Haber etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Haber etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

İşe giderken fantastik manzaralarla karşılaşmak herkese nasip olmaz. Bu konuda Türkiye'nin en şanslı!? şehri Ankara. Ama İstanbul da bu durumdan aşağı kalmamış, Cevahir'in önüne okçular ve oklar yerleştirmiş.

Hızlıca geçtiğim için neyin etkinliği olduğunu tam olarak anlamadım ama #okcularmeydanda hashtag'i ile bu birkaç metrekarelik alan içinde çektirdiğiniz fotoğrafları paylaşabiliyorsunuz. Twitter'da biraz göz atayım dedim. Büyük ölçüde "at avrat silah" ortamı olmuş.

Tam hayaller ve gerçekler durumu olmuş. Hayaller şöyle:

http://www.boredpanda.com/worlds-most-creative-statues-sculptures/

Bu şahane kapak sürprizlerden sadece bir tanesi. Çerçi Sanat'ın 6. sayısında Günebakan dosyalarının konusu da tamamen değişti. Bu bölüme bundan sonra yazarlar değil temalar konuk olacak. 6. sayıda temamız "görmek". Ne kadar dolu ve ilginç bir sayı olduğu anlatılmaz, şu bağlantıdan okunur: http://cercisanat.com/dergi/6

Çerçi Sanat'ın 6. sayısına katkıda bulunan yazarlarımız ve çizerlerimiz şöyle: Ayfer Feriha Nujen, Ayşegül Tözeren, Burçin Tolga Yılmaz, Can Mustafa Özdemir, Caner Ok, Cavidan Sönmezoğlu, Derya Davulcu, Emin Önder Sertçelik, Engin Atmaca, Ercan Y Yılmaz, Erkan Karakiraz, Ersun Çıplak, Eylem Yurtsever, Gamze Andın, Gerçek İnan, Handan Akgün, Hülya Soyşekerci, İclal Öztaş Ayçelik, Murat Mahmutyazıcıoğlu, Nilgün Küçük Batman, Neval Turhallı, Orkun Eğilmez, Osman Göktuğ Türkmen, Özlem Şan, Seyhan Akıncı, Songül Çolak, Şengül Can, Talita Yalıtırık, Tuğçe Ayteş, Tülay Akyol, Yunus Kocatepe, Yusuf Turhallı.

Edebiyattan fotoğrafa, öyküden şiire, röportajlardan güncel konulara kadar okumaya doyamayacağınız kalitede yazılarımız arasından şimdilik kendi yazımın ve fotoğraflarımın bağlantılarını eklemekle yetineceğim. (Tamamı yukarıdaki bağlantıda ve çok yakında Çerçi Sanat Blog'da):

Günebakan'daki yazım "Her Şeyi Gören Göz: İnternet": http://cercisanat.com/dergi/6/her-seyi-goren-goz-internet

Görmek temalı fotoğrafım "Küçük Kız ve Dilenci": http://cercisanat.com/dergi/6/kucuk-kiz-ve-dilenci

Ve diğer fotoğrafım "Görmenin Izdırabı": http://cercisanat.com/dergi/6/gormenin-izdirabi

Çerçi Sanat'ın yeni sayısını ve eski sayılarını her an her yerden okuyabilirsiniz!
Roman Kahramanları'nın 22. sayısı nisan başı itibarıyla çıktı. Alıştığımız renkli kapakların yerine bu sayıda siyah beyaz bir kapakla karşılaşıyoruz çünkü yakın zamanda kaybettiğimiz Yaşar Kemal'in yası var bu sefer.

Yine dopdolu bir sayı bizi bekliyor. İstanbul Romanları, Sahnelenen Roman Kahramanları, Namık Kemal'in Kahramanları ve İhsan Oktay Anar da dergiye konu oluyor. Ayrıca okuma gruplarından metinler de var.

22. sayıda benim de Kemal Tahir'in Eski Şehrin İnsanları hakkında bir denemem yayınlandı: "Eski Şehrin İnsanları'nda Kentte Kadın ve Erkeğin Yeri". Bu denemede, eski İstanbul'da kentte kadın ve erkeğin yerini Kemal Tahir'in nasıl yorumladığuna değindim.

Ayrıca Çerçi Sanat ekibinden Şengül Can'ın da bu sayıda bir denemesi bulunuyor. Roman Kahramanları'nın baharı kucaklayan sayısını kaçırmayın.
Birdman filminin arasında telefona Twitter'dan bir bildirim geldi: #YasarKemal. Kötü haberi hissedersiniz de açmak istemezsiniz ya... Riggan içi boşalan büyük yapımların arasından kendine yer bulamayan kanadı kırık bir kuş gibi dolaşırken edebiyatımızın, gerçek edebiyatın çınarlarından biri devrilmişti.

Yoğun bakıma alındığı günden beri doktoru da hiç umutlu konuşmamıştı. Ne mutlu ki onu tanıdık ve ardında onu unutturmayacak birçok büyük eser bıraktı. Yaşar Kemal uzmanı değilim, ahkam kesecek kadar kitabını da okumadım. Sadece, vefatından sonra bende kalan anılarını düşünüyorum.

