Klasik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Klasik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
La leggenda del pianista sull'oceano (1900 Efsanesi) Giuseppe Tornatore'nin yönettiği ve başrolünü büyük ölçüde Tim Roth'un üstlendiği masalsı bir film. Meğer 1998 yılından beri bekleyip bu zamanlarda dahil olacakmış hafızama.

Filmin sevimli ve ilginç bir konusu var. Amerika Avrupa arası sefer yapan bir yolcu gemisinde bir gün, zenginlerin kompartımanı boşaldıktan sonra geminin kazan dairesinde çalışan Danny Boodman piyanonun üstünde, bir T.D. Lemons kasası içine bırakılmış bir bebek bulur. Yufka yüreği bebeği ortada bırakmaya el vermez ve bebeği zorlu şartlar altında yetiştirmeye karar verir. Bebeğin adını, doğduğu yılı da kapsayacak şekilde Danny Boodman T.D. Lemons Nineteen Hundred koyar. (Filmin orijinal adı İtalyanca ama dili İngilizce.) Ufaklık çok geçmeden diğer işçiler tarafından da benimsenir.

Eski sözcüklere yeni anlamlar


Sürprizbozanlarla başlayayım. Çocuk, kömür içinde ve Danny'nin ona öğrettikleriyle büyür. Okuma yazma öğrenirken bir broşürde yetimhane kelimesini görüp Danny'ye anlamını sorar. Danny ona bunun "çocuğu olmayan yetişkinlerin konulduğu" yer diye açıklar. Yıllar sonra arkadaşı Max Tooney'nin çocuksun olduğunu öğrenince "Seni yetimhaneye gönderecekler" der. (Köpek Dişi'nde de kelime anlamlarının farklı öğretilmesi söz konusuydu ama elbette orada buradaki gibi tatlı tatlı bir anlatım söz konusu değildi.)

Karakterimizin bilmediği bir başka konu da düellodur. Yolcular arasında yayılan "1900 efsanesi" kendini cazın mucidi diye tanımlayan Jelly Roll Morton'un da kulağına gider. Sırf düello için gemiye biner. Bir sigara yakar, piyanonun üstüne yerleştirir, harika bir caz parçası çalar, bitince sigarayı göstererek ne kadar hızlı çaldığını kanıtlar. 1900 ise bir klasik müzik parçası çalar. Morton kendisiyle dalga geçildiğini düşünüp küplere binerken arkadaşları bahsi kaybetmenin hayal kırıklığını yaşar. Morton ikinci bir parça çalar, 1900 onun aynısını çalar. Seyircilerden yuhalama gelir, Morton daha da çıldırır. Üçüncü parça da çalınır. (Filmin en güzel sahnelerinden biri geliyor.) Bu sefer 1900 bir sigara alıp yakmadan piyanonun üstüne koyar. Adeta birkaç kişi çalıyormuşçasına parçasını çalar. Parça bitince kimseden çıt çıkmaz, herkes şoktadır. Sigarayı tellere dokundurur ve sigara yanmaya başlar. Seyirciler haşat olur, Morton ortamı terk eder.

Sürpriz bir piyano dehası


1900, Danny'yi kaybettikten sonraki bir zamanda zenginlerin kompartımanındaki piyanoyu keşfeder ve başına oturduğu anda muhteşem bir şekilde çalmaya başlar. Piyano çalmayı profesyonel olarak bilenler piyano sahnelerini abartılı bulmuş. Ama filmde, masalsı bir anlatım sağlamak için birçok abartılı sahne mevcut. 1900'ün piyanodaki dehası sadece gemiden ibaret olan hayatına da yansır. Kaptan ona bu yaptığının kurallara aykırı olduğunu söylediğinde hayranlık dolu bakışlar arasında "Sıçarım kurallara!" diye bağırır.

1900, geminin içindeki hayatından memnundur. Ama bir gün konuştuğu bir adamın anlattıklarıyla içine bir ateş düşer: Bu zamana kadar okyanusun hep içinde olmuştur ama onu gerçekten duyamamıştır. Bir gün gemiden inmeye karar verir, merdivenin yarısına gelir ama sesleri biraz dinledikten sonra şapkasını denize atarak gemideki arkadaşlarının şaşkın bakışları altında geri döner. İlk görüşte âşık olduğu kadının adresini bildiği halde gemiden bir daha çıkmaz. Yıllar sonra gemi dinamitlerle patlatılacağı zaman Max'in dil dökmelerine rağmen kararından dönmez.

