Film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster


Giuseppe Tornatore Legend of 1900 ve The Best Offer filmleriyle çok beğendiğim bir yönetmendi. Şimdi bu listede artık Maléna da var. (Cinema Paradiso'yu hala izlememiş olmak benim ayıbım ama belki de en lezzetli lokmayı sona saklamış oldum.) Maléna bir yandan çok sevimli bir yandan da çok acıklı bir film. Yönetmenin diğer filmleri gibi çok insani ve yaşamın içinden.

2000 yılı yapımlı bu filmin başrolünde harika bir performans sergileyen Monica Belluci var. Film boyunca hemen her sahnede görünüyor ama sadece birkaç cümle konuşuyor. Aktrisin sadece vücudunu sergilediğine dair eleştirilere katılmıyorum. Tek suçu güzel bir dul olmak olan Maléna'nın kendini savunmaya fırsat verilmeden düştüğü durum ancak böyle anlatılabilirdi.

Filmin diğer başrol oyuncusu ise henüz on iki yaşında bir çocuk olan Renato Amaroso'yu canlandıran Giuseppe Sulfaro. Diğer çocuklar ve erkeklerin aksine art niyetli olmayan bu çocuk, aslında filmin gizli kahramanlarından. Yalnız o yaştaki bir çocuk olarak Monica Belluci'nin her bir uzvunu görmüş olması çocuk istismarına girer mi girmez mi bilemedim.

Yalnız bir kadın olmak


Film, Sicilya'nın bir köyünde geçiyor. Burada sağır babasıyla birlikte bir okulda öğretmenlik (Latince öğretmenliği) yapan Maléna, yolda yürürken bile yediden yetmişe bütün erkeklerin gözü ona çevriliyor. Ergen çocuklar bisikletleriyle onu takip ediyor, erkekler bakışlarıyla yiyip bitiriyor, hem erkekler hem de kadınlar onun hakkında aslı astarı olmayan dedikodular üretiyor. Sürprizbozanlara dikkat.

Kocasını savaşa gönderen ve daha sonra orada öldüğünü düşünen Maléna'nın tek yaptığı kimseye pas vermeden ilerlemek ve ayrı bir dairede kalan babasını ziyaret etmek. Ama erkeklerin hepsi yüz bulur umudu ama yüz bulamamanın öfkesiyle onu karalamaktan çekinmiyor. Okuldaki ergenler nasılsa kulakları işitmiyor diye "Kızını sırayla inletelim mi?" gibi pis pis konuşuyorlar. Hatta bu işi abartıp kadının babasına derste kızının bütün köyle birlikte olduğuna dair çirkin bir not da bırakıyorlar. Babası kendi kızına sormaktansa onunla ilişkisini kesmeyi tercih ediyor.

Maléna işini kaybediyor. Kocası dönmüyor. Parasız kalıyor. Aç kalıyor. Subay bir sevgilisi oluyor. Meléna'da gözü olan evli bir dişçinin karısı dava açıyor. Maléna ona sarkıntılık yapan bir avukatla konuşmak zorunda kalıyor. Duruşmaya birlikte olduğu subay gelmiyor bile, onu ekiyor. Maléna'nın avukatlık masraflarını, yiyecek içecek masraflarını ödemek için tek bir yolu kalıyor: karşılığında bedenini sunmak.

Saçlarının modelini değiştirip rengini önce kızıl, sonra sarı yapıyor. Önceki kıyafetlerinin aksine daha açık saçık giyiniyor. Tam İkinci Dünya Savaşı dönemi. Alman askerler şehirde. Çekiciliğiyle Alman askerlerin yanına geçmesi zor olmuyor. Savaş bittiğinde kadınlar Maléna'yı meydanda sıkıştırıp hakaretler eşliğinde dövdüğünde ona göz koyan bütün erkekler alkış tutuyor. Maléna kazınan saçları, parçalanan yüzü ve kıyafetleriyle trene binip kaçmak zorunda kalıyor.

Masum kalabilmek


Bütün bunlar olurken köyün ergenlerinden Renato her şeyi seyrediyor. Anlatıcı da o zaten. Unutamadığı aşkı Maléna'dan bahsediyor bize. Renato klasik bir İtalyan ailesinin on iki yaşındaki oğlu. Yaşıtları gibi onun da hormonları kıpır kıpır ve tabii ki mastürbasyondaki hayali Maléna. Ama köydeki diğer erkeklerden farklı olarak o, Maléna'yi seksi bir et parçası olarak değil duyguları ve ruhu olan çekici bir kadın olarak görüyor. Onu röntgenlemesi, çamaşır ipinden bir külodunu kaçırması kabul edilebilir olmasa da çocuksu. Hatta bir süre sonra öyle aşık oluyor ki etraftaki çirkin muhabbetler onu sinirlendiriyor, Maléna'yı korumak istiyor.

O, kocasının yasını tutan, hüzünlü bir Maléna görüyor. Herkesin onun adını lekelediği sırada evinde yalnız başına vakit geçirdiğine tanık oluyor. Maléna için kısa paçalı pantolonundan vazgeçip uzun pantolon diktiriyor. Gitgide diğer oğlanlardan uzaklaşıyor. Maléna'nın her hareketini seyrediyor, masumiyetini biliyor ama ses çıkarmaya çekiniyor. Kadınlar onu döverken, trenle kaçmak zorunda bırakırken seyrediyor.

Günün birinde Maléna'nın kocası çıkageliyor. Tek kolunu savaşta kaybetmiş. Maléna'yı arıyor ama köydekiler hiçbir şey olmamış gibi nereye gittiğini bilmediklerini söylüyorlar. Maléna'nın evi yatakhane olmuş. Adam tam çaresizlik bayrağını açmışken Renato ona bir not fırlatıyor. Bu notta Maléna'nın haksız yere suçlandığını, ama onun masumiyetine şahit olduğunu yazıyor ve bindiği trenin istikametini belirtiyor, onun karşısına bir erkek gibi çıkacak cesareti olmadığını da ekliyor.

Yıllar sonra Maléna kocasının kolunda köye geri dönüyor. Kocası muhtemelen köylüleri yaptıkları çirkinliklerle yüzleştirmek istiyor ama Maléna o acıları yaşamış bir kere. Kara gözleri yerden ayrılmıyor. Renato'nun unutamayacağı bu kadın Sicilya'nın köylerinden birinde dolaşan canlı bir hayalet olarak kalıyor.

