Keyifli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Keyifli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster


Arjantin yapımı bir film izleyip Türkiye'de çekilmişçesine kendimle bu kadar özdeşleştirebileceğimi düşünmemiştim. Aldığı ödülleri de IMDB 250'deki sırasını da hak eden bir film Relatos Salvajes, aslında Vahşi Öyküler ama bizde Asabiyim Ben. Filmin genelinde bir asabiyet olsa da altı öyküden oluşmasından dolayı bence isminde öykü geçmesi daha isabetli. O kadar yoğun ve keyifli bir filmdi ki film bittikten sonra altıdan fazla hikaye izlediğime emindim.

Süprizbozanlara başlayayım. Yalnız izleme niyetindeyseniz direkt son cümleye geçin. Cidden hiç habersiz izlemekte fayda var.

İntikam gerekirse buz gibi yenen bir yemektir


Gerçi ilk hikayenin sürprizbozanlık bir hali kalmadı, sosyal medya kanallarında epeyce paylaşıldı. Gabriel Pasternak ona kötü davranan herkesi hediye biletlerle bir uçağa toplar. Yolcuların fark etme anı oldukça eğlenceli. Gabriel intikamda sınır tanımayarak uçağı anne babasının üstüne indirir. Yalnız Gabriel'in kendini kabine kilitlediği bu öyküden sonra Germanwings olayı meydana gelince, film başka türlü adını duyurmuş oldu.

Öldürmek ya da Öldürmemek... 


İkinci öyküde ücra bir restorana bir adam gelir. Garson kız bu mafyatik adamı tanır çünkü ailesinin felaketine neden olmuştur. Genç kadınla birlikte çalışan daha yaşlı aşçı kadın, adamın yemeğine fare zehri katmayı önerir. Garson kadın cesaretini toplamakta zorlanır, etik sorular aklına üşüşür. Ama aşçı kadın adamın yemeğine fare zehrini çoktan katmıştır. Adam bana mısın demez. O sırada oğlu da gelir. Garson kadın oğlanın hiçbir suçu olmadığını söyler, aşçı kadın büyüyünce o da babasına benzeyecek der. Garson kadın dayanamaz ve yemeği oğlanın önünden çekmek için olay çıkarır. Adam onun gırtlağına yapışır, aşçı kadın mutfaktan kocaman bir bıçakla gelerek adamı delik deşik eder. Çocuk kusarak kurtulur, garson kadın yırtar ve aşçı kadın tutuklanır.

Direksiyona geçince canavarlaşan insanlar


Üçüncüsü dünyanın birçok yerinde anlaşılmayacak bir öykü ama Türkiye için oldukça gerçekçi. Yol vermeme üzerine büyüyen bir kavga. Şehirli bir adam şehir dışındaki bir yolda kasabalı bir adamın kullandığı arabanın arkasına takılır. Selektör ve kornayla yol ister ama ne sağlamasına ne sollamasına müsaade vardır. Şehirli adam sonunda öndeki adamı geçer, geçerken hareket çeker. Talihsizlik bu ki adamın tekeri patlar ve kasabalı adam şehirli adamın tepesine çökelir. Şehirli adamın aradığı yol yardımı da polis de etrafta görünmemektedir. Epey bir mücadeleden sonra nehre doğru yuvarlanan araçlar, adamların sonu olacak bir yangın, neler var neler.

Yaşar ne yaşar ne yaşamaz


Favori bölümüm dördüncü öykü. Yine dünyanın birçok yerinde anlam verilemeyecek olan bu öyküde, sakin sessiz bir vatandaş var. Kızının doğum günü için pasta alıyor, kazıklanıyor. Pasta alırken arabası çekiliyor. Otoparka gidip görevliye derdini anlatmaya çalışıyor. Arabasını işaretli olmayan yere koyduğunu söylüyor ama ikna edemiyor. Arabaya da bir sürü para bayılıp trafiğe takılıyor. Eve gidince kızının doğum günü bitmiş bile. Konuklar dağılıyor. Kızı surat asıyor. Karısından fırça yiyor. Daha sonra belediyeye gidip bir amirle görüşmek istiyor. Orada da eli kolu bağlanınca cama yangın söndürücüyle vuruyor. Gözaltından çıktıktan sonra arkadaşı ona işini de kaybettiğini söylüyor. O sırada karısı boşanma davası açıyor ve kızını da kaybetmenin eşiğine geliyor. Sebebi de öfkesini kontrol edememesi. Sonunda otoparkı havaya uçurduğunda rahatlamayacak Türkiye vatandaşı pek çıkmaz sanırım. Üstelik, bu gösterisiyle ailesinin de, ülkenin de, hapishanenin de göz bebeği olur.

Paran var, derdin var


Zengin bir adamın oğlu arabasıyla bir kadına çarpar ve onunla bebeğini öldürür. Baba, oğlunun suçunu örtbas etmek için evin hizmetlilerinden biriyle anlaşmaya karar verir. Bu aklı veren avukat, avukatın anlaştığı savcı ve herkesin anlaştığı hizmetli paranın kokusunu alınca akbabaya döner. Suçluyu açıklayacakları gün evin önüne protestocular gelir. Oğlanın vicdanı rahat değildir, sürekli "teslim olacağım" der ama anne onu tutar. Baba, etraftaki akbabalara para yetiştiremeyeceğini anlayınca oğluna "Git teslim ol" der. Etrafındakiler ona engel olur, pazarlığa oturup anlaşmaya varırlar. Hizmetliyi tam evden dışarı çıkardıklarında eşi ve bebeği ölen acılı baba adamın kafasını çekiçle parçalar.

Gelinle damadın arasına girilmez


Benim favorim değil ama diğer öykülerdeki o kadar ölüme rağmen filmin en kopuk öyküsü. Gelin, damadın düğüne gelen kadınlardan biriyle ilişkisi olduğunu öğrenir. Ondan sonra çıldırır. Çatıya çıkar. Ona güzel öğütler veren aşçıyla sevişir. O sırada yukarı çıkan damada yakalanır. Gelin, damada hayatını nasıl mahvedeceğini haykırır. Düğün salonuna inerler. Gelin iyice çıldırır. Damat sinir krizine girip ağlamaya başlar. Kayınvalide cinnet getirip geline saldırır. Daha neler neler... Sonra damat, bu sefer kendi sinir krizi geçiren geline elini uzatır, gelin o eli tutar ve anne babaların şaşkın bakışları altında barışırlar. Herkesin önünde sevişmeye başladıklarında davetliler nasıl kaçacaklarını bilemezler.

Profesyonel oyunculuklar, çekimler ve tam altı senaryo ile bence mutlaka izleme listenize eklemeniz gereken bir film.

Basit ve etkileyici bir bilimkurgu olan Time Lapse, gerilim yaratmak için efektlere ihtiyaç duymamış, tanınmayan ama başarılı oyuncularla işi kotarmış. Filmi izlerken bir yandan onu keşfettiğime sevindim, bir yandan da Türkiye'de böyle düşük bütçeli bir bilimkurgu neden çekilemiyor diye kendime sordum durdum.

Biraz sürprizbozanlı bir şekilde başlayayım. Birlikte yaşayan üç arkadaş (bu kısmı klişe: iki erkek -biri efendi ve biri piç-, bir kadın) ortadan kaybolan komşularının evinde bir fotoğraf makinesi buluyorlar. Başta bu kadar kocaman makine ne ola ki diye bakarken bunun aslında yirmi dört saat sonrasını çeken bir makine olduğunu fark ediyorlar. Elbette heyecan yaratan bir gelişme bu.

Komşunun cesedini bodrumda buluyorlar. Nasıl öldüğünü anlamıyorlar. Zaman makinesinden mi kaynaklanıyor yoksa başka bir kaza mı, cinayet mi derken kapıyı adamın üstüne kapatıp makineye odaklanıyorlar. Her gün fotoğraf almak hoşlarına gidiyor. Ta ki, o fotoğraflar hoşlarına gitmeyecek bir hal alıncaya kadar. Ne olursa olsun kendilerini o fotoğrafı oluşturmak zorunda hissediyorlar.

Bir süre sonra hinlikler de baş gösteriyor tabii. Jasper (piç olan) bunu tazı yarışı sonuçlarını kendine iletmek için kullanıyor. Sürekli kazanması bahisçisinin gözünden kaçmıyor. Bir o, bir de onun korumasıyla başları belaya giriyor. Onlardan zar zor kurtulmayı başarıyorlar. Komşuyu merak eden bir arkadaşını da öldürünce bodrumdaki cesetler üçe çıkıyor.

Finn ve Callie güzel bir ilişki sürdürüyorlar gibi ama klişe bu ya, kızın Jasper'la da ilişkisi olduğu ortaya çıkıyor. Başta tek bir fotoğraf gören Finn bunu tek seferlik bir şey sanıyor ama odaya ilk geldiklerinde eksik olan fotoğrafların hepsi meğerse ikilinin sıcak anlarını çekmiş. Kızın fotoğraf makinesini herkesten önce keşfettiğini öğrenince aklıma şu soru geliyor: Fotoğraf makinesi önünde sevişmek zorunda mıydınız?

Filmin sonunu söylemeyeyim, biraz şaşırtmalı. Böyle yavan anlattığıma bakmayın. Son dakikaya kadar seyirciyi geren bir kurgu var. Ayrıca zaman kayması konusunda bol efektli, birbirine benzer filmler arasından bence sıyrılmayı başarıyor ve izlenmeyi hak ediyor.

Wild (Yaban), Cheryl Strayed'in hayatından uyarlanmış bir film, başrolünde de Reese Witherspoon var ve neredeyse bütün filmi sırtlıyor. Adından ve görselden de anlaşılacağı üzere, Amerikalı kadının tek başına doğa yolculuğunu anlatıyor. Sürprizbozanlarla devam edeyim.

Açıkçası daha vurucu bir yolculuk ve daha feminist bir film beklemiştim. Ama film sakin bir çizgiyi benimsemiş. Cheryl annesini kaybettikten sonra kendini toparlayamamış bir kadın. Her gün kafayı bulup kocasını başka erkeklerle aldatıyor. Kocası keşfediyor ve boşanıyorlar. Cheryl de tek başına zorlu bir doğa yürüyüşüne çıkmaya karar veriyor. Zihninde annesine dair anıları uçuşuyor, zaman zaman yürüyüşü bırakacak gibi oluyor ama kendini zorluyor. Bu arada belirtmeden olmaz; Kocasından ayrıldıktan sonra "başıboş, avare" anlamlarına gelen "Strayed" soyadını da kendisi seçiyor. Hayattan o kadar umutsuz halde.

Daha ıssız bir güzergah beklemiştim ama belli mesafelerde gezginlerin not bıraktığı defterler ve emanetlerini toplayıp yiyecek içecek tedarik edebilecekleri ve dinlenebilecekleri binalar bulunuyor. Yolda tek başına kalmadığı da oluyor, başka gezginlerle de karşılaşıyor. Ama Cheryl Strayed çok geçmiş bir zamanda bu işe girişmemesine rağmen, kadın gezginler yok denecek kadar az. O yüzden onun bu çabası diğer gezginler arasında oldukça dikkat çekiyor.

En baştan beri her an bırakacak gibi olsa da, yiyecek ve içeceksiz kalsa da, ayakkabısı ayağını vursa ve çantası vücudunu yara bere içinde bıraksa da uzun yürüyüş yolunu tamamlamayı başarıyor. Film onun bu başarısıyla ve kendiyle barışmasıyla bitiyor. Açıkçası bana bir "eee?" tepkisi verdirdi. Açıkçası bir Emma Gatewood etkisi beklemiştim. (Hollywood yakında onu da keşfeder, bol Amerikan sosu katar ve bize yedirir.)

