beyaz yaka etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
beyaz yaka etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster


Dizi olan değil film olan Outsourced (Yeni Bir Aşk, hemen cıvık cıvık yapın adını), iş hayatının zalimliği, zorunlu olsa da bambaşka bir coğrafyaya seyahat, kültürler arasındaki farklılıklar, bu farklılıkları orta noktada birleştiren bir aşk hikayesi ve doğu kültüründe kadının konumunu barındıran, bütün bunları yaparken oryantalizme düşmeyen tertemiz, bağımsız bir film. Senaryosunun güzelliği birbirinden sevimli oyuncularla birleşince tadından yenmez hale gelmiş. Birbirinin aynı filmleri pişirip pişirip önümüze koyan yolculuk filmleri listeleri arasında bana bu filmi buldurduğu için Gaia Dergi'ye de teşekkür etmek boynumun borcu. (Listedeki diğer filmlerden biri olan Tracks'in yazısı da sırada.)

Sürprizbozanlar çıkabilir. Demedi demeyin.

Beklenmedik bir haber 


Kapitalizmin başladığı yer olan Amerika çoktan farklı çalışma yöntemlerini benimsemeye başladı. Bunlardan biri de "outsource", yani dışarıya yaptırmak. Bu dışarıya yaptırma stili, "remote work", yani uzaktan çalışmadan farklı olarak dünyanın herhangi bir yerinden serbest çalışanları toplamak değil, bir departmanı veya şirketin tamamını daha ucuz bir ülkede kurmak ve taşeron mantığına yakın bir şekilde yaptıkları işleri uzaktan yönetmek şeklinde gerçekleşiyor. Ucuz ülkeler de tahmin edeceğiniz üzere Hindistan, Çin, vb.

Todd Anderson (Mark Hamilton) da bir dışa yaptırma mağduru. Amerika'da, konfor bölgesinde, sakin sakin çalışan bir müdür olan Todd'u daha üst müdürü bir gün odasına çağırıp bölümünün yurt dışına taşındığını söylüyor. Todd'un altındaki elemanlar kovuluyor ama ona Hindistan'daki yeni elemanı eğitmesi için Hindistan'da görev alma teklifi yapılıyor. Todd bu ani değişiklikten hoşnut kalmasa da teklifi reddederse işsiz kalacağını bildiğinden razı oluyor.


Ver elini Hindistan


Amerikalı Todd için Hindistan'a ilk ayak basışı tam anlamıyla bir şok. Bu noktada İngiliz komedisi An Idiot Abroad'dakiler gibi gıcık hareketlerle ağzına vurulası bir tipe dönüşeceğini düşündüm ama film boyunca efendiliğini bozmadı. Bu arada, Batı kültürüne aşina olan Türkiyeli izleyiciler filmi izlerken daha şanslı çünkü iki tarafın kültürün de birbirlerinde neyi farklı bulduğunu anlayıp çok daha fazla eğlenebiliyorsunuz.

Dönelim filme. Todd, uçaktan indikten sonra onu karşılayacak kişiyi arıyor gözleriyle ama ortalık o kadar karışık ve kalabalık ki karşılayan kişinin gelmediğini düşünüp yoluna devam ediyor. Önce, onu bavulla gören taksiciler tarafından etrafı sarılıyor. O sırada, hiç ona ilişmeyen ve "Cool Cab" yazan bir taksiye yaslanmış bir taksiciye gözü çarpıyor ve hemen ona koşuyor. İlk hayal kırıklığı: Adam onu "serin taksi" yerine tuktuka bindiriyor. Amerikalı, taksiyi durdurmak isterken diğer taksiciler tekrar üşüşünce yoluna tuktukla devam ediyor. Todd'un şaşkın bakışlarıyla güldüren bu sahne, eğlenceli bir filmin bizi beklediğini belirten de ilk sahne ayrıca.

Kültürel farklılıklar


Filmin bence en güzel yanlarından biri tadında olması. Ne (Afrikalıların da kendi ülkelerine yapıldığından şikayet ettiği gibi) bir fakirlik pornosu var ne de aman Uzakdoğu ne güzel, çiçekler, kelebekler havası. Hindistan'a gidince ne görecekseniz onlar gösterilmiş. Daha sonra anlatacağım kadınların konumuyla ilgili sahnelerde bile yönetmen izleyiciye bir yargı vermekten geri durmuş, yorumu bize bırakmış.