Değişmeyen rezillikler


Filmin sonunda İtalyanlara ayrı, erkeklere ayrı, kadınlara ayrı gıcık oldum. Sonra gece boyu rüyamda kendi Maléna uyarlamamı çektim. Deniz kıyısında bir yerde bir iş yemeğindeymişim. Bilmediğim bir iş yerinde tanımadığım bir yöneticiyle çalışıyormuşum. Adam askıntı oluyor, onu sertçe reddedince çok bozuluyor ve ayağımı kaydırmaya çalışıyor. Sinirle uyandım resmen.

Türkiye'de kaç Maléna bu Maléna'dan da bahtsız? Kaçı sağ kurtuluyor, kaçı hapislerde çürümüyor? 2000 yılında çekilen Maléna neden 2015 Türkiye'siyle yarışıyor? Çok soru sorduran, insanın sinirini hoplatan ama bir yandan da tuhaf bir naiflik barındıran bu filmi kaçırmayın.

Basit ve etkileyici bir bilimkurgu olan Time Lapse, gerilim yaratmak için efektlere ihtiyaç duymamış, tanınmayan ama başarılı oyuncularla işi kotarmış. Filmi izlerken bir yandan onu keşfettiğime sevindim, bir yandan da Türkiye'de böyle düşük bütçeli bir bilimkurgu neden çekilemiyor diye kendime sordum durdum.

Biraz sürprizbozanlı bir şekilde başlayayım. Birlikte yaşayan üç arkadaş (bu kısmı klişe: iki erkek -biri efendi ve biri piç-, bir kadın) ortadan kaybolan komşularının evinde bir fotoğraf makinesi buluyorlar. Başta bu kadar kocaman makine ne ola ki diye bakarken bunun aslında yirmi dört saat sonrasını çeken bir makine olduğunu fark ediyorlar. Elbette heyecan yaratan bir gelişme bu.

Komşunun cesedini bodrumda buluyorlar. Nasıl öldüğünü anlamıyorlar. Zaman makinesinden mi kaynaklanıyor yoksa başka bir kaza mı, cinayet mi derken kapıyı adamın üstüne kapatıp makineye odaklanıyorlar. Her gün fotoğraf almak hoşlarına gidiyor. Ta ki, o fotoğraflar hoşlarına gitmeyecek bir hal alıncaya kadar. Ne olursa olsun kendilerini o fotoğrafı oluşturmak zorunda hissediyorlar.

Bir süre sonra hinlikler de baş gösteriyor tabii. Jasper (piç olan) bunu tazı yarışı sonuçlarını kendine iletmek için kullanıyor. Sürekli kazanması bahisçisinin gözünden kaçmıyor. Bir o, bir de onun korumasıyla başları belaya giriyor. Onlardan zar zor kurtulmayı başarıyorlar. Komşuyu merak eden bir arkadaşını da öldürünce bodrumdaki cesetler üçe çıkıyor.

Finn ve Callie güzel bir ilişki sürdürüyorlar gibi ama klişe bu ya, kızın Jasper'la da ilişkisi olduğu ortaya çıkıyor. Başta tek bir fotoğraf gören Finn bunu tek seferlik bir şey sanıyor ama odaya ilk geldiklerinde eksik olan fotoğrafların hepsi meğerse ikilinin sıcak anlarını çekmiş. Kızın fotoğraf makinesini herkesten önce keşfettiğini öğrenince aklıma şu soru geliyor: Fotoğraf makinesi önünde sevişmek zorunda mıydınız?

Filmin sonunu söylemeyeyim, biraz şaşırtmalı. Böyle yavan anlattığıma bakmayın. Son dakikaya kadar seyirciyi geren bir kurgu var. Ayrıca zaman kayması konusunda bol efektli, birbirine benzer filmler arasından bence sıyrılmayı başarıyor ve izlenmeyi hak ediyor.

The Normal Heart filminin adını ilk kez özel bir TV kanalında yayınlanacakken RTÜK'ün sansürüne takılmasıyla duymuştum. "RTÜK sevmediyse ben kesin severim" mantığıyla izleme listeme aldım. Aslında Onur Haftası'nda yazmak isterdim ama ancak izleyebildim.

2014 yapımı olan The Normal Heart, Türkçeye dramatik bir şekilde Kalbin Direnişi olarak çevrilmiş. Tamam, film gerçekten romantik ve acıklı unsurlara sahip ama sadece kalbin değil eşcinsellerin direnişinin ilk adımlarını göstermesi açısından önemli.

"Bizde böyle bir film çekilse..." diye başlayamıyorum, dediğim gibi başkasının filmi paralı kanalda sansüre takılmış. Ama çekilse muhtemelen oynatılacak sinema salonu bulunamadığı gibi üstüne üstlük gerek homoseksüel gerek heteroseksüel bütün oyuncular yolda yürüyemez hale gelirdi.

Neyse, filme geçeyim. Film, 1981'de başlayan bir mücadeleyi anlatıyor. Eşcinseller arasında "gey kanseri" adı takılan bir hastalık salgın hale geliyor. Gey topluluğundaki bireyler vücutlarında artan kahverengi lekelerden sonra tek tek yaşamını kaybetmeye başlıyor. İşin boyutu genişledikçe hastalığın bir salgın olduğunun resmi olarak kabul edilmesi ve araştırmalarla tedavi için ayrı bir fon açılmasının gerekliliği ortaya çıkıyor.

O zamana kadar sistematik bir eşcinsel direnişi yok. Özellikle Ned Weeks, agresif bir farkındalık projesi yürütülmesini istiyor. Canlı yayınlarda sesini yükseltiyor, küfrediyor. Bu durum arkadaşlarının bile hoşuna gitmiyor. Daha sakin bir tanıtımın taraftarı onlar.

Hükümetten birilerinin desteğini almak istiyorlar ama nafile. Hükümetten halka kadar herkes onlardan korkuyor. Bir kere Beyaz Saray'dan bir görevli çağırınca seviniyorlar ama adamın tek yaptığı Ned'e bu hastalığın sadece geyler dışında hayat kadınlarından heteroseksüel erkeklere geçip geçemeyeceğini soruyor. Sonra da çekip gidiyor.

