dexter etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dexter etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Michael C. Hall hakkında daha önce övgü dolu bir yazı yazmıştım. (Övmeye de devam. Dexter çekimleri sırasında hafif de olsa bir kanseri yenmeye çalışırken bile performansında zerre düşüş yaşanmıyor.) Dexter'ı tamamen izledikten sonra genel bir yazı yazmaya da niyetlenmiştim. Ama 6. sezon yakıp geçtikten sonra o sezona odaklanmaya karar verdim.

Dexter izlerken düşündüren bir dizi. Dizi hakkında genel bir tartışma, dizinin izleyicileri cinayete özenip özendirmediği. Ortada oldukça eli yüzü düzgün bir katil var ve sadece gerçekten seri halde, psikopatça zevk alarak cinayet işlediğini kanıtladığı katilleri öldürüyor. Kendisinin de bundan zevk alması oldukça ironik. Babası çocukluktan beri onun içindeki "karanlığı" öyle yönlendirmiş. Diğer katillere küfrederken Dexter'a alkış tutacak hale geliyorsunuz.

Dizi Türkiye'de çekilse kime yetişceğini şaşıracak Dextercık bir yandan da bilimsel ilkelerden ödün vermeyen biri. Kendisi amansız bir kan uzmanı ve adli tıp departmanında çalışıyor. Herkesten fazla tecrübe sahibi olması olaylarda hep bir adım öne geçmesini sağlıyor. İşte karşılaştığı olaylarda da kendi cinayetlerinde de bilimin ışığından yararlanıyor.

Durum böyleyken ve ben de tam din-bilim tartışmasının tarihteki felsefi yansımalarını çevirmişken 6. sezon geldi çattı. Türkiye'de çekilse "manevi duygularımıza hakaret edildi" diye diziyi yayından kaldıracak, hızını alamayanlar tarafından dizi setini yağmalatacak ve muhtemelen oyuncuları yurt dışına kaçmak zorunda bırakacak bir sezon bu.

Yüksek sürprizbozan ve din dozu

Sezonda her zamanki gibi birkaç olay bir arada yaşanıyor. Birinci temel olay "Father Sam". Sam, aslında "gerçek" bir peder değil ama kime göre neye göre tartışılır. Zamanında bir cinayet işlemiş ve kendini dine vermiş. Kendi karanlığını bastırırken başka çocukların böyle bir karanlığa kapılmaması için canla başla çalışıyor. Düz adamlıkta çığır açan Dexter için bir insan ya suçludur ya değildir. Ama kutsal kitabı satır satır okumuş Sam'de durum değişiyor. Bir insanın iman yoluyla yaptığı kötülüklerden pişman olabileceğini ve bunu iyilikle telafi edebileceğini görüyor. Dexter'la Huzura Doğru kıvamına gelmişken Sam'in uyuşturucu batağından kurtardığı veletlerden biri onun canına kastediyor. Ölüm döşeğindeki Sam hâlâ daha çocuğa onu affettiğini söylemesini istiyor Dexter'dan. Dexter tam hak yolunu bulacakken çocuk "oh ne de güzel şahit mahit yok, cinayetim yanıma kaldı" moduna girince ona soluğu vaftiz edildiği denizin dibinde aldırıyor.

Yine bu sezonda, Dedektif Angel Batista, Dexter'a dünyalar tatlısı (ama sezon sonunda gördüğümüz kadarıyla dünyalar safı) oğlu Harrison'ı kalitesiyle ünlü bir okula yazdırmasını tavsiye ediyor. Ama okul dini eğitim veriyor ve dini inanca sahip aileleri kabul ediyor. Dexter'ın baş rahibeyle görüşmesi tahmin edileceği üzere felaket oluyor: "Hristiyan mısınız?" "Hayır.", şu musunuz bu musunuz hayır. Ateizm de olsa "inandığınız bir şey yok mu?" Dexter'ın boş bakışları eşliğinde "Hayır". Dexter, kız kardeşi Deb'den fırçayı da yedikten sonra uzun uzun düşünüyor. Kendinin karanlığının içindeki boşluktan kaynaklanabileceği sonucuna vararak Harrison kendi gibi olmasın diye baş rahibeyle tekrar konuşuyor ve oğlunu okula kabul ettiriyor.

