Yerli Yazın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yerli Yazın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bana Derler Fosforlu filmini bölük pörçük hatırlıyorum. Suat Derviş'in Fosforlu Cevriye kitabını ise hiç okumamıştım. Neden bu kadar geç kaldığımı soruyorum kendime. Hiç etkisinden çıkılacak gibi değil. Suat Derviş'in akıcı diline mi, muhteşem betimlemelerine mi, sokağı anlatışına mı yoksa Cevriye gibi bir karakter yaratmış olmasına mı hayran kalsam, bilemez haldeyim.

"Ben, yazar Suat Derviş'im"


Önce yazardan biraz bahsedeyim. Suat Derviş'in internetteki fotoğraflarına bakarsanız ışıl ışıl gözlere sahip hayat dolu bir kadın görebilirsiniz. Devrimci ve aktivist bir kişilik, kendinden de emin. Genç yaşlardan itibaren yazdıklarıyla sesini duyurdu. İlk romanı Kara Kitap 1921 yılında, yani o on sekiz yaşındayken basıldı. Ölmek üzere olan bir genç kızın iç seslerini ve duygularını anlatarak edebiyat dünyasını oldukça şaşırttı. (Bilinç akışı tekniğini kullanmıştı belki.) Daha sonra başka romanları da yayınlandı, gazetelerde çalıştı, hatta kadın sayfası hazırlayarak daha sonraki yayınlara öncülük etti. Ailesinin konservatuvar için gönderdiği Almanya'da gizlice Berlin Üniversitesi Felsefe ve Edebiyat Fakültesi'ne kaydoldu. Orada da gazetelere yazılar yazdı, faşizmin yükselişine tanıklık etti. Babasının vefatıyla mezun olmadan Türkiye'ye döndü. Yine romanlara ve siyasi yazılara devam etti. Hep bir devrimci olarak yaşadı.

Hakkında anlatılacak çok şey var ama iki nokta özellikle dikkatimi çekti. Birincisi, Ankara Mahpusu. İsviçre'deyken yeniden kaleme aldığı bu özel roman ablası Hamiyet Hanım tarafından Fransızcaya çevrildi. Ankara Mahpusu on sekiz dile çevrildi ve edebiyat eleştirmenleri tarafından Ivo Andriç'in Drina Köprüsü'nden de başarılı bulundu. İkincisi, yazar Suat Derviş olması! Bir toplantıda TKP genel sekreteri Reşat Fuat Baraner'in karısı olarak tanıtılmasına haklı olarak öfkelenir ve ayağa kalkarak "Ben, yazar Suat Derviş'im! Kimsenin karısı olarak yâd edilemem!" diye bağırır. (Ayakları yere basan bağımsız bir kadına Türkiye'deki bakış yönünden de ibretlik bir örnektir.)

"Gözlerinden Bellidir Cevriyem"


Kitabı öyle soluksuz okudum ki harika cümleleri not alıp aktarmak aklıma bile gelmedi. Ama aklımda kaldığınca etkilendiğim yerleri aktarmaya çalışacağım. Öncelikle, romanın bölüm adları bile etkileyici. Fosforlu Cevriye şarkısından dizeler karşılıyor bizi: "Karakolda Ayna Var!", "Kız Kolunda Damga Var!", "Gözlerinden bellidir Cevriyem", "Sende Karasevda Var". Her bir bölüm sade ve vurucu diliyle, karakter zenginliğiyle dikkat çekiyor.

Suat Derviş daha en baştan, ana karakteriyle farkını ortaya koyuyor. Fosforlu Cevriye, 1930'larda İstanbul'da yaşayan, İstanbul'a hayran ve burada oldukça meşhur olan bir sokak kızı. Eser ağırlıklı olarak Galata ve Beyoğlu taraflarında, bazen Eminönü'nde ve Tophane'nin yukarısında geçiyor, Şişli ve Tatavla da adı anılan yerlerden. Roman üçüncü tekil şahısla ama Cevriye'nin açısından anlatılıyor. Birlikte olduğu adamlar, dostları ve düşmanları, mapushaneler... Sohbetlerde sokak dili, Rum ağzı, külhanbeyi ağzı, ne ararsanız var. Kısa ve etkili cümleler sizi sarsıyor, düşündürüyor.

