Müzik Haberleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Müzik Haberleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster


Mika, 16 Haziran'da No Place in Heaven adlı dördüncü stüdyo albümünü piyasaya çıkarmaya hazırlanıyor. Bu sırada yine rengarenk bir kapak, yine rengarenk bir kliple karşımızda. Başka şarkıları da düşmüş ama tam bir Mika eseri olan "Talk About You" parçasını paylaşıyorum.



Sırasıyla stüdyo albümleri:

1. Life in Cartoon Motion
2. The Boy Who Knew Too Much
3. The Origin of Love
4. No Place in Heaven

İstanbul'a iki kere geldi. İki konserine de gittim. Şarkılara deli gibi eşlik ettim. Sahnede de kliplerindeki gibi canlı ve inanıyorum ki öyle de insancıl. Tekrar gelse de yeni albümündeki şarkıları ergen kızceğizlerimizle birlikte bağıra çağır söylesek.

Bu arada ilk konserle ilgili kısmen eğlenceli bir anı hatırladım. Konser Küçükçiftlik Park'ta yapılacaktı. Evden otobüse atladım ve o zamanki İnönü Stadyumu'nun önündeki durakta indim. Arada beş dakikalık bir yürüme mesafesi ama onlarca kazma var. Çünkü aynı gün stadyumda İstanbul'un fethi kutlamaları var. Bunu bilerek evdeki en "erkeksi" kıyafetlerimi giymiştim zaten. Ama yetmedi tabii. Yaşlı adamından bacak kadar çocuğa kadar pipi taşıyan herkesin gözler aç aç üzerimde gezindi. (Çocuklardan biri ablaaaeeee diye bağırdı falan.) Bu ortamdan sağ salim çıkarak Mika'nın konserine ulaştım. Konser o ayıları çabuk unutturdu. Konserin ortalarında, hava iyice kararmışken fetihçilerin tarafında havai fişekler patlamaya başladı. Mika konsere ara verdi, "Ay benim için patlatıyorlar" moduna geçti. Gerçekten inandı mı şaka mıydı bilmiyorum ama hep birlikte eğlendiğimiz kesin. Homofobinin muhtemelen paçalardan aktığı o ortamda bulunmadığı için şükretmesi gerektiğinin farkında değildi tabii.

Neden Mika?


Mika'yı ta ilk şarkısı "Grace Kelly"den beri dinliyorum. Kıpır kıpır, gökkuşağı gibi rengarenk, çocuksu, eğlenceli. Dinlediğimde dert tasa bırakmıyor. Ayrıca 1983 doğumlu olmasından kaynaklanıyor olsa gerek, tam 80'ler neslinin bir üyesi. Bazı şarkılarında bunu çok net hissediyorum.

Mika'yı müzik açısından özel kılan başka şeyler de var.  Örneğin Freddy Mercury gibi çıkardığo falsetto'lar. İlk çıktığında Freddy'nin tahtına oturur mu söylentileri vardı. Hatta "Grace Kelly"nin bir yerinde de sesini aynı onun gibi yapar. Freddy Mercury'nin eline kimsenin su dökememesi bir yana, kendi tarzından devam etmesi bence daha olumlu.

Aslında enteresan bir aile hikayesi de var. Beyrut'ta doğmuş. Ailesiyle Lübnan'dan Paris'e kaçmışlar, oradan da Londra'ya yerleşmişler. Burada okul arkadaşlarından zorbalık görmüş (gey diye üstüne gittiklerini tahmin ediyorum) ve disleksisi de öğrenim görmesini zorlaştırmış. Kısa bir süre evde eğitim aldığı da olmuş. Ama bütün zorluklardan sonra İngilizce, Fransızca ve İtalyancayı ana dili gibi konuşan ve piyano çalabilen harika sesli bir adam olarak karşımıza çıkmayı başarmış.

Şarkılarının hemen hepsini seviyorum ve tekrar tekrar dinlemekten zevk alıyorum. Çok hafif gibi görünseler de kimi zaman hoş mesajlarla karşımıza çıkabiliyor. "Billy Brown" şarkısının sözlerine dikkat ederseniz toplum kınamasın diye bir kadınla evlenip iki çocuğuyla "normal" bir yaşam süren bir adamın başka bir adama aşık olduğunu anlattığını fark edebilirsiniz. Grace Kelly'yi de aynı tür şarkılar arasında kendi şarkılarına şans vermeyen plak şirketlerine atıfta bulunuyor. Hoş, kimse mesaj vermek zorunda da değil tabii. "Relax, Take It Easy" de gerçekten rahatlamak varken... Ariana Grande gibi gıcık bir hatun bile "Popular Song" şarkısında sevimli görünüyor.

