Yabancı Yazın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yabancı Yazın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Her kitap okunacağı zamanı bekler ve bazı eserler her okunduğunda farklı bir tat verir. Kafka'nın Dönüşüm'ü daha önce de okuma listeme girdi ama bugün okuduğumda Gregor Samsa'yla birlikte böcek oldum, onunla birlikte kıvrandım. Başlıktaki sorumu yanıtlamak gerekirse, Dönüşüm iş hayatına atıldıktan sonra en az bir kez okunmalı.

Cem Yayınları'dan çıkan, Kâmuran Şipal'in çevirdiği Bütün Öyküler'e başladığımda başıma geleceklerden habersizdim. Sıra Dönüşüm'e geldiğinde bir kere daha okuyup hafızamı tazeleyeyim dedim. Bilindik etkileyici cümleleriyle başlayan öykü ikinci sayfasında beni tokatlamaya başladı. Hem de iş yola çıkmadan önceki zamanımda beş on sayfa kitap okumaya çalışırken.

"Sırtüstü kayarak eski durumunu aldı. 'Sabah erkenden bu yataktan kalkmalar yok mu?' diye düşündü, 'adamı büsbütün serseme çeviriyor. İnsan dediğin uykusunu alacak. Başka pazarlamacılar bir haremdeki kadınlar gibi yaşıyor tıpkı. Örneğin, müşterilerden aldığım siparişleri firmaya iletmek için, kaldığım otele öğle öncesi bir ara döneyim desem, bu beyleri henüz kahvaltı masasının başında görürüm. Ama sen gel de bizim patronun karşısında böyle davran; hemen kapı dışarı edilirsin. Ama kim bilir, belki kapı dışarı edilmek benim için hepsinden hayırlısı olurdu. Hani anne ve babam olmasa, çoktan bırakmaz değildim bu işi. Patronun önüne geçip dikilir, ne düşündüğümü bütün açıklığıyla yüzüne söylerdim. Diyeceklerimi işitmeyegörsün, kesin düşüp bayılırdı yere...' " (s. 76-77)

Öykünün 1915 yılında yayımlandığını düşünürsek, Kafka'yla aynı hisleri paylaştığıma mı sevinsem, yoksa o zamandan bu zamana iş hayatı namına hiçbir şey değişmediğine mi üzülsem bilemedim. Gregor Samsa'nın müdürü de pek iç açıcı konuşmuyor doğrusu: "Öyle ciddi bir şey olmasa bari. Öte yandan, biz iş adamları, maalesef mi diyeceksiniz artık, Allah'a şükür mü, hafif rahatsızlıkları çok vakit işimizi düşünerek düpedüz yadsımak zorundayız." (s. 81-82) Bizim ofis tam da yeniden grip döngüsüne girmişken... Yadsıyalım bakalım.

Prag'ın sözümona kasvetli ortamını gördükten sonra söyleyecek başka laflarım olabilir ama şimdilik aşırı yorum riskine girerek bu uzun öykü için çalışan insana ağıt, daha genel olarak da istemediği bir rutine kapılıp giden modern insana ağıt diyeceğim. Bütün saatlerimizi satarak daha mutlu bir yaşamı satın almayı umuyor, bunu fark ettikçe aslında her sabah birer böcek olarak uyanıyoruz ve hasta ruhlarımızla (tam da bu yazıyla yakın zamanda, mart sonunda göçüp giden) Gregor Samsa gibi gün be gün kurumamak için çırpınıyoruz.

***

Not: İnterneti kurcalarken şöyle bir şey buldum:


Bir de animasyon:


Stefan Zweig'in Vicdan Zorbalığa Karşı Ya Da Castelli Calvin'e kitabı 2014 yılında Türkçede basıldı. Bilmediğim, karanlık bir tarihsel dönemi anlatmasının yanı sıra yazarın faşizm ve diktatörlük hakkındaki yaklaşımını görmek açısından da değerli.

Odağımızı 16. yüzyıla çeviriyoruz. Sahnede Jean Calvin var. Dini otoritesini ilan etmiş ve ilerleyen zamanda tek adamlık yolunda adımlar atmaya başlıyor. Bu uğurda elbette hiçbir şeyden sakınmıyor. O dönemde mevcut olan yayın organlarını ve önemli kişileri kendisine bağlıyor, geniş bir ajan ağı kuruyor. Tabii kraldan çok kralcılarla işi daha da kolaylaşıyor.