Yaşar Kemal'le, onun o olduğunu bilmediğim bir zamanda tanıştım. Annemden kalan kitaplardan biri Ağrı Dağı Efsanesi'ydi. Bir efsanede olması gereken fantastik kurgu ve güçlü diliyle beni etkilemişti ama daha küçüktüm o sıralarda.

Asıl okuma listemi toparlamaya başladığım üniversite yıllarında İnce Memed serisini aldım ve bir dönem arasında dört cildi de arka arkaya okudum. Çukurova "Heyye!" deyişi dilime yerleşti. Ayrıca, düşünce açısından da benim için dönüm noktası oldu: Ağaya başkaldıran ve dağa çıkıp eşkıya olan İnce Memed düpedüz haklıydı.

Bir de Ağıtlar kitabı var... Bu bir kurgu değil, Çukurova ve Adana bölgesindeki ağıtlardan bir derleme. Belki bugün o ağıtlardan bazıları onun için söyleniyor...

Kendisini iki kere de uzaktan görebilmiştim. Biri Sait Faik Öykü Ödülü'nde. Biri 2009 yılında Feryal Tilmaç'ın ödül aldığı tören, diğeri de 2010 yılında Aslı Erdoğan'ın ödül aldığı tören. Arka sıralardaydım, hayal meyal. Feryal Tilmaç'ın gözyaşlarına boğulduğunu hatırlıyorum.

Geriye kalan anılar ve kocaman bir külliyat...
Çerçi Sanat'ın 5. sayısı uzun bir aradan sonra bizlerle. Yeni yılı yepyeni bir sayıyla açan Çerçi Sanat ekibi Günebakan dosyasının adını "Günebakan" olarak bırakıyor ve kendi seçtikleri üç kadın öykücünün eserlerini odak noktasına alıyor. 5. sayının bütün yazılarını buradan okuyabilirsiniz: http://cercisanat.com/dergi/5

Kadın yazar diye bir ayrıma gitmek elbette tartışmalı. Ama neden böyle bir dosya konusu seçtiklerini "Editör"den yazısında net bir şekilde açıklıyorlar: "Şimdi böyle bir çalışmaya ne gerek vardı dediğinizi duyabiliyoruz, en azından bazılarının. Fakat biz her sayıda aslında okumak istediğimiz yazarları çalışıyoruz çünkü derginin mutfak kısmında yine biz varız ve dışarıdan yazılar almıyoruz genellikle. Kadın yazarları okumak istedik. Hem de böyle, kadınların olduğu bir sayıda. Metinler üzerinden hareket etmek en doğrusudur diye düşündük. 'Kadınlık', 'kadın yazarlık' kavramı her zaman tartışılacak bir konu. Ve asla bununla ilgili somut bir çözüm de söz konusu değil. Çünkü öznesi edebiyat ve bu zemin ahkâm kesenleri, katı kurallar koyanları asla affetmez."

Derginin bu sayısında getirdiği bir yenilik ise "çevrimiçi söyleşiler. Bu sayıda eserlerini büyük ölçüde internet ortamında yayınlamayı tercih eden Reyhan Yıldırım ve Melek Ekim Yıldız. Bir e-dergi için e-yayın tercih eden yazarlarla röportaj büyük önem taşıyor. Çevrimiçi röportajların devamının geleceğini tahmin ediyoruz. Bu röportajlar şimdiden derginin en çok okunanları arasına girdi bile.

Çerçi Sanat'ın 5. sayısındaki yazar ve yazı listesini aşağıda bulabilir, yanlarındaki bağlantılardan yazıları hemen, her yerde ve her zaman okuyabilirsiniz (e-derginin güzelliği).

Dosya konuları:

"Çuvaldızı Kendine İğneyi Başkasına Batıran Öyküler" - Şengül Can: http://cercisanat.com/dergi/5/cuvaldizi-kendine-igneyi-baskasina-batiran-oykuler

"Yersiz Yurtsuz Karakterlerin Öyküleri" - Tuğçe Ayteş: http://cercisanat.com/dergi/5/yersiz-yurtsuz

"Üç Yazar" - Tülay Akyol: http://cercisanat.com/dergi/5/uc-yazar

"Öykünün Cinsiyeti" - Özlem Şan: http://cercisanat.com/dergi/5/oykunun-cinsiyeti

Söyleşi:

"Öykü Buluşmaları Buluşma Öyküleri", Özlem Şan: http://cercisanat.com/dergi/5/oyku-bulusmalari-bulusma-oykuleri

Çevrimiçi Söyleşiler:

"Melek Ekim Yıldız'la Çevrimiçi Söyleşi"- Şengül Can: http://cercisanat.com/dergi/5/melek-ekim-yildizla-cevrimici-soylesi

"Reyhan Yıldırım'la Çevrimiçi Söyleşi" - Şengül Can, Özlem Şan - http://cercisanat.com/dergi/5/reyhan-yildirimla-cevrimici-soylesi

Öykü:

