düğün etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
düğün etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster


Arjantin yapımı bir film izleyip Türkiye'de çekilmişçesine kendimle bu kadar özdeşleştirebileceğimi düşünmemiştim. Aldığı ödülleri de IMDB 250'deki sırasını da hak eden bir film Relatos Salvajes, aslında Vahşi Öyküler ama bizde Asabiyim Ben. Filmin genelinde bir asabiyet olsa da altı öyküden oluşmasından dolayı bence isminde öykü geçmesi daha isabetli. O kadar yoğun ve keyifli bir filmdi ki film bittikten sonra altıdan fazla hikaye izlediğime emindim.

Süprizbozanlara başlayayım. Yalnız izleme niyetindeyseniz direkt son cümleye geçin. Cidden hiç habersiz izlemekte fayda var.

İntikam gerekirse buz gibi yenen bir yemektir


Gerçi ilk hikayenin sürprizbozanlık bir hali kalmadı, sosyal medya kanallarında epeyce paylaşıldı. Gabriel Pasternak ona kötü davranan herkesi hediye biletlerle bir uçağa toplar. Yolcuların fark etme anı oldukça eğlenceli. Gabriel intikamda sınır tanımayarak uçağı anne babasının üstüne indirir. Yalnız Gabriel'in kendini kabine kilitlediği bu öyküden sonra Germanwings olayı meydana gelince, film başka türlü adını duyurmuş oldu.

Öldürmek ya da Öldürmemek... 


İkinci öyküde ücra bir restorana bir adam gelir. Garson kız bu mafyatik adamı tanır çünkü ailesinin felaketine neden olmuştur. Genç kadınla birlikte çalışan daha yaşlı aşçı kadın, adamın yemeğine fare zehri katmayı önerir. Garson kadın cesaretini toplamakta zorlanır, etik sorular aklına üşüşür. Ama aşçı kadın adamın yemeğine fare zehrini çoktan katmıştır. Adam bana mısın demez. O sırada oğlu da gelir. Garson kadın oğlanın hiçbir suçu olmadığını söyler, aşçı kadın büyüyünce o da babasına benzeyecek der. Garson kadın dayanamaz ve yemeği oğlanın önünden çekmek için olay çıkarır. Adam onun gırtlağına yapışır, aşçı kadın mutfaktan kocaman bir bıçakla gelerek adamı delik deşik eder. Çocuk kusarak kurtulur, garson kadın yırtar ve aşçı kadın tutuklanır.

Direksiyona geçince canavarlaşan insanlar


Üçüncüsü dünyanın birçok yerinde anlaşılmayacak bir öykü ama Türkiye için oldukça gerçekçi. Yol vermeme üzerine büyüyen bir kavga. Şehirli bir adam şehir dışındaki bir yolda kasabalı bir adamın kullandığı arabanın arkasına takılır. Selektör ve kornayla yol ister ama ne sağlamasına ne sollamasına müsaade vardır. Şehirli adam sonunda öndeki adamı geçer, geçerken hareket çeker. Talihsizlik bu ki adamın tekeri patlar ve kasabalı adam şehirli adamın tepesine çökelir. Şehirli adamın aradığı yol yardımı da polis de etrafta görünmemektedir. Epey bir mücadeleden sonra nehre doğru yuvarlanan araçlar, adamların sonu olacak bir yangın, neler var neler.

Yaşar ne yaşar ne yaşamaz


Favori bölümüm dördüncü öykü. Yine dünyanın birçok yerinde anlam verilemeyecek olan bu öyküde, sakin sessiz bir vatandaş var. Kızının doğum günü için pasta alıyor, kazıklanıyor. Pasta alırken arabası çekiliyor. Otoparka gidip görevliye derdini anlatmaya çalışıyor. Arabasını işaretli olmayan yere koyduğunu söylüyor ama ikna edemiyor. Arabaya da bir sürü para bayılıp trafiğe takılıyor. Eve gidince kızının doğum günü bitmiş bile. Konuklar dağılıyor. Kızı surat asıyor. Karısından fırça yiyor. Daha sonra belediyeye gidip bir amirle görüşmek istiyor. Orada da eli kolu bağlanınca cama yangın söndürücüyle vuruyor. Gözaltından çıktıktan sonra arkadaşı ona işini de kaybettiğini söylüyor. O sırada karısı boşanma davası açıyor ve kızını da kaybetmenin eşiğine geliyor. Sebebi de öfkesini kontrol edememesi. Sonunda otoparkı havaya uçurduğunda rahatlamayacak Türkiye vatandaşı pek çıkmaz sanırım. Üstelik, bu gösterisiyle ailesinin de, ülkenin de, hapishanenin de göz bebeği olur.