Şahsen en çok güldüğüm sahne, Todd'un otellerinde kaldığı Hintli aileyle yemek yerken sol elini kullanması ve "Biz o elle yemek yemeyiz"in altında yatan nedeni ilk başta anlamaması. Sonra, tuvalete gitmesi gerektiğinde kapıyı açıp alaturka tuvaleti görmesiyle aydınlandığı an mükemmeldi. Ayrıca dopdolu gelen trene şaşkın şaşkın bakarken ve ona binemeyeceğini düşünürken bir Hintlinin yardımıyla ite kaka kendini trende bulması da oldukça komikti.

İneğin kutsal sayıldığı yerde elemanlarına inek satma dersleri veren Todd'un Amerikanlığının yontulması uzun sürmüyor. Hindistan'ın içinde yaşadıkça, onlarla sohbet ettikçe, kutlamalarına katıldıkça kendini bu farklı kültürün kollarına bırakıveriyor. Adının taaad değil tood (kara kurbağası) diye okunması da artık umurunda olmuyor. Ondaki bu büyük değişimin mimarlarından biri, çalışanları arasında yer alan ve söz almaktan hiç çekinmeyen Asha.


Aşk ve orta noktada buluşmak


Başta çok Amerikalı görünse de ılımlı bir tip olan Todd, Hint kültürüne alışmaya ve çalışanlarıyla kaynaşmaya başlıyor. O arada da güzel gülüşlü, konuşkan Asha'ya gönlünü kaptırıyor. Todd'un onun için Hindistan'da kalacağından emin olmuşken yönetmen yine gerçekçiliğini konuşturup bize bir masalın içinde olmadığımızı hatırlatıyor. Asha bir "Batılı" erkekle birlikte olmaktan ne kadar zevk alsa da bir nişanlısı var ve ne kadar özgür görünse de geleneklere karşı çıkamıyor.

Filmdeki Puro'yu da unutmamak gerekiyor. Todd'dan bir şey öğreneceği ve edineceği pozisyonla nişanlısıyla evlenebileceği için yüzü hep gülüyor. O ne dese not almaya çalışıyor. Todd'un Hint kültürüne alışmasını sağlayanlardan biri de Puro oluyor. Birlikte, katıldıkları demek ne kadar doğru olur bilmiyorum, işe giderken "maruz kaldıkları" Holi festivalinde rengarenk olmaları ve Todd'un Ganj Nehri'nde yıkanarak hem boyalarından hem de o zamana kadar öğrendiklerinden arınması da güzel bir sahne.

Yine değinmeden geçemeyeceğim güzel bir sahne de Todd'un kaldığı otelin yanında tepsiyle yemeklerini paylaştığı aile tarafından bir gün yemeğe davet edilmesi ve duvarı aşarak fakir mahalleye geçmesi. Todd'un aslında farkında olmadan Hindistan'a getirdiği yukarıdan bakışın bu sahnede tamamen yok olduğunu görebiliyoruz.

İş hayatının zalimliği, Todd'un Hindistan'da peşini bırakmıyor. Amerika'daki büyük patron bu sefer de departmanı Çin'e taşıyacağını söylüyor. Todd zar zor kovulacaklarını söylüyor çalışanlarına. Asha dahil genç takım pek takmamış görünüyorlar ama Puro'nun ilk defa yüzü gülmüyor. Todd nedenini sorunda, "Onlar genç, ben iş bulamam," diyor ve bu durumda nişanlısıyla da evlenemeyeceğini söylüyor. Todd bu soruna mükemmel bir çözüm buluyor. Hazır işi öğrenmişken Puro'yu eşiyle Çin'e gönderip üstünde efil efil gömleğiyle işsiz olarak Amerika'ya dönüyor.



Kadının konumu 


Bu başlığı özel olarak açmak istedim. Yönetmen, Hindistan'ı son zamanlarda hep gösterildiği gibi adım başı tecavüz oluyor havasında göstermemiş ama Hint kültürünün kadınlar için hayatın pek de kolay olmadığına değinmiş.