Calvin'in gücü arttıkça yapabileceklerinin çıtasını da yükseltiyor. Ona karşı sesini yükselten Michele Serveto'yu önce mahkum ediyor, sonra da o devir için bile aykırı olan bir şekilde diri diri yakarak öldürülmesini emrediyor. Bu cinayetin mevcut iktidarla bile açıklanması zor olduğu için Calvin bir süre ortalarda görünmüyor ve daha sonra konuyu örtbas ediyor.

Elbette her zorbalık onu eleştiren bir yankı buluyor. Sebastian Castellio karşıt söylevler ve yazılara başlıyor. Dinde özgürlüğü savunan Castellio'nun etrafı çok geçmeden destekçilerle doluyor. Elbette bu durum Calvin'in ajanlarından kaçmıyor ve haberler Calvin'e çok geçmeden ulaşıyor. Calvin sansür yoluyla Castellio'nun muhalif kitabının basılmasını engelliyor. Daha sonra onu da Serveto gibi mahkum ettiriyor. Ama o da Serveto gibi duruşundan ödün vermiyor. Öldürülmesi muhtemelken zorbaların hevesini kursağında bırakarak ölüyor.

Castellio'nun ölümü intihar olmasa da şartlar ve sonuçları açısından Stefan Zweig'ın ölümünü andırıyor. Zweig da 20. yüzyılın en büyük diktatörlüklerinden birine denk geliyor: Hitler dönemi. Yahudi bir yazar olarak eserlerinin Nazilerin yaktığı kitaplar arasında yer alması yazar için ne kadar büyük bir yıkım olmalı. Vatandaşlığını değiştiriyor, ülke ülke geziyor. Ama faşizmin gölgesi altında, dünyanın bir daha gençliğindeki gibi olmayacağını hissederek ikinci eşiyle birlikte hayatlarını sonlandırmaya karar veriyor.

Örtüşen sadece bu değil. Ölmeden önce şöyle bir not bırakıyor: "Bütün dostlarımı selamlarım! Umarım, uzun gecenin ardından gelecek olan sabah kızıllığını hala görebilirler! Ben, çok sabırsız olan ben, onların önünden gidiyorum." Kitabın son cümlesiyse şöyle: "Çünkü her yeni doğan insanla birlikte yeni bir vicdan doğar ve daima birileri çıkıp fikrî görevini yerine getirmesi, insanların vazgeçilmez hakları uğruna eski kavgaya yeniden başlaması gerektiğini hatırlar ve o zaman bütün Calvin'lere karşı bir Castellio ayağa kalkar, iktidarın bütün zorbalığına karşı düşüncenin mutlak bağımsızlığını savunur."

Bu umut kitabın geneline hakimdir. Ve o dönem için boşa çıkmamıştır da. Başka bir yüzyılda aynı coğrafyada ünlü filozof Jean-Jacques Rousseau özgürlük ve eşitlik teorileriyle Fransız İhtilali'nin fikir kaynağı olur.

Kitapta altı çizilecek satırlar bitmiyor (Zehra Kurttekin'in başarılı çevirisine değinmeden olmaz.) 18. sayfadan alınmış şu uzun alıntı belki günümüzde (özellikle tüm dünyadaki gençlerin "Nefes almak istiyoruz" diye haykırdığı bir zamanda) içimize su serpebilir:

"Ama ruh, gizemli bir elementtir. Hava gibi, elle tutulmaz ve gözle görülmez bir şeydir; her biçime, her formüle uyar gibi görünür. Bu haliyle de despot yapıdaki insanları, onu tümüyle bastırıp ezmek, kilit altında tutmak, tıpalamak ve kolaylıkla şişelemek mümkünmüş gibi bir vehme kapılmaya özendirir. Oysa her tür baskı, onun içindeki karşıt baskı dinamiklerini artırır ve tam da ezilip sıkıştırıldığı anda bir patlayıcıya, bir patlayıcı maddeye dönüşür; her baskı, önünde sonunda isyana götürür. Zira zaman içinde insanlığın ahlak bakımından bağımsızlığı baki kalır; o, yıkılmazdır. Bu, her zaman için geçerli bir tesellidir! Yeryüzünün tümüne diktatörlükle tek bir dinin, tek bir felsefenin, tek bir dünya görüşünün dayatılması şimdiye değin mümkün olmamıştır; hiçbir zaman da mümkün olmayacaktır; zira akıl her zaman her türlü köleliğe karşı kendini korumayı bilecek, emredildiği üzere, onu sığlaştıracak ve renksizleştirecek, daraltacak, tektipleştirecek biçimde düşünmekten kaçınacaktır. Bu yüzden de varolmanın tanrısal çeşitliliğini tek bir paydaya bağlamaya kalkışmak, sırf bilek gücüyle dayatılmış bir ilke marifetiyle insanları iyi ve kötü diye, Tanrı'dan korkanlar ve sapkınlar diye, devlete itaat edenler ve devlet düşmanları diye, siyah ya da beyaz olarak bölmeye kalkışmak çok bayağı, çok gereksiz bir çabadır!"
Johan Thoms'un Felaketlerle Dolu Muhteşem Hikâyesi son çevirim. Tam zamanlı işler esnasında bir süre çeviriye zaman ayıramamıştım ama bu çeviri ilaç gibi geldi.

Ian Thorton'un yazdığı kitap hem esprili bir dile sahip hem de zaman zaman acıklı olaylara. Johan Thoms, normalden büyük başı, muhtemel üstün zekâsı ama bir yandan da hafif aklıyla dikkat çeken bir çocuktur. Saraybosna'nın mütevazı kasabası Argona'daki hayatı üniversitedeyken babasının işsiz kalmasıyla değişecektir. Çocukluktan tanıdığı Kont Kaunitz'in aracılığıyla o dönemde 19 yaşındaki bir çocuğun hayal edemeyeceği kadar yüksek maaşlı bir iş bulur. Arşidük Franz Ferdinand'ın şoförlüğünü yaparken başına geleceklerden habersizdir. Güzel sevgilisi Lorelei hakkında hayaller kurarken yanlış bir sokağa sapar ve geri geri çıkamaz. Gavrilo Princip'in suikast planına yağ sürer ve Franz Ferdinand'la eşi Sophie oracıkta öldürülür.

Johan için tek bir seçenek vardır: kaçmak. Olaydan hemen sonra yollara düşer. Ailesini ve bütün tanıdıklarını geride bırakır. Yepyeni ülkeler görür, yepyeni insanlarla tanışır. (Bu noktada Johan şanslı mı şanssız mı diye soruyorsunuz kendinize.) 1. Dünya Savaşı'ndan tamamen kendini sorumlu tutuyordur. Bu arada dünyada savaşlar bitmez. Johan bunların hepsinden kendine pay biçer. Burada durayım, bol gönderme ve alıntı içeren sayfaları okuma zevkini size bırakayım.

Kitap 24 Temmuz'da, 1. Dünya Savaşı'nın yıldönümünde raflarda yerini aldı. Ama dilerseniz internetten de alabilirsiniz. Birçok sitede satışı yapılıyor, örneğin şurada: http://www.idefix.com/kitap/johan-thomsun-felaketlerle-dolu-muhtesem-hikayesi-ian-thornton/tanim.asp?sid=CRYG5REYDT1TIJJBQKEF

Keyifle okuyacağınızı ve elinizden bırakamayacağınızı umuyorum.
Körleşme - Elias Canetti

Körleşmeyi okuyacak bireylere peşin ve önyargılı bir öneri: Çelik gibi bir sabrınız yoksa bu işe girişmeyin.
Hayır, bunun kitabın beş yüz küsur sayfa olmasıyla alakası yok. Binlerce sayfa okunabilir istendiğinde. Bu öneriyi buraya yazmamın nedeni, romanın karakterlerinin bende gerçek olsalar bu irice sayılabilecek kitabı kafalarına fırlatma isteği uyandırmaları. Ama bu, belki de Elias Canetti’nin amacına ulaştığının bir belirtisidir.