"Hasat" - Fahri Alpyürür: http://cercisanat.com/dergi/5/hasat
"Direniş" - Servet Karaaslan: http://cercisanat.com/dergi/5/direnis-1
"Kaya Kartalı" - Emine Aydoğdu: http://cercisanat.com/dergi/5/kaya-kartali
"Ya Gözlerim Konuşursa" - Nilgün Admeş: http://cercisanat.com/dergi/5/ya-gozlerim-konusursa


Şiir:

"Ekin" - Talita Yaltırık: http://cercisanat.com/dergi/5/ekin
"Bir" - Ali Kırkar: http://cercisanat.com/dergi/5/bir
"Dokunmaya Ağıt" - Doğa Çam: http://cercisanat.com/dergi/5/dokunmaya-agit
"Karsız" - Erkan Karakiraz: http://cercisanat.com/dergi/5/karsiz







Epeydir İstanbul hakkında İngilizce bir blog başlatmaya niyetliydim. Kardeşimden de aynı öneri gelince kolları sıvadık ve İstanbul'u arkadaşça okuyabileceğiniz bir blog hazırlamaya başladık. Şu an için İstanbul'a seyahat etmeyi planlayan veya öğrencilik, iş gibi nedenlerle bir süre İstanbul'da kalacak olan yabancılara yönelik İngilizce yazıyoruz. Ama Türkçe bloğun da hazırlıkları içinde olduğumuzu not düşelim.

Siteyi buradan ziyaret edebilirsiniz: http://istanbulfriendly.blogspot.com.tr/

Blogdaki yazıları öncelikle deneyimlerimizden yola çıkarak, sonra da araştırarak yazıyoruz. Fotoğrafları da kendimiz çekip ekliyoruz. DSLR fotoğraf makinesinin yanı sıra üst sürüm cep telefonlarıyla kaliteli fotoğraflar sunmaya çalışacağız. Yani buradaki fotoğraflar ilk olarak burada yer alacak. Fotoğraflara ismimizi yazıyoruz ama onları da, yazıları da (elbette emeğe saygı açısından referans vererek) paylaşabilirsiniz.

İstanbul hakkında yazılacak elbette çok şey var. Bunları sekiz ana kategori altında toplamaya çalıştık: Sights (görülecek yerler), Food/Drink (yiyecek/içecek), Shopping (alışveriş), Transportation (ulaşım), Accomodation (konaklama), Events (etkinlikler), Districts (semtler), Tips (ipuçları). Bunları arkadaşça bir tarzda yazarak İstanbul'u hakkıyla yansıtmayı düşünüyoruz.

Birçok seyahat sitesinde üst sıralarda yer alan İstanbul'u tarafsız bir gözle anlatmak önemli. Son zamanlarda birçok listede İstanbul'un güzellikleri anlatılıyor. Ama en çok dikkatimizi çeken husus bu fotoğraflarda neredeyse hiç kadın olmaması! Bu bloğu iki kadının yazması da bu açıdan yararlı olacak diye düşünüyorum.

Keyifli bir süreç olması dileğiyle!



Cumartesi akşamı İBB Tiyatroları Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nde On İki Öfkeli Adam oyununu izledik.

Oyunun yazarı Reginald Rose. Çevirisi Cemal Berk'e ait. Yöneten de Arif Akkaya. Oyun iki perde ve 1 saat 50 dakika. Tek bir sahne var. 12 sandalye, bir masa, bir saat ve yarım kubbe şeklinde bir oda kesiti. 12 jüri üyesi ve oyuna ara sıra dahil olan bir mahkeme görevlisi var.

Oyuncular isim veya sima olarak tanıdığımız başarılı isimlerden seçilmiş: Ahmet Özaslan, Ali Gökmen Altuğ, Burteçin Zoga, Enes Mazak, Erkan Akkoyunlu, Gün Koper, Kutay Kırşehirlioğlu, Mehmet Avdan, Metin Çoban, Nihat Alpteki, Rahmi Elhan, Serdar Orçin, Yalçın Avşar.

Oyunun insana beyin fırtınası yaptıran bir konusu var. On iki jüri üyesi, suçlu olduğuna kesin gözüyle bakılan cinayet zanlısı bir çocuk için son kez toplanıyor. On iki farklı karakter, on iki farklı düşünce. Konunun kapanması için hepsinin hemfikir olması yeterli. Ama 8. jüri üyesi "suçsuz" diye oy veriyor. Çocuğun suçsuz olduğuna inandığı için değil, suçsuz olma ihtimali olduğu için. Odadaki çoğu peşin fikirli, çoğu önyargılı (mesela çocuğun arka mahalleden olması konusunda). Bu tek oydan sonra neler olduğu seyrederek görün. Adalet kavramı konusunda gerçekten zihin açıcı bir eser.

On İki Öfkeli Adam oyununun tek dezavantajı artık kült filmler arasında yer alan 1957 yapımı 12 Angry Men filminden sonra oynanması ve galiba bu oyun dünyanın neresinde oynanırsa oynansın bu dezavantajdan kurtulamayacak. Henry Fonda yüzyıla damgasını vuracak bir performansla sizi ekrana kilitliyor. Film her izlediğinizde daha dün çekilmiş gibi taze.