Fosforlu Cevriye gününü gün ediyor, kimseye uzun süre bağlanmıyor. Ama bir gün kendisine "siz" diye hitap eden nazik ve gizemli bir adamla tanışıyor tesadüfen. Onun insani yaklaşımı ve gizemli hali Cevriye'yi gitgide çekiyor. Fosforlu Cevriye baştan ayağa gerçek bir kadın, sevdası da öyle oluyor. Bu sırada zamanda ileri ve geri gidişlerle anlatı hep canlı tutuluyor, bu da olan biten her şeyi soluksuz okutuyor. Fazladan birkaç şey söyleyip romanı okumayanlar için büyüyü bozmaktan çekiniyorum ama dayanmak zor (onlar bu cümleyi okumasın). Keşke böyle bitmeseydi, kavuşsalardı... (O zaman da Holywood benzeri bir son olurdu gerçi.)

Romandaki ustalıklar bu kadarla kalmıyor. Adamın gizemi de kitap boyunca aydınlanmaz, adını bile öğrenemeyiz. Cevriye'yle beraber merak edip dururuz. Benim tahminim, Suat Derviş'in hayatından da yola çıkarak, idamdan kaçan bir adamın siyasi suçlu olarak hüküm giydirilen bir devrimci olduğu yönünde. Bir yerde diğer arkadaşlarının da yakalandığı ve annesinin de sorguya çekildiği yazıyor. Fakat kayıkla taşıdığı ve Cevriye'nin o uğursa sulara gömüldüğü kutu ya da adamın daha sonra hapse girmesine neden olan daha küçük suç hakkında ipucu verilmiyor. Belki de böylece Suat Derviş kendini tanrı-yazar olmaktan uzak tutuyor ve karanlık noktaları aydınlatmayı okura bırakıyor.

Şimdi kitaptan sonra filmi izleme zamanı. Bana Derler Fosforlu 1969 yapımı bir film. Aslında Suat Derviş hayattayken romanı senaryolaştırıp Gülriz Sururi'ye atfetmiş ve eser 2008 müzikal haline getirilip sahnelenmiş. Kitaptaki o incelikli ayrıntılar Yeşilçam'da veya Ankara Devlet Tiyatrolarında hakkıyla, kırpılmadan aktarılmış mıdır, izleyip görmek lazım.
Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Beş Şehir kitabını nedense öykü kitabı olarak hatırlıyormuşum. Sayfaları açıp bir seyahatnameyle karşı karşıya olduğumu görünce hem şaşırdım hem de sevindim.

Ahmet Hamdi yazmadaki ustalığını bu eserinde de gösteriyor. Ankara, Erzurum, Konya, Bursa ve İstanbul'un dününü ve ona göre bugününü (gittiği bazı yerlerde savaş öncesi ve sonrası durumlarını) değerlendiriyor; gittiği yerlerin mimari yapılarını, manzaralarını ve oradaki anılarını bize aktarıyor; ünlü isimlerin edebi eserleri, şiirleri ve seyahatnamelerinden (özellikle Evliya Çelebi'nin seyahatnamesinden) alıntı yapıyor.

Ankara


"Evliya Çelebi'nin Ankara'sı, muhasırı olan yahut sonradan gelen seyyahlarınkine pek benzemez. Daha ziyade fantastik bir sergüzeştin etrafına toplanır." Ahmet Hamdi, anlatmaya ilk olarak Ankara'dan başlıyor. Ankara Kalesi'ni ziyaret ediyor, Hacı Bayram'dan şiir alıntıları yapıyor.

