bilge karasu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bilge karasu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Bir insan olarak günlük yaşamımızın nasıl geçtiğini düşünün. Bu yazıyı okuyabildiğimize göre, ya bir bilgisayar ve internet bağlantımız var ya da bir şekilde bunu kâğıda bastırdık. İşte okuyorsak muhtemelen bir tür motorlu taşıtla geldik. Sonra da geçtik bize ait ya da bölmelere ayrıldığı için başkalarıyla paylaştığımız masanın başına. Rahat bir yaşam sürebilmek için yine yaşamımızın saatlerini harcadığımız, ürettiğimiz şeyi de genelde görmediğimiz bir düzenin parçası olarak bize yüklenen sorumlulukları yerine getirmeye başladık. Bize bahşedilen öğle arası. Yemekten sonra zincir marketlerden birine girip alışveriş yaptık. Sıra sıra dizilmiş, ambalajlı ve bol katkı maddeli yiyecekler, kurtçukların bile artık tenezzül etmediği hormonlu sebzelerle meyveler. Doğayı kontrol altına alma çabamızın acınası yansımalarından sadece bir tanesi. Her zamanki gibi akşam işten çıkınca tek istediğimiz genelde eve gitmek oldu. Özümüzde kim olduğumuzu ve kendi yarattığımız bu kapana kısılmadan önce ne olduğumuzu düşünemeyecek kadar yorgun bir zihinle. Kaldırım kenarındaki tek bir ağacı veya karşıdan karşıya geçerken ezilmekten kıl payı kurtulan bir kedi ya da köpeği fark etmedik bile. Hâlbuki marketteki yazarkasalar değil, asıl onlar bizim parçamız. Ne var ki doğayı günlük yaşamda zapt edip ayağımızın altından uzaklaştırmaya çalışırken pikniklerde ve tatillerde kutsadık, kendimizi belli bir zaman zarfında mutlak huzur yanılsamasıyla avutup süre dolunca düzenimize döndük. Dönmemiz de gerekir. Çünkü kendi yarattıklarımızın esaretiyle doğadan, doğamızdan o kadar uzaklaştık ki dönmemek demek, bir bakıma hayatımızdan da vazgeçmek demek.
Peki, bütün bunların Bilge Karasu’yla ne alakası var? Yazarın kitaplarından üç tanesi, Altı Ay Bir Güz (AABG), Narla İncire Gazel (NİG) ve Göçmüş Kediler Bahçesi’nde (GKB) envai çeşit hayvan (en başta kedi, sonra kertenkele, kurbağa, keçi, yılan…) ve bitki türü (nar, incir, gül, lale, uydurma da olsa alsemender…), onlar dışında kalan kum, güneş, hava, taş, toprak vb, insanların hapsoldukları sistem ve aciz durumlarını hatırlatmaya yardımcı nitelikte kullanılır. Bu “metin”ler üzerinden ikincil bir okuma yapıldığında, bu şekilde insanın doğaya/doğasına yabancılaşmasının anlatıldığını da görmek mümkün. Dahası, bu yabancılaşmayla insan, doğasına o kadar uzaklaşmıştır ki ona geri dönme çabası genelde ölümle sonuçlanır.
Bilge Karasu’da, insanın doğaya yabancılaşmasını çeşitli yönlerden inceleyebiliriz. Mesela, insanların doğaya karşı tutumunun eleştirisi. Bunun için, Narla İncire Gazel’in ilk bölümü “Hayvanlar Kitapçığı” üstü kapalı bir manifesto gibidir. Yazar, insanların ortak bir varlık birliği taşıdıkları doğaya, özellikle hayvanlara karşı zulmüne gerek açık cümlelerle gerekse imalarla değinir. “Hayvanlara yeniden saygı duyulamaz mı? Hayvanların, bitkilerin, kendi dirim ortakları olduklarını anımsayamaz mı insanlar? İçten duygular, güzel düşüncelerle, kurbanların sayısını azaltmak yetmez.” (NİG s. 29) “Bir zamanlar ölümsüzlüğün, sonrasızlığın simgesiydi kaplumbağa. Sonsuza dek yaşayacak yazıtlar bırakmak istediğimiz zaman koca taş kaplumbağalar yontturur, taş sırtlarına kazıtırmışız yazıları. Az ötede üç yüz yaşında bir kaplumbağa, ikiye bölünmüş.” (NİG s. 36) “Hayvanlar burada da mı insanların sevgisizliğini öğrenmeğe başlıyor?” (NIG s. 37) Göçmüş Kediler Bahçesi’ndeki “İncitmebeni” öyküsünün küçük bir yerindeyse bir arabanın altında kalan köpekten ve buna şahit olan adamın olumsuz etkilenişinden bahsedilir. “O gece düşünde, arabalar durmadan insanlarla köpekler almıştı altına. Biraz ötede de, artık tanınamaz biçimlerde kusmuştu onları.” (GKB s. 134)