Emma Gatewood'u 5Harfliler'de Kiraz Akın'ın yazısında keşfettim. Gatewood öyle 1100 mil (1700 km) değil 3500 km'yi yürümeyi göze alıyor. Geride Cheryl'den daha fazla bırakacak şeyi var: İlgilenilmesi gereken bir çiftlik, şiddet gösteren bir koca, on bir çocuk ve yirmi üç torun. On dört eyaletten geçen bu dağlık yolda vahşi hayvan namı yok yok. Üstelik filmin geçtiği dönemden çok daha önce. Tek başına böyle bir yola çıkan kadını bırakın, evde söz sahibi olan kadın bile parmakla sayılır. Emma birden karar verip kimseye haber vermeden 1954'te yola çıkıyor. Ama ilkinde hazırlıksız yakalanıyor. Gözlükleri kırılınca neredeyse hiçbir şey göremiyor. Görevliler onu geri gönderiyor ve birkaç gün sonra evinde hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam ediyor.

Kafasına koymuş bir kere... 1955'te yine neredeyse hazırlıksız bir şekilde yürüyüşe çıkıyor. (Ne çadırı ne haritası var! Kendi kadar çantasına her şeyi dolduran Cheryl'den çok farklı.) Yanında biraz yiyecek, biraz da nasılsa birileri karşıma çıkar umudu. Gansterler, çıngıraklı yılanlar, kasırgalar. Bu yol tam 146 gün sürüyor. Bu arada onu görenler basına haber vermiş bile. Tam bir Süper Babaanne vakası oluyor. O yolu yürüyen ilk kadın olma unvanını da göğüslüyor. Bunu bir kere yaptığını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz çünkü iki kere daha yapıyor! (O arada ona kötü davranan otuz yıllık kocasını da bir güzel boşuyor.)

Belki de Emma Gatewood'un hikayesini okuduktan sonra Wild filmi bana biraz yavan geldi. Yoksa böyle bağımsız çabaların iyisi kötüsü olmaz. Her gün on saat oturduğum yerden bunları yazmak zaten bütün o kadınlara haksızlık olur. Kim bilir, belki bir gün ben de Güney Asya yollarını böyle kat ederim... Belki de Emma gibi "haydi" değil de "belki" dediğim için oturmaya mahkum olurum, kim bilir!

1993 yapımı Jurassic Park filminin 80'li yıllarda doğmuş çocuklarda etkisi büyük. Günümüzde diriltilmiş tarih öncesi dinozorlar, kaçışan insanlar... Ama benim için yeri çok daha ayrı. Çünkü sinemada izlediğim ilk film. Yaş dokuz. Haziranda kardeşim doğdu, o yüzden annem evde. Babamla Kadıköy minibüslerine atlıyoruz. O yaşta Kadıköy nasıl uzak benim için. Bir de araba tutuyor. Midem bulanmasın da film zehir olmasın diye ağzımdan nefes alıyorum (ve araç tutmasının orta kulak dengesiyle alakalı olduğunu ilk kez o zaman keşfediyorum. İşe yarayan bir yöntem, tavsiye ederim.) Film o sırada kapalı gişe oynuyor. Sinemaya geldiğimizde ancak en öndeki sırada yer bulabiliyoruz. İki saat boyunca dinozorlar üstüme üstüme geliyor ve ben heyecanla dört köşe oluyorum.

Ondan sonra gelsin dinozor dergileri ve maketleri. Neredeyse bütün dinozorları isimleri, boyutları ve beslenme şekilleriyle ezberliyorum. (Maketi tamamlayamamıştım. Kimi parçaların olduğu dergi bakkala gelmedi. Sonra da dinozor furyası bitti zaten.) T-Rex gelirse beşinci kata ulaşır mı ulaşmaz mı onu bile hesapladığımı hatırlıyorum. Daha sonra göktaşı bir yana, evrimle canlıların hayatta kalma olasılıklarını artırmak için gitgide küçüldüğünü öğreneceğim tabii ama Kadıköy'ün bile uzak geldiği bir yaştayım o sırada. Jurassic Park'ın devam filmlerinden bahsetmedim fark ederseniz. Onlar bende böyle bir etki bırakmadı. Hatta sinemada mı televizyonda mı izledim, onu bile hatırlamıyorum.

Peki, özünde yine bir devam filmi olan Jurassic World'de beni heyecanlandıran neydi? Öncelikle, IMDB puanı 3D aksiyonlarında başta heyecanlı kullanıcılar tarafından şişirilir ve sonra aklı başında izleyiciler tarafından düşürülür. Bu film daha en baştan iddiasız bir puanla başladı ki o heyecanlı kişilerin bile kaldıramayacağı kadar klişeler yumağıyla karşılaşacağım belliydi. (Ayrıca öncekilerde yönetmen koltuğunda olan Steven Spielberg bu sefer sadece kaymağını yiyeyim demiş ki adı "executive producer" olarak geçiyor.) Beni heyecanlandıran şey, dinozorları son teknolojiyle bezenmiş bir şekilde üç boyutlu izleyecek olmaktı. (Üç boyut konusunda daha hiç kimse türünün ilk örneği olan, 2009 yapımı Avatar'ı geçemedi ya neyse.) Konu açısından bakarsanız tam bir fiyasko olan film, efektler ve üç boyutlu seyir açısından oldukça tatmin edici. Bir de web sitesinin hakkını yememek lazım. Öncesini görmedim ama film sinemalara gelmeden park kameralarından gayet keyifli bir ortam varmış. Film vizyona girdikten sonra bakanlardanım. Herkes bir yerlere koşuşturuyordu. Gerçekten yaratıcı bir çalışma.

Kaslı ve dinozorlu
Filmi izledikten sonra rastladığım Zaytung yazısı aslında filmle ilgili düşüncelerime büyük ölçüde tercüman olmuş: http://zaytung.com/blgdetay.asp?newsid=281555 Amerikalıların klişeler konusunda gözü neden bu kadar dönüyor anlamadım. Aşırı kuralcı ve kariyer delisi teyze, "fedakar kaslı" alfa erkek/eski sevgili, dinozorlara meraklı küçük kardeş, kanı beyninden başka yere akan bir ergen, uzaktan ağlaşan ve boşanma arefesindeki ağlak anne baba. Sürprizbozan vermeye gerek yok. Kuralcı teyze kurallarından vazgeçip yeğenlerine sahip çıkıyor, eski sevgiliyle barışıyor. Eski sevgili de herkesi kurtarıyor, bir yerde kadına sen otur oturduğun yerde diyor. Abinin ergenlik hezayanları son buluyor, kardeşine sahip çıkıyor. Anne baba muhtemelen boşanmaktan vazgeçiyor. Şaşırdık mı? Ben zerre şaşırmadım. Unutmadan, millet can derdindeyken adrenalinden kavrulan eski çiftimizin öpüşme sahnesi de eksik değil elbette.

Siz en iyisi konusu sallayın ve dinozorlara bakın, gerçek başrol onlar. Dinozorlar sert görünüşleri altında aslında munis canlılarmış ama biz kıymet bilememişiz. Sürprizbozan şimdi olabilir. Bir park açtık ama insanların ilgisini çekelim deyip her canlıdan bir kuple katarak dinozor ötesi bir şey yaratmak ilginç. Adı, çoluk çocuk kolay söylesin diye Indominus Rex. Bir de kocaman ki sormayın. Sosyalleşmediği için de biraz asosyal. Öyle sadece acıktığı için avlanma yok, keyif için bütün otobur dinozorları öldürüyor. Zeka onda, kandırmak onda, kamuflaj onda, termal ısının olduğu yere koşma onda. Her ne hikmetse başrol oyuncularını öldüremiyor, neyse... Herkes dinozorlarla lay lay lom modunda. Otobur dinozorlarla kanka olunmuş, etobur dinozorlarla gösteri yapılıyor falan filan. Kibirli teyze o koca dinozoru göremediği için işler çığırından çıkıyor. Dinozorlar da insanlar da çil yavrusu gibi dağılıyor. Önce onu öldürücü olmayan silahlarla yakalamaya çalışıyorlar, tabii ki bunlar sivrisinek kadar bile etki etmiyor. Daha sonra öldürücü silahlar da etki etmiyor.

Filmin velociraptor'ları da bir değişik. Dört tane, isimleri var, kendilerini kedi gibi sevdiriyorlar. Alfa diye bizim kaslıyı bilmişler. (Kaslı dinozorlarla karşılıklı saygı esasını benimsemiş.) Ama indominus rex onlardan da bir parça gen taşıdığı için aralarında sıkı bir muhabbet olur. Etobur olmasına rağmen aynı zamanda vefakar ve cefakar olan velocraptor'lar kaslıya ihanet etmez, hatta başroldeki dörtlüyü koruyup kollar. Ekşi Sözlük'te film hakkında koalisyon esprileri dönüyor. İzledikten sonra gayet isabetli olduğunu göreceksiniz. Tek başına bütün parkta dehşet saçan indominus rex bunlar benden diye emin olduğu velociraptor'ler tarafından rahatsız edilir, teyzenin kafeslerinden azat edip ortamlara salıverdiği karizmatik T-Rex'ler tarafından iyice hırpalanır ve ta denizin dibinden cinnet getiren bir mosasaur tarafından kıskıvrak yakalanıp suya çekilir (bu arkadaş dışında sudan anlayan dinozor yok. Yoksa iki velede çoktan el sallamıştık). Taraflar da üç tane, tesadüfün bu kadarı...

Sırf çocukluk anılarımızın depreşmesi adına, ilk filmden yirmi iki yıl sonra üç boyutlu olarak izlenebilecek bir film. Başyapıt değil ama paranıza yazık olmayacak. Bu arada Chris Pratt, sana iki çift lafım var. Komik çocuktan devam et, kendini kasa verme, tamam mı? Haydi size iyi seyirler.

Big Eyes (Büyük Gözler) Tim Burton'ın en son yönettiği film. Tim Burton'ın alıştığımız tarzından farklı olsa ve başyapıtlarından biri olmasa da biyografi niteliğinde izlenebilir bir film.

İzlenebilir olmasında oyuncu seçimlerinin etkisi büyük. Margeret Keane rolünde Amy Adams ve Walter Keane rolünde Christoph Waltz epey döktürüyorlar. Arada galeri sahibi Ruben rolünde Jason Schwarzman'ı da görüyoruz. Margeret Keane'nin hayat hikayesinin Vikipedi'de bile yazdığını göz önünde bulundurarak pek sürprizbozan uyarısı veresim yok.

Kadın sanatçının çilesi


Filme film olarak objektif bakamadığımı itiraf edeyim. Gerçeklerden yola çıkan bir film olmasına güvenerek kadın sanatçının çilesine odaklandım.

Bir izleyici olarak başlarda kararsız kaldığımı söyleyebilirim. Muhteşem eserler verip kendine değer biçmeme, sonra bir satışçıyla evlenip eserlerin pazarlamasını tamamen ona bırakma ve soyadıyla imza atma. Ama elbette günümüzde bile kadınlar için zorlu olan koşulların o zamanlarda bir kadın sanatçıyı nasıl bir umutsuzluğa sürüklediğini hesaba katmak gerektiğini fark ettim. Walter'ın da başta çabaladığını inkar etmemek gerek. Bazen çenesini bazen de çeşitli pazarlama tekniklerini kullanarak resimleri sanat pazarına sokmaya başarması aslında takdire şayan.

Margeret'ın, resimleri sükse yaratırken emeğinin takdirini toplamak istemesi çok doğal. Resimler soyaddan dolayı Walter'ın eserleri olarak tanınmışken sahtecilik suçuyla bütün şöhretlerini ve gelirlerini kaybetmesinler diye onun Margeret'ı "bunları ben yaptım" demekten alıkoyması bile bir nebze anlaşılır. (O sıralarda Margeret başka bir tarzla kocasıyla birlikte bir sergi açar ve yine onun eserleri beğenilir. Bunlar iri gözlü kadın ve çocuklar değil ince uzun kadınlardır genelde.)

