ki zihninin, ‘Bu ne saçmalık!’ diye protestoya zamanı olmaz.

“Bilgi güçtür.” Çok kereler de fazla bilginin hayati sonuçları olabilir. Peki kitap aşkı, bilme tutkunluğu için ölümü göze almaya değer mi? Montag kitap bulabilmek için yanıp tutuşuyor. Faber onun kendini riske attığını söylüyor. Montag’sa o zamana kadar yaşamının boşa geçtiğini düşündüğü için gözü kara bir halde “…eğer kaybedecek hiçbir şeyin yoksa, istediğin riske girebilirsin,” diyor. Montag, kararlı görünüyor, ama bir yandan da Beatty onun beynini yıkamaya çalışıyor. Faber garantisi olmayan ama “en azından boğulursa sahile yüzerken boğulacağı” bir hayat önerirken, Beatty her zaman mutlu ve rahat olabileceği ve kitap yakmaya devam edebileceği bir hayat vaat ediyor.

Pek çok anti-ütopyada ve gelecekteki totaliter bir yönetimi anlatan belgeselde (aklıma gelenler Zeitgeist the Movie, Zeitgeist Addendum, vs) bizi dehşete sürükleyen bu senaryoların aslında bizim rızamızla seçileceği anlatılır. Fahrenheit 451’de de öyle. Faber, Montag’a “Halk okumayı kendi isteğiyle bıraktı… Artık çok az insan isyan etmeyi düşünüyor ve bunların bazıları da, benim gibi, kolaylıkla korkuyor,” der. Kitabı okurken Faber ve Beatty’nin konuşmalarını çizgi filmlerde omuzların üstünde durup ana karakterin fikrini etkilemeye çalışan melekle şeytana benzettim. Tabii ki hangisinin melek, hangisinin şeytan olduğu tartışılır. Beatty hep ikna çabası içinde ve onun iyiliğini düşünüyormuş hallerinde. Faber yeri geldiğinde acı konuşuyor ama kararın eninde sonunda Montag’ın kendi kararı olacağını vurguluyor. Ama Beatty konusunda yaptığı uyarı bence neden “rahat” bir hayatı seçmememiz gerektiğini açıklar nitelikte: “Fakat Yüzbaşı’nın, gerçeğin ve özgürlüğün en tehlikeli düşmanı olan, katı ve durağan çoğunluk sürüsüne ait olduğunu unutmamalısın.”

İnsanlar böyle durağan bir hayat sürerlerken aslında arka planda bir savaş çıkmak üzeredir. Montag ufkunu açmaya çalıştığı karısına ve onun arkadaşlarına şiir okumaya çalışır, sonra laf gelip savaşa dayanır. Kadınların kocaları savaştadır, ama kadınlar hiç endişelenmemektedir. Kırk sekiz saat sürecek hızlı bir savaş olacağını söylerler. Gerçekten öyle olsa bile savaş kimse zarar görmeden bitebilecek midir? Kadınlardan bir tanesinin sözü şu an dünyanın bir yerlerinde savaş olurken hiçbir tepki göstermeyenlerin sarf edeceği niteliktedir: “Her zaman başkasını kocası ölür, derler.”

Fahrenheit 451, küçücük ama içi dopdolu bir kitap. Kitaplar hakkında bir kitap. Özgürlüklerin olmadığı ama özgürlüğü için savaşan birilerinin hep bulunduğu bir geleceği anlatan bir roman. Hem okurken hem de okuduktan sonra düşündüren bir eser, bence bir başyapıt.