Bu yabancılaşmanın başka bir yönü de, insanın doğayı kontrol altına alma çabalarının boşunalığıdır. Bunun en güzel örneklerinden bir tanesi, bir açıdan kapitalizmin ilerleyişinin sembolik bir öyküsü olarak da okunabilecek “İncitmebeni”dir. Öyküdeki adada önce bitkiler, böcekler, diğer hayvanlar büyümeye başlar. Alıştıkları düzenin bozulmasından hat safhada tedirgin olan ada sakinleri, hayvanlar büyüdükçe emeklerini kaptırmak istemezler, haliyle bunu durdurmak için ellerinden geleni artlarına koymazlar. Sonra korktukları da başlarına gelir ve adanın kendisi de büyümeye başlar. İnsanlar büyümeyi durdurmak için amansız bir kazı işine kalkışırlar ama sonunda herkes kendini bu işe körü körüne o kadar kaptırır ki sağır olur. “Eşi görülmemiş bir doğa olayı karşısında insanın, bu olaya uygun olmayan bilgilerle bir çözüm yolu bulmağa çalışacağı yerde…” (GKB s. 147) İnsanın bu nafile gayreti için AABG’de sıkça karşımıza çıkan bir kelimeye de değinebiliriz: Cancer, hem kanser hastalığının, hem yengeç hayvanının ve Yengeç burcunun İngilizcedeki karşılığı. Aynı kelimenin bu göndermeleri tabii ki anlamlı. Kanser hastalığı, insanın içini bir yengecin kıskaçları gibi yer bitirir, özellikle de Bilge Karasu’nun hastalığa yakalandığı dönemdeki tedavi imkânları göz önünde bulundurulursa. “Otuz beş yıl kadar önceydi. Hocam kanserin ne olduğunu anlatıyordu bana. ‘Yengeç gibi bir şey,’ diyordu, ‘yavaş yavaş insanın karnını, ciğerlerini yer bitirir…” (GKB s. 74) Başkarakterin kanser tedavilerini yalnızca ömrü biraz daha uzatmak olarak gördüğü söylenebilir. “Ölümü geciktirmeye çalışanlar arasına gireceğim birazdan.” (AABG s. 17)
Genelde insanlara karşı tavır söz konusu gibi görünse de kuyruğu kıstırılmış, makinelerin esiri olmuş insanın da çaresizliği de göz ardı edilmez. Daha önce bahsedildiği gibi, “İncitmebeni” öyküsündeki ada sakinleri, karşılaştıkları sıra dışı doğa olayını kontrol altına almak için önce kazma küreklerle, ardından makinelerle bunun önüne geçmeye çalışırlar. Fakat “duvar gibi sağırdırlar artık”. Göçmüş Kediler Bahçesi’nden bir başka masal olan “Yağmurlu Kentin Güneşçisi”nde, sürekli yağmurlu, sürekli kurşun rengi bir gökyüzüne sahip bir adamın güneşin görüneceğine dair umuduna şahit oluruz. Adamın elinde ne sağlam bir kanıt ne de bir çözüm yolu vardır. Onu, diğer öykülerdeki karakterlerden farklı olarak özgür kılan bir şey vardır: umudu. “Dehlizde Giden Adam”daki adam da merak ve korkuyla bir mağaraya girip orada bir yiyecek makinesiyle karşılaşır. Yoluna devam ederken hayatta kalması için daha fazla makine bulması gerektiğine inanır. “Makineler. Makineler. Varsa yoksa onlar. Ölmemek için makinelere ulaşmak gerekli.” (GKB s. 99-100) Platon’un Mağara Alegorisi’ndeki gibi zincirlerle bağlı, yüzü duvara dönük, kendi gölgesini görüp gerçek zanneden insanlardan farkı yoktur bu adamın da. Ama makineler seyreldikçe ışığın arttığını fark eder ve gerçek ışığı arzulamaya başlar.
Ne olursa olsun doğadan artık fazlasıyla uzaklaşıldığı için geri dönüş, alışılan düzenden kopma çabasının telafi edilmesi mümkün değildir ve genelde ölümü doğurur. Dehlizde giden adam, ışığa doğru ilerler ilerlemesine ama son sözü “Ölüler, içinden soğumaya başlar galiba,” olur. “İncitmebeni”de bilgisini soyunan öğretmen, diğer herkesin sağırlığını fark ettiği anda, aynı toprak parçalarının adadan kopması gibi onlardan kopuşu yaşar ve sonunda göçüp gider. “Adadan geriye kalan tek şey, göğsüydü, başıydı şimdi. Çok sürmezdi artık, bu gidişle…” (GKB s. 155) Aslında bu, sırf insanlar için değil hayvanlar için de geçerlidir. “Avından El Alan”da balıkçısıyla birlikte hava solumaya bile alışan balık denize atıldığında ölür. Göçmüş Kediler Bahçesi’nin kitabın içine dağılmış aynı isimli öyküsünde de, özetle oyunun olağan gidişatını öykünün kahramanı (aynı zamanda anlatıcısı) için değiştiren adam ölür. Buna, kazanılamayacak bir mücadeleye girip de kazanmanın bedelinin sembolik bir anlatımı gözüyle bakabiliriz belki de. Doğasına dönmeye çalışan insanın hamlelerinin kendi hayatlarına mal olabileceği…