On İki Öfkeli Adam'ı ilk olarak İstanbul Şehir Tiyatroları 1950'de sahnelemiş. Açıkçası filmden önceki performansları epey merak ettim. 22 Ekim 2014 yılından itibaren yeniden sahnelenmeye başladı. Bizim izlediğimiz de bu yeni uyarlama. Filmden sonra içinizde bir boşluk oluşsa da başarılı performanslar ve sahne düzeniyle bu sezon izlenmesi gereken oyunlardan.

Önceki bir yazımda övmeye doyamadığım Ylvis, beni yalancı çıkarmak istercesine yeni bir şarkı ve kliple karşımızda: Mr. Toot.

Şarkı her zamanki gibi güzel, ritmik ve eğlenceli. Ama rahatsız edici olan klibi. Bu klip Ylvis'in düşündüğüm kadar "farklı" bir espri anlayışına sahip olmadığını gösterdi, otuz senelik ömrümün neredeyse yarısında ülkeden kaçma planları kuran bendenize memleket sevgisi aşıladı.

Ylvis, nedense "Janym" klibinde Kırgızistan'a geçtiği kıyağı Türkiye'ye geçmemiş. (Gerçi Kırgızların tepkisine bakmadım. O çadır ne alaka diyen de çıkmıştır belki.) İstanbul diye geldiği yer aşağıda. İstanbul'da uzaktan yakından bir yere benzetemedim. Yorumları takip edince buranın Fas'taki Marakeş olduğunu öğrendim.


Beni rahatsız eden Avrupa'nın ya da daha genel manada Batı'nın Doğu'yu hâlâ toz topraktan ibaret, biraz zorlasak sevimli ama ne yaparsak yapalım "ilkel" insanların yaşadığı bir coğrafya olarak göstermesi. Özetle oryantalizm diyebiliriz (günümüz bağlamında). İşte Ylvis'e yakıştıramadığım buydu. Yoksa tribünlere oynamaya müsait gayet renkli bir şarkı var ortada.

Klibi izleyince Marakeş'in gezilip görülebilecek bir yer olduğunu düşündüm. Ylvis oraya İstanbul tabelası yerine Marakeş tabelası koysa çok daha avantajlı olacaktı bence. İstanbul'un Batılılara göre "gelişmiş" görüntüsünü koymayı tercih etmiyorlarsa da buraya yakın bulduğum Mardin'in güzellikleri gösterilerek UNESCO Dünya Mirasları Listesi'ne giden yolda bir adım daha atılabilirdi.

Böyle bir hamle yapma zorunlulukları yok elbette. Bari olanı gösterselerdi. Hâlâ "land of turban", hâlâ fes. İstanbul'da her çeşit insan var, bunu öğretemedik. Bu kafayla İstanbul'a gelseler özellikle Harbiye-Elmadağ-Taksim üçgenindeki süitlerde kalsalar şoka girecekler demek.

Şarkının bestesi burada (Gerekli izinleri aldıklarını umuyorum):



Ama tabii klibin güzel yanları yok değil. Birincisi Mr. Toot'un aleti sarışın olan kardeş Bard tarafından tasarlanmış. Hem telli hem de üflemeli bir çalgı "toot", ayrıca elektronik bir ses veriyor. İkinci güzel ayrıntı Mr. Toot'un sahne arkasında kısa bir hazırlıkla adeta Barış Manço'ya dönüşmesi ve seyircinin bu ani değişikliği ("modern music"i!?) kaldıramayıp alandan ayrılması. Genel oryantalizmi üç dakikalığına görmezden gelirsek Binbir Gece Masalları atmosferi de yakalanabilir.

Not: Mr. Toot Bart'ın ta kendisiymiş. Eh, yine güldürdünüz keratalar.

Klibi şuradan izleyebilirsiniz.




Hızlı ve Bilgili 2 güncellendi!

Oyunun tasarımı, flat tasarıma uygun ve kullanıcı dostu olarak tamamen değişti, logosu da yenilendi.

Bilgilendirici sayfalar sayesinde istediğiniz sayfalara ulaşmak artık daha kolay. Soruların daha okunur hale geldiğini de fark edeceksiniz.

Bu yepyeni deneyimi kaçırmayın. Yeni sorular eklemeye devam ettiğimiz de hatırlatmadan geçmeyelim.

Hızlı ve Bilgili 2'yi indirdiyseniz cihazlarınızın güncellemelerini kontrol edin, indirmediyseniz burada bulabilirsiniz:

https://itunes.apple.com/tr/app/h-zl-ve-bilgili-2/id776098410?mt=8



Birkaç ay önce, bir arkadaşım Antalya Aspendos'ta düzenlenecek Opera Festivali'nin ilk gösterimine katılalım dediğinde çok uzak gibi gelmişti. Ama o haftasonu, o cumartesi gelip çattı ve Verdi'nin Aida'sını İzmir Devlet Opera ve Balesi sanatçılarının yorumuyla izledik.

Daha önce Aspendos'a gitmemiştim ve Aida'yı da seyretmemiştim. O yüzden benim için yepyeni bir deneyim oldu.