Seçme İkilemi


Filmde en çok dikkat çeken nokta, 1900'ün gemide kalmayı seçmesi. Filmin son sahnesindeki etkileyici replikleri dinlerken aklıma direkt Renata Salecl'in Seçme İkilemi kitabı geldi.

Max ile 1900'ün son konuşmasında, 1900 arkadaşına neden gemiden inmek istemediğini şöyle açıklar (Ekşi Sözlük'teki versiyonu aldım):

"Beni durduran gördüklerim değildi Max, beni durduran görmediklerimdi. Bunu anlayabiliyor musun? Görmediklerim. bu koca şehirde sondan başka her şey vardı, ama bir sonu yoktu. Görmediğim şeyse, bütün her şeyin nerde son bulduğuydu. dünyanın sonu. Piyanoyu ele alalım. Tuşlar başlar... tuşlar biter... Bilirsin ki onlardan seksen sekiz tane vardır, hiçbiri sana farklı bir şey söylemez. Onlar sınırsız değildir. Sınırsız olan sensindir. Ve bu seksen sekiz tuş üzerinde yapabildiğin müzik sınırsızdır. ben bundan hoşlanıyorum. Bununla yaşayabilirim. Kara... kara benim için fazla büyük bir gemi. Çok güzel bir kadın. Çok uzun bir yolculuk. Çok yoğun bir parfüm. Onun müziğini nasıl yapacağımı bilmiyorum. Bu gemiden ayrılamam ben. En iyisi yaşamıma burda nokta koymak. Bütün bu dünya nerede biteceğini bilmeden üstüne yükleniyor. Nerede sona erebileceğini bile bilmiyorsun. Yalnızca bunu düşünerek parçalanacağından hiç korkmadın mı?"

1900 seçme ikilemi yaşamıyor. Elbette bir seçim var ama elindeki mevcut seçeneği tercih ediyor, seçebileceklerine bakmıyor. Onu korkutan şehirde bizler her an bir şeyleri seçmekle karşı karşıya kalıyoruz. Ama Salecl'in kitabında belirttiği üzere, birçok konuda bizi bunaltacak kadar fazla seçenek var. Bunlar bizde hayatımızı istediğimiz gibi şekillendirebileceğimiz yanılsaması yaratıyor ama aslında kapitalist düzenin sunduğu boş seçeneklerden ibaret. Bizi sürekli daha fazla tüketmeye sevketmekten başka bir işe yaramıyor. 1900 aslında Amerika'ya ayak basmamakla seçme ikilemine ve kapitalizme karşı durmuş oluyor.

Sanat için sanat


Danny Boodman T.D. Lemons Nineteen Hundred belki kelime anlamını bilmiyor ama kapitalizmin yanıltıcı vahşi cazibesine hayır diyebilen örnek bir insan. Belki de bilmemesi böyle davranmasını olanaklı kılıyor. Gemide ölmeyi tercih etmesinden önce de çarpıcı birkaç hamlesi olmuştur. 1900 emeğinin kayda alınmasına da sinirlenir, onun dehasını tüm dünyaya elemanları tersler, bu melodinin sadece tek bir kişi için bestelendiğini ve sadece onun dinleyebileceğini söyler. (Max'e daha önce müziklerini nasıl kişiye özel bestelediğini anlatır ve bu, filmin en keyifli sahnelerinden biridir.) Daha sonra plağı sahibine teslim etmek ister, (daha önce babasıyla okyanus hakkında konuştuğu) kızla konuşmayı da başarır. Plağı teslim edemeyince kırıp çöpe atar. Daha sonra arkadaşı Max parçaları toplayıp yapıştırarak saklar.

Film bittiğinde insan düşünemeden edemiyor: Acaba dünyada hiç haberimiz olmayan, sanatı sanat olarak yaşayıp hayatıyla alıp götüren, kapitalizmin, patronların ve paranın kölesi haline gelmeyen 1900 gibi dehalar var mı?