Peki, gerçek hayatta kendini bu cendereden, kapıldığımız bu düzenden, sistemden kurtarabilen insanlar yok mu? Christopher McCandless, Into the Wild (Yabana Doğru) kitabının ve filminin başkarakteri. Daha yirmi dört yaşındayken şehir hayatının ve aidiyetlerin bağlayıcılığına karşı koyup yollara düşer. Ailesinin hali vakti yerindedir, birçoğumuzun tarif edeceği üzere “parlak” bir geleceğe de sahiptir Christopher. Ne var ki hesabındaki parayı hayır kuruluşlarına yatırıp sırt çantasını taktığı gibi medeniyetin demir parmaklıklarından (ailesine haber vermeden) kaçar. “Dehlizde Giden Adam” gibi, Amerika’nın metalik aydınlığından Alaska’nın gerçek aydınlığına doğru yol alır. Mümkün olduğunca az malzemeyle (harita ve pusula dahi olmadan) vahşi doğada beş aya yakın süre geçirir ve sonunda bitki zehirlenmesinden ve açlıktan ölür. Filmde Christopher’ın izini kaybettirmeden önce ailesiyle konuştuğu sahne epey çarpıcıdır. Anne baba, oğullarının “külüstür” arabası yerine mezuniyet hediyesi olarak yepyeni lüks bir araba alacaklarını “müjdelerler”. Christopher ise onların heveslerini kursaklarında bırakarak, yeni bir arabaya ihtiyacı olmadığını olduğunu söyler. Avlanmayı öğrenir, bitkileri tanır, derenin serinliğini, güneşin sıcaklığını özümser. Göçmüş Kediler Bahçesi’ndeki öyküler gibi, sonu geri dönüş çabası doğanın onu yok etmesiyle gelse de son nefesini tek başına pencereden mavi gökyüzü ve parlak güneşe bakarak verir.
Christopher McCandless’ın etkilendiği isimler arasında Jack London, Leo Tolstoy, W. H. Davies ve Henry David Thoreau bulunur. Sonuncu isim, Henry David Thoreau da çarpıcı bir tarihi kişiliktir. Ağırlıklı olarak “Sivil İtaatsizlik” makalesiyle tanınan ve R. W. Emerson’un bir nevi asistanı olan Thoreau da şehir hayatına, materyalist ve kapitalist sisteme Christopher’dan neredeyse bir asırdan fazla zaman önce katlanamayıp Walden Gölü’nün kenarında bir kulübe inşa edip doğayla iç içe yaşar. Walden/Life In The Woods (Walden/Ormanda Yaşam) adlı kitabında neden böyle bir yaşamı tercih ettiğinden oradaki süreyi nasıl geçirdiğine kadar pek çok şeyi okuruyla paylaşır, çevrecilik adına büyük bir adımlar atar. Büyük ihtimalle döneminin (19. yüzyıl) tıbbi yetersizliklerinden dolayı, tüberkülozdan ölür. Christopher’dan farklı olarak doğada yalnız değildir, geleni gideni olur. Christopher’ın en sondaki mutluluğunu paylaşamama pişmanlığını muhtemelen yaşamaz. Bilge Karasu’nun Thoreau okuyup okumadığına dair bir bilgi mevcut değil ama en azından Göçmüş Kediler Bahçesi ve Narla İncire Gazel kitaplarında doğaya ve insanın doğayla ilişkisine bakış açılarının oldukça yakın olduğu söylenebilir. (Tabii, Bilge Karasu bunu kastederek yazmıştır demek değil bu.)
İnsanlık düzenine başkaldırıp doğaya karışan başka bir çarpıcı kişi de çoğumuzun muhtemelen üstteki iki örnekten çok daha fazla işittiği Manisa Tarzanı’dır. Asıl adıyla Ahmeddin Carlak, katıldığı 1. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’nın ardından mahvolan Manisa’nın manzarasını yeniden yeşillendirmek için buraya yerleşir. Fazla bir geliri olmamasına rağmen, masrafı da yoktur ve o da parasını fakir insanlarla paylaşır. Spil Dağı’nda bir kulübede yaşar; şort, lastik ayakkabılar ve bir de üzerinde yattığı sedir haricinde hiçbir eşyası yoktur. Doğaya geri dönüş konusunda başarılı bir örnektir Manisa Tarzanı. Öyle ki ona, güneşi gören “Yağmurlu Kentin Güneşçisi” bile diyebiliriz belki.
Bilge Karasu’da insanın doğaya yabancılaşmasının izlerini aramak başta da belirtildiği gibi ikincil bir okumanın sonucudur. Göçmüş Kediler Bahçesi’nde, Altı Ay Bir Güz’de (Narla İncire Gazel’i yine de hariç bırakmak gerek sanki) daha ön plana çıkan yorumlar mevcut. Fakat böyle bir bakış açısı da, görüldüğü üzere imkânsız değil. Bilge Karasu’nun bahsi geçen kitaplarını yazdığı dönemden bu yana, yalnızca daha kötüye doğru değişen bir insan-doğa ilişkisi var. İnsan, doğanın bir parçası olduğunu unuttuğu için bir yandan kendinin de dünyadaki varlığını riske atıyor aslında. İronik olansa, bu kadar bağımlı bir yaşamdan doğaya geri dönmeye çalışanları da ölümcül sonuçların beklemesi. Yapabileceğimiz pek bir şey yok. Yine de Christopher McCandless gibi Alaska yollarına düşecek kadar gözümüzü karartamasak bile Henry David Thoreau gibi alternatif bir yaşam kurmak ya da “Yağmurlu Kentin Güneşçisi” gibi yarın güneşi göreceğimizi umut etmek ve dehlizde giden adamın taşıdığı heyecanı taşımak bizim elimizde: “Işığa varmak için… Çelik makinelerde yansıyan ışığa değil, gerçek ışığa varmak için…” (GKB s. 99)

