Foucault etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Foucault etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Yüzüklerin Efendisi okuyanlar zaten bilir, okumayanlarsa onun muhtemelen bir yüzüğün etrafında geçtiğini az çok tahmin edebilirler. Takanı görünmez yapan bir yüzüktür bu. Görünmez yapar yapmasına ama bir yandan kötülerin sizin yerinizi bulmasına da önayak olur. Ama öyle bir çekiciliği vardır ki takmadan edilmez. Yüzüğü, yapıcısı Sauron’dan ilk alan insan İsildur’un hayatı kararır. Gollum bu uğurda hobitlikten çıkar, Bilbo gençliğini tüketir, savaşçı Boromir Frodo’ya saldırmaya kalkar, Bilbo’nun yeğeni Frodo en yakın arkadaşını bile silip atar. Bu yüzüğe karşı çıkan pek olamamıştır. Ormanların güçlü kraliçesi Galadriel yüzüğü arzulamış ama nefsini kontrol altına sokup yüzüğü Frodo’dan almamıştır. Alsa zaten aşırı güçlü olan Galadriel’i durduracak hiçbir kuvvet kalmayacakken o, bu olayı büyük bir sınav olarak değerlendirir. Ama Yüzüklerin Efendisi’ndeki en ilginç karakterlerden birisi, Frodo’nun hem müstahdemi hem de en yakın arkadaşı olan Sam’dir. (İsminin uzun hali Samwise Gamgee’dir. “Wise” İngilizcede bilge demektir. Tolkien’ın bu laf oyununu muhtemelen kasıtlı yapmıştır.) Sam, bir süre yüzüğü taşımasına rağmen onu sürekli takmaz, çok lüzumlu olduğu için taktıktan sonra çıkartmasını bilir, müstahdemlikten büyük bir güç olmaya gidebilecekken bu fırsatı, onu başından savan Frodo’yu canını dişine takarak kurtarmak için kullanır, yüzüğün cazibesi ve gittikçe artan ağırlığı Sam’e işlemez. Önemli bir karakter ve ileride kral olacak Aragorn da bu yüzüğe tamah etmez, Frodo başlarda yüzüğü ona kendi isteğiyle vermeye kalktığında Frodo’nun elini nazikçe kapatarak yüzüğü reddeder.[1]

Bu ayrıntılar Platon’un Devlet’indeki Gyges’in Yüzüğü’yle ilgili kısmı hatırlatıyor. (Yüzüklerin Efendisi genel olarak Kelt mitolojisinden esinlense de evrensel olan bu konular dünyanın çeşitli yerlerindeki mitolojilerde de geçiyor.) “Gyges, Lydia kralının hizmetinde bir çobanmış, günün birinde bir sağanak ve bir deprem yüzünden yer çatlamış, hayvanların otladığı yerde derin bir yarık açılmış. Bunu görünce, şaşakalan çoban, yarığın içine inmiş ve orada görülmedik birçok güzel şeyler arasında, içi oyuk, üstü delik deşik, tunçtan bir at görmüş. Eğilip içine bakmış atın, insan boyundan büyük bir ölü görmüş; ölünün parmağındaki altın yüzükten başka bir şeyi yokmuş. Bu yüzüğü alıp yukarı çıkmış. Çobanlar, her ay sonunda olduğu gibi, krala hesap vermek için toplandıklarında, Gyges bu toplantıya parmağında yüzükle gelmiş. Otururlarken yüzüğün taşını farkına varmadan avucunun içinde çevirmiş. Bunu yapar yapmaz da yanında oturanlar kendisini görmez olmuşlar, nereye gitti diye soruşturmaya başlamışlar. Şaşakalmış herkes. Yüzükle oynarken taşı çevirince gene göze görünür olmuş. Böylece işi çakan Gyges, yüzüğün tılsımını denemiş, bakmış ki, yüzüğün taşını içeri çevirince görünmez oluyor, düzeltince görünüyor. Bunun üzerine saraya girenlerin arasına katılmanın yolunu bulmuş. Sarayda kralın karısını baştan çıkarmış, onun yardımıyla kralı öldürüp yerine geçmiş.”[2] (Devlet’in sonlarında ayrıca Hades’in miğferinin de adı geçer. Bu miğfer de ismi zaten “görünmez” anlamına gelen yeraltı tanrısı Hades’i görünmez yapar.)