Yukarıda belirttiğim gibi, Asha çok konuşkan, rahat ve özgür görünmesine rağmen, ailesinin ona bulduğu nişanlıyı bırakamayacağı için, çok beğendiği ve iyi anlaştığı Todd'u reddediyor. Todd da şaşırıyor geleneğin onun hayatına böyle yön vermesine. "Sen özgür bir kadınsın, kararları sen vermelisin" diyor. Ama Asha pencereden gözlüğünü takarak çıkan yaşlı kadını görünce, söz olmasın diye Todd'dan onunla "iş arkadaşı gibi" tokalaşmasını istiyor. Todd, onun dediğini yapsa da bir gece önce otel odasında beraber kaldıktan sonra böyle bir davranış kafasını karıştırıyor. Neyse ki Asha'nın eline tutuşturduğu Kama Sutra sayfasıyla kafa karışıklığı biraz geçiyor.

Todd Hindistan'dayken Asha onun telefonuna kendini Hint melodisiyle kaydetmişti. Todd Amerika'ya dönüp evine yerleşirken Todd'un telefonu o melodiyle çalmaya başlıyor ve film bitiyor. Asha'nın bu kararı vermesine sadece bir izleyici olarak değil bir kadın olarak da epey sevindim. Sonrasında sadece hal hatır sorma mı olacak yoksa Asha "ben geliyorum" mu diyecek merak ettim.

Kısacası, izlenilesi, keyifli ve yer yer bilgilendirici bir film Outsourced. Seyahati seveni, aşk hikayesi seveni ve de sevmeyeni hep birlikte memnun edecek bir film. Hindistan'a bir de bu gözle bakmak için kaçırmayın.
Daha önce "Yetersizlik Hissi" diye bir deneme yazmıştım. Ama bu konu ara sıra aklıma geliyor. Sürekli daha iyi olmalıyız, sürekli daha fazla şey öğrenmeliyiz. İnsanlar arasında hayatın her anına yayılan bir rekabetçilik var. On dil bilen, sekiz hobisi olan, beş kişinin işini bir arada yapabilen insanlar olmamız bekleniyor. Neyse ki sosyal yaşamımda rekabet içeren ortamlarda bulunmuyorum. Ama iş hayatında hep soruyorum kendime: Ne gerek var?

Kendimi geliştirmemek değil demek istediğim. Yeni diller öğrenmeyi, yeni yerler keşfetmeyi, iyi kitaplar okumayı, yazı ve çeviri konusunda kendimi geliştirmeyi çok seviyorum. Ama sorun şu ki ben bunları kendim için yapmak istiyorum ve bunların hiçbirisinin iş hayatında kıymeti yok. İş hayatı için de çabalıyorum. Microsoft Office'teki programları daha iyi öğrenmek, Photoshop öğrenmek, HTML öğrenmek, CSS öğrenmek, temel düzeyde fotoğraf düzeltmeyi öğrenmek, SEO öğrenmek, Google Analitics gibi reklam ve pazarlama araçlarını kullanmayı öğrenmek, şunu öğrenmek, bunu öğrenmek...

Bu konunun tekrar gündemime gelmesi aslında geçenlerdeki bir konuşmadan kaynaklanıyor. Öncelikle son işimdeki görevimi size anlatayım: "inbound pazarlama uzmanı". Olay şu: Eskiden pazarlama tek yönlüydü, müşterilerin veya kullanıcıların rızası alınmıyordu. İnbound pazarlama ile onların dikkatini çekerek marka bağlılığı yaratmak. Bunun için de bir speşşşyaliiistin yapması gereken şey(ler) blog yazmak, site içeriği yazmak, meta description yazmak, backlink için başka sitelere yazı yazmak, o yazıyı yayınlatmak için yayıncılarla iletişime geçmek, SEO'ya uygun içerik üretmek, sosyal medyada içerik yayınlatmak, gerektiğinde çeviri yapmak, müşterinin web sitesinin nasıl daha fazla ziyaret çekeceğini düşünmek, içeriğin yanı sıra tasarım önerileri sunmak, varış sayfalarını düzenlemek, müşteri ilişkilerini yönetmek, kullanıcıları satın almaya ikna etmek, mailing fikri üretmek, bütün bu yapılanların sonuçlarını gözlemlemek, analiz etmek, yorumlamak. Elbette bunlar tek kişinin yapacağı işler değil. O yüzden sonuç müşteriden azar, işyerinde memnuniyetsizlik falan filan.