Ama Margeret sesini yükselttikçe Walter'ın erkeklik egosu ağır basar. Walter'ın dilinden düşürmediği eski manzara resimleri de aslında ona ait değildir. Walter kudurup şiddet uygulamaya başlayınca Margeret önceki evliliğinden olan kızını da alıp hep hayalini kurduğı Hawaii'ye gider. Burada kendini toparlar ve Walter'a dava açar. Walter, Hawaii'deki mahkemede de satışçılık yeteneklerini kullanmayı dener. Ama yargıcın pratik bir fikri vardır: Herkesin içinde resim çizmelerini ister. Walter yok oram ağrıyor buram ağrıyor diye konuyu geçiştirmeye çalışırken Margeret gayet akıcı bir şekilde resmini yapar.

Margeret'ın sanatındaki değişim


Toplumun ve kocasının baskısından kurtulan Margeret'ın rahatlaması resimlerine de yansır. Daha önce hep ağlayan iri gözler çizen Margeret, gülen gözler çizmeye başlar. Bugün dünyaca tanınan bir ressam olmanın keyfini sürüyor. O kadar zorluk çektikten sonra elbette hakkı.

Çıkarılacak ders: Siz siz olun resimlerde önadınızı (ve belki soyadınızın baş harfini) kullanın. Soyadın sahipleneni çok oluyor. Emeğinizi kaptırmayın.

Türkçeye romantik bir şekilde Hayatın İçinden diye çevrilen The Station Agent, biraz yalnızlık, biraz arkadaşlık, bolca taşrayı anlatan olaysız, sevimli bir film. Bana aynı anda hem Anayurt Oteli'ni hem de Little Miss Sunshine'ı hatırlattı. (Anayurt Oteli mevzusuna döneceğim.)

Oyuncular arasında Game of Thrones'un biricik Tyrion'u Peter Dinklage, fena halde Till Lindemann'a benzettiğim Bobby Cannavale, Patricia Clarkson ve Michelle Williams var.

Taşrada yalnız bir cüce olmak


Finbar, kısaca Fin, birlikte çalıştığı, hayattaki tek arkadaşı vefat edince, birlikte çalıştıkları dükkanın binası da satılınca ondan miras kalan küçük bir taşra istasyon binasına taşınmak durumunda kalır. Fin'in tek isteği yalnız kalmaktır ama şansına yeni komşuları fazlasıyla arkadaş canlısı çıkar. Küçük bir kamyonda sosisli sandviç ve kahve tarzı atıştırmalıklar satan Joe, Fin'i görür görmez onunla kaynaşmak ister. Aynı zamanlarda, en yakın markete yürüyerek giderken oğlunun kaybı ve boşanmanın etkisiyle kendini resme vermiş ve dolayısıyla aklı yoldan başka yerlerde olan Olivia'nın arabası altında kalmaktan iki kere son anda kurtulur. Filmin olayı bu. Karakterleri yakından tanımak ve birbirleriyle ilişkilerine tanıklık etmek. Herkes çok sempatik olduğu için gözleriniz başka şey aramıyor.

Fin'in yalnız kalmak istemesi gayet insani. Ama özellikle taşrada onun cüce olması göze batıyor. Yolda yürürken, barda içki içerken, kütüphanede gezerken hep tacizkar bakışlara maruz kalıyor. (Bu arada küçücük yerde bile kütüphane var...) Filmin bir yerinde, çok içkiliyken daha fazla dayanamayıp bar taburesine çıkıp haykırıyor: "İşte buradayım, bakın bana!" İnsanların çoğu gözünü kaçırıyor, önüne bakıyor, bu açığa vurmadan utanıyor. Fin'in huysuzluk yaptığı Joe ise daha en baştan beri ona arkadaş gözüyle bakıyor, Olivia da aynı şekilde. Kütüphanede başta ondan irkilen Emily daha sonra onun kız arkadaşı oluyor.

Şuraya bir not düşeyim. Joe çok eğlenceli bir karakter. Tam mahallenin muhtarı. Zaten bir avuç insan olduğu için hemen herkesi tanıyor. Fin daha yeni gelmişken Oliva'nın onun evinden çıktığını görünce kapısına dayanıp koltuklardan birine yerleşiyor. "Seni seni" sırıtması altında "Ee, anlat bakalım" diyor. Bir ara da "Daha önce hiç, bir kadınla birlikte oldun mu?" diye soruyor. Evet yanıtı alınca da "Cüce miydi normal boyda mıydı?" diye soruyor. Fin'in cüceliğini vurguladığı tek yer burası.

Fin biraz da insanların tepkisinden korkarak kendini geri çektikçe kendine arkadaş ediniyor. Bunlardan biri de Cleo. Cleo, Fin'i sınıfında ikisinin de hayran olduğu trenler hakkında küçük bir konuşma yapmaya ikna ediyor. Sınıfta da dalga geçenler oluyor ama Cleo ona manevi destek veriyor, öğretmen de dalga geçen çocuğu sınıftan çıkarıyor. Fin'in etrafına ördüğü duvarlar her yeni arkadaşla birlikte biraz daha yıkılıyor.

Anayurt Oteli'yle karşılaştırmak


Aslında böyle bir karşılaştırma ne kadar doğru bilmiyorum. Birçok farklılığa rağmen taşrada geçmesi, baş karakterin yalnızlığı ve belki de tren muhabbeti bana Anayurt Oteli'ni hatırlattı. Aslında Zebercet aynı koşullarda yaşayan karakterler ama olay örgüsü çok farklı ilerliyor. Zebercet yalnızlığını hastalıklı bir şekilde yaşıyor. Hayatına kimseyi sokmuyor. Hizmetçi kadın uyurken ona tecavüz ediyor. Sonunda da Nurdan Gürbilek'in Yer Değiştiren Gölge'de belirttiği üzere, yaşamda bulamadığı anlamı ölümde bulmaya çalışarak intihar ediyor.

Bu noktada Fin (doğru sözcük mü emin değilim ama) daha şanslı. Onu hayata katmak isteyen ve onu bırakmayan samimi dostlar ediniyor. Hayatın anlamını ölmeden bulabiliyor. O tek arkadaşın kaybı Zebercet için yıkıcı olabilecekken Fin için mekan değişikliğiyle birlikte yapıcı oluyor. Filmin özeti aslında tek bir cümle. Tabutta Rövaşata'daki Mahsun'dan gelsin: "Ama arkadaşlar iyidir."
Amerikan aksiyon filmlerinin klişeleri bellidir, süprizbozan gerektirmez (ama film gerektirebilir): Şehri tehdit eden bir terörist vardır. Bu terörist siyah, Arap veya başka bir göçmendir. "Hain" planlarını harekete geçirmeden önce "kahraman" bir polis veya bir vatandaş onun planlarını suya düşürür. Şehir derin bir nefes alır.

Aslında böyle bir klişe deryasında tam tersini yapan bir filmin dikkat çekmemesi olanaksız gibi. ("Komşuyu sev değil komşudan kork" sloganını boşuna eklememişler.) Ama filmi diğer Hollywood yapımlarından farkı kılan tek şey bu değil. İki usta oyuncuya karşılıklı rol düellosu yaptıran casting başarısı da bu listeye eklenmeli.

1999 yapımı olan filmde karakterler başta oldukça sıradan. Michael Faraday oğluyla yaşayan dul bir baba. Eşi FBI'ın başarısız bir çatışması sırasında vurularak ölmüş. Bir gün arabayla evine dönerken bir çocuğun yolun ortasında yalpalarak yürüdüğünü görüyor ve hemen yardıma koşuyor. Çocuğun eli yanmış ama çok ciddi bir yara almamış. Hastanede çocuğun anne ve babasıyla tanışıyor. Daha sonra birlikte epey zaman geçiriyorlar.

Michael Faraday bir üniversitede öğretim görevlisi ve karısının ölümünden sonra yakın tarihteki terör olayları hakkında ders vermeye başlamış. Öğrencilerine bu olayları derinlemesine anlatıyor, onları olayların geçtiği yere götürüyor, sebep ve sonuç ilişkisini sorgulatıyor. Bir olay özellikle dikkat çekici. Onlarca kişinin hayatını kaybetmesine neden olan büyük bir bombalamadan sorumlu tutulan ve olay yerinde hayatını kaybeden 33 yaşındaki bir adamın çevresi tarafından sevildiğine ve o zamana kadar şüpheli bir davranışına rastlanmadığına değiniyor. Halkın güvende hissetmesi için bir isme ihtiyaç vardı ve o isim bu adama aitti. Fakat suçu gerçekten o mu işlemişti, yoksa arkasında başkaları var mıydı?

Şüphe demişken... Michael komşusunun ona anlattığı hikayeden şüpheleniyor. Buraya güya bir AVM'ye eklenti yapmak için gelmiştir. Ama Michael planlarda bir gariplik olduğunu fark ediyor. Şüphelerinin üstüne gidiyor, geçmişi kurcalıyor. Oliver Lang'in gerçek adının bu olmadığını, gençliğinde bir bombalama olayına karıştığını öğreniyor, Michael, eşinin arkadaşı olan bir ajandan da yardım almaya çalışıyor, bir kere de araştırma yaparken Oliver'a da yakalanıyor. Ama saf görünümlü aile her seferinde aksi yönde ikna edici argümanlar sunuyor. Michael kendi kız arkadaşını bile iddialarına inandıramıyor. Kadın daha sonra arabasıyla Oliver'ı takip edip şüpheli bir durum görünce Michael'ı arıyor ama kaderinde arabasının içinde ölü bulunmak vardır. Michael kahroluyor ama oğluyla tehdit etseler bile bu işin peşini bırakamıyor.

Filmde bize en büyük ipucu veren şey komşu Oliver'ın tekrarladığı bir söz: Tarih tekerrürden ibarettir. Michael oğlunu kurtarmak ve FBI merkezinin havaya uçurulmasını önlemek istiyor. Oliver'la birebir kavgaya girişiyor, ardından onlara ait bir beyaz minibüsün peşine takılıyor. Hesap etmediği bir şey vardır; bombanın kendi aracında olabileceğini düşünmemiştir. Kaçak göcek FBI merkezinin otoparkına dalıyorr. Peşinden gittiği minibüsün içi boş çıkıyor. Ajanlar oradaki tek kaçağın kendisi olduğunu söylüyor. Michael o sırada uyanıyor, bagajı açınca bombayı görüyor ama çok geç kalmıştır. Michael (ve geri kalan onca insan), muhtemelen Oliver'ın oğlunu yolda yaralı bulduğu anda hayata geçen bir komplonun kurbanı olur, ülkenin her yerinde üyeleri olan bir topluğun komplosu.

Olaydan sonrası tahmin edilebilir. Michael'ın olanlardan habersiz çocuğu akrabalarının yanına gönderilir. Lang ailesi Michael'ı anlatır, iyi bir komşuydu der. Öğrencileri son zamanlarda terör olaylarına takmıştı ve garip davranıyordu der. Zaten karısını da terör olaylarında kaybetmiştir ve psikolojisi hiç düzelmeyecek şekilde yara almıştır. Michael Faraday'in sonu anlattığı olaydaki adam gibi olur.

Özetle, film ilginç bir şekilde "beyaz" teröristlerin düzenlediği başarılı bir saldırıyla son buluyor. (Yönetmen ve senaristin yanı sıra bu filmde yer aldıkları için oyuncular da tebrik edilesi.) Film bittikten sonra kendimize şunu soruyoruz. Terör olaylarında bize gösterilen suçlu gerçekten suçlu mu yoksa kurban mı?
Birdman veya Cahilliğin Umulmayan Erdemi filmini vizyona girdiğinin ertesi günü seyrettim. Oscar tantanası bir yana, eski romanları anımsatan adı ve efekte, vurdu kırdıya dayanan Hollywood sinemasına eleştirel duruşuyla bile izlenmeyi hak eden bir film.