“En doğru masal anlamadan korktuğumuzdur.”[1]
“Ama gerçek yolcular gitmek için giderler;
Yürekleri balonlar gibidir, hafifçecik,
Ve niçin olduğunu bilmeden ‘gitsek’ derler,
Yazgıları önünde boyunları hep eğik.”[2]

Yolculuk, insan hayatının vazgeçilmezi. Bir yerden bir yere, bir durumdan başka bir duruma. Bazen zorunlu, bazense değişiklik, özgürlük isteğiyle, belki dönüş umuduyla. Sonlu insan yaşamı için unutulmaz bir deneyim. Nihayetinde son yolculuk, dönmemecesine… Hal böyle olunca insanda derin izler bırakan, yoğun hisler uyandıran “yolculuk” kavramının farklı alanlarda, özellikle edebiyat eserlerinde, gerek dışsal gerekse içsel olarak işlenmesi kaçınılmaz. Edebiyatımızın aslarından Bilge Karasu’nun da bu kavramı metinlerinde kullanması biz okurları için şaşırtıcı olmamalı aslında.
Bilge Karasu’nun büyüleyici eseri Göçmüş Kediler Bahçesi’ndeki “masal”lardan “Dehlizde Giden Adam” isimli öykü tamamen bir yolculuk üstüne kurulmuş.[3] Dehlizdeki adamın yolculuğunu dışsal, başka bir deyişle fiziksel bir yolculuk olarak okursak öykü şöyle: On dokuz yaşında genç bir adam deniz kıyısında sere serpe uzanırken bir kaya yığını görür, içi bir tuhaf olur, yol göremez ama öteye geçmek ister. Kayaya tırmanınca görür ki diğer tarafa geçmek için derin sulara girmek gerekiyor. Vazgeçecek gibi olur ama tam kafasını çevirirken mağaraya benzer bir kovuk gözüne çarpar. Zar zor da olsa delikten içeri girer. Arkasına baktığında dehlizin ağzı çoktan geride kalmıştır. İçeride aydınlık vardır ama ışığın nereden geldiğini göremez. “GİRMEYİNİZ” diye bir uyarı görür, şaşırsa da aldırmayarak ilerlemeye devam eder. Işıklı bir nokta görür ama yaklaşınca bunun çelik bir ayna olduğunu fark eder. İkinci bir uyarı daha çıkar karşısına: “GİRMEYEYDİNİZ”. Pek garibine gider ama devam etmeyi kafasına koymuştur bir kere. Başlarda dönüp dönmeme tereddüdü yaşar. Yürüdükçe zaman kavramını kaybeder, hatta saat hiç değişmez. Uyayakalır, uyanır. Karnı acıkır. Bu sefer ışıklı noktaya varır, bu da ilginç bir çalışma mekanizmasına sahip yiyecek makinesidir. Etrafta adamdan başka kimse yoktur. Yolun devamında karşısına çıkan makineler parası olsun olmasın ona yiyecek tedarik eder. Bir ara dehlize girmeden önceki geçmişini hatırlar. “Ne zamandır boyutsuz, kimsesiz bir dünyada ilerlemekte olduğu düşüncesi yavaş yavaş kafasında, gönlünde,” biçimlenir, bilinçlenir.[4] Korkmaya başlar ama anlayamadığı bir şekilde yürümek zorunda hisseder. Makinelerin sahte ışığını aşıp gerçek ışığa ulaşmak ister. Bu yolun insanları öldürmek için yapıldığına inanır ve koşar. Makineler seyreldikçe ışık da artar gibidir. Uyuyup uyandıkça ışığı gördükçe bir “bulantı” hisseder gönlünde, Sartre’ın kitabındaki varoluş sancılı adamı hatırlatarak. Dehlize giren ışık, ona dış dünyayı anımsatır yine. Ama bir yandan da gözlerini acıtır, beynine saplanır. Elini alnına götürdüğünde gerçekten yaralandığını görür. Dehlizden hiç çıkamayacağını zanneder; fakat son anlarında başarır bunu. Güneş ışıkları, çiçek kokuları eşliğinde oturduğu kayada kalakalır.
Bu öyküyü birçok açıdan yorumlamak mümkün. En yüzeysel olanı, bir masalı gerçek yolculuğu olarak almak. İmgesel yolculuk olarak alırsak bu da başka açılımlara gebe. Hayat ve ölüm hakkında bir öykü olabilir. Alışkanlıklar ve modern insanın çıkmazları hakkında da olabilir. İnsanın kendi içine yolculuğu, benliğinin keşfi hakkında da. Adam kayanın üstünde uyuyakalmış ve tüm bu macerayı düşünde görmüş bile olabilir. Ne var ki, öykünün başka bir yönü daha var, o da mitsel yönü.