Neyse gelelim konuşmaya. Buraya gelirken çeviri yapmayacağını belirten ama tabii ki müşteri isteyince "aa öyle mi konuşmuştuk!?" tepkisiyle karşılaşan arkadaş haliyle sıkılmış. İyi niyetinden şüphe etmediğim, bizden sorumlu diğer bir arkadaş da bize sıkıntımızı azaltmak için daha fazla şey öğretebileceğini (karmaşık Excel tabloları vb) ve daha sonra bizim "yükselip" altımızda yazar/çevirmen çalıştırabileceğimizi söyledi. O gün aklımda zaten olan soru işaretleri daha da çoğaldı. Türkiye'de maaşın ve ayrıcalıkların artması için "yükselmek" gerekiyordu ama ben böyle yükselmek istiyor muydum? Yazı yazmak ve çeviri yapmak gerçekten bir şirkette paspas olmak mı demekti? Peki, gerçek bir kapitalist olduğumu düşünelim. O sıçramayı gerektirecek her şeyi öğrenmemle doğru orantılı olarak artacak mıydı bana sunulanlar? Bu kadar şeyi öğrendikten sonra ben bu şartlarda başkasının şirketi için çalışmayı isteyecek miyim?

Fordizmden önce her şeyin bir uzmanının olduğu ve Fordizmden sonra görevlerin bölünmeye başladığı söylenir. Şimdi o bölünenler iyice yayıldı ama tekrar birleştirilmeye başladı. Özellikle bizim gibi taşıma suyla dönen dandik ekonomilerde "canın isterse" diye olabildiğince işi tek bir kişiye kakalamak iyice normalleşti. İnsanlar da işlerini kaybetmemek için ödenmeyen fazla mesailere seve seve katlanıyor. Üstelik 6'da çıkmak konusunda "Memur muyuz biz?" sıkça duyduğum savunmalardan. Ajansta çalışınca tüy dikiliyor galiba ama ben henüz fark edemedim. Avrupa ve Amerika bu aşamalardan daha önce geçtiği için küçücük bir şeyin uzmanlığı bile hem maddi hem manevi karşılık buluyor (ayrıca mesai saatlerini düşürmeyi planlayan ülkeler var). Bunun buradaki karşılığı. "Sadece yazı mı yazıyorsun, hmm..." Türkiye'de bir beyaz yakalıysanız tek bir şeyde uzmanlaşma hakkınız yok. İş arkadaşlarınızı geçtim, işveren ve yöneticiler nezdinde "yetersiz" bir insan etiketi yersiniz.

Ekonomik kriz olunca bunu da bulunamazsın kafası en sevdiklerimden. Aslında hemen çekip gidememe nedenlerim arasında benim de biraz o kafada olmam vardı. Kendimi bir şekilde bir ofisle garantiye almak. Halbuki her an daha fazlasını "öğrenebilen" veya iş dünyasında karşılaştığımız üzere kendini öyleymiş gibi pazarlayan biri yerime geçebilir. Belki de geçse kendime saygımı yeniden kazanırdım; kendim için öğrenirdim, kendim için çalışırdım.

Ve dayanamayıp istifa ettim. Yine başka bir şey bularak...
Yine yeni bir gün, yine mesai. Ofiste, başkasının işinde çalışıp sıkılmayanı, bunalmayanı şahsen duymadım. Patron ayrı, yönetici ayrı. Çalışan olmak ücretli köleliğe, ofisler yarı açık cezaevlerine benzemeye başladı. Hele de Türkiye ekonomide yokuş aşağı giderken. Siz de gidişattan bunaldıysanız Nine to Five keyfinizi en az iki saat yerine getirecek bir film.

Filme özetle orijinal Horrible Bosses (Patrondan Kurtulma Sanatı) denilebilir. Ama kesinlikle çok daha komik ve çok da feminist. Katıla katıla gülmüş olsam da gerek Horrible Bosses, gerek Office Space gerekse The Office erkek karakterlerin çıkış yaptığı filmler. Bu filmde ise birbirinden ayrı karakterlerdeki üç kadının emek sömürüsü ve cinsiyetçilik potasında bir araya gelmesinin eğlenceli öyküsünü izliyoruz.

1980 yapımı filmde Jane Fonda, Lily Tomlin ve PMS Blues şarkısıyla bloğuma daha önce de konuk olan Dolly Parton oynuyor. IMDB'de 6,6 verenlerin elleri kırılsın diyerek konuya ve sürprizbozanlara geçeyim. (Yazması bile keyifli. İçimin yağları öyle eridi...)