Lindemann


Mika'yla müzik dünyasında olmaları dışında uzaktan yakından bir benzerliği bulunmayan Till Lindemann'a değinmeden bitirmiyorum. Müzik piyasasını zaten çılgınca takip etmeyen ve belli başlı birkaç şarkıcıya takmış birinin sevdiği iki sanatçı aynı anda albüm çıkarmamalı! Hangi birini dinleyeyim? Rammstein hayranlığımı daha önce de dile getirmiştim. (Mika bu zamana kısmetmiş.)

Mayıs sonunda Till Lindemann, LINDEMANN adlı solo projesi kapsamında Peter Tagtgren (tam Viking ismiymiş) ile Skills In Pills adlı bir albüm çıkaracak. Albümden tadımlık bir parça yayınlandı. (Kaç kere dinlediğimi saymadım.)


Bir tane daha tadımlık parça çıkmış! (Mika'yla başlayıp Lindemann'a dönmek)



Memento (Akıl Defteri) gibi birçok sürükleyici filmden tanıdığımız Guy Pearce şu hayatta yapmadığım ne kaldı diye düşünmüş olsa gerek, ilk albümünü çıkarıyor. Ama iyi ki de çıkarıyor.

Farklı rollerde bambaşka tiplerde izlediğimiz  Guy Pearce bu sefer de müzisyen kimliğini konuşturuyor. Nasılsa ünlüyüm diye aşırı kolay tüketilen bir türe de kaçmamış.

Şarkının adı "Taste". Hayatın tadını çıkarmaya teşvik eden sözleri Tokyo'da çekilen uyumlu, renkli bir kliple tamamlanmış. Şarkıyı söyleyenin aynı zamanda aktör olmasından daha fazla yararlanılabilirmiş gibi geldi bana. Ama belki de bunu işin içine karıştırmak istememiştir Guy Pearce.

Şarkıyı biraz Muse şarkılarına, Guy Pearce'ın sesini de Matthew Bellamy'nin sesine benzettim. İyi manada benzetiyorum çünkü Muse'u da, solistlerini de severim. Guy Pearce bu çizgide gitse ne ala. Umarım ilerleyen zamanda Pitbull'a düet falan yapmadan devam eder.

Bu naçizane ilk klip şuradan izlenebilir:



Önceki bir yazımda övmeye doyamadığım Ylvis, beni yalancı çıkarmak istercesine yeni bir şarkı ve kliple karşımızda: Mr. Toot.

Şarkı her zamanki gibi güzel, ritmik ve eğlenceli. Ama rahatsız edici olan klibi. Bu klip Ylvis'in düşündüğüm kadar "farklı" bir espri anlayışına sahip olmadığını gösterdi, otuz senelik ömrümün neredeyse yarısında ülkeden kaçma planları kuran bendenize memleket sevgisi aşıladı.

Ylvis, nedense "Janym" klibinde Kırgızistan'a geçtiği kıyağı Türkiye'ye geçmemiş. (Gerçi Kırgızların tepkisine bakmadım. O çadır ne alaka diyen de çıkmıştır belki.) İstanbul diye geldiği yer aşağıda. İstanbul'da uzaktan yakından bir yere benzetemedim. Yorumları takip edince buranın Fas'taki Marakeş olduğunu öğrendim.


Beni rahatsız eden Avrupa'nın ya da daha genel manada Batı'nın Doğu'yu hâlâ toz topraktan ibaret, biraz zorlasak sevimli ama ne yaparsak yapalım "ilkel" insanların yaşadığı bir coğrafya olarak göstermesi. Özetle oryantalizm diyebiliriz (günümüz bağlamında). İşte Ylvis'e yakıştıramadığım buydu. Yoksa tribünlere oynamaya müsait gayet renkli bir şarkı var ortada.

Klibi izleyince Marakeş'in gezilip görülebilecek bir yer olduğunu düşündüm. Ylvis oraya İstanbul tabelası yerine Marakeş tabelası koysa çok daha avantajlı olacaktı bence. İstanbul'un Batılılara göre "gelişmiş" görüntüsünü koymayı tercih etmiyorlarsa da buraya yakın bulduğum Mardin'in güzellikleri gösterilerek UNESCO Dünya Mirasları Listesi'ne giden yolda bir adım daha atılabilirdi.