Joseph Campbell, Kahramanın Sonsuz Yolculuğu’nda (The Hero With A Thousand Faces)[5] bütün mitlerin (ve rüyaların) belli bir plan, arketipler dizisine göre oluşturulduğunu söyler. Buna da, James Joyce’tan ödünç aldığı monomit adını verir. Sonra kahramanın yolculuğunu aşamalara ayırır. Birincisi, “Yola Çıkış”. Bu aşamada kahraman maceraya davet edilir. Ama başta bu macerayı reddeder. Doğaüstü bir yardımla maceraya katılması sağlanır. Sonra ilk eşiği aşarak maceraya adım atar ve “balinanın karnı”na, “ana rahmi”ne yolcuğa girmiş olur. İkinci aşama “Erginlenme”. Burada kahraman birçok sınavdan geçer, tanrıçayla ve baştan çıkarıcı olarak kadınla karşılaşır, babanın gönlünü alır, tanrılaşır ve nihai ödülünü alır. Üçüncü aşama, “Dönüş”. Kahraman burada dönüşü reddeder, büyülü bir kaçış gerçekleşir, kurtuluş dışarıdan gelir, dönüş eşiği aşılır; kahraman iki dünyanın ustası haline gelerek yaşama özgürlüğünü elde eder. Yolculuk döngüseldir, sonsuza dek devam eder.
Bu yolculuk “Dehlizde Giden Adam”da nasıl çıkar karşımıza? Birinci aşama, yani Yola Çıkış’ın izlerini sürelim öyküde. Maceraya davet şöyle gelir: Adam güneşlendikten sonra hemen evine dönmez, gezinmek geliverir içinden. “Çakıllığın sona erdiği yerde, tepeden yuvarlanmış, denizde parçalanıp ufalanmış koca bir kaya yığınına geldi dayandı. İçi bir tuhaf oldu. Yol yoktu. İlle de öteye geçmek istiyordu.” Hemen ardından maceranın reddi gelir: “Nasıl geçsin? Akıllı bir adam geçmeğe kalkmazdı ya öteye, hani, geçmesi gerekiyorsa, geldiği yerden döner, çevre yolunun alt ucunda çakıllıktan çıkıp adanın, kayalığın hemen üstünde sivrilen, tepesine tırmanır, tepeden denize doğru inen bu kaya damarının öte yanında kıyıya ulaşacak bir yol arardı. Bulursa en âlâ, bulamazsa geldiği gibi döner, inerdi tepenin ardında kalan iskeleye.” Redde bir süre devam eder. “Önce, ‘dönsem artık,’ diye şöyle bir geçirdi aklından…” “Keyfi kaçmıştı delikanlının, dönmekten başka çıkar yok yoktu.” Campbell’ın belirttiğinden farklı olarak yardım burada doğaüstü gelmez. “Yok muydu?.. Tam başını çeviriyordu ki, dibinde durduğu kayanın hemen arkasında, dümdüz duvarın kayaya bakan yüzünün denizle birleştiği yerde, ufakça bir kovuk çarpıvermişti gözüne; mağara ağzına benzeyen bir kovuk.” Bu “yardım”la birlikte sıra, adamın ilk eşiği aşmasına gelir: “Delikten içeri girmesi biraz güç oldu. Çömeldiği için kıçı, su derince olduğu için paçaları ıslandı. Ama delikten içeri girince doğrulabildi.” Delikten içeri, dehlize girince mitolojilerde geçen “balinanın karnı”na ya da psikanalitik deyişle “balinanın rahmi”ne girmiş de olur. Adam bu yolun iki saatte biteceğini düşünür ama bilmediği bir şey vardır: Dönüşün imkânsız olduğu sonsuz bir yolculuğa adımını atmıştır bile. (Eşikten geçiş aslında bir nevi “kendini yok etme”dir.)
Bilge Karasu’nun diğer eserlerinde olduğu gibi bu öyküde de zaman kavramı önemli yer tutuyor. Peki, yolculuğun sonsuz olduğuna dair ipuçlarını nerelerde yakalarız? Adamın zaman yanılgısı, biraz önce değinildiği gibi, dehlize girmesiyle başlar. “Ada boyunca bile uzansa bu yol, iki saatten çok sürmemeliydi sonunun, ucunun bulunması.” Bir süre ilerledikten sonra evdeki hesabın çarşıya uymadığını fark eder. “Saat hep on ikiyi gösteriyor, işliyor ama kurgusu boşalmıyordu.” Bununla birlikte bir şey anımsayıverir. “Biliyor muydu ne zamandan beri bu dehlizde yürümekte olduğunu? Vaktini, saatini, gününü şaşırmış değil miydi?” Bu sonsuzluk ve sınırsızlık hissi onu korkutsa da adeta zorunluluktan, yolda