Romanın başkahramanı, çağının en büyük sinologu kabul edilen Kien. Romanın başında “Bu kadar saf olunur mu be adam?” diye insanın sinirlerini oynatan ama romanın sonlarında roman içinde belki de sempatiyi en çok, hatta tek hak eden karakter olduğunu düşündürmesiyle diğer karakterlerden ayrılıyor. Kien’in düşünceleriyle eylemleri arasındaki tutarsızlığın diğer roman karakterlerinde de ziyadesiyle olması belki de Kien’in gerdiği sinirleri gevşeten. Misal olarak zihninde oldukça olumsuz yargılarda bulunduğu kadın cinsinin en olmayacak bir tanesiyle evlenmesi gösterilebilir. Kien’in hayatında en çok değer verdiği, gözü gibi sakındığı, evin dört bir yanını dolduran kitaplar. (Evlenmesi muhtemelen o kabul etmese de kitapların onun yalnızlığını giderememesinden ötürü.) Zavallı Kien’in kitaplarının toplamda ettiği değer roman boyunca herkesin gözüne bakıyor. Klasik “O kadar parayı o kitaba vereceğime…” mantığının “Yok artık,” dedirten olaylar silsilesine yol açıyor.

Kien’in evlendiği kadın Therese adında, Kien’den yaşça büyük, hayatını o ana kadar hizmetçilikten kazanan eğitimsiz bir kadın. Kien’le evlenmek için kendini müthiş bir kitap sever olarak gösterip evlendikten sonra Kien’in sahip olduğunu düşündüğü milyonların üstüne konmak gibi bir sonradan görmüşlükle hareket ediyor. Kien’in evine parça parça el koymakla başlayan bu hırsı en sonunda Kien’in kendi evinden kovulmasına kadar gidiyor. Therese’nin kendisi hakkında atıp tuttuğu bir konu da “namuslu” olması. Gittiği hiçbir evin erkeğine yüz vermediğini iddia etse de kitabı okuyan birisi Therese’nin de düşündükleriyle yaptıklarının birbirini tutmadığını fark etmekte zorlanmayacaktır. Bir de Therese hep bir şeylere, daha fazlasına sahip olmaya çalışmaktadır. Kien onu anlamamaktadır. Yeni alınan her meta Kien’in midesini bulandırır.
Kien’e kızdığım husus budur: Bir halt edip böylesine yüzeysel bir kadınla evlenmişsin, kadının senin en değer verdiğin meziyet olan kitap severliğin yanından geçmediğini anlamışsın, har vurup harman savurmasını hiç hazzetmiyorsun… Peki ne diye hâlâ evlisin? Kien’in de bu sorunun cevabını tam olarak bildiğinden emin değilim. Yer yer kadına sert davranmak istese de (ki kadın erkek eşitliğini savunmama rağmen buna karşı çıkmayabilirdim) sadece fikirde kalıyor. Kitabın ilerleyen safhalarında bahsettiğim gibi Kien’e sempati duyuluyor. Kien ağırbaşlılığı, nezaketi, kültüre ve öğrenmeye verdiği önemle aslında dünyada örneğine sık rastlanmayan bir tipleme.

Göze çarpan diğer bir karakterse cüce Fischerle. Bu kişi de Therese gibi Kien’in olmayan milyonlarına göz dikiyor onunla tanıştıktan sonra. O da başta kitapların önemini sözde vurgulasa da kitapların tutarını hesaplamaya koyuluyor. Kien’e ne kadar tokgözlü olduğunu her fırsatta anlatmaya doyamıyor, ama aslında açgözlünün önde gideni. (Hep öyledir ya… “Ben şöyleyim, ben böyleyim,” diyen insanlar genelde dediklerinin tam tersi çıkarlar.) Hatta Fischerle, Therese’den bir adım öteye gidip Kien’in erkek kardeşi, kendini yardımsever ve harika biri gibi gösteren ama içinde komplekslerinden kıvranan bir doktor olan Georges’le bağlantı bile kuruyor.

İlginç ayrıntılardan birisi de Kien’in etrafındaki iğrençlikleri görmemek için kendini arada karanlığa mahkûm etmesi. Karanlıkta, bu kısmı körlük zamanlarında kitap okuyamasa da huzuru bulur. Ama kitabın sonunda okuyucuyu şaşırtan bir şey yapar. Ve bence yapabileceği en iyi şeydir.

Körleşme, körlüğü (kitaptaki kör karakter hariç) manevi bir sembol olarak kullanır. Kitabın Almancadaki orijinal adının Kamaşma (Die Blendung) anlamına geldiği düşünülürse, Elias Canetti’nin insanların gerçekleri görememesinden çok, düşüncelerini tam tersi şekilde davranışlara dökerken, kendilerinin bazen farkında olmadıkları bir “kamaşma” yaşadıklarını kastettiği daha yerinde bir tahmin gibi geliyor bana.