İşin tedavi kısmı tam bir facia. Konuyla ilgilenen tek doktor Dr. Emma Brookner (Julia Roberts). Bu fedakar doktor, hastanede "gey kanseri" hastalarına özel bir bölüm açmış. Tekerlekli sandalyesinde hastalar arasında dolaşan doktor, başka insanlar gibi hastalardan kaçmıyor, onlara yakın ilgi gösteriyor ve bu hastalığın ne olduğunu öğrenmeye çalışıyor. Doktoru tıp çevresi dikkate almıyor, hastanenin o bölümüne kendisi ve hasta yakınlarından başkasını sokamıyor.

Filmde aşk öyküleri de ön planda. Hatta senaryo genel olarak Ned Weeks ve onun partneri, New York Times yazarı Felix Turner (Matt Bomer) ile arasındaki aşka odaklanıyor. White Collar dizisindeki gibi başta sadece manken pozları kesen Matt Bomer, Felix'in hastalığının ilerleyen safhalarında aslında gayet iyi rol yapabildiğini gösteriyor. RTÜK'e batan görüntülerin büyük bölümü de bu ikilinin sevişme sahneleri tahminimce.

The Normal Heart eşcinselleri eşcinseller oynar dememiş, çok da iyi yapmış. Mark Ruffalo ve Matt Bomer'ın sahneleri oldukça inandırıcı. Film biraz boşluk hissiyle bitiyor çünkü başka ölümler oluyor, Ned'in kahrolmuş görüntülerini seyrediyoruz ve direnişin işe yaradığına dair sadece birkaç haber alabiliyoruz. O homofobik yönetimin nasıl yola geldiğini filmde göremiyoruz.

Neyse ki gerçekte çok daha ötesini görebiliyoruz. 1980'li yıllarda var olduklarını haykırmak zorunda kalan Amerikalı eşcinsellerin artık yasal olarak evlenme hakları var. HIV/AIDS'in de sadece eşcinsellerden eşcinsellere geçen bir hastalık olmadığı biliniyor. Ayrıca daha geçende Küba'da anneden bebeğe HIV'nin geçişinin önlendiği haber verildi. Dünyada güzel şeylerde oluyor.

Jurassic World gibi çocukluğumuzun bir efsanesini daha gelişmiş bir teknolojiyle önümüze sunan bir efsane olacaktı Terminator: Genisys. Ama en baştan belirteyim, filmin efektler ve nostaljik ayrıntılar dışında tek düzgün unsuru, valilikte umduğunu bulamayan emekli terminatör Arnold Schwarzennegger. Ne varsa eskilerde var...

Filmde itici bir John Connor (Jason Clarke), kazma bir Kyle Reese (Jai Courtney) ve badi badi koşan bir Sarah Connor (Emilia Clarke) var. Gereksiz kahramanlık, vıcık vıcık duygusallık gırla. Yine de paranıza yazık olmuyor çünkü yönetmen de elindekilerin farkında olsa gerek, filmi Arnold'a yaslamış. Meşhur tema müziği, Terminator sırıtması ve "I'll be back!" repliği artık bir "moruk" olan Terminator'ün kendisiyle birlikte buruk hatıralar olarak karşımıza çıkıyor. Sarah Connor'un "koruyucusu" olan terminatörümüz "yaşlı ama antika değil."

Sonuna yaklaşırken bir final filmi izliyormuş havasına kapıldım. Ama Hollywood durur mu, basacak devam filmini. O yüzden sonuna yakın ve jeneriğin ardından devam filminin çekileceğini bas bas bağırıyorlar. Sürprizbozan olsun, Emektar terminatör sıvı metal terminatörlerin üretildiği havuza düşüyor ve aynen onlar gibi şekil değişitirip kapılardan geçebiliyor. Onu bir de böyle görmek eğlenceli olabilir.

Yalnız, şu yeni Sarah Connor'a iki çift laf etmeden yazıyı bitirmeyeceğim. Gözler Linda Hamilton'ı nasıl arıyor anlatamam. Koşamayan, coşamayan, sinirlenemeyen, silah tutamayan basiretsiz Sarah Connor, adeta "Sarah Connor olunmaz, Sarah Connor doğulur" dedirtiyor. Bence bu rolün günümüzdeki en iyi temsilcisi Charlize Theron olurmuş ama o da yakın zamanda Mad Max: Fury Road'da döktürmüş zaten.

Küçük bir notla bitireyim. Hollywood konuya sıkışıp eskileri tekrar tekrar çekerken Back to Future serisinin yönetmeni Robert Zemekis, o hayattayken filmlerin yeniden çekilmesine izin vermeyeceğini açıklıyor. Onu takdir ediyor ve uzun ömürler diliyorum.

Wild (Yaban), Cheryl Strayed'in hayatından uyarlanmış bir film, başrolünde de Reese Witherspoon var ve neredeyse bütün filmi sırtlıyor. Adından ve görselden de anlaşılacağı üzere, Amerikalı kadının tek başına doğa yolculuğunu anlatıyor. Sürprizbozanlarla devam edeyim.

Açıkçası daha vurucu bir yolculuk ve daha feminist bir film beklemiştim. Ama film sakin bir çizgiyi benimsemiş. Cheryl annesini kaybettikten sonra kendini toparlayamamış bir kadın. Her gün kafayı bulup kocasını başka erkeklerle aldatıyor. Kocası keşfediyor ve boşanıyorlar. Cheryl de tek başına zorlu bir doğa yürüyüşüne çıkmaya karar veriyor. Zihninde annesine dair anıları uçuşuyor, zaman zaman yürüyüşü bırakacak gibi oluyor ama kendini zorluyor. Bu arada belirtmeden olmaz; Kocasından ayrıldıktan sonra "başıboş, avare" anlamlarına gelen "Strayed" soyadını da kendisi seçiyor. Hayattan o kadar umutsuz halde.

Daha ıssız bir güzergah beklemiştim ama belli mesafelerde gezginlerin not bıraktığı defterler ve emanetlerini toplayıp yiyecek içecek tedarik edebilecekleri ve dinlenebilecekleri binalar bulunuyor. Yolda tek başına kalmadığı da oluyor, başka gezginlerle de karşılaşıyor. Ama Cheryl Strayed çok geçmiş bir zamanda bu işe girişmemesine rağmen, kadın gezginler yok denecek kadar az. O yüzden onun bu çabası diğer gezginler arasında oldukça dikkat çekiyor.