Erzurum


Erzurum'da Âşık Kerem'den, İzzet Molla'dan alıntılar okuyoruz. Süphan Dağı, Yıldız Dağı ve civardaki yaylalar ziyaret edilen yerler arasında. Sonraki gidişinde Ahmet Hamdi'yi Cihan Harbi sonrası bir Erzurum karşılıyor. Yıkıntılar arasında hayat her şeye rağmen devam ediyor. Ahmet Hamdi bir ay süren ve Erzurum'u yerle bir eden bir zelzeleye de değiniyor. Hatta bu zelzele, yazarın ilginç eseri Abdullah Efendi'nin Rüyaları'nda da (İbrahim Hakkı) konu ediliyor. Musiki de Erzurum'un öne çıkan özelliklerinden. Yayla Türküsü ve Yemen Türküsü en etkileyici örnekler arasında. Seyahatin dikkat çeken mekânı tepesi uçtuğu için Tepsi Minare diye anılan eski Selçuk Kalesi.

Konya


"Konya bozkırın tam çocuğudur. Onun gibi kendini gizleyen bir güzelliği vardır" diye başlıyor Ahmet Hamdi anlatmaya. Konya'da Selçuklı tarihinden izlerin peşine düşüyor. Konya'da tarih daha ağır basıyor. Sırçalı Medrese ve Karatay Medresesi ziyaret edilen yerlerden. Elbette Konya Mevlânâ ve Şems olmadan düşünülemez. Anlatılanlar arasında Taptuk Emre ve Yunus-Mevlana buluşması da bulunuyor. Musiki burada da önemli, İç Anadolu türküleri es geçilmiyor.

Bursa


"Şimdiye kadar gördüğüm şehirler arasında Bursa kadar muayyen bir devrin malı olan bir başkasını hatırlamıyorum." Bursa, kitabın neredeyse yarısını kaplayan İstanbul'dan hemen önce yer alıyor ve bu bence tesadüf değil. Ahmet Hamdi hayranlığını Evliya Çelebi'nin "ruhaniyetli bir şehir" alıntısıyla pekiştiriyor. Muradiye'den Çekirge'ye giden yolu hatırlıyor. Çocukluğundan beri Bursa'ya birkaç kez gitmiş. Bahar zamanı Bursa'yı süsleyen beyaz güzellikten bahsediyor: "Bu beyaz zafer ve ganimet çiçeği Nilüfer'dir." Orhan Gazi elbette uzun uzadıya anlatılır. İsmail Hakkı Efendi de. Yangınlar maalesef İstanbul gibi Bursa'yı da mahveder.

Çelebi Mehmet Türbesi'nden sonra istikamet Yeşil Camii'dir. Andre Gide "zekânın kemal hâlinde sıhhati" der Yeşil Camii için. "Gide'i İstanbul'da gördüğü her şeye âdeta düşman gözüyle bakmaya sevkeden iyi niyetsizlik Bursa'da çok yumuşar" diye alıntı yapar Ahmet Hamdi. Emir Sultan Türbesi ve Hüdavendigâr Camii de seyahate katmayı düşündüğü yerlerdendir.



İstanbul


Ahmet Hamdi'nin en çok sayfa ayırdığı yer İstanbul. Doğma büyüme İstanbullu olduğum (ve kardeşimle bir İstanbul bloğuna giriştiğimiz) için benim de en çok ilgilendiğim bölüm oldu açıkçası.

"İstanbul, ya hiç sevilmez; yahut çok sevilmiş bir kadın gibi sevilir; yani her haline, her hususiyetine ayrı bir dikkatle çıldırarak." Ahmet Hamdi İstanbul'u böyle tanımlıyor.

Daha önce okuduğum bazı kitaplarda İstanbul'un daha eskilerde bozulmaya başladığı yazılmıştı. Ahmet Hamdi de 1900'lerin başında aynı şeyden şikâyetçi. Bursa gibi İstanbul da yangınlardan çok çekmiş ama nüfus arttıkça şehrin dokusunun bozulmasından çektiği kadar değil. Ahmet Hamdi'nin şikâyet ettiği bir başka konu da şimdi İstanbul'da olsa onu yataklara düşürecek türden:

"İstanbul gittikçe ağaçsız kalıyor. Bu hâl, aramızdan şu veya bu âdetin, geleneğin kaybolmasına benzemez. Gelenekler arkalarından başkaları geldiği için veya kendilerine ihtiyaç kalmadığı için giderler. Fakat Asırlık bir ağacın gitmesi başka bir şeydir. Yerine bir başkası dikilse bile o manzarayı alabilmesi için zaman ister. Alsa da evvelkisi, babalarımızın altında oturdukları zaman kutladığı ağaç olamaz..."