Tabii bir de Elias Canetti’nin böylesi bir romanı yirmi altı yaşında yazmış olması gibi bir detay var ki oraya hiç girmiyorum.

Saraybosna Blues – Semezdin Memedinoviç

“Köprüde yavaşladık,
nehir kıyısında köpeklerin
bir cesedi parçalayışını seyrettik
ve yolumuza devam ettik
Hiçbir şey hissetmedim…
Lastiklerin karı ezdiğini duydum,
elmayı ısıran dişler gibi
ve içimden kahkahalarla gülmek geldi
sana
çünkü buraya cehennem diyorsun
ve buradan kaçıyorsun, sanıyorsun ki
Saraybosna’dan başka yerde ölüm yok.” s. 14
Saraybosna Blues son zamanlarda okuduğum en etkileyici kitaplardan. Anlatı olarak geçiyor türü, içinde denemeden şiire ve hatta öyküye kadar çeşitli yazılar bir araya gelmiş. Ama öyle oradan buradan hatıra düşmüş rastgele yazılar değil bunlar. Hepsi bütünlük içinde aktarılmış. Kitabın etkileyiciliği bence üzerinde durduğu konu kadar samimiyetinden de ileri geliyor. Samimiyetinin nereden geldiğini anlamak için öncelikte yazarın kim olduğundan biraz bahsetmek gerek.
Semezdin Memedoviç, Bosna-Hersek doğumlu. Bosna-Hersek’in savaş içinde geçirdiği karmaşık ve vahşi günlerini eşi ve çocuğuyla birlikte bizzat yaşamış. Şu anda Amerika’da yaşıyor. Oğlunun yaşadıklarıyla birlikte kendisiyle sanki aynı anda yaşlandığına, tanıdığı insanların terörist oluşuna veya öldürüşüne şahit olmuş. Kitapta savaşla ilgili gözlemlerini, hislerini kitabın içerisinde eleştirdiği savaş habercileri gibi bir ürün ve acındırma unsuru olarak kullanmak yerine, hayatın acı bir gerçekliğini yüzümüze yumuşak bir anlatımla sert bir şekilde çarpmayı tercih etmiş. Kitabın bitiminde sadece Bosna-Hersek’te yaşananlar değil, tüm dünyadaki savaşlara ve bu savaşlara seyirci kalanlara (hatta biraz da bir şey yapamadığınız için kendinize) lanet ediyorsunuz.
Savaş döneminde Bosna-Hersek’te ölüm sıradanlaşmıştır, her an her yerde insanları yakalayabilir. O sıralar sıkıntısı çekilen suyu almaya giden birisi atılan el bombalarından veya başka birisi yaptığının bilincinde bile olmayan bir çocuğun tüfeğinden çıkan kurşun yüzünden can verebilir. Bu yazara ve tabii ki diğer insanlara sürekli bir can korkusunun yanı sıra bir de psikolojik travma yaşatmaktadır. Haberciler, sadece haber yapma peşindedir. Entelektüellerin kimisi nedenlerin üzerine gitmeden yüzeysel bir üzüntü yaşamakta kimisi de keyfine bakmaktadır.
Kitaptaki etkileyici yerleri işaretlemek için elime kalemi aldım ve kalem elimden hiç düşmedi diyebilirim. Arka kapakta günümüzde oldukça bahsedilen Amerikan romancılarından Paul Auster’dan da bir alıntı var: “Sarasbosna Blues, hem bir savaş muhaberatı hem bir felsefi soruşturma.” Katılmamak elde mi… Ayrıca “blues” kelimesinin de bu kitabın adında geçmesi çok isabetli olmuş. Aynı siyahilerin sıkıntılarını en içten duygularıyla anlattığı “blues” parçaları gibi her bir metin.
“Duvarlarda hayatım boyunca unutamayacağım kulak tırmalayıcı bir ses yankılanıyor. Askerler çözülsün diye donuk tereyağ kalıplarına bıçaklarının sapıyla vuruyorlardı. Aynı duygu tekrarlanıyor.” s. 82
“On yıl önceki bir sohbeti anımsıyorum. Karlı bir gündü ve küçük bir çocuk bana şu soruyu sormuştu: ‘Hayattaki en önemli şey nedir?’ Bu soruya cevabım olmadığı halde bir şeyler gevelemiştim. Oysa çocuk, beni dinlememişti bile ve sorusunu tereddütsüz kendi cevaplandırmıştı: ‘Bence en önemli şey, hayatta başına birçok şey gelmesidir ki, anımsayacak bir şeyin olsun!’” s. 83
Doğu Avrupa edebiyatından, insanlığın kara lekelerinden birini kendi bakış açısından anlatan bu duyarlı yazarın kitabı incecik, ama içerdiği ve bize taşıttığı yük çok ağır…
Tuğçe Ayteş
FAHRENHEIT 451 – RAY BRADBURY