Peki, zaten uzun uzun anlatılmış bu hikâyelerden burada bir daha bahsetmenin ne anlamı var? Masallar ve efsaneler büyülü anlatımları bir kenara konulduğunda özlerinde insan doğasına ilişkin çok çarpıcı tespitlerde bulunurlar aslında. Şimdi bir düşünün. Böyle bir yüzük buldunuz. İster takıp çıkarınca, ister döndürünce sizi görünmez yaptığını öğrendiniz. Görünürde eylemlerinizi kısıtlayacak hiçbir engel kalmadı. Ne yapardınız? Gollum veya Gyges’in mi yoksa Sam veya Aragorn’un yaptığını mı?

Çoğumuzun “fırsattan istifade” edeceği kesin gibi. Kimimiz hiç ihtiyacımız olmasa da çalacak, hatta diğer insanların canına kastedecek, kimimiz sadece ihtiyacı kadarını çaktırmadan alacak ve durmasını bilecek, kimimizse elinde böyle bir fırsat olmasına rağmen durumdan faydalanmaya çalışmayacaktır. Peki bu çeşitlilik neden? Cevap insan doğasında yatıyor olabilir mi? Ama peki insanlar doğuştan iyi de sonra öğrenerek mi bu hale geliyor ya da doğuştan kötüler ama iyi olmayı öğreniyorlar ve öyle davranıyorlar? Yoksa insan doğası hem iyiyi hem de kötüyü barındırıyor da bunlardan birisi ileride şartlara göre daha ağır basıyor?

Bu sorun insanlık kendini bildi bileli var. Çeşitliliğe bakılırsa Platon’un Devlet’te bahsettiği ve Doğu felsefelerinin de varsaydığı üzere insanda iyi ve kötü bir arada. Sadece iyi veya sadece kötü olmak mümkün değil. Bir kişide bunlardan hangisinin ağır basacağını büyük ölçüde dış dünya; diğer insanlar, aile çevre, deneyimler, eğitim belirliyor. Tabii ki bir insan kendi iradesiyle iyi veya kötü olmayı seçebilir. Ama bunun kendi özgür seçimi olduğunu nasıl belirleyeceğiz? Bu dış kuvvetlere, daha doğrusu bizim dışımızdaki insanlara, aileye, topluma “otorite” dediğimizi varsayalım. Otorite ve otoritenin yaptırımları (kanun, gelenek, görenek ve belki vicdan), yani engellemeler ortadan kalktığında insanlar neden olduğundan farklı davranır?

Sineklerin Tanrısı’nda ıssız adaya düşen çocuklardan birisi olan Roger, küçüklerden birini taşlamak ister. Ama önce onun etrafına küçük küçük taşlar atar. Etrafta hâlâ ona kızacak büyükler olacağının etkisinden kurtulamamıştır. Başka bir taş alır, bu sefer daha yakına atar. Onun önüne geçecek, onu cezalandıracak bir otorite figürü olmadığında ikna olduğunda taşı diğer çocuğun tam üstüne fırlatır.[3] (İleride işi daha da büyütür.) Sineklerin Tanrısı, masum varsaydığımız çocukların yetişkinler olmadığında nasıl canavarlaştığını anlatır. Bu, insan doğası hakkında eşsiz ayrıntılardan bahsetse de kurgusal bir yapıt olması ve gerçekle örtüşürlüğü açısından eleştirilebilir.