Sezonun çözülmesi gereken büyük cinayetiyse din adına işleyen bir öğretim görevlisi ve onun peşinde dolaşan sanat tarihçisi Travis. Dexter'ın dinle üçüncü bir katmanda yüzleşmesi gerekiyor böylece. Cinayetlerin hepsi İncil'deki hikâyelere göre işleniyor. Her zaman bir adım önden giden Dexter için yepyeni bir deneyim bu. Sezon sonuna doğru dizi adeta Fight Club'a dönüşüyor ve Travis'in aslında hocasını öldürdüğünü, Dexter'ın babasıyla konuştuğu gibi onun da kafasından konuştuğunu görüyoruz. Ama Travis tutarsız, dengesiz. Zamanında tedavi görmüş ve yarıda bırakmış. Katil de olsa aklıselimliğiyle Dexter'a şükrediyoruz.

İşin felsefesi

Bu sezon tam da aynı konularda yaptığım çevirinin üstüne geldi demiştim. İzlerken zevkten ve heyecandan titreten bu sezonda özellikle sonlara doğru aslında yüzlerce yıllık ciddi tartışmalar da öne sürülüyor. Din ve bilim çatışması, gerçek iman, din adına işlenen cinayetler, hepsi bir arada. Dexter'ın son iki bölümde söyledikleri çerçeveletip duvara asılacak cinsten.

Travis, bu cinayetleri din adına işlediğini söyleyerek yaptıklarını meşru kılmaya çalışıyor. Dexter, Father Sam örneğini veriyor. Gerçekten inanan birinin din için öldürmeyeceğini, tam tersine daha fazla hayat kurtaracağını savunuyor. Travis, Dexter'ı sahte peygamber olarak görüyor ve onu konuşturanın içindeki kötülük olduğunu söylüyor. Dexter "Kötülük olmasa iyiliğin kıymetini bilemezdin. Her şey böyle dengede kalıyor" minvalindeki sözleriyle din ve bilim insanlarını en çok meşgul eden tartışmalardan birine taraf oluyor.

Kötülük sorunu çok köklü ama temel olarak iki taraf var. Bir taraf, Tanrı her şeyin yaratıcısıysa kötülüğü neden yarattı, kullarına kötülük yapmak da onun sıfatlarına dahil mi, öylese Tanrı kötücül mü der. Diğer tarafsa Tanrı mükemmel olduğu için kötülüğü de yarattı, zıtlar varolmalı, kötülük olmazsa iyiliğin iyilik olduğunu anlamazdık der. Birinci tarafı genelde bilim insanları, ikinci tarafı da genelde din insanları savunur. Dexter'ın cinayet öncesi ikinci savunmayı kullanması hem ilginç hem de tuhaf biçimde ikna edici.

Bölüm sonunda Travis meşhur mizansende yerini almışken gözlerini açtığında İsa heykelini görür ve "İsa!" diye iç geçirir. Tam o sırada Dexter ayağa kalkar ve heykelin suratını kapatır. "Hayır Dexter." Dizinin bu sezonunda koyu Hristiyanlara dokunabilecek sahneler var, olay olmuş mudur bilmem. Ama Türkiye'de benzerinin yapılması zor görünüyor. Dini bir kanalın Beyoğlu'nda yaptığı röportajda "Bir akrabanızın ateist olduğunu öğrenseniz ne yapardınız?" sorusuna gelen asmak kesmek kelle uçurmak çizgisindeki cevaplar, sunucunun "Peki, Kuran'ı okudunuz mu?" sorusuna gelen "yoo" diye kayıtsızlıkla sallanan başlar Dexter'ı çileden çıkarmaya yeterdi muhtemelen. Bölümün din hakkındaki özeti şu olabilir: Sam gibi oku ama Travis gibi yorumlama.

Uzun zamandır Dexter hakkında bir yazı yazsam mı diye düşünürken Gamer filmini izledikten sonra Michael C. Hall resmen rol çaldı.

Michael C. Hall, 1971 doğumlu, tiyatrodan gelen bir abimiz. Hatta film dünyasına atılmadan önce Cabaret (Kabare) müzikalinde, en kritik rollerden biri olan Emcee rolüyle sahne almış. (Kabare, Şehir Tiyatroları tarafından halen oynanan etkileyici bir oyun, tavsiye ederim. Lisa Minelli'nin başrol oynadığı 1972 yapımı filmi de var.)

Müzikalden amatör kamerayla çekilmiş birkaç videosu:

Giriş sahnesi, "Willkommen": http://www.youtube.com/watch?v=-3eX7UNRAjc

"I don't care much": http://www.youtube.com/watch?v=CXwHr66wEdw

"Money money money money": http://www.youtube.com/watch?v=V05H-ObWZZA

Six Feet Under'la tanınıp Dexter'la namını şahlandırmış diyebiliriz. 2010'da, Dexter çekimleri sırasında yakalandığı Hodgkin lenfomayı da tamamen yenmiş. Gördüğünüz fotoğraflarından biri 2011, diğeri 2013 yılında çekilmiş. Çekimlere devam ettiğini ve hastalığı çok ağır olmadığı için başlarda sakladığını belirtmek gerek.