Paran var, derdin var


Zengin bir adamın oğlu arabasıyla bir kadına çarpar ve onunla bebeğini öldürür. Baba, oğlunun suçunu örtbas etmek için evin hizmetlilerinden biriyle anlaşmaya karar verir. Bu aklı veren avukat, avukatın anlaştığı savcı ve herkesin anlaştığı hizmetli paranın kokusunu alınca akbabaya döner. Suçluyu açıklayacakları gün evin önüne protestocular gelir. Oğlanın vicdanı rahat değildir, sürekli "teslim olacağım" der ama anne onu tutar. Baba, etraftaki akbabalara para yetiştiremeyeceğini anlayınca oğluna "Git teslim ol" der. Etrafındakiler ona engel olur, pazarlığa oturup anlaşmaya varırlar. Hizmetliyi tam evden dışarı çıkardıklarında eşi ve bebeği ölen acılı baba adamın kafasını çekiçle parçalar.

Gelinle damadın arasına girilmez


Benim favorim değil ama diğer öykülerdeki o kadar ölüme rağmen filmin en kopuk öyküsü. Gelin, damadın düğüne gelen kadınlardan biriyle ilişkisi olduğunu öğrenir. Ondan sonra çıldırır. Çatıya çıkar. Ona güzel öğütler veren aşçıyla sevişir. O sırada yukarı çıkan damada yakalanır. Gelin, damada hayatını nasıl mahvedeceğini haykırır. Düğün salonuna inerler. Gelin iyice çıldırır. Damat sinir krizine girip ağlamaya başlar. Kayınvalide cinnet getirip geline saldırır. Daha neler neler... Sonra damat, bu sefer kendi sinir krizi geçiren geline elini uzatır, gelin o eli tutar ve anne babaların şaşkın bakışları altında barışırlar. Herkesin önünde sevişmeye başladıklarında davetliler nasıl kaçacaklarını bilemezler.

Profesyonel oyunculuklar, çekimler ve tam altı senaryo ile bence mutlaka izleme listenize eklemeniz gereken bir film.

Yoktan uzanan görünmez bir el. Çıt çıt çıt çıt. Parmaklarda boğum var mı yok mu belli değil. Çıt çıt çıt çıt. El, keyifli mi keyifli. Görünmez parmak uçları güldü gülecek. Çıt çıt çıt çıt çıt çıt… Nasıl da güçlü. Fark etmek zor değil. Görünmez hiç bu kadar görünür olmamıştı.

Bir iki sağa, sol ayak, bir iki sağa, sağ ayak, dur, sol ayak sağ ayak, devam. Kollar yukarı, kollar aşağı. Yukarı aşağı sağa sola hoplayan, cart yeşil elbiseli bir kadın. Başı kopacak gibi sallanan, yanardöner gri takım giyinmiş bir adam. Pembe pullu ayakkabılarını yere vura vura dans eden -aslında olduğu yerde zıp zıp zıplayan- mini mini bir kız. Hepsinin yüzü aynı yöne dönük. Yüksek topuklu beyaz ayakkabılar. Suni inci ve Swarovski kristalleri işlenmiş kabarık etek. Omuzlardan incecik iki iple sağlama alınmış bir üst. Topuzla zapt edilmeye kıyılamamış, ağırbaşlılıkla savrulan upuzun, ipek gibi kumral saçlar. Bir parmak makyajın arkasına saklanmış narin yüz. Gözler utangaçça aşağı meyilli. Kolay mı? Ne zamandır bu anın gelmesini bekliyordum. Göz ucuyla yanına baktı. Dikkatle ütülenmiş, siyah damatlık giyen Hüseyin, onun da bakışı yerlerde. Al yanakları daha al. Horona ayak uydurmuş. Ona, Melek’ine bakmıyordu. Oysa Melek, bir yandan hareketleri ezberlemeye çalışırken zihni, Hüseyin’le aynı yatağa girdiğini, nasırlı ellerinin el değmemiş bedeninde dolaştığını hayal etmekle meşguldü. İnler gibi oldu, hemen kendini topladı. Bakışı kırmızı kuşağında gezindi.