Böyle bir hamle yapma zorunlulukları yok elbette. Bari olanı gösterselerdi. Hâlâ "land of turban", hâlâ fes. İstanbul'da her çeşit insan var, bunu öğretemedik. Bu kafayla İstanbul'a gelseler özellikle Harbiye-Elmadağ-Taksim üçgenindeki süitlerde kalsalar şoka girecekler demek.

Şarkının bestesi burada (Gerekli izinleri aldıklarını umuyorum):



Ama tabii klibin güzel yanları yok değil. Birincisi Mr. Toot'un aleti sarışın olan kardeş Bard tarafından tasarlanmış. Hem telli hem de üflemeli bir çalgı "toot", ayrıca elektronik bir ses veriyor. İkinci güzel ayrıntı Mr. Toot'un sahne arkasında kısa bir hazırlıkla adeta Barış Manço'ya dönüşmesi ve seyircinin bu ani değişikliği ("modern music"i!?) kaldıramayıp alandan ayrılması. Genel oryantalizmi üç dakikalığına görmezden gelirsek Binbir Gece Masalları atmosferi de yakalanabilir.

Not: Mr. Toot Bart'ın ta kendisiymiş. Eh, yine güldürdünüz keratalar.

Klibi şuradan izleyebilirsiniz.



PMS, yani adet öncesi sendrom, birçok kadını her ay yoklayan bir rahatsızlık. Vücut kendini adete hazırlarken hormonal değişikliklerin psikoloji etkilemesi doğal. Bol kalorili yiyeceklere, özellikle çikolatalara saldırmak, durduk yere ağlamak, sinirlerin hop oturup hop kalkması... PMS'e hoş geldiniz.

Konu hakkında birçok şey yazılıp çizildi. Bilimsel makalelerden absürt komedilere kadar birçok materyali internetten bulabilirsiniz. Amacım, tıbbi bilgi vermek değil. Bu ay kendi yaptığım bir keşfi paylaşmak istiyorum: Blues Brothers'tan PMS'e kadar yaptığım video araştırmasında karşıma çıkan "PMS Blues".

Çalışma hayatını eleştirdiği "9 to 5" şarkısıyla tanıdığım Dolly Parton söylüyor "PMS Blues"u. Dolly Parton, Amerikalı bir country şarkıcısı. Grammy adaylığına ve Grammy ödüllerine doymamış müzik kariyeri boyunca. 68 yaşında, hâlâ da çalışmaya devam ediyor. Klonlanan koyun Dolly'nin adı da ondan alınmış, Vikipedi'nin yalancısıyım.

Şarkının Sözleri


PMS ancak bu kadar güzel ve esprili anlatılabilirdi. (Sonunda ağlamaya başlıyor bir de...) Sözleri ve çevirilerini de yazayım tam olsun.

Eve you wicked woman, you done put your curse on me
(Havva seni hınzır kadın, beni lanetledin)
Why didn't you just leave that apple hangin' in the tree
(O elmayı ağacın üstünde asılı neden bırakmadın ki)
You make us hate our husbands, our lovers and our boss
(Kocalarımızdan, sevgililerimizden, patronlarımızdan nefret ettirdin bizi)
Why I can't even count the good friends I've already lost
(Çoktan kaybettiğim iyi dostları neden sayamıyorum bile)
Cause of PMS blues, PMS blues
(PMS blues [efkârı] yüzünden, PMS blues)
I don't even like myself, but it's something I can't help
(Kendimi bile sevmiyorum ama önüne geçemediğim bir şey bu)
I got those God almighty, slap somebody PMS blues
(Yüce Tanrım birilerini tokatlamak istiyorum PMS blues'una yakalandım)
Most times I'm easy going, some say I'm good as gold
(Çoğu zaman uysalım, bazıları pamuk gibi olduğumu söyler)
But when I'm PMS I tell ya, I turn mean and cold
(Ama PMS olduğumda, söyleyeyim buz gibi ve zalim oluveriyorum)
Those not afflicted with it are affected just the same
(Bundan ıstırap çekmeyenler de aynı şekilde etkileniyor)
You poor old men didn't have to grin and say "I feel your pain"
(Zavallı adamlar sırıtıp "Acını hissediyorum" demek zorunda değildi)
PMS blues, PMS blues
(PMS blues, PMS blues)
You know you must forgive us for we care not what we do
(Anlarsınız ya ne yaptığımızın umurumuzda olmadığı için bizi affedin)
I got those can't stop crying, dishes flying PMS blues
(Ağlamama engel olamıyorum, tabaklar uçuşuyor PMS Blues'una yakalandım)