En baştan beri her an bırakacak gibi olsa da, yiyecek ve içeceksiz kalsa da, ayakkabısı ayağını vursa ve çantası vücudunu yara bere içinde bıraksa da uzun yürüyüş yolunu tamamlamayı başarıyor. Film onun bu başarısıyla ve kendiyle barışmasıyla bitiyor. Açıkçası bana bir "eee?" tepkisi verdirdi. Açıkçası bir Emma Gatewood etkisi beklemiştim. (Hollywood yakında onu da keşfeder, bol Amerikan sosu katar ve bize yedirir.)

Emma Gatewood'u 5Harfliler'de Kiraz Akın'ın yazısında keşfettim. Gatewood öyle 1100 mil (1700 km) değil 3500 km'yi yürümeyi göze alıyor. Geride Cheryl'den daha fazla bırakacak şeyi var: İlgilenilmesi gereken bir çiftlik, şiddet gösteren bir koca, on bir çocuk ve yirmi üç torun. On dört eyaletten geçen bu dağlık yolda vahşi hayvan namı yok yok. Üstelik filmin geçtiği dönemden çok daha önce. Tek başına böyle bir yola çıkan kadını bırakın, evde söz sahibi olan kadın bile parmakla sayılır. Emma birden karar verip kimseye haber vermeden 1954'te yola çıkıyor. Ama ilkinde hazırlıksız yakalanıyor. Gözlükleri kırılınca neredeyse hiçbir şey göremiyor. Görevliler onu geri gönderiyor ve birkaç gün sonra evinde hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam ediyor.

Kafasına koymuş bir kere... 1955'te yine neredeyse hazırlıksız bir şekilde yürüyüşe çıkıyor. (Ne çadırı ne haritası var! Kendi kadar çantasına her şeyi dolduran Cheryl'den çok farklı.) Yanında biraz yiyecek, biraz da nasılsa birileri karşıma çıkar umudu. Gansterler, çıngıraklı yılanlar, kasırgalar. Bu yol tam 146 gün sürüyor. Bu arada onu görenler basına haber vermiş bile. Tam bir Süper Babaanne vakası oluyor. O yolu yürüyen ilk kadın olma unvanını da göğüslüyor. Bunu bir kere yaptığını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz çünkü iki kere daha yapıyor! (O arada ona kötü davranan otuz yıllık kocasını da bir güzel boşuyor.)

Belki de Emma Gatewood'un hikayesini okuduktan sonra Wild filmi bana biraz yavan geldi. Yoksa böyle bağımsız çabaların iyisi kötüsü olmaz. Her gün on saat oturduğum yerden bunları yazmak zaten bütün o kadınlara haksızlık olur. Kim bilir, belki bir gün ben de Güney Asya yollarını böyle kat ederim... Belki de Emma gibi "haydi" değil de "belki" dediğim için oturmaya mahkum olurum, kim bilir!

1993 yapımı Jurassic Park filminin 80'li yıllarda doğmuş çocuklarda etkisi büyük. Günümüzde diriltilmiş tarih öncesi dinozorlar, kaçışan insanlar... Ama benim için yeri çok daha ayrı. Çünkü sinemada izlediğim ilk film. Yaş dokuz. Haziranda kardeşim doğdu, o yüzden annem evde. Babamla Kadıköy minibüslerine atlıyoruz. O yaşta Kadıköy nasıl uzak benim için. Bir de araba tutuyor. Midem bulanmasın da film zehir olmasın diye ağzımdan nefes alıyorum (ve araç tutmasının orta kulak dengesiyle alakalı olduğunu ilk kez o zaman keşfediyorum. İşe yarayan bir yöntem, tavsiye ederim.) Film o sırada kapalı gişe oynuyor. Sinemaya geldiğimizde ancak en öndeki sırada yer bulabiliyoruz. İki saat boyunca dinozorlar üstüme üstüme geliyor ve ben heyecanla dört köşe oluyorum.

Ondan sonra gelsin dinozor dergileri ve maketleri. Neredeyse bütün dinozorları isimleri, boyutları ve beslenme şekilleriyle ezberliyorum. (Maketi tamamlayamamıştım. Kimi parçaların olduğu dergi bakkala gelmedi. Sonra da dinozor furyası bitti zaten.) T-Rex gelirse beşinci kata ulaşır mı ulaşmaz mı onu bile hesapladığımı hatırlıyorum. Daha sonra göktaşı bir yana, evrimle canlıların hayatta kalma olasılıklarını artırmak için gitgide küçüldüğünü öğreneceğim tabii ama Kadıköy'ün bile uzak geldiği bir yaştayım o sırada. Jurassic Park'ın devam filmlerinden bahsetmedim fark ederseniz. Onlar bende böyle bir etki bırakmadı. Hatta sinemada mı televizyonda mı izledim, onu bile hatırlamıyorum.

Peki, özünde yine bir devam filmi olan Jurassic World'de beni heyecanlandıran neydi? Öncelikle, IMDB puanı 3D aksiyonlarında başta heyecanlı kullanıcılar tarafından şişirilir ve sonra aklı başında izleyiciler tarafından düşürülür. Bu film daha en baştan iddiasız bir puanla başladı ki o heyecanlı kişilerin bile kaldıramayacağı kadar klişeler yumağıyla karşılaşacağım belliydi. (Ayrıca öncekilerde yönetmen koltuğunda olan Steven Spielberg bu sefer sadece kaymağını yiyeyim demiş ki adı "executive producer" olarak geçiyor.) Beni heyecanlandıran şey, dinozorları son teknolojiyle bezenmiş bir şekilde üç boyutlu izleyecek olmaktı. (Üç boyut konusunda daha hiç kimse türünün ilk örneği olan, 2009 yapımı Avatar'ı geçemedi ya neyse.) Konu açısından bakarsanız tam bir fiyasko olan film, efektler ve üç boyutlu seyir açısından oldukça tatmin edici. Bir de web sitesinin hakkını yememek lazım. Öncesini görmedim ama film sinemalara gelmeden park kameralarından gayet keyifli bir ortam varmış. Film vizyona girdikten sonra bakanlardanım. Herkes bir yerlere koşuşturuyordu. Gerçekten yaratıcı bir çalışma.