Bizzat Stanley Milgram tarafından gerçekleştirilen psikolojik bir deney daha aydınlatıcı bir örnek olabilir: Milgram Deneyi, sosyal psikolojide sık sık adı geçen ve yer yer etik açıdan hatalı olduğu iddia edilen bir sosyal psikoloji deneyidir. Milgram, İkinci Dünya Savaşı’nda Yahudi Soykırımı’nda rol alan herkesin Nazi taraftarlığıyla suçlanıp suçlanamayacağından merakla yola çıkarak insanların bir otoriteye itaat etmedeki istekliliklerini ölçen bir dizi deney yapar. Gazete ilanları ve posta yoluyla rastgele ve çeşitli olarak seçilen insanlara, üniversitede güya cezalandırmanın öğrenme üzerine etkisine dair deneyler yapacağı söylenir. Bir öğretmen, bir de öğrenci olacaktır. Bu rollerin kurayla belirleneceği söylenir ama her denek (onlar farkında olmadan) öğretmen yapılır. Öğretmen, öğrenciye kelime çifti öğretecek ve yanlış yaptığında önündeki kumanda panelinde 15 Volt’tan başlayıp 450 Volt’a kadar 15 birim aralıklı olan elektrik akımlarını öğrenciye yaptığı her yanlışta bir birim yükselterek verecektir. Öğretmenin göremediği öğrenciyse aslında Milgram’ın asistanıdır ve aslında elektriğe bağlı değildir. Aslen teypten gelen ses, voltaj arttıkça inlemeye, yalvarmaya ve bağırmaya dönüşüyordur. Ruh hastası olmadıkları halde 40 denekten 24 tanesi 450 Volt’a kadar çıkmışlardır. Sonuçlar ülkeler arası biraz farklı çıkmış, cinsiyetler arasında kayda değer bir fark bulunamamıştır. Binanın ciddiyetinin, otoritenin yakınlığının azaldığı durumlarda itaat oranı da azalmış. Deneklerin deneye toplu halde katıldıkları bazı deneylerde şok vermeyi reddedenler sayesinde itaat %10’lara kadar düşmüştür. (İtiraz oranının genelde eğitimle arttığı da görülmüştür.) Deneklerin çoğu deneyde çektikleri sıkıntılara ve sonradan öğrendikleri gerçeğe rağmen deney sonrası şüphelenilenin aksine acı çekmemişler ve öğrendiklerinden dolayı Milgram’a teşekkür etmişlerdir.[4]

Milgram’ın deneyi gösteriyor ki otorite insan davranışlarında belirleyici rol oynuyor. İnsanlar kararlarını çoğu zaman otoriteye devrediyorlar ve onun yerine davranış sergiliyorlar. Ama buna karşı çıkan bir kişi bile olsa sonuçta büyük değişiklik meydana getirebiliyor. Hem bireysel hem de toplumsal yönleri olan Görünmezlik Yüzüğü meselesi de insanların otoriteden muaf olduklarında yapabileceklerini gözler önüne seriyor.

Tekrar en başa dönelim. Bir Görünmezlik Yüzüğümüz var. Takınca görünmez oluyoruz ve istediğimiz her şeyi yapabiliyoruz. Hemen suç, yasak sayılan şeyleri mi yapmaya yöneliriz? Mesela hırsızlık, tecavüz, cinayet… Ya da diyelim ki zor durumdayız ve sadece yiyecek çalıyoruz. Yüzüğü çıkardıktan sonra bundan pişman olmalı mıyız? Ya da muhtemel “enayi” damgası yiyeceğimize rağmen hiçbir şekilde daha önce davrandığımızın aksine hiçbir davranış sergilemiyoruz. Bunu kendi hür irademizle mi yapıyoruz yoksa otoritenin yokluğunda bile ondan öğrendiklerimiz bizim eylemlerimize şekil veriyor?

Son durumda otoritenin yokluğunun Sineklerin Tanrısı’ndaki gibi yokluğunun kademe kademe fark edilmesiyle davranışlarda farklılaşma meydana geliyorsa önceden gerçekleştirilen eylemlerin hür iradeye değil dışarıdan bir engellenmeye bağlı olduğu anlaşılabilir. Otorite olmadan da “iyi” addedilen davranışlara devam ediliyorsa o zaman bir seçimden söz edilebilir belki. Ama bu kişi zaten özgür seçimler yapıyorsa Milgram’ın deneyine katıldığında itiraz edenler arasında bulunması da muhtemel olacaktır.

İnsanların büyük bir kısmının tercih edeceği ilk yönelimde aslında bizi şaşırtan bir şey yok. Kötü biri ya da kötülüğün ağır bastığı birisi bunu zaten bir yüzük takmaya gereksinim duymaksızın gerçekleştirecektir. Yüzük takınca o zamana kadarki engellemelerinden kurtulan “iyi” varsayılan insanların suça, ahlaksızlığa yönelmesi de bir açıdan normal. O zamana kadar bir toplum içinde yaşadığı için onun kurallarına ve kurumlarına itaat etmek durumundayken yüzüğü takıp “bağımsız” bir birey olarak hareket etmeye başladığında insan, elbet farklı davranacaktır. Bu durumda yaptıklarına iyi veya kötü demek de belki yanlış olur. Kime ve neye göre? (Ayrıca otoritenin yokluğuna alışıldıktan sonra olumsuz addedilen davranışlarda azalma da yaşanabilir, belki de yeni bir otorite oluşturulur.)