But you know we can't help it
(Ama bilirsiniz ya ona engel olamıyoruz)
We don't even know the cause
(Sebebini bile bilmiyoruz)
But as soon as this part's over, then comes the menopause
(Ama bu bölüm biter bitmez ardından menopoz gelir)
Oh, Lord, Oh, Lord
(Ah Tanrım, ah Tanrım)
We're going to always be a heap of fun
(Hep böyle bir eğlence yumağı olacağız)
Like the devil taking over my body, suffering, suffering, suffering
(Sanki şeytan bedenimi ele geçiriyor, çile, çile, çile)
Everybody's suffering, huh?
(Herkes çile çekiyor, ha?)

But a woman had to write this song, a man would be scared to
(Ama bir kadının bu şarkıyı yazması gerekiyordu, bir adam korkardı)
Lest he be called a chauvenist or just fall victim to
(Adı şoveniste çıkar veya kurban gidiverir diye)
Those PMS blues
(O PMS blues'a)
You know we'd kill for less than that
(Bilirsin daha azı için bile öldürürdük)
PMS blues
(PMS blues)
You don't want to cross my path
(Yoluma çıkmak istemezsiniz)
Cause a pitbull ain't no match
(Çünkü bir pitbul bile dengim olamaz)
For these teeth a clenchin', fluid retention
(Çünkü dişler kenetleniyor, sıvı tutulması)
Head a swellin', can't stop yellin'
(Kafa şişiyor, bağırmadan durulmuyor)
Got no patience, I'm so hateful
(Sabrım yok, öyle nefret doluyum ki)
PMS blues, premenstrual syndrome
(PMS blues, adet öncesi sendromu)
Got those moods a swingin', tears a slingin'
(O ruh hallerinin çalkalanması var, gözyaşları boncuk boncuk akıyor)
Nothin' fits me when it hits me
(Başıma bir geldi mi beni hiçbir şey doğrultamıyor)
Rantin', ravin', misbehavin'
(Atıp tutuyorum, kuduruyorum, edepsizlik ediyorum)
PMS blues
(PMS blues)

It's the only time in my life I ever think about wishing I'd been a man
(Ömrümde erkek olmayı dilediğim tek zamandır bu)
But you know that only means one thing
(Ama bilirsiniz bunun tek bir anlamı var)
If I'd have been a man, I'd be somewhere right this very minute
(Erkek olsaydım bu zamanda tam bu anda bir yerlerde olacaktım)
With some old cranky, naggin', raggin' hateful woman
(Huysuz, dırdırcı, asabi bir kadınla)
With those old PMS blues
(Şu bizim PMS blues'la)
PMS blues
(PMS blues)
I don't want to talk about it, we both could do without it
(Ondan bahsetmek istemiyoruz, onsuz ikimiz de idare edebilirdik)

Got those treat your kids bad, don't you talk back
(Çocuklarına kötü davran, bana karşılık verme hallerine büründüm)
Gone ballistic, unrealistic
(Gülleye döndüm, gerçekdışı oldum)
Awful lowdown, bitch to be around
(İşin aslı fena, kaltak buralarda)
PMS blues
(PMS blues)


Birkaç ay önce, bir arkadaşım Antalya Aspendos'ta düzenlenecek Opera Festivali'nin ilk gösterimine katılalım dediğinde çok uzak gibi gelmişti. Ama o haftasonu, o cumartesi gelip çattı ve Verdi'nin Aida'sını İzmir Devlet Opera ve Balesi sanatçılarının yorumuyla izledik.

Daha önce Aspendos'a gitmemiştim ve Aida'yı da seyretmemiştim. O yüzden benim için yepyeni bir deneyim oldu.

Aspendos

Önce Aspendos'tan bahsedeyim. Karanlıkta görebildiğim ve opera severlerle dolup taşan Aspendos Tiyatrosu'na servis veya özel taşıt olmadan ulaşılabiliyor mu bilmiyorum. Epey dışarıda kalıyor. İçeri girdiğimde ilk aklıma gelen "eskiler şehir kadar tiyatro salonu yapmış" oldu. Günümüzde tiyatro ve operaların bir bir kapatıldığını düşününce gerçekten manidar.