"Pembe yakalı" kadınların çalıştığı kocaman bir ofis düşünün. Burada kadınlara belge işi yaptırılıyor. Judy Bernly (Jane Fonda) kocasından yeni ayrılmış ve hayata atılmak zorunda kalmış. Sudan çıkmış bir balık gibi şaşkın. Fotokopi makinesi bile onun için çok yeni. Violet Newstead (Lily Tomlin) daha baskın bir tip ve işyerinde hak ettiği terfiyi bekliyor. Dorelee Rhodes (Dolly Parton) da patronun seksi sarışın sekreteri. Bir de gıcık, cinsiyetçi, kapitalist patronu anmamak olmaz: Franklin M. Hart Jr (Dabney Coleman).

Patron bütün kozları elinde tutuyor gibi görünüyor. Judy'yi eziyor, Violet'in gelmesi gelen konuma başkasını koyuyor, Dorelee'yi de odasında taciz ediyor. Dorelee bir açıdan daha şanssız; hemcinsleri de patronla yattığını düşünüp ona sırt çeviriyor (başta Violet ve Judy de o kervanda). Daha sonra bu üçlü kaynaşıyor (evde ot çekecek derece kaynaşıyor). Ardından olaylar kopuyor zaten.

Filmin en keyifli anlarından bir kısmı kafaları güzelken her birinin patrondan kurtulmak için kurdukları hayaller. Ayrıntıya girmeyeceğim, izlerken eğlenmek en güzeli. O hayallerin etkisinde kalarak patronu öldürdüklerini zannetmeleri ve bunu örtbas etmek için yaptıkları sakarlıklar da bir o kadar eğlenceli. Daha güldüremezler derken patronun ölmediğini öğrenmeleri ve adamı kaçırmaları ile iyice zirve yapıyorlar. Anlatılmaz, izlenir. Tek bir yere vurgu yapacağım: Adam kaçmasın diye evde yaptıkları düzeneği es geçmeyin. Sonunda kadınlara ve adama ne olduğu da sürpriz olarak kalsın.

Nine to Five ofis hayatı konusunda yapılmış bence en iyi filmlerden biri. 1980 tarihli olduğuna bakmayın, bugün hala taptaze. Hem komik, hem feminist, hem emekten yana. Çok gülmek ve çok rahatlamak isteyenler kaçırmasın.
Her kitap okunacağı zamanı bekler ve bazı eserler her okunduğunda farklı bir tat verir. Kafka'nın Dönüşüm'ü daha önce de okuma listeme girdi ama bugün okuduğumda Gregor Samsa'yla birlikte böcek oldum, onunla birlikte kıvrandım. Başlıktaki sorumu yanıtlamak gerekirse, Dönüşüm iş hayatına atıldıktan sonra en az bir kez okunmalı.

Cem Yayınları'dan çıkan, Kâmuran Şipal'in çevirdiği Bütün Öyküler'e başladığımda başıma geleceklerden habersizdim. Sıra Dönüşüm'e geldiğinde bir kere daha okuyup hafızamı tazeleyeyim dedim. Bilindik etkileyici cümleleriyle başlayan öykü ikinci sayfasında beni tokatlamaya başladı. Hem de iş yola çıkmadan önceki zamanımda beş on sayfa kitap okumaya çalışırken.

"Sırtüstü kayarak eski durumunu aldı. 'Sabah erkenden bu yataktan kalkmalar yok mu?' diye düşündü, 'adamı büsbütün serseme çeviriyor. İnsan dediğin uykusunu alacak. Başka pazarlamacılar bir haremdeki kadınlar gibi yaşıyor tıpkı. Örneğin, müşterilerden aldığım siparişleri firmaya iletmek için, kaldığım otele öğle öncesi bir ara döneyim desem, bu beyleri henüz kahvaltı masasının başında görürüm. Ama sen gel de bizim patronun karşısında böyle davran; hemen kapı dışarı edilirsin. Ama kim bilir, belki kapı dışarı edilmek benim için hepsinden hayırlısı olurdu. Hani anne ve babam olmasa, çoktan bırakmaz değildim bu işi. Patronun önüne geçip dikilir, ne düşündüğümü bütün açıklığıyla yüzüne söylerdim. Diyeceklerimi işitmeyegörsün, kesin düşüp bayılırdı yere...' " (s. 76-77)