Bir yıl boyunca dört gözle beklediğim film sonunda vizyona girdi ve izledim. İtiraf edeyim, heyecandan ve üzüntüden filmi ilk izleyişte sindiremedim. İkinci kez IMAX'te izleyeceğim. Özetle, seriyi utandırmayan, yüzümüzü kara çıkartmayan bir yapım var karşımızda.

Oyuncu seçimleri muazzam. Martin Freeman zaten dünyaya hobbit olarak gelmiş, hobbit olarak da yaşlanıyor. Sherlock'ta da, Hitchhiker's Guide to the Galaxy'de de adam hobbit. Çok da sevimli, yapacak bir şey yok. Rollerine cuk diye oturuyor. Aynı şekilde, Cate Blanchet da elfgillerden. Filmdeki her saniyesi büyüleyici. Lee Pace, burnu büyük Thranduil rolünde muazzam. (Yalnız Zaytung'un dediği gibi, elfler onca karışıklık arasında fönü nerede çektiriyor. Bu da benden: Cücelerin saçları savaş anında yüzlerini gözlerini kapatmıyor mu?)

Bu isimler zaten Hobbit serisi dışında da iyi iş çıkaran isimler. Gönüllerin Gandalf'ı Ian MacKellen'ı da eklemek lazım tabii. Ama maharetli insan rolündeki Bard, gitti vampir oldu, Thorin rolüyle ağır abi takılan Richard Armitage Into the Storm'da oradan oraya savruldu. (Yeri gelmişken: O da ne dandik filmdi!) Evangeline Lilly de zarafetiyle Liv Tyler'ı aratmıyor.


Sürprizbozanlar, elfler, cüceler


Filmi beğendim. Zaten Tolkien hayranları olarak Peter Jackson'ın köleleri olmuş durumdayız. Önümüze fırlattığı filmleri afiyetle yiyoruz. Kitabı uzun süredir okumadım ve ikinci filmi de bir süredir izlemedim. Kitabı satır satır takip edenler için elbette elf-cüce aşkı bazı ayrıntılar hayal kırıklığı. Ama bence kitabın ne kadar hayranı olsam da sinema başka bir sanat dalı ve burada en azından önceki işlerinden tanıdığımız yönetmenin ustalığını referans almak daha iyi.

Dr. Watson bakışı
Bu arada aşk demişken kitapta kendini hissettiren Galadriel ve Gandalf aşkının üstüne tanımam. Filmde Galadriel'in tüm gücü pahasına Gandalf'ı kurtarması ve bu uğurda Sauron'a kafa tutması paha biçilmezdi. Galadriel'in kendine göre ufak gelen büyücüyü kucağında taşıması, alnından şefkatle öpmesi ve onu kendine getirmesi, Gandalf'ın gözlerinde aşkla bakmasına rağmen sizli konuşmayı sürdürmesi tek seferde sindirilecek türden anlar değil.

Ateşli ejderhamız Smaug'a filmin en başında veda ediyoruz. Direkt girişten basıyor yönetmen aksiyonu. Ama yorgan gidince kavga bitmiyor, aksine kızışıyor. Ortada sayılamayacak kadar çok altın ve mücevher var. Elfler sadece atalarından kalma mücevherleri istiyor. Thorin hepsi benim diye tutturuyor. Bilbo zaten en değerli taşı cekette saklıyor (ama onun niyeti iyi, barış elçisi oluyor sonra.) İnsanların yurdunu Smaug mahvetmiş, onlar da sadece başlarını sokacak yuva ve bir lokma ekmek derdinde. Orklar zaten Allah'larından bulsunlar, olayları pislik ve iğrençlik. İğrenç demişken, o yalaka ve ikiyüzlü Alfrid'i ne Smaug yakabildi ne orklar dilimleyebildi, ona yanarım.

Elbette filme adını veren savaşın sahneleri de unutulmaz olmuş. Cüceler kendilerine gıcık ettirmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Öyle ki, Thorin doğru yolu bulduktan sonra bile sinirim yatışmadı, hal böyle olunca öldüğünde üzülemedim. Bence en üzücü sahne savaşın sonundaki zayiattı. Elf ordusunun düzenlenişi muazzamdı. Tharanduil'in sonunda hüzünlenmesi iyiydi de sadece tek noktaya takıldım. Yeşilçam yapımı misali, başta Tauriel'e "aşkın gerçek değil" diye çıkışıp sonda "gerçekti, gerçekti" diye U dönüşü yapmayaydı daha iyiydi sanki. Neyse onu da elf ordusunun telef olmasının verdiği üzüntüyle hassaslaşmasına bağlayayım.