Aspendos

Önce Aspendos'tan bahsedeyim. Karanlıkta görebildiğim ve opera severlerle dolup taşan Aspendos Tiyatrosu'na servis veya özel taşıt olmadan ulaşılabiliyor mu bilmiyorum. Epey dışarıda kalıyor. İçeri girdiğimde ilk aklıma gelen "eskiler şehir kadar tiyatro salonu yapmış" oldu. Günümüzde tiyatro ve operaların bir bir kapatıldığını düşününce gerçekten manidar.

Aspendos adı Yunan öncesi Anadolu dilinden geliyor. Bugünkü adı Belkıs. Akalar tarafından kurulmuş. Devrinin en zengin kentlerinden biriymiş. Ticaret yolu üstünde yer alması ve Köprüçay Irmağı'yla limana bağlandığı için ele geçirilmek istenen en gözde şehirlerdenmiş. Her tarihi eser gibi Aspendos'un da bir efsanesi var ama kadın için hazin sonla bittiği için yazmayacağım. Efsaneden çıkarılabilecek sonuç günümüzde de geçerli: Burada harika bir akustik var.

Aida

Akustik böyleyken orada opera dinlemenin ve seyretmenin de keyfi bambaşka. Havanın gece bile aşırı sıcak olması ve tiyatronun şeklinden dolayı içerisinin hiç rüzgâr almaması seyircileri ama en çok orkestrayı ve sanatçıları zor durumda bıraktı. Ama bu olumsuzluğa rağmen performans harikaydı. Dekor ve kostümler de öyle. (Görselde performans başlamadan önce dekordan bir kare bulunuyor. Opera sırasında flaş kullanmak zorunda kalacağım için çekim yapmadım.)

Kısaca Aida'dan da bahsedeyim. Aida'nın kelime anlamı "misafir" demekmiş. Giuseppe Verdi tarafından daha en başta isimden itibaren özenle yazılmış klasik bir opera söz konusu. 4 perdeden oluşan opera 3 saat sürüyor.

Aida, Etiyopyalı bir prenses ve Mısır'ın elinde tutsak. Muhafızlar komutanı Radames'le birbirlerine âşıklar. Ama firavunun kızı Amneris de Radames'e âşık ve konumunun da etkisiyle oldukça hırslı. İşler yeterince karışık değilmiş gibi Mısır firavunu Radames'i Aida'nın babası, Etiyopya Kralı Amonasro'yla savaşmaya gönderir. Aida kime üzüleceğini şaşırır. Bir tarafta babası, bir tarafta sevgilisi... Savaşı Radames kazanır, Amonasro ve Etiyopya halkı esir düşer. Radames onların özgür bırakılmasını ister firavundan. Daha sonra Amonasro kızını kullanarak pusu kurar. Aida Radames'e her şeyi bırakıp kaçmayı teklif eder. Radames tam kabul etmişken işler ters gider ve vatan hainliği suçuyla yakalanır. Başrahip Ramfis tarafından suçlu bulunur. Aida babasıyla kaçar, babası öldürülür ama Aida kayıptır. Radames ölüme mahkûm edilir. Amneris kahrolur. Aida tam da Radames'in olduğu çukura saklanmıştır. İkisi ölümü birlikte karşılar.

Opera İtalyanca, Aspendos'ta ekranlardaki altyazılardan Türkçesini takip ettim. Altyazı konusunda ufak bir eleştiri yapmak istiyorum. Altyazıları hazırlayanların iş yükünü bilmiyorum elbette, belki aceleye gelmiştir. Çok sayıda noktalama ve imla hataları ile anlatım bozukluğuna rastladım. (Hiçbir yerde olmamalı ama insan operada çıtayı biraz daha yükseltiyor.) Bu durumun performansın kalitesine yakışmadığını düşünüyorum.

İlginizi çekerse gösterimler 24 Eylül'e kadar farklı operalarla devam edecek. (Antalya Müzesi'nin önünden servise binebilir ve onunla geri dönebilirsiniz.) Program şöyle: http://www.aspendosfestival.gov.tr/program.html

Operanın ertesi günü üzücü bir haber aldık maalesef. Sanatçılar, festival dönüşünde bir araba kazası geçirmiş. İçlerinde ağır yaralananlar da varmış. Hepsine tek tek acil şifalar diliyorum.

Bazı insanlar hiç ölmeyecekmiş gibi gelir. Robbin Williams da onlardan biriydi. İtiraf edeyim, ölüm haberini alana kadar çocukluğumda bu denli iz bıraktığını fark etmemişim. Hep güler yüzü ve sempatik halleriyle hatırladığımdan intihar haberini almak şaşırtıcı oldu ama yıllardır depresyonla mücadele etmiş ve artık dur demeye karar vermiş...