İstanbul'u araştırdığımdan dolayı kaybolan bazı yerler özellikle dikkatimi çekiyor ve okuduğum eserlerde buraların izlerini sürmeye çalışıyorum. Bunlardan biri de Ayazpaşa Mezarlığı. Şanslıyım ki Ahmet Hamdi oradan da bahsediyor.

"Şimdiki Tepebaşı'nın bulunduğu yerden -o zamanki hududu Asmalımescit'ti- tersanenin üstüne doğru sarkan küçük bir mezarlıkla, Ayazpaşa taraflarını kaplayan büyük bir mezarlığın etrafındaki yollarda ecnebiler atlı arabalı, yaya kadınların da katıldığı akşam gezintileri yapıyorlardı."

Ahmet Hamdi André Gide, Lamartine, Dallaway, Gérard de Nerval, Theophile Gautier gibi isimlerin seyahatnamelerinden alıntılarla ve arada Avrupa'dan örneklerle İstanbul anlatısını kendi muhteşem edebi diliyle birleştirerek zenginleştiriyor.

Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Beş Şehir'i edebiyat ve seyahat severlerin keyifle okuyabileceği benzersiz bir eser.
Ahmet Hâşim'in Frankfurt Seyahatnamesi, onun Frankfurt'a sağlık amaçlı yolculuğunda aldığı kısa kısa notlardan oluşan küçük bir kitap.

Yazar, 1932 yılının ikinci yarısında kalp ve böbrek şikayetleriyle Erenköy Sanatoryumu'nda tedavi görür, sonra doktorlarının tavsiyesiyle zamanın ünlü doktorlarında tedavi olmak için Frankfurt'a gider. Frankfurt yolcuğuna İstanbul'dan trenle başlar. Bulgaristan üzerinden Avrupa'ya geçer. Kitapta hastalığın ve yalnızlığın verdiği buhranla karamsar bir anlatı seziliyor ama yazar, gerçeklikten uzaklaşmaz. Frankfurt'un bulutlu havası ve onun bilmediği bir dil konuşulması hoşuna gitmez.

Ahmet Hâşim Avrupa'ya karşı biraz mesafeli gibi görünüyor ama ta 1932 yılında onun da gözünden bir şey kaçmamış: sağlık sistemi. Bizde sanki hastalık bir suçmuş gibi hastalara kötü davranıldığından dem vuruyor. Halbuki orada, hastanın olabilecek en iyi şekilde ağırlandığından ve en iyi tedavinin sunulduğundan bahsediyor. Beni en etkileyen kısım galiba burası oldu çünkü seksen iki yıl sonra bile sağlık açısından içler acısı haldeyiz. Hastanelere gitmemek için kontrollerimi aksatıyor, hasta olmamak için dua ediyorum. Yıllardır aksattığım göz muayenem için gittiğim doktor tokalaşmak için elini uzattığında algılamam birkaç saniye sürdü, düşünün artık... 

Frankfurt, 1800'lü yılların sonuna doğru.
Tekrar kitaba döneyim. Ahmet Hâşim "Frankfurt ehemmiyetsiz bir yer zannedilmesin" diye eklemeden önce şöyle der: "Hayatında büyük bir Avrupa şehri gören bir adam, kendini, sonradan göreceği bütün büyük Avrupa şehirlerini evvelden görmüş addedebilir. Bu şehirler o kadar birbirinin eşidir." Yazara katılmakla birlikte, günün birinde hepsini tek tek görmüş halde böyle cümleler kurmayı da isterim tabii.