Normal şartlarda hayatını devam ettirebilmesi için edinmesi gereken şeyleri edindiği için otoritenin yokluğunu fırsat bilene ne denilebilir? Bu insan bireysel açıdan kötü olduğunu düşündüğü bir şeyi yapıyor ama toplumsal açıdan da (kanun vs’ye haricinde, manevi olarak) kötü sayılabilir mi? Bisiklet Hırsızları filmindeki baba, zar zor edindiği işe gidip gelmesi için sahip olması şart olan bisikletini çaldırdığında, yenisini alacak gücü olmadığı için, kimse onu görmezken başkasının bisikletini çalmakta haksız mıdır?[5] (Filmde baba önce bisikletini bulsunlar diye polise gitmiştir ama o kadar çok hırsızlık olayı olmaktadır ki polis yardım etmeye çalışmaz bile.) Kısa da olsa bahsetmek gerekirse Hegel’in bu duruma muhtemel bir yanıtı olacaktır: Bisikleti çalan da, bisikleti çalınan da mağdurdur (sonuçta onun da hakkı elinden alınmıştır) ama mağduriyet seviyeleri farklıdır. Burada da muhtemelen bisikleti çalan daha mağdurdur.

Otorite ve iktidar deyince biraz Foucault’ya da değinmeden olmaz. Foucault, iktidarı salt kötü olarak değerlendirmez. Ona göre, bireyler özgürlüklerini halihazırda bulunan iktidar içerisinde tanımlarlar. Bu da “normalleştirilmiş” olduklarını gösterir. “Normalleştirme: iktidarın, bireyleri doğruluk oyununa sokarak normal olmayan olarak görülen bireyleri toplumun geneline uydurma işlemidir.”[6] Yani bireyler mevcut otoriteyi kabul ederler, kendilerini ona göre şekillendirirler, sonra da otorite içindeki sınırlı özgürlüklerini sürdürmeye devam ederler. Ama otorite insanları öylece başıboş bırakmaz. Bir çeşit cezalandırma (ve ödüllendirme) sistemi koyar. Bununla normalin dışına çıkmaya yeltenen bireyleri genelin içine çeker ya da o bireylerden ibret yoluyla diğer bireylerin çizgiyi aşmamasını sağlar. Milgram’ın deneyinde otoriteyi sorgusuz sualsiz kabul eden bireyler için cezalandırma gerekmemiştir bile. Sineklerin Tanrısı’nda otorite kalkınca çocuklar “özlerine dönmüş” ama kendi içlerinde biri iyi diğeri kötü sayılabilecek iki otorite oluşturmuşlardır yeniden. Bisiklet Hırsızları’nda baba İkinci Dünya Savaşı’nın İtalya’da yarattığı otorite boşluğunun mağdurudur; birisi onun bisikletini çalar, o da bir başkasınınkini.

Hegel bireysel özgürlüklerin Geist’ın (ruh, zamanın ruhu) tecelli ettiği devlete bireysel özgürlüklerin tesliminin mutlak özgürlük için gerekli olduğunu savunur. Ona göre, otoritenin olmadığı durumlarda insanlar daha özgür değillerdir. Yani insan otoriteye muhtaç mıdır? (Sonradan yerleştiği adada oranın yerlisi Cuma’yı hizmetlisi yapmasını saymazsak) Robinson Crusoe gibi yaşamak mümkün değil midir? Unutmamak gerekir ki Robinson tek başınadır. Günümüzde bu neredeyse ütopik bir deneyimdir. Toplu halde yaşamak, toplum mudur otoriteyi meydana getiren?