Hayat dersi veren Good Will Hunting (Can Dostum),  çocukluğumun gerilimi Jumanji, normalden dört kat hızlı büyüyen Jack, okulda şiirin önemini işleyen Dead Poets Society (Ölü Ozanlar Derneği), Roosevelt'i canlandırdığı A Night at a Museum (Müzede Bir Gece), her şeye rağmen yayınından ödün vermeyen bir radyocuyu canlandırdığı Good Morning Vietnam (Günaydın Vietnam), ölümden sonra yaşamın renklerini gösteren What Dreams May Come (Aşkın Gücü) ve diğer birçok filmle dizinin arasında zihnimde sevimli uzaylı tiplemesiyle yer ettiği Mork & Mindy... (Alaaddin'in cinini de seslendirmişti.)

Bize iyimserlik aşılayan ve büyük sözleriyle etkisini alan Robin Williams'ı bundan sonra arşivlerden takip edecek ve yaptığı işlerle hatırlayacağız...

Not: Bobby McFerrin'in "Don't Worry Be Happy" videosundaki dansı da unutulmayacak elbette.

Johan Thoms'un Felaketlerle Dolu Muhteşem Hikâyesi son çevirim. Tam zamanlı işler esnasında bir süre çeviriye zaman ayıramamıştım ama bu çeviri ilaç gibi geldi.

Ian Thorton'un yazdığı kitap hem esprili bir dile sahip hem de zaman zaman acıklı olaylara. Johan Thoms, normalden büyük başı, muhtemel üstün zekâsı ama bir yandan da hafif aklıyla dikkat çeken bir çocuktur. Saraybosna'nın mütevazı kasabası Argona'daki hayatı üniversitedeyken babasının işsiz kalmasıyla değişecektir. Çocukluktan tanıdığı Kont Kaunitz'in aracılığıyla o dönemde 19 yaşındaki bir çocuğun hayal edemeyeceği kadar yüksek maaşlı bir iş bulur. Arşidük Franz Ferdinand'ın şoförlüğünü yaparken başına geleceklerden habersizdir. Güzel sevgilisi Lorelei hakkında hayaller kurarken yanlış bir sokağa sapar ve geri geri çıkamaz. Gavrilo Princip'in suikast planına yağ sürer ve Franz Ferdinand'la eşi Sophie oracıkta öldürülür.

Johan için tek bir seçenek vardır: kaçmak. Olaydan hemen sonra yollara düşer. Ailesini ve bütün tanıdıklarını geride bırakır. Yepyeni ülkeler görür, yepyeni insanlarla tanışır. (Bu noktada Johan şanslı mı şanssız mı diye soruyorsunuz kendinize.) 1. Dünya Savaşı'ndan tamamen kendini sorumlu tutuyordur. Bu arada dünyada savaşlar bitmez. Johan bunların hepsinden kendine pay biçer. Burada durayım, bol gönderme ve alıntı içeren sayfaları okuma zevkini size bırakayım.

Kitap 24 Temmuz'da, 1. Dünya Savaşı'nın yıldönümünde raflarda yerini aldı. Ama dilerseniz internetten de alabilirsiniz. Birçok sitede satışı yapılıyor, örneğin şurada: http://www.idefix.com/kitap/johan-thomsun-felaketlerle-dolu-muhtesem-hikayesi-ian-thornton/tanim.asp?sid=CRYG5REYDT1TIJJBQKEF

Keyifle okuyacağınızı ve elinizden bırakamayacağınızı umuyorum.
Çerçi Sanat'ın 4. sayısı çıktı, hem de "tiyatro özel" dosyasıyla. Her yeni sayıdaki gibi yine büyük bir heyecan yaşıyoruz.

Modern tiyatrodan tiyatro yazımı ve yayınına, kukla tiyatrosu ve radyo tiyatrosu gibi geleneksel tiyatrolardan pantomime kadar epey zengin bir içerik sizi bekliyor. İncelemelerimiz, öykülerimiz ve şiirlerimiz de var elbette.

Bu sayıda "Yok Hücre" adlı öyküm yayınlandı. Değişik bir kurgusu olduğu için ipucu vermiyorum. Buradan okuyabilirsiniz. http://cercisanat.com/dergi/4/yok-hucre

Ayrıca çorbada benim de tuzum bulunsun diyerek tiyatroya dair bir yazı yazdım. Geçen sayıda "Beyaz Yaka Dili incelememi tamamlayıcı olsun istedim. (Aksilik olmazsa bu yönde yazılara devam edeceğim.) "Tiyatro Beyaz Yakalılar İçin Neden Önemli" yazımı da buradan okuyabilirsiniz: http://cercisanat.com/dergi/4/tiyatro-beyaz-yakalilar-icin-neden-onemli

Bu kadar güzel yazıyı birbirinden ayırmak olmaz ama bu sayıdan iki örnek vermeden edemeyeceğim.

Birincisi, "Editörden" yazımız. Gündeme ve iktidar-sanat ilişkisine dair leziz bir metin okumak isteyenler buraya: http://cercisanat.com/dergi/4

İkincisi, hemen her sayımızda her vermeye çalıştığımız gibi Kürtçe şiir çevirisi sizi bekliyor: http://cercisanat.com/dergi/4/nasname-kimlik

Bayram seyran demeden yayında olan Çerçi Sanat, tatildeyseniz plajda, akraba gezmesindeyseniz salonda okunabilir. Kaçırmayın derim.