Ahmet Hâşim de bu sözleri havadan söylememiş elbette. Bizzat birçok Avrupa şehrini görmüş. Hastanenin bahçesinde insanlarla dost olmuş sincaplar gözünden kaçmaz. "Hayvanlarla insanların bu güzel arkadaşlığına, gördüğüm bütün Avrupa şehirlerinde tesadüf ettim. Bu dostluk bazı yerlerde hayvana bir nevi şımarıklık bile vermiştir." Sonra Venedik'teki San Marko Meydanı'nı ve güvercinlerini örnek verir. Avrupa'da sokaklarda sahipsiz kedi köpek yok. Güvercinler gerçekten çok rahat. Güvercinler Venedik'te en güzel eserlere kuruluyor, Brüksel'de insanların ayaklarına birkaç santim mesafede yürüyor. Viyana'da Schönbrunn Sarayı'nın sevimli sakinleri olan sincapları elinizle besleyebiliyorsunuz. Buradan insanların hayvanlara tavrını da çıkarabiliyorsunuz. (Bu arada Viyana'da Yunanistan kurabiyesine müptela olan sincap ve Atina'da kardeşim sayesinde çikolataya müptela olan güvercin umarım yoksunluk dönemlerini sağlıklı biçimde atlatmışlardır.)

Seyahatname okumaya devam ettikçe bu yaz günlerinde çat diye çatlamazsam iyidir.

Multivitaminli kurabiye yarasın sincabıma.
İlk Orhan Pamuk okuma deneyimimi Cevdet Bey ve Oğulları ile yapayım dedim. Bu kitabı seçmekteki nedenim, zamanında Gezi Parkı ve çevresinde yer alan, günümüzde maalesef yerinde yeller esen Surp Agop Mezarlığı hakkında birkaç kelam etmiş eserlerden biri olmasıydı.

Alıntı şurada:

“(...) Yeni vali kulüp binasını yıktırmak istiyor, onlara karşıdaki Surp Agop mezarlığında küçük bir arsa vereceğini söylüyordu. Bunu vereceği de galiba şüpheliydi. (...) Hanımlardan biri eski mezarlığın toprağında tenis oynamanın uygunsuz olacağını söyleyince de hava yumuşadı ve birdenbire sessizlik oldu. (…) Eski mezarlığın üstünde tenis oynanmayacağını söyleyen hanım o köşedeki arsanın mezarlarla değil eski bir kilisenin yıkıntısıyla kaplı olduğu söylenerek yatıştırıldı.” (Kitabı aklıma düşüren yazı: http://agos.com.tr/haber.php?seo=gezi-parkinin-yani-basindaki-ermeni-mezarligi&haberid=2889)

Kitap hakkında uzun uzadıya yorum yapmayacağım. Kötü değil, hatta iki noktada gayet iyi ama 610 sayfanın zor bittiğini de itiraf edeyim.

O iki nokta:

1. İstanbul'da benim de en sevdiğim yerlerden olan Nişantaşı, Harbiye ve Beyoğlu'nun kitabın geçtiği yıllardaki atmosferi iyi verilmişti ve okuması keyifliydi. Arada Ada ve Erenköy geçince yabancı filmlerdeki "İstanbul dedi!" sevinci de yaşanıyor.

2. Kuşak çatışması, aile içi ve aile dışı ilişkiler, hat safhada Avrupa hayranlığı da iyi sunulmuştu. Okurken Karamazov Kardeşleri hatırladım ama bir şeyler eksikti. Onda olup bu kitapta olmayan bir yoğunluk, bir derinlik. aradım belki de.

Neyse, bana bir süre bu kadarı yeter.


Hani bazı yazarlar vardır, merak edersiniz, kitaplarını alırsınız ama bir türlü başlayamazsınız. Keşfedilmek için doğru zamanı bekler gibidirler. Feyyaz Kayacan da benim için öyle oldu.

Türkiye edebiyatında benim için ilk iki sırada Bilge Karasu ve Leylâ Erbil vardır. Hulki Aktunç ve İhsan Oktay Anar'ın da bende yerleri ayrıdır. Feyyaz Kayacan'ın Bütün Öyküleri'ni elime aldığımda iyi bir yazardan güzel bir edebiyat eseri okuyacağımdan emindim. Ne var ki, daha ilk sayfadan öyküye ve Feyyaz Kayacan'ın kalemine vuruldum.