Filmin sonunda Bilbo evine dönüyor ve olay tekrar Yüzüklerin Efendisi'ne bağlanıyor. Böylece insanın içinde Yüzüklerin Efendisi aşkı yeniden depreşiyor. Peter Jackson belki durmaz, Silmarillion'u da çeker, ne dersiniz? O zamana kadar acımı yüreğime gömmek zorundayım. Ardından Sherlock'un son bölümünü izleyip izlenecek dizi bırakmadığım için de kendimi ayrıca tebrik ediyorum.
Tam Dünya Tiyatrolar Günü arefesinde, tesadüfen Tootsie'yi izlemek geldi içimden. Gülüp geçeceğimi düşündüğüm filmde biraz eleştirel bir yön bulacağımı ummamıştım açıkçası. Filmi incelemek niyetinde değilim, 1982 yılından beri epeyce hakkında yazılıp çizildiğini tahmin ediyorum. O yüzden kendimce eleştirel olan bu yöne biraz değineceğim.

Filmi açar açmaz bir tiyatro sahnesiyle karşılaşıyoruz. Kendisiyle çalışılmasının zor olduğuna dair adı çıkan Michael Dorsey işsiz kalır ve görünüşe göre New York sınırlarında iş bulma şansı kalmamıştır. Çaresizlikle gözünü karartır ve huysuz, orta yaşlı bir kadın kılığına girerek bir pembe dizinin seçmelerinden geçmeyi başarır. Her gün yayınlanan dizide, doğaçlama çıkışlarla kendini gösteren Michael, kadın haliyle Dorothy fenomene dönüşür. Uyarlaması Şabaniye'den de hatırlayacağımız üzere iki ayrı kişi olarak hayatını sürdürmeye çalışması zordur, işler bir süre sonra sarpa sarar.

Cinsiyet rolleri hakkında esprili sahneler yer alsa da dediğim gibi benim dikkatimi çeken, 1982 yılında Amerika'da sanatçıların yaşadıkları zorlukların günümüzden farklı olmadığıydı. Michael'ın huysuzluğunun iş bulmasına engel olduğu doğru ama işini iyi yapan, kusursuzluğu arayan sanatçılarda haklı olarak bulunabilecek bir özellik. Bunu Michael'ın pembe dizi seçmelerine katılmak isteyen Julie'yi çalıştırdığı sahnede de görebiliriz. Daha sonra aynı rolü kadın kılığında kendi daha başarıyla sergileyerek alır. Ama işler çok fazla karmaşık hale gelince sırrını açıklaması gerekir. Bunu bile "Ben aslında erkeğim" diye kestirip atmak yerine, dizinin canlı çekildiği bir bölümde doğaçlama bir performans ve uygun bir senaryoyla gerçekleştirir. Yani tam bir profesyonel gibi davranır. Bu, yine de işten kovulmasına engel olamaz.

Dustin Hoffman, Dorothy rolünde gerçekten harikalar yaratıyor ve film zamanında 10 Oscar ödülüne aday gösterilmiş. Aslında hafif, kafa yormayan, izleyip unutmalık bir yapım. Ama oldukça gerçekçi ve biraz buruk sonuyla kafamdaki soru işaretleri kalıyor: Gerçek bir sanatçı zorluk çekmeye mahkûm mu? Ekmek her zaman aslanın ağzında mı?
To Kill a Mockingbird, Türkçe adıyla Bülbülü Öldürmek Harper Lee'nin kaleme aldığı kitap ve bu kitaptan uyarlanan film. "Mockingbird" aslında bülbül değil alaycıkuş adı verilen bir kuş. Ama filmde verilmek istenen anlamı karşılıyor. Bu yazıda kitabı değil filmi ele almaya çalışacağım.

Filmin yönetmeni Robert Mulligan. Dönemin karizmatik ve yetenekli (ayrıca daha sonra değineceğim üzere karizmatik) yıldızı Gregory Peck avukat Atticus Finch rolünde, Mary Badham kızı Scout, Philip Alford oğlu Jem rolünde karşımıza çıkıyor. Tabii bir de Robert Duvall var ama onun rolü sürprizli.

