Salzburg etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Salzburg etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Mektuplaşmaları okurken genelde arada kalıyorum. Bu kitapta da öyle oldu. Yer yer bana ne bunlardan dedim ("Terliklerimi unutmuşum, yenilerini alacağım."), yer yer de yazarın Frederike'ye "açüklamalarından sıkıldım ama kitabın üç yönden okunmaya değer olduğunu düşünüyorum:

- Yazma sürecine dair alıntılar ve ünlü yazarlarla anılar ("Sürekli edebiyat yapma konusuna artık kötümser bakıyorum. Yazar yeterince hırslı olmadı mı, yaptığı edebiyat da kabul edilemez olur. Stefan Zweig'ın 'aynadaki varlığı'nı ne kadar az hissedersem, o kadar gerçek benliğime kavuşuyorum. Sadece kendi kendimin olacağım anı yaşamak istiyorum.")

- (Özellikle 1931 tarihli mektuplardan itibaren) faşizmin yükselişine dair ifadeler ve rahatsızlıklar ("Ruhen hazırım buralardan çekip gitmeye... Evime, koleksiyonuma ve kitaplarıma veda etmeye hazırım...")

- Avrupa'da zihinsel seyahat fırsatı. Başta Salzburg ve Kapuzinerberg olmak üzere, Viyana, Berlin, Zürih gibi kentlerde gezdiğim zamanlar aklıma geldi.


Uzun uzun yazmadım ama hem yazma tutkunlarına hem faşizme içerden bakış görmek isteyenlere hem de seyahat severlere hitap edebilecek bu mektup derlemesini önerebilirim.

Salzburg'a gittiğimde her yerde Mozart'ın izlerini göreceğimi düşünüyordum. Gitmeden Spotify'dan onun şarkılarını dinleyerek idmanımı da yapmıştım. Şehirde Sound of Music'i (Neşeli Günler) önceden izlediğim için ikinci kez, seyahatim sonrasında izlemeye karar verdim. Tahminlerimin aksine şehirde Mozart'ın değil müzikalin sesi daha yüksekti. Mozart büyük ölçüde çikolatalarda sıkışıp kalmışken müzikal hem film hem de canlı gösterilerle birlikte tüm şehre yayılmıştı. İtiraf edeyim, bahar zamanı gittiğimden midir nedir, atmosferi sakar ve sempatik Maria'nın karakterine daha uygun buldum.

Salzburg'da üç gün kaldım. Bu üç gün için sürekli gök gürültülü sağanak yağış gösteriyordu hava durumu. Neyse ki hemen hemen hiç olumsuz hava koşuluyla karşılaşmadım. Varış günümde Salzburg şehir merkezini gezdim, muhteşem manzaralı devasa kalesine çıktım, sonra sabah kuş sesleriyle uyanacağım otelimi buldum. İkinci günü tamamen Hallstatt'a ayırdım. Son gün de Sound of Music'in çekildiği mekanları da geçtiğim, Hellbrunn Sarayı'na kadar uzanan bisiklet ve yürüme yolunu aşındırdım.


Adeta bu dünyadan değil


Salzburg'u aslında dünyaca ünlü Hallstatt'a yakın diye tercih etmiştim. Ama üç gün boyunca elbette bu şehre de vakit ayıracaktım. Zira, Hallstatt gibi Salzburg eski şehir merkezi de UNESCO Dünya Mirasları Listesi'nde.

Hallstatt gerçekten fotoğraflarda göründüğünden daha da güzel olan muhteşem bir kasaba. Ama Salzburg'dan ceza gibi 27,5 Euro tren parası ve tren durağından merkeze geçmek için kullandırılan teknenin 5 Euro'su (+ dönüşü) ile hemen herkesin günübirlik gittiği bu kasaba, tertemiz havasını koklayıp manzarasını zihninize kaydetmekle yetineceğiniz bir masal diyarı. Aileden birinin evi yoksa yaşamanızın imkanı yok. Yeni ev de yapılmayacak.

Salzburg öyle değil. Güzelliği öyle böyle değil ama bakarsanız, normal bir şehir. Sokaklarda sizin, benim gibi insanlar yürüyor. Eski şehir merkezi dışında normal evler, normal dükkanlar. Masal diyarı değil kanlı canlı bir şehir. Ayrıca, her tarafı park ve ormanlarla kaplı. Temiz hava ciğerlerimi yalayıp geçerken İstanbul'da aslında nasıl zehir soluduğuma dair fikir de edindim. Hem fiziksel hem de psikolojik olarak. İnsanlarda huzur ve güler yüz hakimdi. O kadar yere gittim ama dönerken moralimi en çok bozan şehir Salzburg oldu galiba.


Maria eteklerini savura savura koşmakta haklı


Sound of Music, çekilmiş müzikal filmlerin muhtemelen en güzellerinden biri. İki buçuk saat müzikal, yarım saat politik gerilim de denebilir. Başrolde sevimli Julie Andrews ile soğuk ve karizmatik Christopher Plummer var. Bizde de Hülya Koçyiğit ve Ediz Hun'la Sen Bir Meleksin adıyla uyarlandı ama oyuncu seçimi yerinde olsa da orijinal filmin Nazi karşıtı havası gibi onu klasik olmaya taşıyan unsurlar hak getire tabii. Süprizbozanlık pek bir şey yok aslında, hele de yerli versiyonunun TV'de milyon kere yayınlandığını düşünürsek. (Fakat son yarım saati epey sürprizli, o yüzden temkinli olun.)

Filmin başlarında rahibe olmaya çalışan ama kendini Salzburg Alplerinde unutan, aklı bir karış havadaki Maria'yla tanışıyoruz. Salzburg'u görmeden hiçbir anlam ifade etmeyen onun bu hallerini artık yerden göğe kadar haklı buluyorum. Film de muhtemelen bahar aylarında çekilmiş. Sarı kır çiçeklerinin kapladığı zeminin arkasında fon olarak üstü karlı muazzam dağlar var. Son fotoğrafı çektiğim yolda bir de güzel bir sürprizle karşılaştım: (Liesl'ın adilerin adisi erkek arkadaşıyla bahçesinde cilveleştiği) Frohnburg Sarayı önünde, bu manzaraya karşı Sound of Music şarkıları söyleyen, farklı milletlerden beş altı kişi. Dedim ya şehir Mozart'ın değil Maria'nın etkisinde...

İşin güzel tarafı (yine İstanbul diyeceğim ama bir İstanbullu açısından acı tarafı), 1965 yılında çekilmiş bir filmde gördüğüm Salzburg şehir merkezinin 2016 yılının nisan ayında gördüğüm şehir merkezinin neredeyse birebir aynısı olması. Şu an çıkıp Salzburg'a gitseniz Maria ve yedi çocuğun geçtiği yerlerden siz de geçebilir, aynı açılardan aynı şekillerde şarkı söyleyebilirsiniz.


Ah, Salzburg!


Şehirleri çok beğenip dönüşte iç geçirdiğim oldu ama Salzburg'u resmen kıskandım! Salzburg'un sokaklarında dolaşan insanları, kuşların şakıdığı oksijen deposu koruları ve bütün ihtişamıyla salınan Alp Dağlarını... Pasaportu orada yırtıp atmadıysam başka hiçbir yerde yırtmam herhalde.

Ama kendime söz verdim: Günün birinde Salzburg'a tekrar geleceğim ve o gelişimde Maria gibi eteklerimi savura savura "Sound of Music"i söyleyeceğim.