29 Haziran 2014'te 12. İstanbul LGBTİ Onur Yürüyüşü gerçekleşti. Her zamanki gibi renkli, her zamanki gibi şenlikli. Temelinde, büyük bir hak arayışı.

Tomalar ve polisler eşliğinde başlayan yürüyüş, geçen senekinin aksine müdahale olur mu diye düşündürdü ama bir süre sonra yollar gökkuşağının renklerine açıldı.

Meydanda iftar sofraları hazırlanırken İstiklal Caddesi'nde onur yürüyüşünün gerçekleşmesi ve endişe ettiğimin aksine bu iki etkinliğin çatışmaması beni sevindirdi. LGBTİ bireyler ve onlara destek için orada olan insanların güler yüzleri görülmeye değerdi.

Umarım bu onur yürüyüşlerinin, "biz de varız!" çağrısının meyveleri anayasa ve günlük hayatta toplanır.




Appstore'daki ilk göz ağrımız Hızlı ve Bilgili'ydi. Şimdi yepyeni yüzüyle karşınızda: Hızlı ve Bilgili 2.

Yine en hızlı ve en bilgili olan kazanacak. Ama bu sefer rekabet çok daha fazla! Öncelikle Facebook veya Game Center ile kayıt olup arkadaşlarınızla yarışabileceksiniz. İster genel odada herkesle, ister özel odalarda sadece arkadaşlarınızla kapışın. Odalarda chat özelliği de bulunuyor.

Oyun sırasında sıralamanızı yükseltmek, daha çok puan ve kupa kazanabilmek için joker haklarınızı da kullanabilirsiniz. Joker haklarınız: yarı yarıya jokeri, doğru cevap jokeri ve pas jokeri.

Şu an otuz binden fazla soru var ve yeni sorular eklemeye devam ediyoruz. Ne kadar çok soru çözerseniz gündemdeki sorulardan yakalama fırsatınız o kadar artıyor. İleri de sorularla ilgili hoşunuza gidecek bir sürprizimiz de olacak.

Appstore'daki Hızlı ve Bilgili 2'yi iPhone ve iPad'lerinizde oynayabilirsiniz:
https://itunes.apple.com/tr/app/h-zl-ve-bilgili-2/id776098410



Roman Kahramanları 19. Sayı yayında!

İnsan her yazdığı yazıya heyecanlanır ama bu seferki yazıda farklı bir heyecan yaşadım. D. H. Lawrence hakkında bir karakteri irdelemem istendiğinde eserlerine baktım ve dört tane seyahatname gördüm. Bunlar kurgusal değildi ama yazarın kendine dair ipuçları bulacağımı tahmin ettim. Gerçekten de öyle oldu.

Lawrence seyahatnamelerini yolculukta okuyacak kadar şanslı olduğumu yazmıştım. Daha önce Azra Erhat'ın Mavi Yolculuk ve Mavi Anadolu, Mina Urgan'ın Bir Dinozorun Gezileri gibi kitaplarını okuyup gayet keyif almıştım. Ama Lawrence bambaşka bir deneyim yaşattı. Gördüğüm veya görmek istediğim yerleri anlatmakla kalmıyor, her bir gözlemini büyük bir dil ustalığıyla aktarıyor. Hem seyahat edilen yerleri gezmiş kadar oldum hem de büyük bir edebiyat zevki tattım.

Bütün bunlardan yola çıkarak Lawrence'ın kendini anlatımından onu bu roman kahramanı gibi tanımaya ve yazımda da tanıtmaya çalıştım. Umarım keyifle okursunuz. Çünkü ben gerçekten keyifle yazdım.

Roman Kahramanları'nın 19. sayısında D. H. Lawrence hakkında ve başka konularda kaliteli yazılar okuyabilirsiniz.
En son Aralık ayında 2. sayısını okuma şansı elde ettiğimiz Çerçi Sanat, 3. sayısıyla tekrar bizlerle. (Gündemi de kendine katan editörden yazımızla yayındayız: http://cercisanat.com/dergi/3)

Bu yazıda daha önceki sayıdan tanıdığımız yazar ve ilüstratör arkadaşlarımızla birlikte yepyeni isimlerle de tanışma fırsatı elde edeceğiz.

Ayrıca Günebakan'da Faruk Duman bizlerle. Röpotajını okumak isterseniz buraya bekleriz: http://cercisanat.com/dergi/3/faruk-duman-ile-soylesi

Bu sayıda, iki yazımla dergiye katkıda bulundum:

Birincisi, Günebakan konuğumuz Faruk Duman için yazdığım deneme: "Ve Ceren, Hüzünle Kaybolur..."

İkincisi, epey içeriden yazdığım bir deneme: "Beyaz Yakalının Sessiz Çığlığı: Ofis Dili". (Yeri gelmişken bu yazı, başta ele aldığı beyaz yakalı emekçiler olmak üzere hayatta kalabilmek için çalışmak zorunda olan tüm emekçilere gelsin.)

Keyifle okuyacağınız bir sayı olduğunu umuyoruz. Siz yazılarımızı okurken biz de yeni sayı hazırlıklarına başladık bile!