Kaslı ve dinozorlu
Filmi izledikten sonra rastladığım Zaytung yazısı aslında filmle ilgili düşüncelerime büyük ölçüde tercüman olmuş: http://zaytung.com/blgdetay.asp?newsid=281555 Amerikalıların klişeler konusunda gözü neden bu kadar dönüyor anlamadım. Aşırı kuralcı ve kariyer delisi teyze, "fedakar kaslı" alfa erkek/eski sevgili, dinozorlara meraklı küçük kardeş, kanı beyninden başka yere akan bir ergen, uzaktan ağlaşan ve boşanma arefesindeki ağlak anne baba. Sürprizbozan vermeye gerek yok. Kuralcı teyze kurallarından vazgeçip yeğenlerine sahip çıkıyor, eski sevgiliyle barışıyor. Eski sevgili de herkesi kurtarıyor, bir yerde kadına sen otur oturduğun yerde diyor. Abinin ergenlik hezayanları son buluyor, kardeşine sahip çıkıyor. Anne baba muhtemelen boşanmaktan vazgeçiyor. Şaşırdık mı? Ben zerre şaşırmadım. Unutmadan, millet can derdindeyken adrenalinden kavrulan eski çiftimizin öpüşme sahnesi de eksik değil elbette.

Siz en iyisi konusu sallayın ve dinozorlara bakın, gerçek başrol onlar. Dinozorlar sert görünüşleri altında aslında munis canlılarmış ama biz kıymet bilememişiz. Sürprizbozan şimdi olabilir. Bir park açtık ama insanların ilgisini çekelim deyip her canlıdan bir kuple katarak dinozor ötesi bir şey yaratmak ilginç. Adı, çoluk çocuk kolay söylesin diye Indominus Rex. Bir de kocaman ki sormayın. Sosyalleşmediği için de biraz asosyal. Öyle sadece acıktığı için avlanma yok, keyif için bütün otobur dinozorları öldürüyor. Zeka onda, kandırmak onda, kamuflaj onda, termal ısının olduğu yere koşma onda. Her ne hikmetse başrol oyuncularını öldüremiyor, neyse... Herkes dinozorlarla lay lay lom modunda. Otobur dinozorlarla kanka olunmuş, etobur dinozorlarla gösteri yapılıyor falan filan. Kibirli teyze o koca dinozoru göremediği için işler çığırından çıkıyor. Dinozorlar da insanlar da çil yavrusu gibi dağılıyor. Önce onu öldürücü olmayan silahlarla yakalamaya çalışıyorlar, tabii ki bunlar sivrisinek kadar bile etki etmiyor. Daha sonra öldürücü silahlar da etki etmiyor.

Filmin velociraptor'ları da bir değişik. Dört tane, isimleri var, kendilerini kedi gibi sevdiriyorlar. Alfa diye bizim kaslıyı bilmişler. (Kaslı dinozorlarla karşılıklı saygı esasını benimsemiş.) Ama indominus rex onlardan da bir parça gen taşıdığı için aralarında sıkı bir muhabbet olur. Etobur olmasına rağmen aynı zamanda vefakar ve cefakar olan velocraptor'lar kaslıya ihanet etmez, hatta başroldeki dörtlüyü koruyup kollar. Ekşi Sözlük'te film hakkında koalisyon esprileri dönüyor. İzledikten sonra gayet isabetli olduğunu göreceksiniz. Tek başına bütün parkta dehşet saçan indominus rex bunlar benden diye emin olduğu velociraptor'ler tarafından rahatsız edilir, teyzenin kafeslerinden azat edip ortamlara salıverdiği karizmatik T-Rex'ler tarafından iyice hırpalanır ve ta denizin dibinden cinnet getiren bir mosasaur tarafından kıskıvrak yakalanıp suya çekilir (bu arkadaş dışında sudan anlayan dinozor yok. Yoksa iki velede çoktan el sallamıştık). Taraflar da üç tane, tesadüfün bu kadarı...

Sırf çocukluk anılarımızın depreşmesi adına, ilk filmden yirmi iki yıl sonra üç boyutlu olarak izlenebilecek bir film. Başyapıt değil ama paranıza yazık olmayacak. Bu arada Chris Pratt, sana iki çift lafım var. Komik çocuktan devam et, kendini kasa verme, tamam mı? Haydi size iyi seyirler.

Chappie, bir başyapıt olmasa da keyifle izlenebilen bir film. Filmin yönetmeni Neil Blomkamp. Film, izleyiciler tarafından yine onun yönettiği başka bir film olan District 9 ile kıyasla fiyasko olarak nitelendirilmiş genelde. District 9'ın sadece girişine bakmıştım, o yüzden o filmle kıyaslama yapmam şu an için mümkün değil. Ama bence bu filmin biraz Wall-E soslu olması onu pek de izlenmeyecek hale getirmiyor.

2015 yapımı bu tazecik filmin başrollerinde Chappie'ye hayat veren Sharlto Copley, Slumdog Millionare'den hatırladığımız Dev Patel, kötü adam rolünde pek görmediğim ve görmesem de olurmuş dediğim Hugh Jackman, bilimkurgu filmlerinin olmazsa olması Sigourney Weaver ablamız var. Ama benim başrollerim Chappie'nin yanı sıra Yo-Landi, Ninja ve Amerika. Chappie'nin bu sıra dışı arkadaşlarına sonra geleceğim. Şimdi sürprizbozan zamanı.

Yapay zekadan gerçek bilince

Film, doğrudan polis robotların suçu bastırmasıyla başlıyor. "Heh" diyorum, "klasik bir Amerikan filmiyle karşı karşıyayım." (Yeni izlemişken not düşeyim, Dredd bu konuda dibe vurmuş durumda. Ya hiç seyretmeyin ya da 2x hızla seyredin benim gibi.) Ama filmin ilerleyişi çok şükür öyle olmadı. Hatta "suçlu" diye nitelendirilen tarafla empati yönüne geçildi, bilimkurgudan uzaklaşmak pahasına onların duygusal yönüne ağırlık verildi.

Halihazırdaki haşin robot polislerin mucidi Doen Wilson, tamamen insan zekasına benzer robot zekası üreten bir program için uzun zamandır uğraşmaktadır. Sonunda bunu başarır ve ıskartaya ayrılmış polis robotlarından birine yükler. Bu sırada robot polislerden kaçabilen suçlular da vardır ve kendilerini kurtarmanın çaresini mucidi kaçırmakta bulurlar. Mucit ile birlikte silah endüstrisiyle paraya para demeyen şirketinden çaldığı ıskarta robotu da çalmış olurlar.