Kitapta Feyyaz Kayacan'ın öyküleri kitap kitap birleştirilmiş: Şişedeki Adam, Sığınak Hikâyeleri, Cehennemde Bir Yusuf, Gibiciler, Hiçoğlu'nun Serüvenleri, Bir Deli Değilin Defterleri. Feyyaz Kayacan'la tanıştığım ilk öykü "Hiçoğlu'nun Serüvenleri". İsmini arayan 6 santim, 053 milimlik bir adamın öyküsü:

"Ad bir çeşit safradır. Kişioğluna kimin nesi olduğunu, hangi rafın malı olduğunu öğretir. Ad sahibi olmak, ev sahibi, mal sahibi, yetki sahibi, devede kulak sahibi olmak kadar kişiyi soylandıran birşey. Adsız olmak adların dışında yaşamak, penceresiz bir odaya perde asmaya benzer, penceresiz bir odanın penceresinden atlamaya benzer."

Sığınak Hikâyeleri kitabı Türk Dil Kurumu Ödülü'ne layık görülen Feyyaz Kayacan'ın, ustalıklı ve dinamik dilini ne kadar övsem az. Seçtiği öykü konuları da birbirinden ilginç. Bahsettiğim Hiçoğlu'ndan bize şişesinden seslenen Şişedeki Adam'a, türlü türlü iyilik uzmanlarından zekâ geriliği olan Gizlem'in içsel girdaplarına kadar çok geniş yelpazede sürprizle karşılaşmak mümkün. Kitabın sonlarında doğru karakterler arasında Onat Kutlar'ın adının geçmesi de mutluluk veren bir ayrıntı.

Feyyaz Kayacan, 50 kuşağının diğer yazarlarına göre daha az tanınıyor ama kesinlikle kaçırılmaması gereken büyük bir yazar. Yazar, Saint Joseph Fransız Lisesi'nin bitirmiş, Fransa ve İngiltere'de öğrenim görmüş, uzun yıllar Londra'da yaşamış. Batının etkisini ve mekânlarını öykülerinde bulmak mümkün. Bende, son zamanlarda bağımlısı olduğum Avrupa gezilerimi sürdürüyormuşum hissi de yarattı bu nedenle.

Feyyaz Kayacan'ın varoluşçuluk anlayışı 50 kuşağınınkine hem benzer hem de farklı unsurlar taşıyor bence. Yine bireyin yalnızlığı ve kendini arayışı var ama bu, toplumsal yönden ayrılmıyor, bireyler toplumun içinde kendilerine uygun bir yer, bir yaşam arıyor adeta. Hiçoğlu, Şişedeki Adam, Gizlem, Lütfiye Abla hep böyle karakterler. Tutunmaya çalışanlar denilebilir belki de. 

Gerçekten öyle midir bilmem ama Feyyaz Kayacan da ne bireyi ne toplumu yücelten kendine has varoluş fikrini "Gibiciler" öyküsünden şu sloganla ima etmiş adeta:

"NE BENCİYİZ NE BİZCİ
GİBİCİYİZ GİBİCİ"


Feyyaz Kayacan'ın tek romanı Çocukluktaki Bahçe'yi de aldım. Ama öyküler kadar uzun süre beklemeyecek sırasını...

Saatleri Ayarlama Enstitüsü – Ahmet Hamdi Tanpınar

Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü yıllardır raflarda görür, merak eder ama okumamak için türlü bahaneler bulurdum. Ne bileyim, fiyatı pahalı gelirdi, ismi sembolik görünürdü falan filan. Geçenlerde bir arkadaşımın rafında görünce kaçacak delik kalmamıştı artık. Ben de derin bir nefes aldım ve başladım okumaya. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın romanlarının güncel konuları anlattığını ve akıcı dilleri olduğunu duymuştum. Ama bu kadarını aklımdan geçirmemiştim.