Sürprizbozan diyerek başlayayım ama film görünürde oldukça tahmin edilebilir, sıradan gibi görünüyor. Aynı ismi gibi. İlginçlik ve eğlence ayrıntılarda saklı.

Kamera çekimi


Filmin en dikkat çeken özelliklerinden biri kameranın kullanımı. Kamera seyircinin kendini ayrı bir karakter gibi hissetmesini sağlıyor. Bir bakıyorsunuz Riggan'ın peşindesiniz, bir bakıyorsunuz karakterlerin provasının ortasındasınız, bir bakıyorsunuz Sam ve Mike'ın öpüşmesini seyrediyorsunuz.

Bunun filmde karakterin seyircinin talebine inat Birdman 4'ü çekmemekte ve Broadway'de bir tiyatro oyunu sahnelemekteki ısrarıyla ilişkisi olmalı. Bertolt Brecht'in tiyatrodaki yabancılaştırma efektinin sinemada uygulanışına bir örnek buluyoruz. Inarritu bizi film boyunca silkeyerek kendimize getirmeye çalışıyor.

Film eleştirisi


Edebiyatta nasıl çok satarlar rafları doldurmuşsa ve birkaç sayfayı okumaya üşenen insanlar 500 sayfalık beton romanlara dört elle sarılmışsa sinemada da kaliteli yapımlara ilgi azalırken 3 saat bile olsa sadece efekti ve aksiyonu öne çıkaran filmler gişe rekorları kırıyor. Riggan ise böyle bir filmi zamanında çekmesine ve devamını getirebilecek olmasına rağmen tiyatroda ısrar ediyor. Hatta kendiyle o kadar çatışıyor ki Birdman onun zihninde kendi istediklerini yaptırmaya çalışan başka bir karakter haline gelmiş durumda. Bütün zorluklara ve onu yiyip bitiren strese rağmen ısrarından vazgeçmiyor.

Inarritu filmin sonlarına doğru sinema sektörüne meydan okumaktan da geri durmuyor. Birdman Riggan'ın zihnini iyice ele geçirmişken ortam bir anda bol efektli bir çizgiroman uyarlamasına dönüşüyor ve bir dakikayı bulmayan bir süre içerisinde böyle bir film de izliyor. Asıl zorluğun doğal, oyuncuların yeteneğine bağlı, konusu dolu bir film çekmekte olduğunu fark ediyoruz.

Oyunculardan bahsetmişken... Herkes rolünün hakkını veriyor. Michael Keaton, Naomi Watts, Edward Norton, Andrea Riseborough, Emma Stone... (Bir tek Zach Galifiankis'e gözüm alışamadı ama o da kendini tamamen yenilediği için bir geçiş sürecini yansıtıyor diye muhtemelen.) Riggan'ın vücunundaki sarkmalar, yaşlılığın önlenemez ilerleyişi seyirciden saklanmıyor. Yanılmış da olabilirim ama aşırı makyaj da göremedim, özellikle Emma Stone'da. Oyuncuların oyunculuklarının önüne ve oyuncuların birbirinin önüne geçmesine neden olabilecek unsurlar olabildiğince törpülenmiş gibiydi.

Sosyal medya eleştirisi


Sosyal medya epey eleştiriliyor filmde. Herkesin sosyal medya yoluyla ünlü olmaya çalıştığı, ünlü olanların pek bir meziyetlerinin olmadığı ama günümüzde buradan kaçışın olmadığına değiniliyor. Riggan'ın genç kızı Sam babasının yeni nesil kanalları kullanmamasından şikayetçi. Riggan bir ön gösterim öncesi sigara içmek için kapının dışına çıkıp içeri giremeyince binanın ön kapısına gidebilmek için Times Square'de beyaz donuyla dolaşmak zorunda kalıyor. Herkesin dikkatini çekiyor ve sosyal medya kanallarına düşmekte gecikmiyor. Tam tiyatro sahnelerken böyle zıpçıktı bir hareket onun lehine olmuyor ama bir yandan tekrar hatırlanmasını da sağlıyor. Twitter'da TT oluyor, daha sonra kızı ona Twitter hesabı açıyor ve hastaneden fotoğrafını koyuyor.

Inarritu'yla tam anlaşamadığım nokta burası oldu. Dikkat çekmek isteyen çok fazla insanın olduğu ve dikkat çeken insanlardan çocuğunun balon olduğu doğru ama sosyal medyanın, her şeyin para olduğu bir dönemde bize bedava reklam şansı tanıdığını, paralı reklamın bize sağlayabileceğinden çok daha sağlıklı bir kitle sağlayabileceğini de gözden kaçırmamak gerek.

Eleştirinin eleştirisi


Filme eleştirinin eleştirisi de sıkıştırılmış ve oldukça yerinde olmuş. Eleştirinin her sanat dalında elbette yeri benzersizdir ve adaletli yapıldığında o dallara zenginlik katar. Ama yine her alanda olduğu gibi yersiz egoların çarpışma meydanına da dönebilir. Mike'ın arasını iyi tutmaya çalıştığı NewYork Times eleştirmeni Tabitha bir barda oturarak sürekli eleştiri karalıyor. Riggan'ın tahammülü bir yerde taşıyor. Biraz da alkolün etkisiyle kadının yanına gidip ona verip veriştiriyor. Başta oyuncu egosu gibi görünen bu haykırışlar aslında doğru bir noktaya parmak basıyor.

Adına ve otoritesine güvenen Tabitha daha oyunu izlemeden kötü bir eleştiri yazacağını ve oyunun sonunu getireceğini söylüyor. Hayatını ve tüm maddi birikimini bu oyuna adayan Riggan'ın tepesi atıyor. Kadına hiçbir şey yapmadığını, oturduğu yerden kafasına göre mesnetsiz yorumlar yaptığını söylüyor. Eleştirmenin notlarına bakmaya çalışıyor, kadını sinirlendiriyor ve bardan kaçırıyor.

Oyunun gösteriminin sonunda Riggan kendini gerçek silahla vurup yere serildiğinde herkes ayakta alkışlarken Tabitha salonu terk ediyor. Ama bu kadar iyi bir performansa kötü bir şeyler yazmak muhtemelen kendi kariyerinde kara leke olacağı için oldukça olumlu bir eleştiri kaleme alıyor. Riggan'ın tiyatroya yepyeni bir tarz, hipergerçekçilik getirdiğini, gerçek kanla sahte kanın sahneye saçılmasının ne kadar etkileyici olduğunu yazıyor.

Bir filmi izlerken o sıradaki ruh halinizin de anlamanızın ve beğenmenizin üzerinde etkisi yadsınamaz elbette. Birdman'ın arasında Twitter'dan bir uyarım gelmesi ironik. Ama #YasarKemal hashtag'inin dikkat çekmemesi imkansızdı. Filmin sonunda iyi işler yapmak isteyen Riggan'ın kollarını açıp kuşlara karışmasını seyrederken usta bir edebiyatçımızın da artık uçup gittiğini bilmenin ağırlığı üzerimdeydi. Sam'in gökyüzüne bakıp "Baba" diye gülümsemesi belki de bu yüzden o kadar acıydı.

Filmin müziklerinden bahsetmeden bu yazı eksik kalır. Filmde müzik yok, bateri soloları var. Özellikle en gergin anlarda bir sokağın kenarında veya kulisin içinde aynı bateristi bateri çalarken görüyoruz. Yüksek sesli sert notalar bizi irkiltiyor. Filmden sonra dış dünyaya adapte olmayı zorlaştıracak sesler bunlar normalde. Ama çıkışta şanslıydım. AVM'nin önünde duvara sırtını yaslayıp saksafon çalan adam ve birkaç adım sonra yerde bağdaş kurup klarnek taksimi çalan adam sayesinde bu kaliteli eserin yükseklere taşıdığı sinema keyfinden dünyaya yumuşak bir iniş yaptım.

Bronson ilginç bir film. Clockwork Orange'ın gerçeği denilebilir. Et kafagillerden diye kıl olduğum Tom Hardy de hiç olmadığı kadar et kafa bir rolde oynadığı halde kendini sevdirdi.

2008 yapımı İngiliz filmi gerçek bir suçlu olan Michael Gordon Peterson, takma adıyla Charles Bronson'ı anlatıyor. Bu adam tam bir Ayıboğan. Ayrıca İngiltere'nin en pahalı suçlusu ve tam bir şöhret manyağı (takma adını da bir aktörden alıyor zaten.) Hiç adam öldürmeden, şiddet suçlarıyla 30 küsur yıl hapiste yatmış, tam 120 hapishane değiştirmiş, hapishanelerin birinde 750.000 sterlin zarara neden olmuş. Adam hapishanelerde 13 kitap yazmış, resimle ilginileniyor ve hayali komedyen olmak.  Bundan sonrasını filmde gördüğüm kadarıyla anlatacağım. O yüzden sürprizbozan uyarısı.

Tom Hardy rolü neredeyse tek başına alıp götürüyor. Adama benzeyebilmek için aynı adam gibi kendi ağırlığıyla sağlam da vücut çalışmış. Bronson çocukluğundan beri öfke patlamaları yaşayan ve sonra da onu sinirlendirene dalan bir tip. Ama kadınlar hariç. Filmde iki kadınla ilişki yaşıyor. İkisine de el kaldırmıyor, hatta kediye dönüşüp içten bir şekilde "seni seviyorum" diyor. Hapishanede edindiği arkadaşlarını da biraz hırpalıyor ama zarar vermiyor. Adamın amacı dikkat çekmek; arkadaşları yoluyla gardiyanları ve hapishane müdürünü yanına çağırıp onları dövüyor. Clockwork Orange'ın gerçeği demiştim ya, şiddet için şiddet uyguluyor ve bunu iktidara yönelik yapıyor. Tek başına İngiltere'yi zarara sokuyor ve bir ara sırf zarardan kurtulmak için salıveriliyor. Ama takdir edersiniz ki tekrar içeri girmesi zor olmuyor.

Film size salt şiddet göstermiyor. En sert kavga sahnelerinde klasik müzik çalmaya başlıyor. Böylece şiddet bir sanat haline geliyor ve aslında karikatürize ediliyor. Bronson saf şiddet hissine rağmen sanatla da ilgilenen bir suçlu. Hapishanelerden birinde suçlulara resim dersi veren hocası ondaki resim yeteneğini keşfediyor ve hapishane müdürüne gösteriyor. Hapishane müdürü bunları kasten ciddiye almayınca buyurun Bronson'a sebep. Bence filmin en şahane sahnelerinden biri: Bronson hocasını alıp ağzına yeşil bir elma tepiyor ve başına fötr şapka geçiriyor. Gardiyanlar geldiklerinde karşılarında canlı bir Rene Magritte tablosu buluyor.

Tom Hardy'ye hayranlık duymamı sağlayan sahneler ise sahnedeki tiyatral performansı. Gerçek Bronson'ın komedyen olma isteğiyle paralel biçimde yüzü boyalı veya yarı kadın kılığında sahneye çıkan Bronson, kalabalık ama görünmeyen bir seyirci kitlesine yaptıklarını anılarını anlatır gibi anlatır. Mimikler de oldukça başarılı.

İzleyecek farklı ve keyifli bir film izlemek isterseniz Bronson'ı kaçırmayın.
Nightcrawler, İngilizcede geceleri ortaya çıkan solucan anlamına geliyor. Türkçeye de isabetli şekilde "Gece Vurgunu" çevirisi kullanılmış. Film iki saat boyunca insanı ekranın önüne mıhlıyor. Bittiğinde iki saat boyunca su molası için dahi ara vermediğimi fark ettim. Elbette eksiği gediği vardır ama bence geleceğin kült filmleri adaylarından biri olmasına engel değil.