Film, Scout'un ağzından küçük bir kız naifliğiyle anlatılıyor. Atticus Finch, haksız yere tecavüzle suçlanan siyah bir adamın avukatlığını yapıyor, sürekli "iki çocuğun var" hatırlatmasına maruz kalsa da davasından ve adaletten vazgeçmiyor. Scout'un gözünden anlatılan hikayede babasına olan hayranlığını, yetişkin halindeki dış seste de bulmak mümkün. Ama baba da baba yani...



Özel Sahneler


Dikkat, sürprizbozan çıkabilir!

Film tatlı tatlı iki saat sunarken tarihi sahnelere de imza atıyor. Buradaki rolüyle Oscar'ı kucaklayan Gregory Peck'in payı epeyce büyük elbette. Bir de bizi o yıllara götüren, lastikten salıncalarda sallanan, perili ev tarzı şehir efsanelerinin peşine düşen üç çocuğun (Scout, Jem ve komşuları Dill'in) bütün siyasi ve ekonomik şartlara rağmen neşelerini izlemek de oldukça keyifli.

Filmde kendimce üç özel sahnem var.

Birincisi, Scout'un babasını ve siyah tutuklu Tom Robinson'ı kurtardığı sahne. Öncelikle, Atticus'un nasıl bir baba olduğundan bahsetmek gerekir. Çocukların annesi yok ve oldukça sevecen siyah bir bakıcıları var. Atticus, dört dörtlük bir baba profili çizer. Tok sesiyle çocuklarının sorularını onları doyuracak şekilde cevaplar, ekonomik sıkıntılara rağmen çocuklarına kaliteli zaman ayırmayı ihmal etmez, bir yandan da çocuklarını çok sevmesine rağmen suçsuzluğuna inandığı bir adamı savunacağı bir davayı almaktan çekinmez. Scout'a devamlı olarak başkalarıyla empati kurmasını, kendini onların yerine koymadan tam olarak anlayamayacağını öğütler.


Ve filmin ortalarında gözleri dolduran sahne gelir: Tutuklu Tom Robinson bölge hapishanesine getirilmiştir. Atticus Finch olası linç girişimlerini önlemek için tam hücrenin önünde oturmaktadır. Yöre halkı gelip Atticus'ın etrafını sarar. Atticus sağlam iradesinden, kararlılığından hiçbir şey kaybetmez. Ama hesaba katmadığı bir şey olur; bakıcılarına bıraktığı çocukları Dill'le birlikte kaçıp yanına gelmiştir. Üç çocuğa zarar gelme olasılığına karşı Atticus'un gözlerinde endişe belirir ama Scout duruma el koyar. Kalabalığa doğru döner, (paraları olmadığı için tahıl ürünleriyle ödeme yapan) komşusuna selam vererek oğlunun halini hatrını sorar. Adamın nefret dolu bakışları bu dostane yaklaşımdan sonra yumuşar, "iyi" der ve Scout'un selamını ileteceğini söyler. Kalabalık sessizce dağılır.

İkincisi, filmi izleyenlerin internette yaptığı yorumlardan anladığım üzere ortak bir sahne. Tom Robinson'ın savunmasının yapıldığı mahkeme salonunda beyazlar alt katta, siyahlar üst katta konumlanmıştır. Mahkeme salonuna yalvar yakar giren çocuklar da üst katta, rahibin önünde yerlerini alır. Üst kat, savunmayı soluksuz izler, jüri olumsuz oy verir, hakim mahkemeyi erteler. Yine de üst katta umut vardır çünkü Atticus, Tom Robinson'ı savunmaktadır. Alt katta herkes çıkar, en sona Atticus kalır. Bütün siyahlar saygıyla ayağa kalkar ve rahip, Scout'u aynı şeyi yapması için nazikçe uyarır: "Ayağa kalkın, babanız geçiyor."