Hiçbir Yerin Adamı*

Romanı anlatan kişi Hayri İrdal, sıradan birisi. Kendisi de, ailesi de göz batan insanlar değil. Kendi hallerinde bir yaşam sürüyorlar başlarda. Baba faktörü Hayri İrdal’ın hayatını daha çok etkiliyor gibi. Hatta ileride Doktor Ramiz’in diyeceği üzere kendi babasını adamdan saymadığı için sürekli bir “baba arayışında”. Hayri İrdal gerçekten bir baba mı arıyor tartışılır, ama kendisinin bir arayışta olduğu, karşılaştığı insanlara veya fırsatlara tutunacak dal bulmuş gibi kapılan, cesaretten ve hedeften yoksun birisi.

Hayri İrdal’ın evinde annesinin Mübarek adını taktığı bir saat var. Romanın en haysiyetli kahramanı da bu saat aslına bakılırsa; bir insan gibi anlatılıyor, Mübarek’in herkesten ilgi ve saygı görmesi de cabası. Karakterle ne kadar farklı olursa olsun görüşleri bir şekilde bu saatle kesişiyor. Hayri İrdal da hayatının bu saat tarafından yönetildiğini hissediyor. Ayrıca onun saatleri ayarlama hassaslığının da çıkış noktası.

Hayri İrdal’ın hayatına pek çok kişi giriyor. (Bu kişilerin hayatına girme sırası ayrıca günümüz değerlerinin değişme sırasıyla da paralel gidiyor.) Bunlardan bazıları: Nuri Efendi, kendi halinde bir saat tamircisi, sadece işini yapıyor. Hayri İrdal onun yanında çıraklık yapıyor, hazin bir şekilde ayrılmak durumunda kalıyor. Seyid Lûtfullah, sahte bir şeyh aslında. Hayri İrdal ve çevresindeki pek çok kişiyi akıldışı beyanatlarıyla etkiliyor, insanların dini inançlarını kendi çıkarları doğrultusunda kullanıyor. Elde edebileceklerini aldıktan sonra yapacağı malum aslında, ama onu benden değil romandan okuyun. Abdüsselâm Efendi var bir de, ilk karısı Zeynep’in insana hasret babası. Hayri İrdal, Abdüsselâm Efendi’nin yoğun ilgisinden bunalsa da kendi kararlarını vermekten aciz olduğu için onun yanından ayrılamıyor. Sonuçta ilk çocuğunun adını bile kendi koyamıyor.

Daha sonra halası (daha doğrusu halasının kırdığı bir ceviz) yüzünden dava ediliyor. Onun akıl sağlığını tetkiki için memur edilen Doktor Ramiz ise tam bir psikanalist. Hayri İrdal, Seyid Lûtfullah gibi tamamen dine yaslanan bir adamdan sonra Doktor Ramiz gibi sadece bilimin dediklerini sayan bir insanla da tanışmış oluyor. Doktor Ramiz, Hayri İrdal’la mesleğinde ilerleyebilmek için davanın düşmesinden sonra da ilişkisini sürdürmeye çalışıyor. Hayri İrdal’ın hastalığının teşhisinin “babasını beğenmemesi” olduğunu söylüyor ve o ne anlatsa nedenlerini buna bağlıyor.

Hayri İrdal özel hayatında da huzuru bulamamış biri. İlk karısı Zeynep’i çok seviyor ama Zeynep ardında iki çocuk bırakarak ölüyor. İkinci karısı Pakize’yle Doktor Ramiz sayesinde tanışıyorlar. Pakize kendini Hollywood yıldızı zannediyor. Büyük baldızı çirkin sesine rağmen şarkıcı olmak istiyor. Küçük baldızı güzellik kraliçesi olmaya uğraşıyor. Hayri İrdal’se bunlara anlam veremiyor. Hayri İrdal’ın çocukları kendi deyişiyle Zeynep’e çekmişler. Kızı kardeşini bu sefaletten kurtarmak için bir ara kaba ve çirkin biriyle evlenmeye bile niyetleniyor. Ahmet’se büyüdüğünde babasının yolundan gitmiyor, en azından kendisine bir hedef belirliyor.