Bundan sonrası çok eğlenceli. Robot çalışmaya başlar. Her şeyi insanlar gibi en baştan öğrenmesi gerekir. Ama daha hızlı ilerleme kaydedecektir. Doen şiir seven, resim yapan, sanatkar bir robot ister, Ninja ve Amerika ise süper bir suçlu. Burada analık içgüdüleri depreşen Yo-landi belirleyici olur. Robota tam bir bebek edasıyla yaklaşır. Hatta Chappie ismini de o koyar. Doen o ne biçim isim demeye kalmaz, robot ismini tekrar etmeye başlar. Chappie sevme yetisine de sahiptir ve saftır. Ona başta kötü davranan Ninja'dan çekinir. Amerika daha ılımlıdır, ona her şeyi tane tane anlatır, küfür ve selamlaşma öğretir. (Boynuna taktıkları takılar ayrı eğlenceli.)

Başlarda sabırsız olan Ninja, Chappie'yi bir arka sokakta bırakır. Savunmasız Chappie, bunu fark eden bir grup serseri tarafından hırpalanır ve ilk hayal kırıklığını yaşar. Ninja daha sonra Yo-landi ve Amerika gibi öğreterek ilerlemeyi benimser. Chappie'ye silah kullanmayı öğretir ve insanları "uyutmasını" söyler. Bir soygundan sonra Chappie'nin bu uyutma meselesinin yalan olduğunu anlaması uzun sürmez. Ninja'nın kovduğu Doen, Yo-landi'nin yufka yüreği sayesinde robotunu görebilir. Chappie'ye resim çizmeyi öğretirken Ninja'ya yakalanmaları eğlenceli bir sahne.

Ama işler böyle devam etmez. Kendi icadını kakalamak isteyen eski asker Vincent Moore (Hugh Jackman) çirkin saç modeli ve hınzır planlarıyla arz-ı endam eder. (Sokakta hırpalanma sahnesinin ardından) Bir minibüste Chappie'ye işkence eder ve onun kolunu koparır. Travmalardan travma beğenen Chappie kendini bu adamın kendi ürününü patron Michelle Bradley'e kabul ettirmek için çıkaracağı savaşın içinde de bulacaktır.

Unutmadan, Chappie'nin sayılı günleri vardır çünkü Doen'in çaldığı robotun aküsü eriyip vücuda yapıştığı için şarj edilemez haldedir. Ninja'nın da nifak sokmasıyla Chappie'nin yürek burkan repliklerinden biri böylece gelir: "Beni öldüreceksen neden yarattın Yaratıcı?" Doen de buna cevap veremez. Chappie Yo-Landi'ye anne, Ninja'ya baba demektedir. Vincent'ın çıkardığı savaşta önce Amerika, sonra Yo-Landi ölür. Ninja, Doen ve Chappie hep birliktedir. Bu sırada yetkililer çoktan Vincent'ın numarasını yutmuşlardır.

Hala çözülemeyen soru: Bilinç nedir?

Film boyunca gitgide akıllanan Chappie, bilinç aktarımını deneyecek düzeye gelir. (Doen bilincin dosdoğru aktarılamayacağını savunmaktadır.) Vincent'ın robotları yönetmek için kullandığı başlıklardan birini çalar. Önce kendi bilinç bilgisayara aktarmayı başarır. (Bilinç tamamen dijital bir şey olarak tanımlanıyor.) Aynı deneyi annesi Yo-landi üzerinde de dener. Savaşta Doen de ağır yaralanır. Chappie'nin şarjı bitmek üzeredir. Tek çare işin merkezine, robotların üretildiği şirkete geri dönmektir. Böylece kendilerine yeni bedenler bulabileceklerdir. İnsan polisler peşlerindeyken son anda Chappie Doen'i ve kendini başka robot bedenlere aktarmayı başarır ve birlikte kaçarlar. Filmin güzel süprizi sonunda saklı. Ninja, Yo-landi'nin yasını tutarken üstünde "anne" yazan bir flash disk bulur ve dünyanın bir yerlerinde dişi bir robot gözlerini açar.

Bir başyapıt olmaktan çok uzak olsa da polislerden değil suçlulardan yana taraf tutmasıyla ve Chappie'nin duygusal gelişimini bizlerle paylaşmasıyla keyifli bir film Chappie.

Hisli Robot Chappie

by on 23:23:00
Chappie, bir başyapıt olmasa da keyifle izlenebilen bir film. Filmin yönetmeni Neil Blomkamp. Film, izleyiciler tarafından yine onun yön...

Dredd, IMDB'de 7 puanı nasıl aldığını anlamadığım çöp bir film. (5 verdim düşsün diye.) Ya izlemeyin ya da benim yaptığım gibi 2x hızda izleyin. "Niye yazdın peki?" derseniz tek sebebi Ma-Ma karakteri.

Film tam bir Amerikan filmi. Uzak bir gelecekte adaleti, yargıyı, her şeyi yargıç adı verilen robotumsuz insanlar hallediyor. Bence faşist bir gelecek ama allayıp pullamışlar tabii. Suçlulara göz açtırılmıyor falan filan. Hollywood asık suratlı, kısık sesli erkek "kahramanlardan" bıkmadı gitti. Yargıç Dredd'i seyrederken ağzının ortasına patlatmak isteyen bir ben miyim acaba? Bir de yanına kahin bir kızcağız veriyorlar, Anderson'dan yargıç olur/olmaz derken hooop yollardalar.

Bu arada upuzun bir binada gücünü kabul ettirmiş Ma-Ma var. Bir hayat kadınıyken pezevenginden şiddet görünce cinnet getirerek adamı ve sonra daha birçok kişiyi katlederek zirveye ulaşmış bir kadın. Bence bir başarı öyküsü. Videodan ilgili bölümü izleyebilir ve filmin büyük bölümünü izlemekten kurtulabilirsiniz:



Ma-Ma, Slow-Mo diye bir uyuşturucunun da baş üreticisi ve dağıtımcısı. Bunu kullanan kişi için zaman yavaşlıyor, keyif de işkence de çok daha uzun hissediliyor. Biri acemi iki yargıç bu binanın içinden sağ çıkıp üstüne bir de Ma-Ma'yı öldürebiliyor.

İzlenmese hiçbir şey kaybettirmeyen Gamer'da Michael C. Hall kötü adam rolünde nasıl yükseliyorsa Cercei rolünden zaten kefil olduğumuz Lena Headley de bu leş filmdeki tek elle tutulur unsur olmayı başarıyor.