Otoriteyi sorgulamayanlardan ziyade sorgulayanları açıklamak daha zor gibi. Otorite mevcutken ve kendini hissettirirken bunu bazıları, mesela Samwise Gamgee gibi, nasıl reddedebilir? Hegel, bu insanların aslında Geist’ı içselleştiremediklerini, o yüzden özgür olamadıklarını savunur. Yani bir nevi birey kaynaklı bir sorundur. Platon’un Devlet’indeyse böyle bir karşı çıkıştan yöneticilerin Formları (kısaca fiziksel dünyanın dışındaki mutlak değerler demekte sakınca yoktur umarım) iyi uygulayamamasını sorumlu tutar. Karşı çıkanları doğrudan (en azından birey bazında) haklı bulmaz ama bir yandan neredeyse öyle bir yönetimin buna müstahak olduğunu anlatarak bunu meşrulaştırır. Belki de sonuç olarak şu savunulabilir: Doğduğumuzdan itibaren bir otoriteye maruz kalırız ancak bu, (karşı çıkanların haklı ya da haksız olması bir yana) onun hiç sorgulanmayacağı anlamına gelmez. Yüzüklerin Efendisi’nde sıkça değinilen ama Gyges’in hikâyesinin bittiği yerden erişilemeyen bir de soru düşüyor insanın aklına: Platon’un şikâyet ettiği türden bir yönetime karşı gelen birisi, genelin durumunu düzeltmek için yüzüğü şahsi çıkarları dışında kullanamaz mı?

İnsanlık tarihi boyunca cevabı tam olarak bulunamamış bir sorunun yanıtını bu kısa yazıda da bulmak pek mümkün değil. Zaten ilerledikçe yanıtlardan çok, sorular artıyor. En azından fikir sahibi olabildiğimiz bazı hususlar var. Her insanın doğası birbirinin aynısı değil, daha doğrusu sırf iyi ya da sırf kötü insanlar muhtemelen yok. Aynı durumlar farklı insanların farklı davranışlarına yol açıyor. Bu farklı doğadaki insanlar birleşip toplumu meydana getirdiklerinde insan doğasının boyutu değişiyor. Toplumun getirdiği maddi ve manevi yaptırımlar, dışsal bir otorite doğduğu andan itibaren insan doğasına şekil veriyor. Farklı insanlar, farklı engellenmeler, farklı sonuçlar. Aslında neyin insan doğası, neyin sonradan öğrenilmiş olduğunu belki de hiç ayırt edemeyeceğiz. Tabii bir Görünmezlik Yüzüğümüz olmazsa…

[1] Yüzüklerin Efendisi Birinci Kısım Yüzük Kardeşliği, Yüzüklerin Efendisi İkinci Kısım İki Kule, Yüzüklerin Efendisi Üçüncü Kısım Kralın Dönüşü, J.R.R. Tolkien, Metis Yayınları.
[2] Devlet, Platon, Türkiye İş Kültür Yayınları, s. 44.
[3] Sineklerin Tanrısı, William Golding, Türkiye İş Kültür Yayınları, 8. baskı, 2006, s. 257.
[4] http://tr.wikipedia.org/wiki/Milgram_deneyi, http://sozluk.sourtimes.org/?t=milgram+deneyi.
[5] Bisiklet Hırsızları (Ladri di biciclette), Vittorio de Sica, 1949.
[6] http://www.felsefeekibi.com/site/default.asp?PG=1540

Görünmezlik Yüzüğü

by on 14:09:00
Yüzüklerin Efendisi okuyanlar zaten bilir, okumayanlarsa onun muhtemelen bir yüzüğün etrafında geçtiğini az çok tahmin edebilirler. Takan...

"Tarafsız Özne Yoktur"

Michel Foucault hakkında bir yazı yazmak için niyetlendiğimde elimde sadece bir biyografisi mevcuttu. Eserlerinden bir tanesini alıp biyografisinden sonra onun üstünden gitmek istedim. Onun en bilinen eserlerinden olan Deliliğin Tarihi, Cinselliğin Tarihi gibi kitapları pahalıydı. Ben de diğerlerine oranla daha ucuz olan Toplumu Savunmak Gerekir’i almak durumunda kaldım. Bu kitaptan önce kendisinin fazla anlatmadığı, göz önüne pek sermek istemediği hayatının öyküsünü okumaya başladım. Bir yerinde Foucault, bir kitapçıda Raymond Roussel’ın bir kitabını görür, bu şahsiyeti tanımadığı için kitapçı tarafından da alaycı bakışlara maruz kalır. Gördüğü kitabı almak ister, ama kitapçı bunun “pahalı” olduğunu söyler ve aynı kişinin başka bir kitabını uzatır. Ve Foucault, Roussel üzerine bir kitap yazar. Bunu okuduktan sonra içimden, “Bu bir işaret!” dedim ve diğer kitabı okumak için kolları sıvadım.