Filmin yönetmeni Dan Gilroy. Başrol oyuncusu neredeyse tüm filmi sırtlanan Jake Gyllenhaal. Bu rol için oldukça zayıflayan ve saçlarına garip bir model veren Jake, oynadığı sinir bozucu karaktere tam manasıyla can veriyor. Rene Russo kendine çok iyi bakmış, altmış yaşında hala güzellik ve oyunculuk dersi veriyor.

Böyle sürprizbozan olsun. İş kurmak isteyen herkes ibret alsın.

Girişimcilik


Louis Bloom, kaybedecek hiçbir şeyi olmayan, ailesiz, işsiz bir adam. Eski model bir arabayla hurda hırsızlığı yapıyor. İşlediği suç sadece hırsızlık değil, hurdayı toplamak için izinsiz bölgeye de giriyor, adam da dövüyor. Gözlerinde hiçbir his yok. Adamın hissizliği dışında çok net bir avantajı daha var: Çene. Çalıntı hurdayı satarken bile pazarlık yapıyor. İstediği fiyat olmayınca düzenli iş istiyor, hırsızlığından dolayı iş de verilmeyince hurda işini bırakıyor. Adamın gözü kara. Kendine bir iş bulmaya kararlı. Zaten gece dolaşan bu karakter (Hüseyin Kıran'ın Gecedegiden karakterini hatırlatmadı değil), bir gece bir trafik kazasına koşan bir gece muhabirini görüyor. O sırada hayatının işini bulduğunu anlıyor.

Karşılaştığı muhabirlerden ve internetten bilgi ediniyor, tam manasıyla alaylı bir muhabire dönüşüyor. Parkta bisiklet çalarak ilk el kamerasını alıyor ve ardından ilk skandal haberini çekiyor. Hemen reytingleri biraz düşük olan bir haber kanalına gidiyor. Herkesten daha yakın çekim görüntü alabildiği için haberini kabul ettiriyor. Daha önce bir muhabirin telefonda biçtiği haber fiyatını daha da yukarı çekiyor. Başka hiçbir seçeneği olmadığı halde pazarlığa girişerek çıtasını koruyor (çıkarılacak ders 1).

İçmeye ayranı olmadığı halde yanına stajyer alıyor (çıkarılacak ders 2), özgüveni sayesinde hiç şüphe uyandırmadan tam bir patron profili çiziyor (çıkarılacak ders 3). Ayrıca yine içmeye ayranı olmadığı halde birkaç haber sonra (ilk haberinde görüntünün bulaşık gibi olmasından dolayı para kaybettiği için) kamerasının modelini yükseltiyor (çıkarılacak ders 4). Eski arabasıyla olay yerine yeterince hızlı gidemediği için altına en kırmızısından bir Dodge Challenger çekiyor (çıkarılacak ders 5 diyeceğim ama hayalini bile kuramadım). O kadar kırmızı arabayla dikkat çeker diye düşünmeyin, adamın öyle kaygıları yok. Birkaç yerde mantık hatası olarak geçmiş ama kameranın kırmızı ışığını da bilerek açık bırakıyor olabilir.

Haberleri tutmaya başladıkça pazarlığı yükseltip haberi sattığı kadınla birlikte her şeye sahip olmak istiyor. Kuracağı şirketinin veriyor ve kadından haber spikerlerine bu ada itibar kattırmasını istiyor. İşine o kadar hakim ve öyle çarpıcı haberlerle geliyor ki sonunda haber bülteninde kendinin ve şirketin adı geçiyor, videolarda logosu kullanılıyor (çıkarılacak ders 6). Adamın kafasında daha en baştan iş planı hazır halde (çıkarılacak ders 7) ve adım adım gerçekleştiriyor. En sonunda haber araçları ve çalışanları dahil şirketini kurduğunda gözlerindeki kararlılık okunabiliyor.

Tam da girişim için nereden işe başlasam, nasıl bir yol izlesem diye düşünürken film bende şöyle haykırma hissi uyandırdı:



Tabii bunca şey söyledim ama bu karakterin yaptıklarını yapmak herkesin harcı değil. Karakterde aslında antisosyal kişilik bozukluğu var. (Yine de patronları, CEO'ları ve onların elemanlarını nasıl harcadıklarını düşününce... Hatta bu konuda psikolojik araştırmalar bile var. Neyse, uzar gider böyle.) Yasaları çiğnemesi, olay yerine polisten önce gidip olay yerini ve kanıtların yerini değiştirmesi, bilerek polisle suçlular arasında kovalamaca yaratması, böylece dolaylı olarak bir polisin yaralanmasına neden olması, kendisine ayak bağı olduğunu düşündüğü stajyerini kovalamacada harcatması, soruşturmada polisin suratına baka baka yalan söylemesi ve haberden aldığı parayla kendine şirket kurması... Naçizane tavsiyem: Küfür rezervlerinizi dolu tutun, bu karakter için epey ihtiyacınız olacak.

Medya Eleştirisi


Filmde inceden inceye medya eleştirisi de yapılıyor. Nina Romino, işini korumak için haberlerde hiçbir skandaldan kaçınmıyor. Louis'in birçok çekimde yasayı çiğnediğini fark etmesine, görüntülerin vahşet içermesine, hatta kanıt niteliği taşıdığı halde, reyting uğruna yayınlamaktan çekinmiyor. Yasayı ve etiği hiçe sayıyor. Hatta Louis'in pazarlıklarına (veya şantajlarına) kendi haysiyetini hiçe sayan karşılıklar da veriyor. Özellikle arka sokaklarda olanların ve ölümlü kazalarla yangınların ilgi çektiğini öğrenip seyirciden de soğumuyor değiliz. Zamanın ruhu bu belki de. Zeynep Sayın'dan ödünç alacağım bir terimle "imgenin pornografisi". Görmeye zorlanıyoruz, zorlandıkça da görmek istediğimizin bu olduğunu sanıyoruz belki.

Bitirmeden önce son bir not: Film sadece gece geçiyor. Bu tarz filmleri sevenler kaçırmasın.
Seyahatnameler ve yılbaşı tatili derken içinde başka ülkeler geçen filmler de dikkatimi çekmeye başladı. İtalya Seyahati (The Trip to Italy) sırf adından ve afişinden bile kalpleri kazanan 2014 yapımı bir film.

Müthiş bir yapım veya izlenmezse çok şey kaçıracağınız bir film değil. Ama günlük seyirde ilerleyen film İtalya'yı iliklerinize kadar hissettiriyor. 2010 yılında The Trip filminde Londra'yı gezmiş bu ikili. Bu film de onun İtalya ayağı gibi.

The Observer'ın İtalyan yemekleriyle ilgili bir yazı dizisi istemesinin üzerine iki kafadar yola koyulur. Bu yolda sadece yemek ve manzaralar değil orta yaşlı iki adamın kadınların ilgisinin ve teklif edilen işlerin azalmasının hayal kırıklığı da var. Ama oldukça eğlenceli tipler oldukları için depresif bir hava yaratmıyorlar.

Filmle ilgili eleştirilere baktığımda düşük puan veren çoğu "ego yolculuğu" diye yorum yapmışlar. Yoruma katılıyorum ama olumlu yönde. Film genel olarak bedava gelmiş gibi de duruyor. Sanki bu adamlar İtalya'nın en güzel yerlerinde tatil yapmak için film çekelim demişler, mekanlar da reklamları olsun diye onları buyur etmişler. İzlerken resmen içiniz gidiyor.

İkilinin durakları Liguria, Tuscany, Roma, Amalfi ve Capri. Sicilya'ya da uğrayacaklarken planda değişiklik oluyor. Bu seyahatlerde en lezzetli yiyeceklerin ve en kaliteli yerel şarapların yanı sıra en mavi ve en yeşil manzaralar da gözlerimizin önüne seriliyor. Napoli'ye gitmişken Pompeii'ye de uğruyorlar. İtalya turunda Roma, Floransa, Milano ve Napoli'den de geçmiştik. Pompeii'yi görünce heyecan yapabilmek bile güzel. Film çekilirken oyuncular neler hissetti acaba?

İzlerken yanınızda güzel yiyecekler olmasını tavsiye ederim. Hışır hışır pişen yiyecekleri birebir gösteriyorlar. Ustalar o sebzeleri haşladıkça, üstlerini süsledikçe ağzınızın suyu akıyor. Kocaman tabaklarda gelen minnacık porsiyonlar normal bir maaşla oraları ancak rüyamızda görebileceğimizin işaretçisi. Oturdukları bütün restoranların denize nazır olduğunu da vurgulayayım.

Filmde sürekli konuşma var. Bazı yerleri uzasa da bazı yerlerinde çok güldüm. Özellikle sürgün ve Tom Hardy muhabbetinde hislerime tercüman oldular. İkili aslında Lord Byron'un İtalya'da sürgün edildiği yerlerin izini sürüyor. Mekanlar, mezarlıklar, binalar. Arada şiirlerinden ezbere dizeler okuyorlar. Bir yerde Rob "Keşke beni de böyle bir yere sürgüne gönderseler. Halkla çok mutlu olurduk" diyor. Bunun dışında, Tom Hardy'nin de anlaşılmaz konuşmasını epey taklit ediyorlar. "Çok kaslı ve çok iyi aktör" diye inceden dalga geçmeleri, bir yandan da çekememeleri oldukça eğlenceliydi.

Özetlemek gerekirse, İtalya'ya doymak ve hoşsohbet dinlemek için hoş bir seyirlik.
Post apokaliptik ve fantastik filmler kadar peygamberlerin hayatını anlatan filmler de ilgili çekiyor. Son teknoloji ürünü görsel efektler, hele de üç boyut olunca mitolojik öyküleri her halükarda izlenebilir kılıyor. Mesela Nuh film olarak çok bir şey vaat etmese de tufan sahnesiyle beni benden almıştı.

Musa'nın hikayesini anlatan Exodus: Gods and Kings de tam böyle bir film. İzleyen bence pişman olmaz. Hayal kırıklıkları yarattığı noktalar olabilir ama önceden iyi filmler çıkarmış bir yönetmenin elinden çıkmış güzel sahneler bulunuyor.

Christian Bale filmin ağır kozu. İleride yönetmen olursam ve bol param olursa direkt filmimde oynatırım. Adam karizması ve disipliniyle örnek bir aktör. Ama onun olduğu filmde geri kalanın gölgede kalması genelde kaçınılmaz. Zaten Musa'yı oynadığı için Ramses rolündeki Joel Edgerton, tipinden dolayı Hollywood'da sürekli Ortadoğulu rolleri oynatılan Ben Kingsley ve saçı sakalı birbirine karışmış hale tanımakta zorlandığımız Aaron Paul da fazla öne çıkamıyor.

Filmin veya belki sadece Joel Edgerton'ın bir dezavantajı, 1956 tarihli The Ten Commandments (On Emir) filmi. Christian Bale bir şekilde eskiyi yad ettirmemeyi başarıyor ama şımarık patron çocuğu havalarındaki Joel Edgerton'ın gelmiş geçmiş en karizmatik kel olan Yul Brynner'ı unutturması epey zor. Yine de elinden geleni yapmış sayılır.

Süprizbozanlar, Çekimler, Konu


Yukarıda bahsettiğim gibi filmin Christian Bale'den sonraki avantajı çekimleri. Ridley Scott yukarıdan çekimlerle (teknik ismi varsa affedin) gerçekten büyülüyor. Gerek savaş, gerek köle, gerekse başka sahnelerde insanların ve yapıların küçücük görünmesini ve olayları kuşbakışı izlemeyi çok sevdim. Üç boyutun da etkisiyle yer yer kölelerden biri gibi hissetmek mümkün. (Hele de benim gibi perdenin dibindeki bir sıradan izlerseniz.)