Dexter'ın daha 4. sezonunu bitirdim, yani tam yarısı. Ama etrafta okuduğum yorumlara bakılırsa tempo ve kalite hiç düşmeyecek. Dexter Morgan karakterini özetlersem: seri katillerin seri katili. Sezonları tamamen bitirdikten sonra uzun uzadıya yazacağım. Ama dizi, sizi özetle şöyle bir ruh halinde bırakıyor: Adam katil cık cık cık; fakat sadece suçu kanıtlanmış ve salıverilmiş seri katilleri haklıyor alkış alkış alkış; fakat adam katil... İşin etik kısmı bir yana. Michael C. Hall bu denli iyi oynamasa Dexter bu kadar efsaneleşebilir miydi, şüpheliyim. Kimi zaman mimiksizliğiyle eleştiriliyor ama o kadar olaya tepkisiz kalabilmek zaten büyük başarı. Hem Dexter gibi bir seri katilin kaşının gözünün ayrı oynayıp şüpheleri üstüne çekmesi ne kadar akıl kârı tartışılır.


4. sezonun son iki bölümünden sonra hiçbir şeye bakmadan Gamer'ı açtım. Gerard Butler'ın oynadığını biliyordum ama bir de sanki Dexter geçiyordu giriş sahnesinde. Kafayı Dexter'la bozduğumu düşünürken filmin künyesinde Michael C. Hall adını da gördüm. Gamer vasat bir film ama kötü adam Ken Castle rolünde Michael C. Hall döktürmüş. İnsanların zihinleriyle insanları kontrol ettiği bir sanal gerçeklik oyunu yapan Ken Castle hem arızalı, hem havalı hem de çapkın. Spoiler'dan sayarsak, "I've Got You Under My Skin"i söyleyerek elemanlarıyla yaptığı dans bence filmin en akılda kalan sahnesi.

Filmi es geçmek isteyenler için dansın videosu burada: http://www.youtube.com/watch?v=nNlwoTbkk5M

Yine epey övgü alan ve almaya devam eden Six Feet Under'ı da izlemek kısmet olur umarım.

Yazıyı bu kadar uzatmayı düşünmemiştim ama araştırdıkça çok şey çıkıyor. Ayrıca, 2011 yılında aktörün, bu bloga adını veren Big Fish'in Broadway müzikalinde oynaması düşünülen isimler arasında geçtiğini öğrenmek hoş bir sürpriz oldu: http://www.broadwayworld.com/article/Michael-C-Hall-to-Star-in-BIG-FISH-on-Broadway-20111004#.U7VF_G87KXQ

Michael C. Hall Akşamı

by on 05:26:00
Uzun zamandır Dexter hakkında bir yazı yazsam mı diye düşünürken Gamer filmini izledikten sonra Michael C. Hall resmen rol çaldı. Micha...

Bir gün bir arkadaşımla bir kitabı tartışıyorduk. Yüzeysel bulduğumu, tat vermediğini açıklamaya çalıştığım sırada cuk oturan bir tanımda bulundu. "Vitamini yok diyorsun yani," dedi. Evet! Vitamini yoktu, beni beslemiyordu. Kitaplarda olduğu kadar filmlerde ve dizilerde de vitamin arar oldum.

Diziler kısa kısa bölümlerle seyircinin ilgisini dorukta tutmaya çalıştıkları için beklentilerimi biraz daha düşük tutuyorum. Yakın zamanda izlediğim dizilerde ne vitaminler var diye düşünüyorum... Breaking Bad sürükleyici bir diziydi, oradan kimyayla ilgili bir şeyler kaptığımı hatırlıyorum. Lie to me, insanların mimiklerinden anlam çıkarmak için bir rehber. (Kardeşimin hukuk kitabına girdiğini bile gördükten sonra bir yazıyı hak ediyor kanımca.) Bir de nadir olarak dizi bitmeden ilk sezonundan yakalayabildiğim Masters of Sex.

Dizinin Konusu


Diziyi izlemeye başlayan birçok kişinin isimden etkilendiği muhakkak. Ben de onlardan biriyim açıkçası. Ama diziyi izledikçe algı değişiyor. 1960'lı yıllarda tam bir cesaret işi olan cinsel bozuklukları araştırma deneylerine girişen bir ikili var. Etraflarındaki insanlara teklif sunarak veya ilan vererek denek topluyorlar. Daha sonra kulaktan kulağa da yayılıyor zaten. Hastanede bir odayı sırf bu deneylere ayırıyorlar, deney tepki çeker diye başhekim tarafından çıkarıldıktan sonra geçici olarak bir geneleve taşınıyorlar, sonra başhekime şantajla karışık bir teklifle giderek hastanedeki odalarına geri dönüyorlar.