ilerlemeyi sürdürür. O arada, gördüğü ışık onun olmayan amacına dönüşür ve ilerleyişini bununla temellendirmeye çalışır. Ne yaparsa yapsın, zaman konusunu açığa kavuşturamaz. “Acıkmalarını, yediği yemekleri ölçü olarak alsa, bu yolda bir yıla yakın bir süredir yürüyor gibiydi ama bir yıl mı, bir hafta mı, bilecek, kestirecek durumda değildi.” Delikanlı öyle bir hiçlik içindedir ki süreyi hesaplamak şöyle dursun, zamanı tamamen unutur. “Gecesiz gündüzsüz, ışığın ancak yol boyunca uzaktan uzağa dizili duran makinelerin çeliğinde yansıdığı, artmadığı, eksilmediği, saatin hep on ikiyi gösterdiği bir yolda, dün, bugün yarın olamazdı; sabah akşam yoktu. Delikanlı da bunları unutmuştu zaten. Bildiği tek şey, yürümek olmuştu. Buraya niçin girmişti, nasıl girmişti, anımsamıyordu artık. Niçin yürüdüğünü biliyordu ama; ışığa çıkmak için yürüyordu. Çıkınca ne olacağını bilmiyordu ya…” Yani, Kant’ın bütün duyuların altında yatan temel formlar olarak tanımladığı, yokluğunu tasavvur bile edemediğimizi iddia ettiği zaman ve mekân öyküde yerle bir edilir. Dehlizde giden adam, deneyimlediklerini anlamlandıramaz, nesneler ve olaylar arasında ilişki kuramaz hale gelir.
Buradan Campbell’ın bir sonraki aşamasına devam edecekken karşımıza şöyle bir durum çıkar: “Dehlizde Giden Adam”da Yola Çıkış’ın bütün adımları görüldüğü halde bu kitabın bahsettiği türden bir Erginlenme yoktur. Ama Campbell’ın “Mit ve Toplum” bölümünde, “Bugünün Kahramanı” başlığı altında buna bir yanıtı var aslında. Çünkü Nietzsche’nin Böyle Buyurdu Zerdüşt’ündeki deyişle “Bütün tanrılar öldü.” Daha açık bir tabirle: “Geçmişin büyüsü, geleceğin bağları, kesin ve güçlü darbelerle parçalanmıştır. Mitin düş ağı dağıldı; zihin tam uyanmış bilince açıldı; ve modern insan, bir kelebeğin kozasından ya da güneşin gece ananın rahminden şafakta çıkması gibi kadim aldırışsızlıktan çıktı.”[6] Ayrıca “O zaman tüm anlam toplulukta, büyük anonim biçimlerdeydi, kendini ifade eden bireyde değil; bugün toplulukta hiçbir anlam yoktur – dünyada hiçbir anlam yoktur: her şey bireydedir. Fakat orada da anlam kesinlikle bilinçdışındadır. Kişi neye doğru hareket ettiğini bilmez. Kişi ne tarafından çekildiğini bilmez. İnsan ruhunun bilinçli ve bilinçdışı alanları arasındaki iletişim kesilmiştir ve bizler ikiye ayrılmış haldeyiz.”[7] Dolayısıyla günümüz kahramanının görevi de farklıdır artık. “Yerine getirilecek kahraman-görevi bugün Galileo’nun çağındakiyle aynı değildir. Orada o zaman karanlık olan yerde artık ışık vardır; fakat ışığın olduğu yerde de karanlık. Çağdaş kahraman-görevi, yönelimli ruhun kayıp Atlantis’ini yeniden gün ışığına çıkarmak olmalıdır.”[8]
Kahraman kelimesi, öykü boyunca kendinden başka hiçbir insan, hatta hiçbir canlıyla temasa geçmeyen “Dehlizde Giden Adam” için yanıltıcı veya abartılı aslında. Çünkü bu öyküdeki adam, kahraman değil alabildiğine sıradan bir birey. Adam kelimesi de, on dokuz yaş da çok bağlayıcı değil. Bu kişi kadın ya da erkek, genç ya da yaşlı, herhangi birimiz olabilir. “Sıradışı güçlere sahip –tek parmağıyla Govardhan Dağı’nı kaldırabilecek ve evrenin korkunç zaferiyle doldurabilecek güce sahip– güçlü kahraman her birimizdir: aynada görülen fiziksel benlik değil, içteki kral.”[9] Üstümüze düşense, modern tanrılarımız olan makinelerin, hayatımızı denetimi altına alan makineleşmenin, kemikleşmiş sistemin yanıltıcı ışığı gözlerimizi kör etmeden, bizi bekleyen hiçlikle sonsuzluktan korkmadan kendimizi keşfetmek, benliğimizin dehlizlerine ulaşmak.