Filmin konusu yenilikçi değil ama yaklaşımını beğendim. Musa'yı peygamberden çok koca bir milleti kölelikten kurtaran bir devrimci olarak yansıtıyor. Genel olarak akılcılık hakim. Musa zaman zaman Tanrı'nın buyruklarına da katılmıyor. Bunu Cebrail gibi gelen küçük çocuk aracılığıyla dile getirmekten çekinmiyor. Mısır'ın inşasını öyle uzaylılara falan bağlamamış çok şükür. Çatır çatır köleler yapıyor. Ridley Scott konusuna iyi çalışmış, son gelişmeleri takip etmiş. O taşlar nasıl taşınmış sorusuna yanıt bulabiliyorsunuz. Şartları görünce, Musa gibi bir liderin nasıl herkesi etrafında topladığını da anlayabiliyorsunuz.

İki buçuk saat boyunca Tanrı'nın aracılığını yapan çocuk, yanan çalısı ve Mısırlılara saldığı felaketler dışında doğaüstü sahnelere pek rastlamıyoruz. Aslında o felaketler bile bir mantık çerçevesinde sunuluyor. Önce timsahlar kayıktaki insanlara saldırıyor, içme suları kana bulanıyor. Sonra oksijensiz kalan kurbağalar sudan çıkıp şehre geçiyor. Kurbağalar ölünce sinekler ve larvalar ortaya çıkıyor, insanlara salgın hastalık yayıyor. Hayvanlar da nasibini alıyor. Sonra bir çekirge istilasıyla yenilebilir bitkiler de telef oluyor.

Filmde (veya esinlenilen konuda) beğenmediğim kısımlar da oldu elbette. Tanrı'yla Musa arasında aracılık yapan o çocuk neydi öyle. Gıcığın gıcığı. Yanan çalı yeterli olabilirmiş. (Dinden ayrı, sadece film açısından bu yorumlar.) Ayrıca çekirgelere kadar o kadar tepki göstermediğim acılar, nihai darbede yeter dedirtti. Mısır'ın üstüne çöken gölge bir gecede bütün erkek çocuklarını öldürüyor. Şehirden annelerin feryatları yükseliyor. Ramses'in masum oğlu da bundan nasibini alıyor. Ramses'i kölelerin ayrılmasına ikna etmek için kullanılan evlat acısıyla yıldırma yöntemi, bir firavuna yönelik olsa bile zalimaneydi.

Denizin yarılması sahnesi aslında en beklediğim sahneydi. Musa'nın asasını vurup Kızıldeniz'i ikiye yarmasını bekledim ama olmadı. Yine de hayal kırıklığına uğratmayan bir yorumu olmuş. Gelgitten yararlanarak Kızıldeniz'de binlerce kişinin yürümesi ve tekrar yukarıdan çekimler. Gayet etkileyici. Gelgit çekilirken bir de şiddetli bir fırtına başlıyor. Bir millet düz koşmaya başlıyor. (Değinmeden edemeyeceğim: Ridley Scott oyuncularını düz koşturmayı pek seviyor. Prometheus'ta da baş kadın karakterleri düz koşturup Charlize Theron'u harcamış ve beni sinir etmişti. Yana kaçsa ezilmeyecek halbuki.) Bu sefer herkes kurtuluyor. Musa suya batıp çıkıyor. Ramses de diğer yakada kurtuluyor. Suda kalan adamları da elbette Kızıldeniz'in meşhur sakinleri olan köpekbalıkları kapıyor.

Film din bezirganlığından çok emeğe vurgu yapması, efektleri ve Christian Bale'in yanı sıra bir şeyle daha bizi mutlu ediyor: Musa'nın karısıyla evlenme sahnesinde bildiğiniz türkü çalıyor. Sözleri anlıyoruz sanki diyene kadar ayılıyorsunuz. Epey araştırdım ama hangi türkü olduğunu bulamadım. İleride bulursam paylaşırım.
Bir filmde Robert Downey Jr. varsa çamurdan da olsa izlenir mantığı taşıdığımdan The Judge'ın (Yargıç) hakkını yemeden sinemada, isabetli bir şekilde hukuk okuyan kardeşimle seyrettim.

Senaryodan çok büyük ölçüde Robert Duvall ve Robert Downey Jr.'ın sağlam oyunculuklarına dayanan bir film. Özellikle son yarım saatinde Babam ve Oğlum moduna girse de, iki buçuk saat olsa da bu nedenden ötürü sıkmadan izleniyor.

Sürprizbozanlarla başlayabilirim.

Hikâye klasik. Kasabadan şehre yerleşen ve suçlu tarafı savunmasıyla (kendi deyişiyle "onlarda para var") ünlü bir avukat olan ukala Hank (Robert Downey Jr., ukalalılığın yakıştığı tek insan olabilir), annesinin vefatıyla ailesinin yanına geri döner. İki kardeşi onun çekip gitmesine kırgın olsa da küs değildir: Hank'in bir araba kazasında beysbol kariyerini bitirdiği Glen ve zihinsel geriliği bulunan Dale.

Baba Joseph Palmer, ortanca oğluna bilerek kötü davranmaktadır. Oğlunun onları çekip gitmesini hazmedememektedir. Ama Hank de küçüklükten beri babasının mesafeli ve sert tavrından bunalmıştı. Bu ikilinin birbiriyle kaynaşması zor olacaktır ama imkânsız değildir. Bir gün arabasında kan lekeleriyle döner, kullandığı sırada neler olduğunu bir türlü hatırlayamaz.

Yılların namuslu yargıcı Joseph Palmer katil damgası yemek üzeredir. Hank'e hayatının görevi düşer ama babası inatçıdır. Başka bir avukatı ayarlar. Ne var ki o avukatın bu dava için yetersiz olduğu açıktır. Karşılarında Hank'in haksızlıklarını ödetmeye ant içmiş, deneyimli avukat Dwight Dickham vardır. Hank sonunda babasının avukatı olmayı başarır.

Hank bu dava sürecinde babasıyla daha yakınlaşacak ve herkesten sakladığı bir sırrını öğrenecektir. Joseph'in hafıza kaybı sadece yaşlılıktan değildir. Bağırsak kanseri için aldığı kemoterapilerin de bir sonucudur. Bunca yıldır uzak kaldığı babasının annesinin yanına çok geçmeden gideceğini bilen Hank'in yükü daha da artar. Ölümcül hastalığa yakalanan babasının hapse girmemesi.

Epey hararetli duruşmalar yaşanır. Ama kimse olay anını tam olarak anlatamaz. Ölen kişinin, Joseph'in yanlış hüküm vererek dışarı saldığı bir psikopat olması cinayet için sebep de vermektedir. Babası kemoterapi aldığı yıldaki davalarda verdiği kararlar riske girmesin diye hastalığından bahsedilmesini istemese de Hank buna mecbur kalır. Yine de altı yıllık hapis cezasının önüne geçemez. Ama zaten hastalığı kötüleştiği için bir-bir buçuk yılda salıverilir. Sonradan kaynaştığı oğluyla balık tutarken de son nefesini verir.

Sonlara doğru acıklılığıyla Babam ve Oğlum'u aratmayan filmde "Açaydım gollarımı, gitme diyeydim" repliğini aramadım değil. Ama iki usta oyuncuya sırtını yaslamak iyi bir fikir olduğu için film gayet izlenebilir halde ve bence puanını hak ediyor. Sinemalardan yakında kalkar ama zaten evde izlemeye daha müsait bir film.
Gone Girl'ü (Kayıp Kız) IMDB ilk 250 listesinde bir anda ilk 100'de görünce sinemadayken kaçırmayalım dedim ama bu da The Judge gibi evde izlemeye daha uygun bir film çıktı. İyi bir film olsa da puanı bence abartılı.

House of Cards'ın ilk sezonunu yeni bitirmişken tadı damakta kalan David Fincher yönetmenliğinin bir örneğini daha seyretmek istedim. İki buçuk, arayla falan üç saat süren film sıkmıyor. Ama sonunda tam olarak tatmin de etmiyor.

Filmin yıldızı Ben Afflect değil Rosamund Pike. Kadın almış götürmüşken adamın adı biraz daha fazla duyulmuş diye başa yazmak ayrı bir gıcıklık. Rosamund Pike, bu ismi tekrar edeyim. Tartışmalı bir rolde de olsa kadına verilen senaryo bu, gayet de oynamış.

Asabi sürprizbozanlar

İlk yarıda kaybolan Amy Dunne'da bütün şüpheler evliliklerinin sallantıda olduğu kocada, Nick Dunne'da. Ama ilk yarının sonunda her şeyin aslında kadının planlarının sonucu olduğu ortaya çıkıyor. Buralarda sorun yok. Yönetmenin bakış açısı değiştirmedeki mahareti. Kadına şiddet dorukta olsa da erkeğe şiddetin göz ardı edilebileceği. Evliliğin zor olduğu ve kadına büyük bir külfet yükleyebileceği. Böyle gitseydi muhtemelen sürükleyiciliğinin yanı sıra muhalif yanıyla da dikkat çekecek ve gerçekten bir klasik olabilecekti.

İkinci yarıda film iyice gevşedi. Kadın cinnet mi geçiriyor, içi mi psikopat, adama hastalık derecesinde bağlı mı belli değil. Böyle de iyi gidebilirdi gerçi. Ama kadın ortaya çıktıktan sonra federal ajanların yaşadığı akıl tutulması, Nick'in mecburen çile çeken ikizi Margo ve detektif Rhonda Boney dışındaki kadınların acizliği pek iyi niyetli ayrıntılar değildi sanki.

Filmin sonuna kötü diyemem. Sevmedim ama öyle bitmesini istemediğim için sevmedim. Kadının adamı onunla yaşamaya tekrar ikna etmesi. Bir de işin içine bebek sokması. Aslında şiddet gören kadınların da eşleriyle kalmayı sürdürmesi ve evliliklerin çocukla kurtarılmaya çalışılması hiç görülmedik durumlar değil.

Bir de evin kedisi var. Gizli başrol. Bir ara katil çıkacağından bile şüphelendirdi şapşal. Kapılara bakakalmalar falan. Oscar'ı kendisine vermezlerse ayıp ederler.
Taare Zameen Par (Yerdeki Yıldızlar), Bollywood'un gözdesi Aamir Khan'ın yönettiği ve başrolünde oynadığı bir film. Aamir Khan'ın Hint sinemasında bu kadar tutması sadece elinin yüzünün düzgün olması ve gözlerinin içinin gülmesi değil bence. 3 Idiots filmini izleyenler bilir. Orada Hindistan'daki üniversite eğitimi eleştirilirken hem modern sinemanın hem de klasik Hint sinemasının olanaklarıyla bezenmiş bir yapıt vardı ve üç buçuk saat olmamasına rağmen sıkmıyordu.

Bu filmde de benzer bir tarz var ve bu sefer ilköğretim eleştirisi söz konusu. Yine neredeyse 3 buçuk saat uzunluğunda ama su gibi akan bir filmle karşı karşıyayız. Görünüşte başarısız olan ve başkalarıyla anlaşamayan sorunlu Ishaan'ı kimse anlamıyor, ailesi ve öğretmenleri onda zekâ geriliği olduğunu düşünüyor. Ailesi son bir umutla onu iyice "disiplin" göreceği yatılı okula gönderiyorlar. Bu, hüzünlü bir sevimliliği Ishaan'ın iyice içine kapanmasına yol açmaktan başka bir işe yaramıyor.

Ishaan'ın hayatı, resim dersine geçici olarak atanan Ram Shankar Nikumbh ile değişiyor. İlk dersine palyaço kılığında giren Ram Shankar, dikteci ve ezberci eğitime karşı tavrını da koymuş oluyor bir yandan. Ishaan'ın içine kapanıklığı dikkatini çekiyor. Ona biraz daha fazla eğiliyor. Çocuğun resim yeteneğini ve asıl rahatsızlığını keşfediyor: disleksi.