Dizide deneklerin üstüne cihazlar bağlanıyor. Mastürbasyon yaparlarken veya cinsel ilişkiye girerlerken orgazm safhaları, sismograftaki gibi kaydediliyor. Bazı kişiler seyredildiklerinden ötürü tedirginlik duyuyor, bazıları bir süre sonra izlendiklerini unutuyor, bazıları umulmadık bir uyum yakalıyor, bazıları vücutlarını keşfediyor, bazıları da farkında olmadıkları cinsel bozukluklarını.

Muhteşem İkili


Burada Dr. William Masters (Michael Sheen) ve Virginia Johnson'ın (Lizzy Caplan) tavırları arasındaki fark da belirleyici. Masters tam bir jinekolog ve bilim insanı. İnsanlara nötr bir şekilde yaklaşıyor. Ama bu yaklaşımı zaten hassas olan bir konuda denek toplamasını zorlaştırıyor. Bu noktada devreye Virginia giriyor. İki çocuk annesi olan ve tıbbi bir eğitimi olmayan Virginia, tatlı dili ve güler yüzüyle insanlarla kuvvetli bir iletişim kurabiliyor. Ayrıca dönemin tabulara esir olmuş ve kadını ikinci plana atan cinsellik anlayışına hiç uymayan bir kadın. Haliyle Masters ve aynı daldaki genç bir doktor olan Ethan Haas'ı da etkilemeyi başarıyor.

Diziyi daha ilginç kılan bir ayrıntı da bu denli cesur bir ikilinin gerçekten yaşamış olması. Dizide de aynı isimde yer alan ikili, Masters and Johnson cinsellik araştırma ekibini kuruyor. Birlikte insanların cinsel tepki döngüsünün ve cinsel işlevsizlikler ile bozuklukların teşhis ve tedavisini araştırılmasına öncülük ediyorlar. 1957'de başlayan araştırmalar 1990'lara kadar devam ediyor.

Freud Olmazsa Olmaz


Biraz sürprizbozan olabilir, dikkat!

Cinsellik ve libido geçen bir dizide Freud olmaması düşünülemezdi elbette. Dizi Freud'dan çok yararlanıyor, ona şık göndermeler yapıyor. Ama heyecanlandıran bir yönü onu (o yıllarda geçen bir dizi olmasına rağmen) tabulaştırmaması.

Bir konferansta salondakilerin aksine tıbbi eğitimi olmayan Virginia, konuşmacı Anna Freud'un babasından yaptığı alıntılarla orgazmı klitoral ve vajinal olarak ayırmasına eleştiri getirir ve o sırada kimsenin (belki de mesleki itibardan ötürü) cesaret edemediği bir şeyi yapmış olur. Virginia savının deneyle kanıtlanabileceğini ileri sürdüğünde Anna Freud'un verdiği tek yanıt "Ayıp!" olur.

Gönüllerin Sultanı Virginia


Eğlenceli ve kapak niyetine bir sahne de şöyle: Denek olarak da gönüllü olan sekreterleri Jane, yemekhanede elinde Simone de Beauvoir'in dizide İngilizce adıyla Second Sex (İkinci Cinsiyet) kitabını tutmaktadır. Onunla aynı masaya oturan Virginia bağımlısı Dr. Ethan Haas ve deneyde Jane'le eşleşerek muhteşem bir uyum yakalayan Dr. Austin Langham'a kitaptan bir şeyler okumayı teklif eder. Adamlar heyecanlanır. Ve Jane, feminizmin dibine vuran bir paragraf okuyarak onları tokat yemişe çevirir.

İnsan düşünmeden edemiyor: Türkiye'de böyle bir dizi izleyebilecek miyiz? Cinsel görüntüleri geçtim (ilk bölümde yasaklanma garantili), kadının bu denli söz sahibi olduğu bir diziyi yurt içinde uzunca bir süre izleyeceğimizi sanmıyorum. Zira, daha 60'lı yıllardaki sorunları aşabilmiş değiliz. Tabii değinmemek olmaz: Filmde eşcinselliğe de oldukça sağlam bir yer verilmiş.

Daha ilk sezonunda bu kadar yazdıran bir dizinin yeni sezonunu dört gözle beklemekten başka çare yok!