Ne zamandır yaptıklarımı bir arada gösterecek bir portföy üzerinde düşünüyordum. Gittiğim iş görüşmelerinde portföy eksikliğimi hissettim. Özellikle içerik konusunda karşımdaki kişileri ikna etsem de bir türlü proje konusunda nedense güven kazanamıyordum.

Böylece, Wordpress'ten daha sonra domainini aldığım isim soyad kombinasyonuma geçireceğim bir hesap açtım. Burada daha önce internette ve basılı mecrada yayımlanmış öykü ve denemelerim, şu ana kadar yaptığım işler, üzerinde çalıştığım projeler, çalıştığım sektörler ve genel olarak mesleğim hakkında bilgilerle görüşlerim, ilerleyen zamanda da belki öykü ve makale çevirilerimi yayınlamayı planlıyorum.

Hakkımda bölümünde kısa bir özgeçmişimi bulabilirsiniz.

Vahşi kapitalizmin hizmetindeyim. Ziyaret etmek için adres: http://tugceaytes.wordpress.com/
Bugün Hulki Aktunç'un doğum günü. Aramızdan 29 Haziran 2011 yılında ayrılmış olsa da anıları ve eserleri hâlâ bizimle. İyi ki doğdu!

Edebiyatımızda iz bırakmış her yazarın bizde yeri ayrı ama onları bizzat tanıdıysanız ayrılışları çok daha derin iz bırakıyor. (Bilge Karasu ben onu tanımadan çok önce vefat etti, tanısam çok daha üzülürdüm.) Leylâ Erbil ile tanıştım, eserleri kadar kişiliğinin de güzelliğini gördüm, daha çok sevdim, daha çok üzüldüm. Hulki Aktunç'un gönlümdeki yeri de öyle.

İlk olarak Galapera söyleşisinde gördüm Hulki Aktunç'u. Dünya tatlısı eşi Semra Aktunç da vardı. Hulki Aktunç yerinde duramayan, kıpır kıpır bir insandı. Söyleşisi bir tiyatro oyunu atmosferinde geçmişti. Kendini akıcılıkla ve akıllıca ifade etmiş, sorulan sorulara çok şık cevaplar vermişti.

Söyleşiden sonra eserlerini okumaya başladım. Hepsini bir kerede bitirmeye kıyamadım, o yüzden hepsini okumuş değilim. (Edebi yorumlar başka yazılarıma kalsın.) Erotologya'yı okuduğumda pek çok konuda hemfikir olduğumuzu görüp "işte bu" dediğim yerler olduğunu hatırlıyorum. Son İki Eylül'ü dalgalı bir feribot yolculuğunda okumuştum. Denizde yolculuktan korktuğum halde, yolculuğun sonuna geldiğimi ancak kitap bittiğinde anlamıştım.

Yazmaya yeni başlayanların kendine en sık sorduğu sorulardan biri şudur: "Ne yazacağım?" Hulki Aktunç şiirinde geçen bir çift dizeye değinmiş, "Yan yana gelmemiş sözcükler var," demişti. Ne zaman tıkansam, aklıma hep o cümlesi gelir.

Hulki Aktunç, verdiği cesaretle ve yetkin eserleriyle hep aramızda!

Not: Okumak isteyenlere, Çerçi Sanat blogda Hulki Aktunç'un eserlerinin ağırlıkta olduğu bir yazı da var:

http://cercisanat.blogspot.com/2014/01/iyi-ki-dogdun-hulki-aktunc.html



Çerçi Sanat'ın ikinci sayısı epeydir yayında. 3. sayısının hazırlıkları sürüyor. Yepyeni yazılarla okuyucuyla buluşmak üzere olmanın heyecanı hissediliyor.

Dergi mutfağında yer almanın yanı sıra öykü ve denemelerimle de katkıda bulunmaya çalışıyorum. İlk sayıda "Baskı" adlı öykümün yayınlandığından bahsetmiştim. Hem de Yunus Kocatepe'nin özel çizimiyle.

İkinci sayıda reklam diliyle ilgili "Bu Yazı Satılıktır" denemem yayınlandı. Biraz deneyimlerimden, biraz 99 francs filminden, biraz da John Berger ve Roland Bartes'tan ilham aldım. Umutsuz bir yazı olduysa affola...

Yaşasın e-dergi


E-derginin ayrı bir heyecanı, güzelliği var. Çerçi Blog'da bununla ilgili bir yazı yayınlandı hatta. Maliyet, erişim, muhafaza etme ve çeşitlilik avantajlarının yanı sıra ben de bir madde eklemek istiyorum:

5. Doğa dostu olması: Çerçi Sanat'ın yayınlanma sürecinde hiçbir ağaca zarar gelmiyor! Bilgisayarınızdan, tabletinizden ve telefonunuzdan gönül ferahlığıyla okuyabilirsiniz.

Bu arada müjdemi vereyim: Yakın zamanda Çerçi Sanat'ı okumak için internete de ihtiyacınız olmayacak. Çünkü dosya olarak indirebileceksiniz!

İyi okumalar...