Öykünün 1915 yılında yayımlandığını düşünürsek, Kafka'yla aynı hisleri paylaştığıma mı sevinsem, yoksa o zamandan bu zamana iş hayatı namına hiçbir şey değişmediğine mi üzülsem bilemedim. Gregor Samsa'nın müdürü de pek iç açıcı konuşmuyor doğrusu: "Öyle ciddi bir şey olmasa bari. Öte yandan, biz iş adamları, maalesef mi diyeceksiniz artık, Allah'a şükür mü, hafif rahatsızlıkları çok vakit işimizi düşünerek düpedüz yadsımak zorundayız." (s. 81-82) Bizim ofis tam da yeniden grip döngüsüne girmişken... Yadsıyalım bakalım.

Prag'ın sözümona kasvetli ortamını gördükten sonra söyleyecek başka laflarım olabilir ama şimdilik aşırı yorum riskine girerek bu uzun öykü için çalışan insana ağıt, daha genel olarak da istemediği bir rutine kapılıp giden modern insana ağıt diyeceğim. Bütün saatlerimizi satarak daha mutlu bir yaşamı satın almayı umuyor, bunu fark ettikçe aslında her sabah birer böcek olarak uyanıyoruz ve hasta ruhlarımızla (tam da bu yazıyla yakın zamanda, mart sonunda göçüp giden) Gregor Samsa gibi gün be gün kurumamak için çırpınıyoruz.

***

Not: İnterneti kurcalarken şöyle bir şey buldum:


Bir de animasyon:



Son yıllarda çok mu alınganlaştım yoksa ortam mı kötü merak ediyorum. Ofiste de çalıştım, freelance olarak da. İleride kendi işimi kurmayı da düşünüyorum. Bir öyle empati kurmaya çalışıyorum, bir böyle... İş ilişkileri, her ilişkide olduğu gibi karşılıklı değil midir? Ama yok, öyle değil herhalde. Sadece işveren ister, işveren tersler. Çünkü para verecek. Çünkü hamam böceği var karşısında. Ezmeli, ezmeli, ezmeli! İşverenler neden böyle hitap eder?

Mobbing terimini kullanmayacağım, derin düşüncelere de dalmayacağım. Ama bir felsefe mezunu olarak olasılıkları değerlendirmeye çalışıyorum. En kötüsünü düşüneyim. Çalışan işini olabilecek en kötü şekilde teslim etti, epey de geciktirdi, işveren gerçekten zarara girecek. Hakka hukuka da girmiyorum. "Ne biçim iş bu! Böyle mi anlaşmıştık! Bunu konuşacağız!" Böyle bir tavırda karşı taraftan ne tepki gelir? Benim gibi sakinse oturup konuşmayı dener, yırtık biriyse ağzına eder. Halbuki işveren "İş konusunda tam anlaşamadık, biz şöyle şöyle olsun istiyorduk. Teşekkür ederiz ama sizinle çalışmaya devam edemeyeceğiz" dese ben şahsen peki derim. Birlikte devam edilecekse de çalışanın bütün çalışma isteğini sıfırlayıp "Bu böyle mi yapılır?" demektense nazik bir dille o hataları anlatmak bu kadar mı zor?

İyi iş çıktığında tatmin olmayan işverene ayrı hastayım. Bizim kültürde şöyle bir anlayış var galiba: Översem şımarır. Al, şımarmadı ama depresyona girdi sürekli hakarete uğramaktan. Böyle oldu mu? İnsan sosyal bir canlıdır ve büyük çoğunluğu emek harcadığı bir iş hakkında iyi sözler duymak ister. İnsanlar para için çalışmak zorunda olmasa zaten o kadar saat hakaret altında niye çalışsın? Ama para  veriyor paşalar, isterse paspas bile eder. Paçalardan taşan egoları silmek lazım elbette. İşini çok iyi mi yapıyor, at bir eposta: Lütfen giriş saatlerinize dikkat edin, bir daha uyarmayacağım. Üç dakika fazladan para ödedi, o sinirlenmesin de kim sinirlensin.