Mad Max serisinin ilk filmine başlayıp yarım saatte kapatmıştım. (Vikings'in de ilk beş dakikasına dayanamamıştım ama sonra hastası oldum. Bunu da belki tekrar denerim.) Mad Max: Fury Road vizyona girdiğinde eli yüzü düzgün 3D efekt görme beklentisinden fazlasını taşımıyordum. Avengers: Age of Ultron'daki gibi direkt aksiyonla başladı film. Bu arada yeni moda sanırım: Seyirciyi aksiyona boğ, iyice yorulsun, konu monu hak getire. (On dakikalık ara da seyirci kalp sektesi geçirmesin gibi oluyor.) Ama Avengers'ta yaşadığım hayal kırıklığını Mad Max'te yaşamadım. Çünkü bu sefer sadece eli yüzü düzgün efektler değil eli yüzü düzgün bir film de vardı karşımda.

Mad Max rolünde, Bronson'la gözüme giren ama tekrar et kafalık mertebesine yerleşen (topu senariste atayım, adam napsın) Tom Hardy ve İmparator Fruiosa rolünde her seferinde daha karizmatik olmayı başaran Charlize Theron var. Ayrıca Nux rolündeki Nicholas Hoult da oldukça başarılı. Çok çılgın bir konu yok: Nereden geldiği belli olmayan Max, Ölümsüz Joe'nun rezalet bir şekilde yönettiği şehirde esir düşer. O sırada İmparator Fruiosa da yakıt tankını teslim etme ayağına kaçar. İkisinin yolları kesişir. Macera, aksiyon, adrenalin... İki saat böyle. Araya sürprizbozanlar karışabilir, demedi demeyin.

Kadın karakterlerin yükselişi


Gerek post apokaliptik filmler, gerek süper kahraman filmleri olsun, kadın karakterler kenarda köşede kalmak ve ille de erkek karakterler tarafından kurtarılmak için vardır adeta. Bu filmde ilginç olan şey, filmin adı ve baş karakteri Mad Max olmasına rağmen kadınların yanında tamamen ikincil bir karakter olarak kalması. Yönetmen George Miller bunu belli ki bilinçli yapmış. Birçok Mad Max hayranını da kızdırmış, feminizm propagandası yapmakla suçlanmış. Ama dediğim gibi Mad Max hayranı olmadığım ve izlediğim 3D filmlerde erkek karakterlerden bıktığım için bu durum bana ilaç gibi geldi.

İmparator Furiosa'nın kaçışı ilk başta yakıt tankına bağlı gibi görünür ama sonradan kaçırıldığı memleketine geri dönmeyi amaçladığını ve bu sırada yanında Ölümsüz Joe'nun haremini de götürdüğünü öğreniriz. Beş kadın kendileri arasında dayanışma bağıyla bağlıdır. Ayrıca içlerinden Joe'nun favorisi hamiledir. İmparator Joe "ona ait olan şeyleri almak" için Fruiosa'nın peşine düşer ve Savaş Çocuklarına "emanetlerine zarar vermemelerini" tembihler. Bir sahnede araçlar yakınlaştığında hamile kadın almaya çalışırken karnındaki çocuk için "O benim malım" der. Sırf bu cümle bile kadınların neden Fruiosa'yla kaçtıklarını açıklar.

Kimi eleştirilerde yönetmen feminist bir duruşa yine manken-oyuncu kadınlar sıkıştırmakla eleştirilmiş. Bu eleştirilere katılmıyorum. Fruiosa daha gözü pek, acayip karizmatik, kısa saçlı ve muhtemelen konumundan dolayı erkeksi bir kişilik. Bu arada tek kolunun kesik olduğunu ve bunun yerine makine taktığını da belirteyim. Bu kadın hem yönetim kadrosunu hem de sakatları temsil ediyor. Daha sonra ülkesinin olduğu yerde yaşlı ve savaşçı kadınlarla buluşuyorlar. Yanlarında da Joe'nun genç ve efil efil giyimli eşleri var. Bedenlerin sergilenmesinden öte farklı tarzlarda kadınların bir araya gelmesini gördüm filmde.

Ayrıca çölün ortasında giriştikleri maceralarda Mad Max de kadınlara o gözle bakmıyor. Sadece, Savaş Çocukları'ndan olan, Mad Max'i arabasının önüne takıp kan torbası olarak kullanan ve daha sonra Fruiosa'nın safına bir geçen pir geçen Nux, Joe'nun eşlerinden birine aşık oluyor ve ona gerçekten değer verdiğini filmde seyredeceğiniz birkaç şekilde gösteriyor.

Halkın kurtuluşu


Filmin güzelliklerinden biri de halkın kurtuluşu. Fruiosa memleketinden birkaç kadın dışında hiçbir iz kalmadığını görünce yıkılır ama Mad Max'in adına yaraşırlıkta çılgın bir fikri vardır: Kaçtıkları onca yolu gerisin geri dönüp Kale'yi ele geçirmek. Zaten Ölümsüz Joe dahil herkes peşlerinde olduğu için Kale'yi koruyacak kimse yoktur.

Bu Kale'ye değinmek gerek. Takviyelerle ayakta tutulan Ölümsüz Joe, Kale'nin içi Joe'nun damızlık çocuklarıyla dolu. Joe kadınları kapatıyor, çocuklarını Kale'nin içinde çalıştırıyor. Bir tane cüce bir tane de insan irisi oğlu en çok gösterilenler. Her yer çöl ama Joe'nun elinde su var. Halk perişan ama Joe'yu görünce tezahüratlar gırla. (Bir şeye benzeteceğim ama benzetmiyorum. Anladınız siz onu.) Arada sırada borulardan aşağı su veriyor. Perişan halk ellerinde taslarıyla toplayabildikleri kadar su toplamaya çalışıyor. Sular birden kesilince herkes birbirine giriyor.