Fahrenheit 451, kitapların yanma ısısı.

1984 ve Cesur Yeni Dünya gibi anti-ütopyalardan daha az tanınsa da konu ve anlatım olarak hiç geride kalmayan bir kitap Fahrenheit 451. Yakın bir geleceği, itfaiyelerin ateş söndürmedikleri, aksine kitapları yakmakla görevli oldukları bir dönemi anlatıyor. Eser, sadece kitapseverlere değil, herkese hitap ediyor. Bir solukta rahatlıkla okunabilen, bir yandan da insanı düşüncelere sevk eden bir kitap.

Montag, büyük babası ve babasının mesleği olan itfaiyecilik mesleğini sürdürüyor. İhbarlar üzerine gittikleri adreslerde kitapları yakıyorlar. Pek çok kitap yok edilmiş, kimisinden de sadece birkaç kopya kalmış durumda. Montag’ın güzel bir karısı var. Çocukları yok, karısı çocuk yapmayı düşünmüyor. Zaten herkesin acelesi var ve kimsenin oyalanacak zamanı yok. Televizör insan hayatının en önemli parçası, hemen herkesin evinde en gelişmiş televizörlerden var. Kimse kitap okumuyor, kimse durup düşünmüyor, kimse kimseyle yüz yüze vakit geçirmiyor; herkes “mutlu”. Pek çok insanın eğlencesiyse intihar etmek ve cinayet işlemek haline gelmiş. Ayrıca savaş da kapıda.

Böyle bir ortamda Montag, bir gün işten dönerken Clarisse’le karşılaşıyor. Clarisse on yedi yaşında, “garip” bir kız. Diğer insanların aksine onun acelesi yok, yaşadığı anların ve doğanın tadını çıkartmaya bayılıyor. Montag bu ilginç kızla karşılaşmayı dört gözle bekler oluyor. Clarisse Montag’ın ufkunu açıyor. (Diğer insanlara kıyasla Montag’ın ufku açılmaya da meyilli zaten.) Ve Montag’a mutlu olup olmadığını soruyor. Montag bu konu üstünde kafa yormaya başlıyor. Sonunda hiç mutlu olmadığının farkına varıyor. Bütün zamanının boşa geçtiğini hissediyor, karısıyla hiçbir paylaşımlarının olmamasına hayıflanıyor. Bir gün yakacakları kitaplardan bir tanesini saklıyor. Evinde gizli gizli okumaya başlıyor. Bir yandan yaşadığı değişiklikleri paylaşmak istiyor, diğer yandan da çalıştığı itfaiyenin başındaki Beatty ve yeni geliştirilen Elektrikli Tazı’ya yakalanmaması gerekiyor. Montag’ın rahat ve “mutlu” bir hayatla tedirgin ama düşünebildiği ve özgür olduğu bir hayat arasında seçim yapması gerekecek.

Mutlu olmak ya da olmamak…

Rahat rahat yaşamak varken pek çok insan bazı kişilerin neden kitap okuduğunu, neden hep bir şeylerle mücadele etmeye çalıştığını anlamazlar. Romanda da Montag, karısı Milred’e yangından sakladığı kitabı gösterip ondan bölümler okumaya kalkıyor. Ama günlerini televizör karşısında geçirip akşamları da uyku ilacıyla uykuya dalan, zihnini geliştirecek hiçbir şey yapmamasından dolayı ciddi bir hafıza kaybı sorunuyla karşı karşıya olan Milred bunu kaldıramıyor, Montag’ın bu riske girmesini saçma buluyor, Montag’dan onu rahat bırakmasını istiyor. Yeni yeni uyanışa geçen Montag’ın cevabı durumu çok da güzel açıklıyor:

“Seni rahat bırakayım! Bütün bunlar çok iyi de, peki ben kendimi nasıl rahat bırakabilirim? Bizim rahat bırakılmaya ihtiyacımız yok. Ara sıra bir şeylerden gerçekten rahatsız olmamız gerekiyor. Ne zamandan beri gerçekten böyle rahatsız oldun? Önemli bir şeyler hakkında, gerçek bir şeyler hakkında.”