Aspendos adı Yunan öncesi Anadolu dilinden geliyor. Bugünkü adı Belkıs. Akalar tarafından kurulmuş. Devrinin en zengin kentlerinden biriymiş. Ticaret yolu üstünde yer alması ve Köprüçay Irmağı'yla limana bağlandığı için ele geçirilmek istenen en gözde şehirlerdenmiş. Her tarihi eser gibi Aspendos'un da bir efsanesi var ama kadın için hazin sonla bittiği için yazmayacağım. Efsaneden çıkarılabilecek sonuç günümüzde de geçerli: Burada harika bir akustik var.

Aida

Akustik böyleyken orada opera dinlemenin ve seyretmenin de keyfi bambaşka. Havanın gece bile aşırı sıcak olması ve tiyatronun şeklinden dolayı içerisinin hiç rüzgâr almaması seyircileri ama en çok orkestrayı ve sanatçıları zor durumda bıraktı. Ama bu olumsuzluğa rağmen performans harikaydı. Dekor ve kostümler de öyle. (Görselde performans başlamadan önce dekordan bir kare bulunuyor. Opera sırasında flaş kullanmak zorunda kalacağım için çekim yapmadım.)

Kısaca Aida'dan da bahsedeyim. Aida'nın kelime anlamı "misafir" demekmiş. Giuseppe Verdi tarafından daha en başta isimden itibaren özenle yazılmış klasik bir opera söz konusu. 4 perdeden oluşan opera 3 saat sürüyor.

Aida, Etiyopyalı bir prenses ve Mısır'ın elinde tutsak. Muhafızlar komutanı Radames'le birbirlerine âşıklar. Ama firavunun kızı Amneris de Radames'e âşık ve konumunun da etkisiyle oldukça hırslı. İşler yeterince karışık değilmiş gibi Mısır firavunu Radames'i Aida'nın babası, Etiyopya Kralı Amonasro'yla savaşmaya gönderir. Aida kime üzüleceğini şaşırır. Bir tarafta babası, bir tarafta sevgilisi... Savaşı Radames kazanır, Amonasro ve Etiyopya halkı esir düşer. Radames onların özgür bırakılmasını ister firavundan. Daha sonra Amonasro kızını kullanarak pusu kurar. Aida Radames'e her şeyi bırakıp kaçmayı teklif eder. Radames tam kabul etmişken işler ters gider ve vatan hainliği suçuyla yakalanır. Başrahip Ramfis tarafından suçlu bulunur. Aida babasıyla kaçar, babası öldürülür ama Aida kayıptır. Radames ölüme mahkûm edilir. Amneris kahrolur. Aida tam da Radames'in olduğu çukura saklanmıştır. İkisi ölümü birlikte karşılar.

Opera İtalyanca, Aspendos'ta ekranlardaki altyazılardan Türkçesini takip ettim. Altyazı konusunda ufak bir eleştiri yapmak istiyorum. Altyazıları hazırlayanların iş yükünü bilmiyorum elbette, belki aceleye gelmiştir. Çok sayıda noktalama ve imla hataları ile anlatım bozukluğuna rastladım. (Hiçbir yerde olmamalı ama insan operada çıtayı biraz daha yükseltiyor.) Bu durumun performansın kalitesine yakışmadığını düşünüyorum.

İlginizi çekerse gösterimler 24 Eylül'e kadar farklı operalarla devam edecek. (Antalya Müzesi'nin önünden servise binebilir ve onunla geri dönebilirsiniz.) Program şöyle: http://www.aspendosfestival.gov.tr/program.html

Operanın ertesi günü üzücü bir haber aldık maalesef. Sanatçılar, festival dönüşünde bir araba kazası geçirmiş. İçlerinde ağır yaralananlar da varmış. Hepsine tek tek acil şifalar diliyorum.