Saat yönünün tersinde çılgınca tepinen ayaklar. Melek gözlerini kaldırabilmiş, bir de iri iri açmış. Elanın en güzel tonundan iki boncuk gibi. Sağında Hüseyin, tamam. Solunda taş çatlasa on sekizinde bir kız. O zıp zıp zıplarken bordo straplez elbisesi inecekti adeta. Kızın umurunda değil. Arada üst kısmını çekiştirip çemberdeki genç ve bir ihtimal bekâr erkeklere çapkın bakışlar atıyordu. Burada işler böyle yürürdü genelde. Ya niyeti olan kişi kendi bulur ya da biri aracı olur… Melek’le Hüseyin’i de Rahim amca tanıştırmıştı. Melek beline kadar, lepiska saçlı, adı gibi bir kız. Hüseyin de zayıfçacık, safça bir oğlan olarak çalınmıştı Melek’in kulağına. Bir sene nişanlılıkta birbirlerini tanıyıp sevmişlerdi. Ama o özel şeyler bu geceyi beklemeliydi.

Çıt çıt çıt çıt çıt… Duyulmaz bir kahkaha.

Hüseyin’le ilk tanışmaları… Yanlarında Melek’in iki kız arkadaşı vardı. Gelir gelmez Melek’in göğüs dekoltesine takılmıştı gözleri. Aa, çocuğun karşısına çatalını göstere göstere mi çıkacaksın? Çek şunu, çek çek. O gün Melek’in eli sürekli yakasına gitmişti. Ya yanlış bir izlenime kapılırsa… Ya okumuşum diye beni yollu sanırsa… Maazallah. Eli ekmek tutsun diye okumuştu. Ama bunun önemi yoktu artık. Bu geceden sonra yeri, kocasının yanıydı. Onun bir dediğini iki etmeyecek, karım bana iyi bakmıyor dedirtmeyecekti. Neşelendi. Hayatımın en mutlu günü. Ayakkabıları biraz sıkıyordu ama olsun. Düğününde böyle ayakkabı giymeyecekti de nerede giyecekti? Gülümse, gülümse. Gelinler gülümser.

Bir iki sağa, sol ayak, bir iki sağa, sağ ayak, dur, sol ayak sağ ayak, devam. Kollar yukarı, kollar aşağı. Rengârenk bir görüntü. Yaşı geçkin üç kadın, allı güllü şalvarlarıyla hiç şaşmadan, aynı anda hareket ediyordu. Melek de bir ayak uydurabilse… Hüseyin onu dirseğiyle hafifçe dürtüp gözleriyle ayaklarını işaret etti. Melek kendini ritme kaptırmaya çalıştı. Halay başı, saçı sarı, cildi sarı, sıska, genç bir adam. Elindeki pullu mor mendili savurarak ayaklarını çılgın gibi yere vura vura tepiniyordu. Çivit mavisi bluz etek takım giymiş bir kadın koca memelerini ve memelerine kıyasla, gülünç ölçüde küçük başını sallayıp duruyordu. Melek kendi kendine güldü. Sonra toparlandı. Böyle yapmamalıydı, adı görgüsüze çıkardı.

Halaycılar meydanı sardı. Melek’in annesiyle kayınvalidesi gülümsüyordu. Kayınvalidenin suratı hafiften ekşice, annesinin elinde ara ara burnuna giden kâğıt mendil. Babası, Hüseyin’in yanında, halay başını kıskandıracak hareketler peşinde. El altından dolaşan rakılardan götürmüştü belli ki. Öyle şeyleri asla kaçırmazdı.

Çıt çıt çıt. Çıt?

Müzik durdu. Melek’in yüzü buruştu. Durunca havaya çöreklenen mide bulandırıcı ter kokusunu fark etmişti. Oracıkta arkadaş olan birkaç küçük çocuk, gırtlakları parçalanırcasına bağırarak acayip hareketler yapmaya başladı meydanı hazır boş bulmuşken. Çocukken ben de böyle değil miydim? Hem Hüseyin’le çocuklarımız olduğunda…

İşte Melek’in korktuğu şey… Hüseyin’in kız kardeşine el sallayıp kaş göz etti. Lavaboya gitmem lazım. Kız, Melek’in koluna girdi tuvalet istikametinde. Kapı kapalı, içerisi dolu. Birkaç kız hep beraber üst baş düzeltme, makyaj tazeleme derdinde. Küçük pencereden sesleri geliyordu. Gelin regl oluyormuş kızlar. Bu gece yapamayacaklar yani.

Ç ı t,  ç  ı  t,   ç   ı   t,   ç    ı    t. Görünmez el var gücünü kullandı. Bana mısın demiyordu. Duyulmaz kahkahasının yerinde, suskun bir kızgınlık.