[1] T. S. Halman, Can Kulağı, s. 13, Masal Sonu (Göçmüş Kediler Bahçesi’nden alıntı).
[2] Charles Baudlare, çev. Sait Maden.
[3] Bilge Karasu, Göçmüş Kediler Bahçesi, “Dehlizde Giden Adam”, Metis Yayınları, Ağustos 2008, s. 93, 101.
[4] A.g.e. s. 97
[5] Joseph Campbell, Kahramanın Sonsuz Yolculuğu,  Kabalcı Yayınevi, Mayıs 2010.
[6] A.g.e. s. 420.
[7] A.g.e. s. 421.
[8] A.g.e. s. 421.
[9] A.g..e. s. 399.


Hani bazı yazarlar vardır, merak edersiniz, kitaplarını alırsınız ama bir türlü başlayamazsınız. Keşfedilmek için doğru zamanı bekler gibidirler. Feyyaz Kayacan da benim için öyle oldu.

Türkiye edebiyatında benim için ilk iki sırada Bilge Karasu ve Leylâ Erbil vardır. Hulki Aktunç ve İhsan Oktay Anar'ın da bende yerleri ayrıdır. Feyyaz Kayacan'ın Bütün Öyküleri'ni elime aldığımda iyi bir yazardan güzel bir edebiyat eseri okuyacağımdan emindim. Ne var ki, daha ilk sayfadan öyküye ve Feyyaz Kayacan'ın kalemine vuruldum.