Öncelikle Rammstein'ın hoyrat bir grup olduğunun ve Du Hast klibinde kadıncağızı yaktıklarının farkındayım. Yalnız politik duruşlarıyla ilgili genel görüşün aksine felsefe pop yıldızı Zizek'le hemfikirim: "Rammstein'ı neo-Nazi değil solcu olarak görüyorum." Doğu Almanya'da müzik yapmak için enstrüman bulamadıklarını ve altı üyeden beşinin askerlikle ilgili sorun yaşadığını göz önünde bulundurursak uzak bir iddia değil. Kendilerini temize çıkarmak için "Links 2 3 4" adlı, "Kalbim soldan atıyor" nakaratlı bir şarkıları da mevcut. (Klibinde bir sürü minik karınca birleşip onları kötü yöneten kocaman üç böceği alaşağı ediyor.)

"Du Hast" ve "Ich Will" gibi şarkılar Almanca fiil çekimlerini öğrenmek için ideal gibi dursa da aslında sözlerin birçoğunda yan anlamlar ve kafiyeler bulunuyor. Babası da şair olan Till Lindemann söz işini iyi kotarıyor. Öykülerimin birçoğuna ilham verdiler, sağ olsunlar. Bunların yanı sıra Rammstein şarkılarının bir güzelliği de deşarj etme özellikleriyle muhteşem bir öfke terapisi için fırsat sunmaları. Almancanın fonetiğinden midir nedir Till Lindemann böğürdüğünde ben de böğürmüş sayılıyorum. Özellikle "NEEEIIIIN!" ağzı müthiş dolduruyor. "Hayır" öyle değil, "No" resmen cılız. Ama "Nein" öyle değil.

Şarkılarda "Ogggraaah" gibi nidalar veya kallavi bir "Nein" geçtiğinde neler oluyor anlatayım: Hitap yoksunu işverenlere, etrafınızdaki kifayetsiz muhterislere, savaşlarda veya direnişlerde ölen çocuklara, ülkenin her gün daha da kötüleşen koşullarına, yetkili olması gereken kişilerin aymazlığına, kadınlara ve LGBTİ bireylere yönelik şiddete, devletin ve toplumun baskısına, şehirlerin ve parkların içine edilmesine ve şu an aklıma gelmeyen pek çok şeye karşı hücrelerimize biriken öfkeyi bir nebze dışarı atma fırsatı buluyoruz.

Kontrol manyağı yöneticilerle muhatap olurken "Ich Will", kılımızı kıpırdatmak istemezken "Keine Lust", gündeme sinir olunca "Links 2 3 4", tatil için yanıp tutuşurken "Reise Reise", postapokaliptik hisler içindeyken "Mutter" veya "Mein Hertz Brennt"... Şahsi terapi şarkımla noktayı koyayım. Erzurum türküsüyle (evet bildiğiniz Erzurum türküsüyle) başlayan ve Almancadaki yıkmak, yok etmek fiillerinin hemen hepsini kullanan "Zerstören":



Camouflage grubunun 1987 tarihinde çıkan "The Great Commandment" parçası söz ve müzikler açısından yeterince etkileyici değilmiş gibi bir de distopik kliple taçlandırılmış.

80'li yıllar deyince benim aklıma ilk gelenlerden biri synth pop, biri de George Orwell'ın (o tarihlerde yazılmamış olsa da) 1984 distopyası. "The Great Commandment" klibi 80'ler hayalimin vücut bulmuş hali. Yayınlanmasından neredeyse otuz yıl sonra keşfetsem de hiç yoktan iyidir.

The Great Commandment, Türkçesiyle Büyük Emir, Yeni Ahit'te İsa tarafından alıntılanan ilk iki emri anlatmak için kullanılıyor. Şarkının ismi muhtemelen bunu kastediyor. Ama klipte dine de siyasete de çekilebilecek bir eleştiri mevcut. Ayrıca siyah beyaz çekimle kasvete kasvet katılmış.

Sözleri

Sözlerle tamamen uyumlu bir klip var karşımızda. Giriş dizeleri "Some people suppress you / They parch you and reap a disaster" (Bazı insanlar sizde baskı kurar / Sizi kurutur ve sizden bir felaket biçer) oldukça açıklayıcı. Çocuk seyircileri gördüğümüz sırada bir yandan da şu sözleri duyarız: "Re-education for the infants / Who demanded for an innocent instance" (Masum bir örnek isteyen / Çocuklara yeniden eğitim).