Toplumu Savunmak Gerekir, Foucault’nun Fransız Üniversitesi’nde (Collége de France) 1975-76 döneminde verdiği derslerin notlarından ve ses kayıtlarından derlenerek oluşturulan bir kitap. Bu üniversitenin kürsüsünde ders verenlerin değişik bir tez ortaya atmaları gerekiyor. Foucault’nun derslerinde ise yoğun olarak iktidar ve hükümdarlık kuramı işleniyor. Barış döneminin aslında silahsız savaş dönemi, ırkçılığın da bir devlet politikası olduğu ve benzeri konular, düzenli bir şekilde her ders bir adım öteye taşınıyor.

Bana Foucault’nun aktivist yönüyle ilgili epey ipucu verdiği için bu kitaptan memnun kaldım. Fakat kitabın yarısından fazlası Avrupa tarihi üzerine. Fransa, Galyalılar, Germenler ve Romalılara çokça yer verilmiş. Tabii ki bu yanıyla Avrupa tarihinde oldukça yetkin olduğunu söyleyebilirim. Ancak Avrupa merkezci bir yapıt olduğu izleniminden de kurtulamıyor insan.

Foucault’nun yaşamını anlatmak gibi bir niyetim yok. Günümüzde dünyada olup bitenlere göz atınca Foucault’nun iktidar kuramının üstünde durmanın daha anlamlı olacağını düşünüyorum.

Hükümdarlık kuramında, insanların başında bir kral veya derebeyi gibi bir yönetici bulunur. Bunu insanlar seçmez. Ama bu yönetici, o insanların hayatına müdahale etme hakkına sahip görür kendini. Bu kuramda, insanların malları ve zenginliği sömürülür. “Vergi ve borç sistemi”yle uygulanır. Ama Foucault, günümüzde bunun değiştiğini ve artık iktidar kuramının geçerli olduğunu belirtiyor. İktidar kuramında, bireyler kendilerini yönetme hakkını iktidara kendi rızalarıyla verirler. Yani, iktidar tek tek her bireyi temsil etme hakkına sahiptir. Bu kuramda ise bireylerin emeği ve zamanı sömürülür. “Bu yeni iktidar mekaniği öncelikle, toprak ve bunun verdiği üründen çok, bedenler ve bedenlerin ne yaptığıyla ilgilenir.” “Gözetleme” yoluyla uygulanır.

Saplantılı bir şekilde taktığım roman Momo’da (Michael Ende) bence bu iktidar kuramı yalın bir şekilde anlatılmıştır: Duman adamlar, şehirlerden başlayarak insanları gözetlerler ve her birine giderek zamanlarını boşa harcadıkları konusunda onları kandırırlar. Daha sonrasında ise, kandırılan bu insanlar zamanlarını hep çalışarak harcarlar. Duman adamlar da bu zamanları çalarlar. Çaldıkça da güçlenir ve çoğalırlar. Aynı Foucault’nun bahsettiği gibi.

Bu iktidar bir “normalleştirme toplumu” yaratır. Hukuk bunu yasal yollardan sağlar. Foucault bunun görünürde şiddet uygulanmadan gerçekleştiğini belirtiyor. Foucault’ya göre, iktidar aykırı olanların topluma kazandırılma sürecinden çıkar sağlar. Önemli olan Foucault’nun deyişiyle “dışlamanın yöntemi ve tekniğidir”. Mesela akıl hastaları, akıl hastanelerinde tedavi altına alınır, suçlular hapishanelerde rehabilite edilir, öğrencilere okullarda belirli bir eğitim verilir. Foucault, zaten akıl hastanelerinin, hapishanelerin ve okulların aynı mantıkla işlediğini savunur. Hepsinde de birey kendini temsil etme hakkından yoksundur, kendinden yukarıda bir kontrol mekanizmasına uymak zorundadır. Bunun için hep “gözetleme” söz konusudur. Sadece bu yerlerde değil, toplumun geri kalanında da durum bundan farklı değildir aslında. Ama onlar zaten normaldir ve bu kontrol mekanizmasını hemen hemen hiç sorgulamazlar.