Kitapta Feyyaz Kayacan'ın öyküleri kitap kitap birleştirilmiş: Şişedeki Adam, Sığınak Hikâyeleri, Cehennemde Bir Yusuf, Gibiciler, Hiçoğlu'nun Serüvenleri, Bir Deli Değilin Defterleri. Feyyaz Kayacan'la tanıştığım ilk öykü "Hiçoğlu'nun Serüvenleri". İsmini arayan 6 santim, 053 milimlik bir adamın öyküsü:

"Ad bir çeşit safradır. Kişioğluna kimin nesi olduğunu, hangi rafın malı olduğunu öğretir. Ad sahibi olmak, ev sahibi, mal sahibi, yetki sahibi, devede kulak sahibi olmak kadar kişiyi soylandıran birşey. Adsız olmak adların dışında yaşamak, penceresiz bir odaya perde asmaya benzer, penceresiz bir odanın penceresinden atlamaya benzer."

Sığınak Hikâyeleri kitabı Türk Dil Kurumu Ödülü'ne layık görülen Feyyaz Kayacan'ın, ustalıklı ve dinamik dilini ne kadar övsem az. Seçtiği öykü konuları da birbirinden ilginç. Bahsettiğim Hiçoğlu'ndan bize şişesinden seslenen Şişedeki Adam'a, türlü türlü iyilik uzmanlarından zekâ geriliği olan Gizlem'in içsel girdaplarına kadar çok geniş yelpazede sürprizle karşılaşmak mümkün. Kitabın sonlarında doğru karakterler arasında Onat Kutlar'ın adının geçmesi de mutluluk veren bir ayrıntı.

Feyyaz Kayacan, 50 kuşağının diğer yazarlarına göre daha az tanınıyor ama kesinlikle kaçırılmaması gereken büyük bir yazar. Yazar, Saint Joseph Fransız Lisesi'nin bitirmiş, Fransa ve İngiltere'de öğrenim görmüş, uzun yıllar Londra'da yaşamış. Batının etkisini ve mekânlarını öykülerinde bulmak mümkün. Bende, son zamanlarda bağımlısı olduğum Avrupa gezilerimi sürdürüyormuşum hissi de yarattı bu nedenle.

Feyyaz Kayacan'ın varoluşçuluk anlayışı 50 kuşağınınkine hem benzer hem de farklı unsurlar taşıyor bence. Yine bireyin yalnızlığı ve kendini arayışı var ama bu, toplumsal yönden ayrılmıyor, bireyler toplumun içinde kendilerine uygun bir yer, bir yaşam arıyor adeta. Hiçoğlu, Şişedeki Adam, Gizlem, Lütfiye Abla hep böyle karakterler. Tutunmaya çalışanlar denilebilir belki de. 

Gerçekten öyle midir bilmem ama Feyyaz Kayacan da ne bireyi ne toplumu yücelten kendine has varoluş fikrini "Gibiciler" öyküsünden şu sloganla ima etmiş adeta:

"NE BENCİYİZ NE BİZCİ
GİBİCİYİZ GİBİCİ"


Feyyaz Kayacan'ın tek romanı Çocukluktaki Bahçe'yi de aldım. Ama öyküler kadar uzun süre beklemeyecek sırasını...

Bugün Hulki Aktunç'un doğum günü. Aramızdan 29 Haziran 2011 yılında ayrılmış olsa da anıları ve eserleri hâlâ bizimle. İyi ki doğdu!

Edebiyatımızda iz bırakmış her yazarın bizde yeri ayrı ama onları bizzat tanıdıysanız ayrılışları çok daha derin iz bırakıyor. (Bilge Karasu ben onu tanımadan çok önce vefat etti, tanısam çok daha üzülürdüm.) Leylâ Erbil ile tanıştım, eserleri kadar kişiliğinin de güzelliğini gördüm, daha çok sevdim, daha çok üzüldüm. Hulki Aktunç'un gönlümdeki yeri de öyle.

İlk olarak Galapera söyleşisinde gördüm Hulki Aktunç'u. Dünya tatlısı eşi Semra Aktunç da vardı. Hulki Aktunç yerinde duramayan, kıpır kıpır bir insandı. Söyleşisi bir tiyatro oyunu atmosferinde geçmişti. Kendini akıcılıkla ve akıllıca ifade etmiş, sorulan sorulara çok şık cevaplar vermişti.

Söyleşiden sonra eserlerini okumaya başladım. Hepsini bir kerede bitirmeye kıyamadım, o yüzden hepsini okumuş değilim. (Edebi yorumlar başka yazılarıma kalsın.) Erotologya'yı okuduğumda pek çok konuda hemfikir olduğumuzu görüp "işte bu" dediğim yerler olduğunu hatırlıyorum. Son İki Eylül'ü dalgalı bir feribot yolculuğunda okumuştum. Denizde yolculuktan korktuğum halde, yolculuğun sonuna geldiğimi ancak kitap bittiğinde anlamıştım.

Yazmaya yeni başlayanların kendine en sık sorduğu sorulardan biri şudur: "Ne yazacağım?" Hulki Aktunç şiirinde geçen bir çift dizeye değinmiş, "Yan yana gelmemiş sözcükler var," demişti. Ne zaman tıkansam, aklıma hep o cümlesi gelir.

Hulki Aktunç, verdiği cesaretle ve yetkin eserleriyle hep aramızda!

Not: Okumak isteyenlere, Çerçi Sanat blogda Hulki Aktunç'un eserlerinin ağırlıkta olduğu bir yazı da var:

http://cercisanat.blogspot.com/2014/01/iyi-ki-dogdun-hulki-aktunc.html