Montag, Clarisse’in ortadan kaybolmasıyla yapayalnız hissediyor. Faber adında bir adamı hatırlıyor, onun yardımcı olabileceğini düşünüyor. Faber, Montag’ın ufkunu daha da açan ikinci kişi. Montag, hayatında eksik olan bir şeylerin farkına vardığını anlatıyor. Herkes bir iki saatini kitap okumaya ayırsa hayatın daha güzel olacağına inanıyor. Faber sadece kitap okumanın yetmeyeceğine dikkat çekiyor; marifetin kitapları kuru kuru okumakta değil, onların içindeki ayrıntıları keşfedebilmekte olduğunu belirtiyor. Kitaplar “yaşamın yüzündeki gözenekleri gösterirler”, yani yaşamın tozpembe olmadığını insanların yüzüne vururlar. Bu yüzden de kitaplardan nefret edilir ve korkulur. Kitap okurken gereken ikinci şey “boş zaman”dır. Montag gibi sen de şaşırabilirsin, boş zamandan âlâ ne var diye. Ama biraz düşününce gerçekten boş olan hiçbir zamanının olmadığını fark edersin. Mesela boş boş oturup televizör seyrederken aslında o sana ne düşünmen gerektiğini söyler, hem de aralıksız bir şekilde. “Seni kendi vardığı sonuçlara o kadar hızlı sürükler ki zihninin, ‘Bu ne saçmalık!’ diye protestoya zamanı olmaz.

“Bilgi güçtür.” Çok kereler de fazla bilginin hayati sonuçları olabilir. Peki kitap aşkı, bilme tutkunluğu için ölümü göze almaya değer mi? Montag kitap bulabilmek için yanıp tutuşuyor. Faber onun kendini riske attığını söylüyor. Montag’sa o zamana kadar yaşamının boşa geçtiğini düşündüğü için gözü kara bir halde “…eğer kaybedecek hiçbir şeyin yoksa, istediğin riske girebilirsin,” diyor. Montag, kararlı görünüyor, ama bir yandan da Beatty onun beynini yıkamaya çalışıyor. Faber garantisi olmayan ama “en azından boğulursa sahile yüzerken boğulacağı” bir hayat önerirken, Beatty her zaman mutlu ve rahat olabileceği ve kitap yakmaya devam edebileceği bir hayat vaat ediyor.

Pek çok anti-ütopyada ve gelecekteki totaliter bir yönetimi anlatan belgeselde (aklıma gelenler Zeitgeist the Movie, Zeitgeist Addendum, vs) bizi dehşete sürükleyen bu senaryoların aslında bizim rızamızla seçileceği anlatılır. Fahrenheit 451’de de öyle. Faber, Montag’a “Halk okumayı kendi isteğiyle bıraktı… Artık çok az insan isyan etmeyi düşünüyor ve bunların bazıları da, benim gibi, kolaylıkla korkuyor,” der. Kitabı okurken Faber ve Beatty’nin konuşmalarını çizgi filmlerde omuzların üstünde durup ana karakterin fikrini etkilemeye çalışan melekle şeytana benzettim. Tabii ki hangisinin melek, hangisinin şeytan olduğu tartışılır. Beatty hep ikna çabası içinde ve onun iyiliğini düşünüyormuş hallerinde. Faber yeri geldiğinde acı konuşuyor ama kararın eninde sonunda Montag’ın kendi kararı olacağını vurguluyor. Ama Beatty konusunda yaptığı uyarı bence neden “rahat” bir hayatı seçmememiz gerektiğini açıklar nitelikte: “Fakat Yüzbaşı’nın, gerçeğin ve özgürlüğün en tehlikeli düşmanı olan, katı ve durağan çoğunluk sürüsüne ait olduğunu unutmamalısın.”

