constantinople etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
constantinople etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Öğrencilik zamanlarında ödev olarak ille önümüze sunulan, belki de ödev olmasından dolayı o sırada zorla okuduğum ve bugün aklımda tek satırı kalmayan Çocuk Kalbi'nin yazarı Edmondo de Amicis. O zaman bana günün birinde bu adamın İstanbul hakkındaki seyahatnamesini okuyacaksın ve bayılacaksın deseler inanmayabilirdim. Ama Amicis'in bal damlayan satırlarının tadı uzun süre damağımdan gitmeyeceğe benziyor.

Bir kitabı okurken tat almak, zihnen yolculuğa çıkmak ve başka kapıları açmak isterim. Amicis sempatik anlatımı, konuya hakim tavrı ve canlı betimlemeleriyle bunların hepsini başarıyor. Cesare Biseo'nun İstanbul gravürleri ve Filiz Özden'in usta çevirisi bir araya gelince mükemmel bir deneyim sizi bekliyor. Satır satır çizmek istediğim, ayrılmak istemediğim bir kitap var ortada.

Amicis ile birlikte gürültüsünden, kirliliğinden, betonundan ve pahalılığından bıktığım bu şehre yeniden geldim. Gemi kaptanının "Yarın İstanbul'un ilk minarelerini göreceğiz!" sözlerinden duyduğu heyecanı onunla birlikte hissettim. Bu arada Amicis'in İstanbul'u 1870'li yıllarda ziyaret ettiğini not düşeyim. (O zaman bile nerede eski İstanbul diyor. Şimdi görse sinirden kendini yer muhtemelen.)

"Ey biçare, şimdi bu ilahî manzarayı anlatmaya dilin dönüyorsa, anlat bakalım kıt kanaat kelimelerinle! İstanbul'u anlatmaya kim cüret edebilir? Chateaubriand, Lamartine, Gautier mi...Onlar sadece kekelemişler. Görüntüler ve kelimeler üşüşüyorsa da insanın zihnine, iş kalemin ucuna geldi mi kaçıp gidiyorlar. Umutsuzca, ama beni sarhoş eden bir hazla, aynı anda hem görüyor, hem konuşuyor hem de yazıyorum. Görelim bakalım!"

Amicis'in anlatısında beğendiğim yönlerden biri, bu büyülenmişliğe rağmen sadece iyi şeyleri anlatmıyor. Beğenmediği noktaları da aynı içtenlikle aktarıyor. Ama oryantalizme, aşağılamaya girişmeden. Yalnız yazarının hem iyiyi hem de kötüyü anlatmadaki içtenliğinin okur için bir bedeli var. Gravürlerle de birleşince neleri kaybettiğimizi fark ediyoruz. Türkler, Ermeniler, Arnavutlar, Çerkesler, Yahudiler, Rumlar, İtalyanlar, Araplar, Acemler, hepsi bir arada, gökkuşağının renkleri gibi. Her yerden ağaçlar fışkırıyor, tepeler yemyeşil. Amicis gemilerin dumanlarının havayı kara bir bulutla kapladığından şikayet etse de o zamanlar insanların şimdikinden çok daha nefes aldığından eminim.

Yazar Madame de Stael'den bir alıntı yapıyor: "Seyahat etmek zevklerin en hüzünlüsüdür." Burada gezginin gittiği yerlerde ilk anda büyülendiğini ama sonra mekanın iç yüzünü kaybettikçe işin iç yüzünü keşfetmesini kastediyor. Bende ise bu hüzün ve hayal kırıklığı gittiğim yerlerde değil İstanbul'a geri dönünce, betonlarla, üstüme gelen arabalarla, kaba ve suratsız insanlarla karşılaşınca yaşıyorum. Sevgili Edmondo, İstanbul artık bildiğin gibi değil!

Amicis'in en eğlenceli anısı bence Türk hamamında yaşadıkları. Ressam yol arkadaşı Enrico Junk ile alışık olmadıkları muamele ve seans bitmeden kaçmaya çalışması okurken güldürüyor. En isabetli bölüm ise "Gelecekteki İstanbul". "Gelecekteki İstanbul'u, tehditkâr ve hazin ihtişamıyla yeryüzünün en güler yüzlü şehrinin kalıntıları üstünde yükselecek o Doğu'nun Londra'sını görür gibi oluyorum. "Tepeler düzleştirilecek, korular yerle bir edilecek, rengârenk küçük evlerin yerinde yeller esecek, ..." diye başlayarak bir paragrafta distopik bir İstanbul manzarası çiziyor. Ve, o bilmiyor ama, büyük ölçüde de tahminleri tutuyor.

Daha önce de değinmiştim. İstanbul hakkındaki bloğumdan dolayı İstanbul'u anlatan yazarların kitaplarını takipteyim. Bu süreçte birçok güzel eser okudum, okumaya da devam ediyorum. Ama Edmondo de Amicis'in İstanbul seyahatnamesi açık ara öne geçmiş durumda.