Devamı şöyle:

The great commandment shows the contempt (Büyük emir o küçümsemeyi gösteriyor)
Between the world and their emberrassing pavement (Dünya ve utanç verici zemini arasındaki)
Believe the scholars, read the readings (Âlimlere inan, okuma parçalarını oku)
Realize the man who says anything (Her şeyi söyleyen adamı anla)

The needies believe you (Muhtaçlar size inanıyor)
They treat you like the survivors of a disaster (Bir felaketten kurtulmuşsunuz gibi davranıyor)
Re-education for the infants
Who demanded for an innocent instance

Bu arada çocukların hepsinin yüzü gözü kirli ve üstlerinde eski püskü giysiler var. Klibin ilk sahnelerinde de terk edilmiş harap binalar görülüyor zaten. Konuşmacının konuşmasını yoksul bir muhitte yaptığını tahmin edebiliyoruz.

Klipten Ayrıntılar

Klibin etkileyici bir yönü hâlâ güncel olması. Günümüzde mikrofonu alıp kitleleri boş konuşmalarla etkileyen meşhur insanları saymama gerek yok. Sadece çocuklar değil hepimiz dinliyoruz ve kimimiz söylenenlerin gerçek olduğuna inanıyoruz.

Klipte çok gerçekçi olan bir unsur daha var. Grup elemanlarından biri (Oliver Kreyssig) şarkının sözlerinin olduğu bir bildiri dağıtırken elinde uzun bir ışık bulunan "bekçi", "kraldan çok kralcı" bir cüce konuşmacının çocuklara dikte ettiği rejimi korumak için sürekli geziniyor ve akılları çelebilecek bu bildiriyi haşince engelliyor. Daha sonra Oliver'ın bildiri dağıtmasına grubun diğer bir elemanı (Heiko Maile) yardım etmeye başlıyor. (Durdura durdura izlerken yeni şeyler keşfediyorum. Heiko arabadan iniyor, ortamdaki tek araba bu. Muhitin zengin kesiminden de yardım geldiğini çıkardım bu ayrıntıdan.)



Herkes ilk başta muhalif olacak değil ya. Solist (Marcus Meyn), konuşmacıyı dinleyen çocukların arasına karışıyor ve konuşmacıya sağ yumruğunu kaldırarak destek vermekten kendini alamıyor.



Ama küçük bir kızın her şeyden alakasız biçimde onunla top oynamak istemesi milat oluyor. Çünkü bu kızın topu konuşmacının altındaki perdeli bölmeye kaçıyor ve kız orada bir mekanizma fark ediyor. Meraklı bir ufaklık olarak düğmelerle oynuyor.



Konuşmacı önce kalakalıyor, sonra abuk sabuk hareketler yapmaya başlıyor. Başta sus pus duran çocuklar çok eğleniyor, onunla dalga geçiyor ve üstüne peçete atıyorlar. Adamın belden aşağısı kopup bir robot olduğu anlaşılınca çocuklar dinlemeyi bırakıp dağılıyorlar. Solist de sahte sözcüklerin büyüsünden kurtulup küçük kızla birlikte grup arkadaşlarına katılıyor. (Konuşmacının foyası ortaya çıktıktan sonra bizim bekçi cüceden eser kalmıyor!) Biraz fantastik unsurlarla bezenmiş olsa da ne kadar tanıdık değil mi?



Bunların hepsi tam üç dakikaya sığmış. Klibin tamamını buradan izleyebilirsiniz:



"Tilki ne söylüyor, kimse tilkinin neler hissettiğini merak etmiyor" ve benzeri gönderilerin ardı arkası kesilmiyordu. Bir gün spor salonunda da mevzu bahis şarkıya denk geldim. Nakaratındaki "ding ding ding dingi dingler"e takıldım. "Hay senin derdini" dediğiniz noktada zaten şarkıyı söyleyen arkadaşlarla tanışıyorsunuz.

Ylvis, Vegard ve Bard Ylvisaker isimli iki kardeşten oluşan Norveçli bir komedi grubu. Norveççede "yetenek" anlamına gelen Ylvis, Norveç'te ilgiyle izlenen bir ekip olmasının yanı sıra dünyaca ünlü artık. Genç ve dinamikler, espriler gayet başarı, bestelerle uğraşılmış ve sesler harika. Zaten ikisi de enstrüman konusunda eğitimli. Büyük kardeş Vegard gitar, ses ve komedi üzerinde, küçük kardeş Bard da ses, komedi ve akrobasi üzerinde yoğunlaştı. Espri zenginliğinde kardeşlerin çocukluklarını Angola ve Mozambik'te geçirmelerinin de etkili olduğunu tahmin ediyorum.