İnsanlar böyle durağan bir hayat sürerlerken aslında arka planda bir savaş çıkmak üzeredir. Montag ufkunu açmaya çalıştığı karısına ve onun arkadaşlarına şiir okumaya çalışır, sonra laf gelip savaşa dayanır. Kadınların kocaları savaştadır, ama kadınlar hiç endişelenmemektedir. Kırk sekiz saat sürecek hızlı bir savaş olacağını söylerler. Gerçekten öyle olsa bile savaş kimse zarar görmeden bitebilecek midir? Kadınlardan bir tanesinin sözü şu an dünyanın bir yerlerinde savaş olurken hiçbir tepki göstermeyenlerin sarf edeceği niteliktedir: “Her zaman başkasını kocası ölür, derler.”

Fahrenheit 451, küçücük ama içi dopdolu bir kitap. Kitaplar hakkında bir kitap. Özgürlüklerin olmadığı ama özgürlüğü için savaşan birilerinin hep bulunduğu bir geleceği anlatan bir roman. Hem okurken hem de okuduktan sonra düşündüren bir eser, bence bir başyapıt.
Küçük bir kız düşünün; kimilerine göre sekiz, kimilerine göre on iki yaşında. Bir ailesi, yeri yurdu yok. Sahip olma hırsına sahip değil, terk edilmiş bir tiyatroda bir oyukta yaşıyor. Orada yaşayanlar doyuruyor kızın karnını. Seviyorlar Momo’yu, çünkü Momo gerçek bir insan. Ve hepsinden ötesi eşi benzeri bulunmaz bir dinleyici. İnsanların dertlerine konuşarak değil, dinleyerek çözüm buluyor. Herkes mutlu mesut, arkadaşlarıyla güzel vakit geçirmekte. Ama tabii ki bu böyle sürüp gitmez. “Duman adamlar”, kentlerden sonra bu küçücük yere sayfiye amaçlı gelmiyorlar. Bu insanları hayatlarını boşa harcadıklarını söyleyip kandırarak onların zamanlarını çalmak peşindeler. Çok geçmeden ahali onların zaman tasarrufu yalanlarına kanıp daha çok çalışma ve para kazanma hevesiyle arkadaşlarıyla vakit geçirmez olur. Buna en çok üzülense Momo olur haliyle. “Duman adamlar” Momo’yu da kandırabilecekler midir? Yoksa Momo tek başına ya da belki de umulmadık bir yardımla karşı koymaya çalışacak mıdır?

Michael Ende’nin bu eserini çocuk kitapları kategorisiyle sınırlamak büyük bir haksızlık olur. Kitabın anlattığı konu pek çok değme profesörün dahi üzerine kafa patlattığı bir şeydir aslında: Kapitalizme karşı çıkış. Ama Michael Ende bunu tumturaklı terimlerle yapmaz, fantastik bir öyküye çevirir. Hem de öyle akıcı ve samimi bir öykü olur ki bir başladığınızı, bir de bitirdiğinizi fark edersiniz. Momo’nun içinden beğendiğim unsurları aktarmak istemem. Zira kitabın içinde o kadar çok hoşuma giden öğe var ki bir başlarsam kitabın tamamını anlatmış olmaktan korkarım. Ancak şunu söylemeliyim ki Momo boyunu hayliyle aşan bir işe girişiyor.

Üniversitede, Sosyal ve Politik Felsefe dersinde öğretim görevlisi bize şu anda kafamıza göktaşı düşebileceğine inanıp inanmadığımızı sordu. Hemen hepimiz “Evet,” dedik. “Peki ya kapitalizmin yıkılması?” diye devam etti. Sınıftan mırıltılar yükseldi ve ortak cevap “Hayır,” oldu. Öğretim görevlisi bu yanıtı beklediğini ve çoğu kişinin böyle düşündüğünü belirtti. Halbuki dünya tarihinde göktaşı düşmesinden çok rejim değişikliği yaşanmıştı. Ona göre, insanlar bu sistem karşısında kendilerini çaresiz hissediyorlar ve artık bir değişimin imkânsız olduğunu düşünüyorlardı.

İşte Momo da tam bu yüzden önemli. Naif bir dille küçücük bir kızın bile tepkisini ortaya koyabileceğini, değişiklik yapma gücüne sahip olduğunu gösteriyor. Momo belki de şöyle haykırıyor: “Haydi, kendi elinizle teslim ettiğiniz zamanınızı almanın tam sırası!”