Disleksi

Disleksi, çocuklarda olan bir tür öğrenme zorluğu. Disleksi okumayı ve yazmayı zorlaştırıyor. (Bu arada filmde bu konudaki animasyonları övmeden geçemeyeceğim. Çocuğun metinleri nasıl gördüğü öyle güzel yansıtılmış ki hepimize ders niteliğinde.) Sorun beyinde ama bu, kişinin kafasının çalışmadığı anlamına gelmiyor. Birçok zeki ve yetenekli insan disleksiyle mücadele ediyor. Önemli olan sorunu keşfetmek ve çocuğa okuyup yazmayı öğretmek için özel bir çaba sarf etmek. Filmde birkaç ünlü disleksik örnek veriliyor: Albert Einstein, Pablo Picasso. Film dışında araştırınca dikkatimi çeken birçok isim oldu. Burada kapsamlı listeyi bulabilirsiniz:  http://www.dyslexia.com/famous.htm

Ram Shankar diğer hocalarla ve aileyle öğrencisinin durumunu konuşuyor. Onları ikna ederek verdiği özel derslerden sonra Ishaan'un okuldaki başarısı artıyor. Ishaan kendini de resimlerini de saklamayı bırakıyor. Öğretmenin de aynı rahatsızlıkla zor zamanlar geçirdiğini öğreniyoruz (ve şaşırmıyoruz). Öğretmenler dahil tüm okulun katıldığı etkinlikte herkes kaynaşıyor, herkes mutlu. Ama aslında izlerken böyle bitmesini de istiyoruz.

Bu filmin aldığı konu ve ele alış biçimi Batı'dan farklı. Çeşitli rahatsızlıklar hakkında Hollywood'un da çektiği filmler bolca mevcut. Ama Hollywood'da benzer konularda karakterler kültürün etkisiyle sanki daha bireyci davranırken en azından Aamir Khan'ın bu filminde kolektiflik, sorunun çözümüne herkesin dahil olması dikkat çekiyor. Bu arada bariz bir toplumsal mesaj kaygısı ama bence güzel bir mesaj olduğu için rahatsız edici değil.

Film konusunda eleştirebileceğim iki şey var: Yer yer fazla duygusal sahneler ve bariz son. Bunları göze alarak izlemeye başlamıştım zaten. Hem Yeşilçam izleyenlerin yabancı olduğu unsurlar değil. Film, o samimiyet ve saflıkla izletiyor kendini. Ayrıca pişirilip pişirilip önümüze sunulan 2. Dünya Savaşı filmleri ve daha birçok film çok mu orijinal?

Bu gidişle Aamir Khan'ın bütün filmlerini izleyip etrafta böyle dolaşacağım:


Farklı tarzlarda olmasına rağmen Office Space'le birlikte en çok güldüğüm komedilerden olan Blues Brothers iki buçuk saatlik kesintisiz eğlence sunuyor. Her yerinden absürtlük akan bu film blues şarkılarıyla da kulaklarımızın pasını siliyor.

Başrollerde filmin çekimlerinden iki yıl sonra hayatını kaybeden John Belushi, hâlâ çeşitli yapımlarda adını gördüğümüz Dan Aykroyd, Blues Brothers üyeleri (kendi isimleriyle) yer alıyor. Ayrıca James Brown, Ray Charles, Cab Calloway ve Aretha Franklin gibi birçok blues sanatçısı da yan rollerde.

Sürprizbozanlara dikkat.

Filmin Konusu


Film, Blues kardeşlerden büyük olan "Joliet" Jake Blues'un hapisten çıkma sahnesiyle başlıyor. Kardeşi Elwood Blues da onu dışarıda bekliyor. İkisinin de siyah şapkaları ve güneş gözlükleri var. Bluesmobile'ları da eskiden bir Cadillac'ken eski bir polis arabası artık.

İki kardeş yetiştirildikleri kiliseyi ziyaret etmeye gidiyorlar. Orada gizemli bir şekilde açılıp kapanan kapıların ardındaki baş rahibeyle konuşuyorlar. Rahibe kilisenin 5000 dolar borç yüzünden kapanacağını söylüyor. Blues kardeşler hemen öderiz havalarına giriyorlar ama rahibe onların çalıp çırparak edindikleri haksız kazancı katiyetle reddediyor.

Kardeşler alın teriyle para kazanıp kiliseyi kurtarmaya ant içiyor. Êski müzik gruplarını tekrar bir araya getiriyorlar. Kimisini çalıştıkları yerlerden topluyorlar. Daha önce hiç normal yoldan para kazanmamış kardeşleri zor anlar bekliyor elbette. Sahne almayı başarmalarından sonra da işleri kolaylaşmaz. Ama onlar hep bir yol bulurlar. Başlarına gelen aksilikler ve neden oldukları saçmalıklar anlatılmaz, kesinlikle izlenmeli.

Film Müzikleri


Bu filmi muhteşem absürt komedisiyle birlikte diğer filmlerden ayıran bir özellik daha var: Müzikleri. Filmi izlerken ayağınız ritim tutmaktan yorulabilir. "Minnie the Moocher"la seyircilerin söylediği kısma eşlik etmeden durabilecek pek insan olduğunu sanmıyorum.

Filmde her bir şarkı en hareketli ve sağlam blues parçalarından seçilmiş. Cab Calloway demin dediğim gibi "Minnie the Moocher", Ray Charles "Shake a Tail Feather", Aretha Franklin "Think", James Brown (kilisede koroyla birlikte) "The Old Landmark", Blues Brothers "Everybody Needs Somebody to Love", "Rawhide", "Jailhouse Rock" ve nicesiyle harikalar yaratıyor.

James Brown, "The Old Landmark"


Ray Charles, "Shake a Tail Feather"


Cab Calloway, "Minnie the Moocher"


Blues Brothers, "Everybody Need Somebody to Love"


Blues Brothers, "Rawhide



Blues Brothers 2000 adında bir devam filmi de var. Filmin IMDB puanı epey düşük ama filmin kalitesinden çok içinde yer alan isimlerle birlikte duygusal bir saygı duruşu olmasının önem taşıdığı söyleniyor. İzleyip görmek gerek.

The Other (Öteki) filmi hakkında yazı yazmak hakkında bir çekincem var: Film, bir Dostoyevski'nin Öteki kitabının uyarlaması ve ben kitabı henüz okumadım. (O sırada okumakta olduğum Kurmacanın Retoriği'nde yüzüme vurmak istercesine bu kitaba atıf geçti.) Eksiklikler olabileceğini belirterek başlayayım yazıya.

Filmin yönetmeni, IT Crowd dizisinde Moss rolünü oynayan Richard Ayoade. Daha önceden Submarine filmiyle yönetmenliğe giriş yaptı (izlenecek filmler arasında). Başrollerde Jesse Eisenberg (x2) ve Mia Wasikowska var. Richard Ayoade IT Crowd'dan rol arkadaşı Chris O'Dowd'u unutmamış, ona da filmde ufak bir rol vermiş.

Komedi filmiyle izleyip ısındığım yönetmen ciddi bir filmle karşımızda. Beğendiğimi belirterek süprizbozan uyarımı vereyim.

Film daha en baştan sıkıcı bir ortamla başlıyor. Ama kötü sıkıcılık değil, nasıl desem Kafkaesk bir sıkıcılık. Sürekli tekrarlanan ve bir türlü yolunda gitmeyen olaylar. Yaşanmasının bir anlamı yokmuş gibi görünen bunaltıcı bir hayat. Baş karakter Simon, yaşamına hiçbir şekilde yön veremeyen pısırık bir karakter. Onu hayata bağlayan, ileri yaşlı memurların arasında bir vaha gibi duran Hannah. Kızımız da acayip elbette, kanıyla harika resimler çizip yırtıyor ve çöpe atıyor (Simon da birleştiriyor).  Simon kendi çapında istekli ama Hannah'ya açılacak cesareti yok. Ne var ki bazı durumlarda acele etmek gerek...

İşyerinde varlığı bile bilinmeyen, kartını kaybedince kendini kanıtlayamaz hale düşen Simon'ın fiziksel özelliklerini birebir taşıyan ama ruhsal açıdan onun tam zıddı olan James işe alındığında durum değişir. James, Simon'ın sadece iş arkadaşlarını değil sevdiği kadını da etkisi altına almaya başlar. Simon neredeyse görünmez olduğundan mı yoksa benzerliğin her göze görünmediğinden midir, o ve James arasındaki benzerliği pek fark eden olmaz.

Simon başta James'le arkadaşlık kurar. Zaman geçtikçe kendinin "ötekisi"yle birlikte yaşamanın mümkün olmayacağını kavrar. Birinde açılan yara diğerinde de açılmaktadır. Bundan yola çıkarak ona karşı bir plan kurar. Filmin başlarında bir adam Simon'a el sallayarak intihar eder. Polisler olay yerine geldiklerinde adamın hemen yan taraftaki tenteye çarpıp düşmesi durumunda hayatta kalabileceğini söylerler. Simon, James'i tuzağa düşürüp (son zamanlarda zaten ona kaptırdığı) evine bağlar, kendini intihar eden adamla aynı kattan bırakır. Tek bir farkla: tenteye denk gelecek bir noktadan. Kanlar içinde de olsa yaşar, kızı kapar ve görmesek de James'ten kurtulur.

Ötekimizle birlikte yaşayamama fikri toplumsal açıdan bu çok ayrılıkçı bir yöne gider ama buna sanırım Dostoyevski'nin Öteki'sini okuduktan sonra kafa yormam gerecek.

Film, bana hiç de fena olmayan bir bütün gibi geldi. Dostoyevski'yi okuyanlar iyi bir roman uyarlaması olduğuna değinmiş. Ne var ki ideolojik temellerinin zayıf olduğuna dair eleştiriler de var. Festival filmi diye toz kondurmuyormuş gibi olmayayım izlerken epey keyif aldım ve modern sinemada böyle bir örnek gördüğüme sevindim. Belki de kaç yıllık "Moss"tan böyle bir film izlediğime şaşırıyorum hâlâ. Submarine'i de izleyip tarzına öyle karar vermeli.

Guardians of Galaxy (Galaksinin Koruyucuları) Marvel'in yeni filmi. Daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi çizgi roman takipçisi değilim, film neyse öyle izliyorum. IMDB'deki puanı ve sıralaması şu an için abartı olsa da ikinci kez izlememe rağmen sıkmayan, ara ara keyiflenmek için açılabilecek bir film. Sürprizbozanlara gebe bir yazı başlıyor.

Şu ana kadar izlediğim süper kahraman filmleriyle kıyaslamam gerekirse buradaki karakterler oldukça naif ve baş kahramanımız sırf bu film için six pack yapmış olsa da maço bir tip değil, gayet sevimli ve naif. Annesini çocuk yaşta kaybeden Peter, annesinin ona hediye ettiği kasetçalarla yine annesinin ona özel hazırladığı kasetteki şarkıları dinleyip durur. (80'li yıllarda doğanları radyodan şarkı çektikleri günlere götüren nostaljik sahneler...)

Filmin tek artısı Peter Quill (Chris Pratt) değil. Künyeye baktığınızda Bradley Cooper ismini de görüp heyecanlanmayın bedenen boy göstermiyor. Amma velakin fırlama rakun Rocket'ı muhteşem seslendirmiş. Et kafalılar serisinden Vin Diesel de Groot'u seslendirmiş ama sadece "I am Groot" olarak; yine de efsane bir seslendirme diyebilirim. İzleyin ve görün. Başka bir et kafa Drax ise perdelerini kaldırdığında kedi gibi olan bir uzaylı irisini canlandırıyor. Filmde bilerek mi yapılmış emin değilim ama maçolaştırılmaya müsait bütün erkek karakterler yontulmuş sanki. En sert erkek, filmin başka bir artısı olan Lee Pace'in canlandırdığı Ronan. Ayrıca yemyeşil halde arz-ı endam eden Gamora (Zoe Saldana) Avatar'da maviyken olduğu kadar güzel burada da.