Sahneyi buradan seyretmeniz de mümkün: http://www.youtube.com/watch?v=q7CX_5D6y6E



Üçüncüsü, Atticus'ın Tom Robinson'a karşı suçlamaları dinlediği ve haksız çıkardığı, müvekkilini savunarak serbest bırakılması gerektiğini savunduğu sahne. Yedi sekiz dakika kadar süren bu sahne tek seferde çekilmiş. Başta Gregory Peck'in gerçekten avukat olduğunu düşünüyorsunuz ama fazlasıyla iyi bir oyuncu olduğunu öğreniyorsunuz. Bu sahneyi 12 Angry Man'la kıyaslayarak hafif bulan çok kişi olmuş ama bence tamamen bir dava üzerinden ilerlememesi, çocuk gözünden anlatılması ve Atticus'ın karakterini iyice gözler önüne sermesi açısından oldukça doyurucu.

Hazır sürprizbozanlardan gidiyorken, Robert Duvall'ın sürprizli rolünü de açıklayayım: efsanelerin kahramanı Boo Radley. Çocukların çok korktukları, bir o kadar da merak ettikleri gizemli komşuları Boo da belli ki onları merak etmiş ve sevmiştir. Ara ara evinden ağaç kabuğuna küçük hediyeler koyan Boo, filmin sonunda çocukların hayatını kurtararak onlara ve Atticus'a en büyük hediyeyi de vermiş olur. Filmdeki "mockingbird"den kasıt da Boo Radley'dir. Bülbülü öldürmek günahtır, yargısız infaz da öyle. Maalesef, Tom Robinson Boo kadar şanslı değildir, ikinci kez mahkemeye çıkmadan önce (şaibeli bir şekilde) kendini öldürür ya da öfkeli halk tarafından öldürülür.


Gregory Peck


Rolünün hakkını veren Gregory Peck'ten bahsetmemek olmaz. Eskilerin bu aktörünü özellikle ayrı tutuyordum. Hakkında biraz araştırma yapınca çok sevindim çünkü tam bir aktivist çıktı! Kendi filmleri arasında en sevdiği Bülbülü Öldürmek olan Peck, bu rol ona teklif edildiğinde seve seve kabul etmiş. Filmdeki Atticus'un 30'lu yıllarda davayı kabul etmesi gibi, Peck'in 60'lı yıllarda bu rolü kabul etmesini de cesaret işi sayabiliriz. Ayrıca, Peck istemediği hiçbir rolde oynamamış ve tıp dersleri almış ilginç bir aktör. (Onu ilk olarak Mengele rolünde olduğu The Boys from Brazil, daha sonra romantik komedi Roman Holiday'de izlemiştim.)

Adına sadece filmlerde değil film, sanat, hatta kanser ve AIDS topluluklarında rastlıyoruz. 1980 yılında Crysler şirketinde 600.000 kişinin işinden olması tehlikesine karşı ücretsiz olarak TV satışlarını yapmış. 1968 Oscar'nın tarihini Martin Luther King'in öldürülmesi dolayısıyla ileri bir tarihe aldırmış. Martin Luther King'le birlikte yürüyüş yapmış. Üniversitede sırtını incitmesi sayesinde II. Dünya Savaşı'nda askerlik yapmaktan kurtulmuş. Savaş karşıtıymış, oğlunun savaşta yer almasına onay verse de Vietnam Savaşı karşıtları arasında yer almış. Gey ve lezbiyen haklarını savunmuş. 1997 yılında alakalı bir birlikte sunuculuk yaparken şöyle demiş: "Bu kadar haklı ve basit bir şeyi savunmak zorunda kalmak bana öyle saçma geliyor ki..." Nükleer silahlara ömür boyu karşı çıkmış ve On the Beach (Kumsalda) filminde de bu sebeple yer almış. 

"Yaşadım!" dediğinde bu sözcüğün en fazla hakkını verecek insanlardan biriymiş Gregory Peck...

Ayrıca, Scout rolündeki Mary Badham'la arkadaşlıkları sürmüş ve Peck vefat edene kadar birbirlerine filmdeki isimleriyle hitap etmeyi sürdürmüşler.



Bülbülü Öldürmek, bir dönemi yansıtması ve ırkçılığa karşı, empatinin yanında duruşu, çocuk yetiştirmenin en iyi örneklerinden biri olmasıyla kayda değer bir film. Ama şu da var ki filmin savunduğu değerler bugün hala güncelliğini koruyor. Biz ve onlar diye ayrılmaya çalışılan bir toplumda herkesin birbirini tanımaya, kendini başkasının yerine koymaya hakkı ve ihtiyacı var.