Günümü gün eden şarkılarından kısaca bahsedeyim. Sözleri ve klipleri güldüren şarkıları sadece dinlerseniz de müzikal zevk alıyorsunuz.

1. "The Fox"


Grubu dünyaca ünlü yapan şarkı. Gayet keyifli, cıstak cıstak bir melodisi var. Dediğim gibi, nakaratı olmasa spor salonundaki diğer şarkılardan ayırt edilemeyecek halde. Şarkının ana fikri: Bütün hayvanların sesini duyduk ama tilkinin sesi ne ola ki? Tilkinin solosuna ayrıca dikkat. Uyarı: Durduk yere garip sesler çıkarmak çıkarma dürtüsü oluşturabilir. 


2. "Someone Like Me"


Hem müzikal hem dubstep keyfi. Kendileri gibi dubstep sever bir sevgili bulamayan bir kadın ile bir erkeğin mutlu sonla biten öyküsü. Değme müzikallere taş çıkartan girişten sonra tetikte olun. Çiçek uzatma sahnesinde başlayan çılgın ilan-ı aşk sahnesinin romantizmini başka kliplerde bulamayacaksınız muhtemelen. "PLEASE TAKE THIS F*CKİNG FLOWERS!"


3. "Jan Egeland"


Klibe baktıkça güldüren, klipten ayrı dinleyince Iron Maiden, Judas Priest veya 80'ler rock gruplarından birini dinliyormuş havası yaratan bir şarkı. Epey de erotik bir anlatım var. BM Acil Yardım Koordinatörü Jan Egeland, habersiz yapılmış bu şarkı ve klip için "sözler çılgın, melodi muhteşem" demiş. Böyle bir çalışma Türkiye'de yapılsa ne olurdu acaba?


4. "Work It"


"Work It" (çalıştır) bir rap şarkısında olabilecek her şey, hatta daha fazlası var. Ylvis'ten halka hizmet: Kadın vücudu nasıl çalışıyor, anatomik olarak tanıyor musunuz? Peki, alem yaptığınız jakuzi nasıl çalışıyor, o kadar insan içine girdiğinde sudaki bakteriler ne olacak? Bütün bunların cevabını bu şarkıda bulabileceksiniz. 


5. "Pressure"


Yine rap esintileri olan bir şarkı. Günlük hayatta doğru miktarda basınç uygulamanız gerekir. Örneğin, bir kadın bluzunu çıkardığında ne yaparsınız? Bir akupunktur iğnesini omzunun yanına batırıp oluşan baskıyla onu boyun ve sırt ağrısından kurtarabilirsiniz. Yine ibretlik bir çalışma...


6. "Stonehenge"


Görünüşte kusursuz bir hayatınız olsa da bazı sorular zihninizi kurcalayabilir. Mesela, Stonehenge'i neden inşa ettiler? Granitten büyük bir doğum günü pastası mı yoksa kaçması çok kolay olan bir hapishane mi? Bu soru sizi uyurken, çalışırken, hiçbir zaman rahat bırakmayacak.


7. "Massachusetts"


Boyband'ler canlandı ve Amerikan rüyasını tekrar yaşıyorlar, üstelik anlatmakla bitmeyecek Massachusetts'te. Tabii telaffuzu biraz zor. Bu klipte Vegard ve Bard kardeşlere Calle Hellevang-Larsen da eşlik ediyor.


8. "The Cabin"


İş yerinizde size bir video geliyor ve dudağınızı ısırarak açıyorsunuz. İçinden ne çıkabilir? Puslu bir ses sizi kulübesine davet ediyor, çatal bıçak takımlarını göstermek ve spagetti ikram etmek istiyor. Vuhuu!

http://www.youtube.com/watch?v=GVyDovLA2vw

Bonus: "Janym"


Ylvis'in "Big In Kyrgyztan şovları için hazırladıkları Rusça bir şarkı olan Janym, ikilinin Rusça telaffuz denemeleri ve Kırgızistan'da yörük çadırından prenses kaçırma sahneleriyle renkleniyor.

http://www.youtube.com/watch?v=4D2Az8wGSQk

Moral bozukluğunda, streste birer doz dinlenesi bir grup sizi bekliyor. İşlerini eğlenerek yaptıkları her hallerinden belli. Hem eğleniyorlar, hem para kazanıyorlar, hem ülke ülke geziyorlar. Kardeşimin aklını çelmenin vakti geldi...