80'li yıllar çocuğu ve o dönemin müziklerinin hayranı olarak filmin soundtrack'ine bayıldım. "Hooked on a Feeling", "Cherry Bomb", "Escape (The Pina Colada Song)", "Ain't No Mountain High Enough"... Bu şarkıların hepsi kulaklıkları takınca kafasında klip çekmeye başlayanlara gelsin. Peter gibi gezegenleri birbirine katamasak da trafiği birbirine katabiliriz, inanıyorum.

Bir de Marvel'in jenerik sürprizlerini unutmayın, ilk izleyişimde yaptığım gibi minik Groot'un dans sahnesinden sonra sinema salonunu terk etmeyin. Hayır, dans eden yavru Groot'tan sonra da terk etmeyin. O yüzlerce isimden sonra bir sahne daha var. Liseliler bilmez denmiş ama ben de bilmiyormuşum. İpucu film burada: http://www.imdb.com/title/tt0091225/

Düşündüm de filmde gönüllerin fatihi her halükarda Groot. Zaten geyik sitelerde oyuncağı çıksın isteyenler, onu Hodor'la muhabbet ettirenler gırla.

Dawn of the Planet of Apes

Bu arada fantastik, post apokaliptik tarzda filmleri sevenler, hazır vizyondayken Dawn of the Planet of Apes'i (Maymunlar Cehennemi: Şafak Vakti) de kaçırmasın.

Yüzüklerin Efendisi'nde Gollum'u oynayan Andy Serkis beyefendinin gül cemalini yine göremiyoruz ama maymunların lideri Caesar rolünde yine çok iyi iş çıkarmış.

Filmi izleyen birkaç kişiden duyduğum yorum şöyle: "Her şeyi yerli yerinde, eli yüzü düzgün bir film." Ben de katılıyorum. Ayrıca ilk filmi izlemeden ikinci filmi gayet anlamak mümkün. Kendi içinde bir bütün.

İyi kalpli insan Malcolm (Jason Clarke) da rolünü gerçekten doldurmuş. Ailesinin diğer üyeleri de sevimli. Filmin tamamını keyifle izletiyorlar.

Maymunların, Varna'da "tea" demeyi bile öğrenemeyip çayını parmağıyla işaret eden adamdan daha iyi İngilizce konuştukları kesin. Konuşsunlar, muhabbet edelim karşılıklı ama silahlanmaya hayır maymun (ve elbette insan) kardeşlerim.
Ölümcül Çözüm (Le couperet, İngilizcesi ilginç biçimde The Axe yani Balta), 2005 tarihli bir film ve Belçika-Fransa-İspanya ortak yapımı. 9 yıllık bir film olduğuna bakmayın, daha birkaç gün izlediğimde bugün çekilmiş hissi verdi bana.

Üniversite mezuniyetimde kep atarken etrafıma bakıp ne kadar çok mezun var demiştim içimden. Binlerce burada, binlerce başka üniversitelerde, binlerce başka yıllarda... Üniversite ismimi duyunca gözleri parlayan ama bölüm adımı duyunca acıyarak bakan insanlar hatalı çıktı. İşsizlik her yerde, herkes için var. Bu yaşa gelip hâlâ yaptığım işin parasını alamıyorsam, gittiğim görüşmelerde asgari ücrete yakın maaşla üç ay sigortasız çalışmayı beğenmeyince işverenden "Ama bunu kabul eden adaylar var" lafını işitiyorsam ortalıkta pek iş var da denilemez. Neyse özet geçeyim. İş az, kaliteli iş daha az, uyanık işveren çok, uyanık çalışan da çok. Peki, bu rekabet ortamında doğru düzgün bir iş nasıl bulacağız?

Le couperet'de Bruno Davert (José Garcia) pek tasvip etmediğimiz ama izlerken içimizin yağlarını erittiğini kabul etmekten de geri duramayacağımız bir yöntem geliştiriyor: Sahte bir iş ilanı veriyor, ona rakip olabilecek adayların adını alıyor ve onları tek tek "temizliyor". Bunu yapan kişi doğuştan bir seri katil değil. 15 yıllık şirketinden taşınırken daralma nedeniyle çıkarılan, kimyacı, efendi, orta yaşlı, evli ve çocuklu bir adam. (Filmin konusuna odaklanıyorum ama özellikle başrol oyuncusunun çok iyi olduğunu da belirteyim.)

Arada sürprizbozanlar olabilir.

Bruno, uzun süredir çalıştığı işinden çıkarıldıktan sonra bunalıma girer. Ama yalnız değildir. Fransa'da yaşanan krizden dolayı birçok kalifiye eleman işsizdir. İddialı bir adaydır fakat daha iddialı adaylar vardır ve Bruno kırk yaşını geçmiştir. Aklına bir fikir gelir: Sahte bir iş ilanıyla birçok adaydan başvuru alır. Bunlardan beşini ayırır, bir de artı olarak istediği şirketin istediği pozisyonundaki adamı listesine ekler. Planını uygulamaya karar verdiğinde eli ayağı titrer. Zamanla alışacaktır. Birini kapısının önünde vurur, birini arabasıyla çiğner, birine acıyıp bir şey yapmaz ama adam zaten bunalımda olduğu için intihar eder (cinayetler onun üstüne kalır). Arada iş görüşmelerine de gider. Artık eski Bruno gitmiş, yerine pervasız bir Bruno gelmiştir. Kinayeli cevaplar, oğlunun hırsızlık suçunu örtmede gözükaralık... (Kimyacı ve aile babası kimliğiyle Walter White'ı da hatırlatır. Breaking Bad'den önce çekildiğini hatırlatayım.) En sonunda istediği pozisyondaki adamdan da kurtulur.

Filmin sonu epey muğlak. İnternette araştırdığım kadarıyla ortak bir fikir de yok. O yüzden kendi tahminimle devam edeyim. Filmin ortasında bir iş görüşmesinde Bruno görüştüğü kadına "matmazel" der. Kadın "madame" diye düzeltir, evli olduğunu vurgular. Bruno özgüvenli cevaplar verir ama yine de "Sizi sonra ararız" cümlesini işitir. Bruno cinayetlerini işler ve nihayet tam istediği pozisyona yerleşir. Önemli görünen bir iş yemeğinde o görüşmedeki kadın mekana gelir. Arkadaki binada şirketin kocaman adı vardır. Kadın adama yaklaşacak gibidir. Film orada pat diye biter. Bruno sadece pozisyonu elde etmekle kalmamış, oyunun kurallarını öğrenip yerini sağlamlaştırmış ve ondan öncekilerin yaptığı gibi fırtınalı bir aşk hayatına da yelken açmıştır. Anlarız ki kapitalizm, onun vahşi kurallarını yerine getirebilecek kişilerin kazandığı bir oyundur.

Hollywood tarzından farklı, kaliteli bir kapitalizm eleştirisi izlemek isteyenler için ideal bir film.
Bu aralar sinemalardan gittim ama bir önceki yazımda da dediğim gibi iki hüsrandan sonra detoksa ihtiyacım vardı. Öncelikle Frequently Asked Questions About Time Travel, sonra da X-Men: Days of Future Past ile başım göğe erdi.

X-Men'in son filmi hakkında yorumlarıma geçmeden belirteyim: Çizgi roman takipçisi değilim, filmi vizyona giren diğer filmler gibi izledim. Bundan sonra sürprizbozanlar olabilir.

Film gayet derli topluydu ve türünün hakkını veriyordu bence. Hatta post-apokaliptik atmosfer sevenler hiç durmasın. Ayrıca Marvel, oyuncu konusunda hiç cimri davranmamış. Esaslı karakterlerimizin gençlikleri bile esaslı. Filmi, (tekrar tekrar örnek vereceğim) Godzilla gibi çatlamadan izleyebilmemizin baş nedenlerinden biri bu. Diğer nedenle arasında efektlerin kalitesi ve nasılsa efekt koyduk her türlü gider deyip senaryonun savsaklanmaması var. Sonunda herkesin adının ve emeği geçen kişi sayısının gösterilmesini ben buna yordum. (Ayrıca yazıları paşa paşa bekleyin hemen kaçmayın. Filmi izlerken bu filmle her şey bitti derken hoop en son sahneyle daha devamı gelecek mesajını aldık.)

Çok affedersiniz hödük Wolverine/Logan rolünde aslında sevdiğimiz Hugh Jackman, mavi pullarla bile yetenek ve güzellik saçan Jennifer Lawrence, aramızdan ayrılmaması için ölümsüzlük iksirinin bulunmasını beklediğimiz Ian McKellen ve onun bir o kadar sevimli ekürisi Patrick Steward, balık balık bakan gözleriyle şefkat uyandıran James McAvoy, Loki'den sonra en dayaklık gülümsemeye sahip Michael Fassbender ve pek tabii ki gönüllerin imparatoru Peter Dinklage, hepsi başlı başına seyredilesi.

Favori sahnelerimden birine değineyim. Peter isimli, Quicksilver lakaplı hızlı ergenimizin yavaş çekim esnasında kulağında kulaklıkla güvenlik görevlilerinin eliyle koluyla oynaması, kurşunların yerini değiştirmesi ve normal hızda hepsinin tıkır tıkır işlemesi keyifli bir seyirlikti.

Geçmişe sırf fiziksel gücü yerinde diye gönderilen Wolverine Logan'ın olayı haber verdikten sonra hala geçmişte takılmasına anlam veremedim, zira her şeyi yüzüne gözüne bulaştırmasına ramak kalmıştı. Yaşlı haliyle 70'lerdeki gençliğine dönmesi, sonra normal zamanına geldiğinde olan biten bütün olayları hatırlayanın bir tek kendisi olması keyifli ayrıntılardı. İkinci ayrıntıdan ikinci filme bağlanalım.

FAQ About Time Travel



Önce izlediğim halde FAQ About Time Travel'ı sona bırakmamın nedeni, çok önce çekilmiş olsa da X-Men'in esprili bir versiyonuna benzemesi.

The IT Crowd adlı mükemmel diziden tanıdığımız şapşal bakışlı Chris O'Dowd'un başrolünde olduğu bu film, İngiliz komedisi ve Dr. Who sevenlerin beğenebileceği tarzda.

Zaman yolculuğuna kafayı takmış Ray, sürekli senaryo yazmaya çalışan Toby ve aklı bir karış havada arkadaşları Pete'in sakin yaşantıları tuvalete girip çıkmalarıyla değişir. Anlatılmaz izlenir tarzı bir film. İlerledikçe iyice sarpa saran işler sadece güldürmekle kalmıyor şaşırtıcı biçimde yer yer de geriyor.

Farklı zaman dilimlerinde gelgitlerle X-Men arasında ufak benzerlikler var ama Logan'ın gençliğine, sonra geleceğe dönüş sahnesi bana bu filmdeki bir sahneyi hatırlattı. Pete bir ara tek başına tuvalete giriyor ve saç sakal birbirine karışmış halde çıkıyor. Post apokaliptik dünyada yıllarca birçok badire atlatıp dönmüşken diğerleri bir odadan diğer odaya geçmiş, bön bön bakıyorlar. Açıkçası Pete işleri toparlamakta Logan'dan birazcık daha başarılı ama yine de onu aratmıyor.

FAQ About Time Travel'ı vizyonda izleme şansınız yok ama X-Men henüz tazeyken ve post apokaliptik atmosferde kafa dağıtmak isterseniz keyifli iki saat geçirebilirsiniz.