Hayri İrdal, Doktor Ramiz’le birlikte gittiği bir kahvede çeşitli insanlarla tanışıyor. Bunların arasında aydın insanlar da var. Hayri İrdal bir de ispiritizma cemiyetine giriyor, daha doğrusu din ve bilimin ardından ispiritizmaya da sürükleniyor. Burada da pek çok insanla tanışıyor. O sıralarda zengin ve güzel bir hanım olan Selma Hanım’a âşık oluyor. Ama kendisinin paspal görüntüsünün Selma Hanım’ı hiç cezbetmediğinin farkında.

Çok Laf, Az İş

Romana adını veren Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün fikir babası Halit Ayarcı. Şu ana kadar fark edilmesiyse soyadlarına şöyle bir bakarsak: Lûtfullah – Allah’ın lütfu, Ramiz – İşaretlerle, simgelerle gösteren. Ayarcı’nın anlamı apaçık ortada. Ama saat ayarı yaptığını düşünüyorsanız yanılırsınız. Bu adam, insanları ayarlıyor. Evet, aynı saatler gibi. Böylece her şeyin kendi cihetinde tıkırında gitmesini sağlıyor. Tam bir kapitalist sistem insanı aslında. Ne idüğü belirsiz bir şirket kuruyor, bunun adına Saatleri Ayarlama Enstitüsü adını veriyor. Burada bir sürü çalışanı işe alıyor; işe aldıklarının hayatta tutunamamış, her rüzgârda savrulan tipler olmasına özen gösteriyor. İlhamını Hayri İrdal’dan alıyor, Hayri İrdal’ı kahraman ilan ediyor, onun çevresinde magazinsel bir dünya yaratıyor. Hayri İrdal bu sırada çok para kazanmaya başlıyor. Hiçbir iş yapmadığı halde kendini bir şey yapıyor zannediyor. Etraf da onu öyle görüyor, daha önce onu beğenmeyenler iltifat etmeye doyamıyorlar, Semra Hanım dahil. Hayri İrdal bir ara kendi özünden uzaklaştığını hissediyor. Ama Halit Ayarcı’nın ayarlarından yakayı sıyırabilmek ne mümkün… Adam, Hayri İrdal’ın huysuz halasını bile kafalayabilecek nitelikte.

Halit Ayarcı, Hayri İrdal’ın başına bir sürü iş açıyor. Ama bunlardan en komiği ama aslında en vahimi de Ahmet Zamanî hakkında Hayri İrdal’ın yazmak zorunda olduğu kitap. Ayrıntıları verip de romanın zevkini kaçırmak istemem. Ama şunu da sormadan duramayacağım: Tarih yazımı nedir, ne kadar nesneldir?

Bu kitapta her türden insan, hatta hayatın kendisi var. Sadece kendi işini yapanlar, dini sömürenler, sadece bilimi esas alanlar, ruh çağıranlar, az işle çok para kazanmaya çalışanlar, her şekilde yolunu bulanlar, insanları kullananlar, kendini kullandıranlar, her akıma kapılanlar ve az da olsa kendi değerlerinden vazgeçmeyip idealleri doğrultusunda ilerleyenler…

Romandaki esprili dil yer yer güldürüyor. Hayri İrdal’ın, halasının mirasına konmak isteyen babasının başına gelenler bile başlı başına romanı okumak için bir sebep. Ayrıca “çişi gelen çocuk gibi iki yana sallanan” benzeri mizahi tabirler de tadından yenmeyen bu romana daha da lezzet katan unsurlardan.

Şahsım adına konuşayım: Artık Hüseyin Rahmi’nin romanlarından önce aklıma Saatleri Ayarlama Enstitüsü geliyor. Arkadaşın rafında Huzur da vardı. O da bir dahaki gidişimde…


* Hayri İrdal karakteri için bence en uygun tarif The Beatles’ın Nowhere Man (Hiçbir Yerin Adamı) geçiyor: O gerçekten hiçbir yerin adamı / Hiçbir yer ülkesinde oturan / Hiçbir yer planlarını yapan / Hiç kimse için.