Foucault’nun bu bahsettikleri, edebiyat ve sinema dünyasını epey meşgul etmiş, daha önce de akıllara gelmiş. Edebiyat eserlerinden 1984 (George Orwell), Cesur Yeni Dünya (Aldous Huxley) ve Fahrenheit 451 (Ray Bradbury) şu an aklıma gelenlerden. Filmlerden de Karanlık Şehir (Dark City) ve belki bu filmden sonra (çok hazzetmesem de) Matrix serisi, Azınlık Raporu (Minority Report), V For Vendetta örneklerini verebilirim. Bu eserlerin hepsinin ortak özelliği olarak bu iktidarın bireyler üstünde baskısını iyice artırıp en ufak aykırılığa bile tahammülün olmadığı uzak bir gelecek ve olası dünyalardan bahsettiğini söyleyebilirim. Zeitgeist The Movie adlı belgeselde ise ilginç bir husustan bahsedilir: “(Çipli kimlik kartları bahsinde) Bunların hiçbirisi zorla olmayacak. İnsanlar bunları kendileri talep edecekler.” Çünkü böylece kendilerinin güvende olduğunu hissedecekler.


İktidarın Dışlanmış Öznelere İhtiyacı Var

Foucault hukuk dışında bilimin de iktidarın araçlarından biri olduğunu savunuyor, bundan “tıbbileştirme” diye söz ediyor. Akıl hastaneleri örneğinde bu oldukça bariz. Sürekli bir tedavi hali söz konusu. Foucault’nun önceden de bahsettiği üzere iktidarın dışlanmış öznelere ihtiyacı var, çünkü kapitalist sistemde ekonomik düzen böyle işliyor. Foulcault’nun örnekleri delilik ve cinsellik ağırlıklı, ayrıca dışlanmayı deliler ve suçlular üzerinden anlatmış. Ama bence toplum normlarına uymadığı düşünülen, daha da sık rastladığımız ve o kadar da göze batmayan örnekler var. Mesela:

- İnsanlar sağlıksız yiyeceklerle şişmandan da öte obez hale geldi. Toplumda zayıflığın makbul olduğu dayatıldı. Şimdi de diyet programları, spor salonları ve biyolojik gıdalar ortaya sürülüyor. Yani, alınan kilolar geri satılıyor.

- Yine sağlıksız gıdalar ve doğanın kimyasallarla zehirlenmesi sonucu bozulan hormonlar tedavi edilmeye çalışılıyor. Bunun üstüne bir de epilasyon merkezleri de ekleniyor (“istenmeyen tüyler” hormon değişikleriyle daha da istenmez hale geldiği için).

Foucault, bilimin iktidarın bir aracı haline gelmesinden söz ederken Darwin’in evrim teorisinin de adı geçiyor. İktidar barış zamanı dahi çatışmanın devam etmesi için ırkçılığa başvuruyor. Foucault bunun toplumun, “iki ayrı ırk” değil, aynı ırkın “üst-ırk” ve “alt-ırk” olarak kutuplaştırılması yoluyla olduğunu söylüyor. (Tam olarak adı verilmese de) Sosyal Darwinizm, bazı ırkların diğer ırklardan üstün olduğunu savunur. Darwin’in kendisinin bilimsel araştırmalarını yaparken iyi niyetli olduğunu, aynı Nietzsche’nin efendi-köle diyalektiği gibi kurban gittiğini düşünüyorum.

Foucault bütün bunlara karşı ne yapılabileceğini değil, tarihsel örgüyü anlatıyor. Böylece o sırada onu dinleyenler veya daha sonra notlarını okuyanlar zaten kararı kendileri verebiliyor. Yalnız bir yerde bence ipucunu vermiş; “Tarafsız özne yoktur,” diyerek. Bana göre, kişisel olarak öncelikle yapılabilecekler iktidarı ve araçlarını, gelenekleri, bilimi, medyayı, okulları vs sorgulamakla başlıyor; sonra da mümkün olduğunca “normalleşmemeye” çalışmak ve dünyayı paylaştığımız diğer insanlarla yüzeysel ayrımlara takılmamak gerekiyor.

Tuğçe Ayteş