Kendi işimi kurduğumda param gidince ben de böyle mi olacağım diye düşünüyorum. Kendime yeminler ediyorum. En azından eleştirilerimde sözcüklerimi seçmeye çalışıyorum. Özellikle yazılı ortamda karşımdaki kişi, ne demek istediğimi anlayamayabilir. Ben kimim ki birilerine tepeden bakacağım, kimse benim kölem değil diyorum. İşveren psikolojisi anlamadığım ve öyle olacaksam anlamak istemediğim bir psikoloji. Bir insan bir insana bunu neden yapar? Hep çalışan suçlu, her şey ondan beklenmeli.

Ama nedense kurumsal olmak için yanıp tutuşan ve kendilerine yabancı şirketleri örnek alan işverenlerimizde o açıklığı ve vizyonu göremiyorum. İş ve haklarım hakkında net bilgi istiyorum, yok. Konforlu bir çalışma ortamı istiyorum, yok. Beş kişilik iş iste, maaş beklentimi söyleyince "yok"! Cebinden para çıkar, iş kur diye ben ısrar etmedim.  Şartlarımı zorlayacağım. Benimle insan gibi konuşmasını becerebilen bir işveren bulana kadar dayanacağım. Kendi işimi kurana kadar...
"Boşuna mı Okuduk? Türkiye'de Beyaz Yakalı İşsizliği" birkaç senelik bir kitap olsa da henüz keşfettim ve güncelliğini "maalesef" koruyor. Ülkemizde beyaz yakalı mağduriyeti veya işsizliğinin yeteri kadar ilgi çekmediğini düşünürken ilaç gibi gelen bir kitap oldu. 

Kitapta da değinildiği üzere "Her üniversite mezunu iş bulacak diye bir şey yok", "İş var ama beğenmiyorlar" gibi söylemler arasında işsizlik ya da kötü şartlar ve kalitesiz işler arasında seçim yapmaya zorlanırken tam da sorduğumuz soru: "Boşuna mı okuduk?"

Gelelim kitaba...

Tanıl Bora'nın "Sunuş"undan sonra Beyaz Yakalı İşsizliğin "Durumu"nda yeni kapitalizm, yeni işsizlik ve beyaz yakalılar, Up In the Air (Aklı Havada) filmi, Türkiye'de beyaz yakalı işsizliğine genel bakış hakkında, Beyaz Yakalı İşsizlerin Dünyası'nda kullanılan "sancılı dil", kendiliğin yok edilmesi, karakter aşınması, işsizin duygu dünyası, iş bulma ve çalışma süresince ayrımcılık, ailenin koruyuculuğu, beyaz yakalıların iş bulma ve geçinme stratejileri hakkında makalelerin yanı sıra bir sığınak olarak KPSS, ataması yapılamayan öğretmenler ve en yıpratıcı beyaz yakalı mesleklerinden biri olan bankacılığa dair röportaj sorularından derlenen yanıtları okuyabileceksiniz.

Kitabın en büyük kaynağını, beyaz yakalı işsiz konumundaki kırk yedi kişi ve üniversite son sınıf öğrencisi olan on kişilik bir grupla yapılan röportajlardaki soruların yanıtları oluşturuyor. Böyle olması aslında kitabın sağlam temeller üstüne kurulmasının yanı sıra anlatılanlara daha yakın hissetmenizi sağlıyor. Fiziksel olarak maddi sıkıntılar veya statü endişesi, maddi sıkıntı olmasa bile aile ve arkadaşlara karşı sorumluluk hissi, kimi ailelerin maddi desteği şarta bağlaması (şu işte çalışırsan, vb), iş arama sürecinde kadın-erkek, eşcinsel, travesti, Kürt, Alevi, başörtüsü ayrımcılığı gibi birçok sorun, bizzat yaşayanların ağzından aktarılmış. Beyaz yakalı işsizler kendilerini nasıl ifade ediyor, kendilerini toplumda nasıl konumlandırıyor sorularının yanıtları da kitapta yer bulmuş. Ayrıca, eskinin "garanti" meslekleri sayılan memurluk, öğretmenlik ve bankacılığın günümüzdeki sıkıntılarına da değinilmiş.

Kitapta, Karakter Aşınması başta olmak üzere Richard Sennett kitaplarından epeyce alıntı var. Sennett alıntısı demişken... Çerçi Sanat'ın 3. sayısında çıkacak yazımda ben de beyaz yakalıların dilinden bahsettim. Yeni sayı çıktığında haberdar edeceğim.