Melek, başını öne eğdi. Nereden biliyorlar? Görümcesine baktı. Dudaklarını büzmüş. Melek’in kaşları belli belirsiz çatıldı. Laf kimden çıktı acaba? Kimlere söylemiştim? Annem. Annem biliyorsa babam. Hüseyin. Görümcem Nalan. Kayınvalidem de vardı Nalan’ın yanında. Babaannem, Hüseyin’in anneannesi de. Ya regl olmasaydım? Ertesi sabah ona imalı imalı bakan bir sürü tanıdık tanımadık yüz canlandı zihninde. Utandı. Kızlar tuvaletten çıktığında onlara delici bir bakış attı. Biri de gözleri fıldır fıldır on sekizlik. Kızlar ne yapacaklarını şaşırdı. Çil yavrusu gibi dağılmakta buldular çareyi.

Melek işini hallettiğinde halay devam ediyordu. Hiç yorulmazlar mı? Etrafa bakındı. İnsanlarda bir tuhaflık sezdi ama çıkaramadı ne olduğunu. Davullar, zurnalar çalıyor da çalıyordu. Gözleri daldı. Life burns faster / Obey you master. Canberk. İrkildi. Ama yo yo, uzun saçlı, küpeli rockçı erkek bu aileye yakışmaz. Hem de su yerine bira içiyorsa! Hüseyin’in masum suratını inceledi. Melek’in baktığını fark edip döndü ama hemen kaçırdı gözlerini. Canberk sahnede sigarasını tüttürürken nasıl da… Kendini gizliden çimdikledi. Şimdi hayatında Hüseyin vardı. Kollarına farklı farklı kızlar atlayan Canberk değil.

Melek yine etrafa bakındı. İnsanlar ne kadar çok… Nereden gelmiş hepsi? Ben nereden geldim buraya? Hareketler mekanik, yüzler donuk, adeta porselenden. Tuvalette hakkında konuşan üç kızı seçti kalabalıkta. Gösteririz ama vermeyiz dekolteleri eşliğinde, cırtlak sesleriyle kanon yapıyorlardı:

“Ben annemden böyle gördüm Ben annemden böyle gördüm Ben annemden böyle…”

“…annemden böyle gördüm Ben annemden böyle gördüm Ben annemden böyle gördüm…”

“…böyle gördüm Ben annemden böyle gördüm Ben annemden böyle gördüm Ben…”

Görünmez el, kolu daha da zorladı; dönmüyordu. Çatır çatır… Melek bu sesi daha fazla duymamak için kulaklarını tıkamak istedi. Ama ellerini kaldırırken kalakaldı. Kıpırdayamıyordu. Elleri de diğer herkesin suratları kadar… porselendi. ÇATIRT! Kırmızı kuşağı belinden iniverdi. Görünmez elin parmakları arasında metal bir kol. Melek’in gözleri aşağı bakıyordu. Bu sefer utangaçlıktan değil. Elleri kopup yere düştü. Parmakları etrafa saçıldı. Sonra kolları. Bacakları gevşedi. Gövde sallanmaya başladı. Baş, boyundan ayrıldı. Yüksekten atılan bir ampul gibi patladı. İçi bomboş. Kimi seramik parçası, birbirine dolanan saçlara takıldı. Bu sırada müzik kesilmiş, herkes halay çemberindeki yerinde kalakalmıştı, kıpırtısız, dosdoğru karşıya bakan gözlerle.

Görünmez el, Melek’in saçını kavradı. Parmaklarında sallandırdı birkaç kırıkla birlikte. Yüzü olsa neredeyse tiksinerek bakacaktı. Yüreği olsa da zerre acıkmayacaktı geline. Hak ettiğini bulmuştu. Onları kendi haline bırakması, başlarına buyruk düşünebilecekleri, davranacakları anlamına gelmiyordu elbet. El, kenarıyla Melek’in parçalarını süpürüp sahneden aşağı döktü. Bilinmez bir yerden yeni bir Melek çıkardı. Çalgıcıları, halay başını, koca memeli kadınları, koca bulmaya gelen genç kızları, hepsini yeniden kurdu.  En son da Melek’i. Kırmızı kuşağının arkasındaki kolu sonuna kadar döndürdü. Melek, yüzünde bir gülümsemeyle halaya ayak uydurmaya çalışırken görünmez el, bastı duyulmaz kahkahasını.

Kırmızı Kuşak

by on 00:39:00
Yoktan uzanan görünmez bir el. Çıt çıt çıt çıt . Parmaklarda boğum var mı yok mu belli değil. Çıt çıt çıt çıt . El, keyifli mi keyifli. G...