Fruiosa, Joe'yu öldürerek o zamana kadar alet olduğu kötülüklerin kefaretini ödüyor ve yol arkadaşlarıyla birlikte Kale'ye giriş yapıyor. Damızlık çocuklar da zalim babadan kurtulduklarını öğrenir öğrenmez kraldan çok kralcı adamları hiçe sayıyorlar. Oldukça iç açıcı sahneler. Halk Fruiosa'yı bağrına basıyor. Hemen sular açılıyor ve toprağa dökülüyor. (O sular da ne boşa aktı filmde! Tesis yap, bir şey yap. Hiç anlamadım.) Mad Max şehirde yeri hazırken ve kilometrelerce ötede hiçbir şey olmadığını görmüşken halkın arasından ıssız adam misali sıvışıyor. Çünkü çılgınlık bunu gerektirir.

Bitirmeden önce filmin gizli efsanesine değinmeden olmaz. En aksiyonlu sahnelerde yakıt tankının yanından gelen araçta, davulların önündeki platforma lastikle bağlanmış ve hiç istifini bozmadan elektro gitar çalan adam anlatılmaz, seyredilir. Şurada bir gif'i var:
https://uproxx.files.wordpress.com/2015/03/mad-max-fury-road-awesome-guitar-guy.gif?w=650&h=374


Bir zombi, bir de vampir filmlerinin ekmeği hep yendi, bundan sonra da muhtemelen yenecek. Ama 28 Days Later (28 Gün Sonra) büyük ihtimalle aradan sıyrılan bir yapım olarak kalacak. (İngiliz yapımı olmasından yırtıyor. Amerikan yapımı devam filmi 28 Weeks Later konusunda şüphelerim var ama önce izlemek lazım.)

Cilian Murphy baş rolde ve özellikle ilerleyen dakikalarda ipi göğüslüyor. Naomi Harris falan da iyi oynamasına rağmen Jim rolündeki Cilian'ın gölgesinde kalıyor. Eh, Jim'in mazlum bir elemandan psikopatın tekine dönüşmesini geçmek kolay iş değil.

Sakız gibi sündükçe sünen Walking Dead dizisi bu filmin ekmeğini epey yemiş, özellikle ilk sezonlarında. (İkinci sezonun dördüncü bölümüne kadar dayanabilmiştim.) Jim'in hastanede olan bitenden habersiz halde uyanması, olayları yavaş yavaş öğrenmesi, yolda birileriyle karşılaşması, iki kişiyle tanışsa birinin telef olması vb. Zaten bütün zombi filmleri aynı şekilde başlıyor. Bir virüs var, kontrol altına almaya çalışan biri var, onu dinlemeyen birkaç sivri zeka var, sonra bakmışsınız hooop dünya boka batmış.

Haydi vampir gayet karizmatik ve zeki bir yaratık da şu ağır hareket eden, hali hazırda ölü ve saman kafalı zombiler dünyayı nasıl ele geçiriyor aklım almıyor. Gerçi World War Z'de birileri akıl edip bu zombileri hızlandırmıştı. Yine de vampirlerin tırnağı olamazlar ya neyse...

Bu filmi diğer zombi filmlerinin yanında izlenebilir kılan şey galiba iyi baş rol oyuncusu ve iyi çekimler. Kaç kere pişirilip önüme sunulduğunu unuttuğum bu konuda bile gerginlik yaratmayı başarıyor. Duygu yoksunu bir insan olarak daha iki gün önce tanışılan insanlar için canını veresiye tehlikelere atılmanın manasını çözemiyorum ama herhalde bir avuç insanın kaldığı bir ortamda birlik beraberlik önem kazanacaktır. (İstanbullu bir senarist tarafından yazılsa "Oh be, sonunda kafamı dinleyebileceğim" diye bir replik olur muhtemelen.)

Cilian Murphy, filmdeki adıyla Jim, zinde olanın hayatta kalması ilkesinin karşılığı. Başta cılız, hastalıklı ve korkak bir tipken cinnet getirerek daha güçlü, daha cesur, hatta tam psikopat bir tipe evriliyor. Tabii ki böyle olunca İngiltere'nin numunelik hayatta kalanlarından oluyor ve o karmaşada edindiği kız arkadaş ve çocukla birlikte yaşayanları almak için dolanan Amerikan helikopterlerine kendini göstermeyi başarıyor. Kriz anında zekanın açılmasının da güzel bir örneği.

Gayet izlenebilir olan bu filmden sonra haftalık Amerikan versiyonu nasıl gidecek, göreceğim.

Not: 28 Week Later'ı da izledim ve yorumum: Amerikalılar devam filmi çekmesin! Ayrıca Jeremy Renner'da ne var da bu kadar filmde rol kapabiliyor?

Not 2: Çekmeyin diyorum, hala çekiyorlar. 28 Months Later da yoldaymış.

Big Eyes (Büyük Gözler) Tim Burton'ın en son yönettiği film. Tim Burton'ın alıştığımız tarzından farklı olsa ve başyapıtlarından biri olmasa da biyografi niteliğinde izlenebilir bir film.

İzlenebilir olmasında oyuncu seçimlerinin etkisi büyük. Margeret Keane rolünde Amy Adams ve Walter Keane rolünde Christoph Waltz epey döktürüyorlar. Arada galeri sahibi Ruben rolünde Jason Schwarzman'ı da görüyoruz. Margeret Keane'nin hayat hikayesinin Vikipedi'de bile yazdığını göz önünde bulundurarak pek sürprizbozan uyarısı veresim yok.

Kadın sanatçının çilesi


Filme film olarak objektif bakamadığımı itiraf edeyim. Gerçeklerden yola çıkan bir film olmasına güvenerek kadın sanatçının çilesine odaklandım.

Bir izleyici olarak başlarda kararsız kaldığımı söyleyebilirim. Muhteşem eserler verip kendine değer biçmeme, sonra bir satışçıyla evlenip eserlerin pazarlamasını tamamen ona bırakma ve soyadıyla imza atma. Ama elbette günümüzde bile kadınlar için zorlu olan koşulların o zamanlarda bir kadın sanatçıyı nasıl bir umutsuzluğa sürüklediğini hesaba katmak gerektiğini fark ettim. Walter'ın da başta çabaladığını inkar etmemek gerek. Bazen çenesini bazen de çeşitli pazarlama tekniklerini kullanarak resimleri sanat pazarına sokmaya başarması aslında takdire şayan.

Margeret'ın, resimleri sükse yaratırken emeğinin takdirini toplamak istemesi çok doğal. Resimler soyaddan dolayı Walter'ın eserleri olarak tanınmışken sahtecilik suçuyla bütün şöhretlerini ve gelirlerini kaybetmesinler diye onun Margeret'ı "bunları ben yaptım" demekten alıkoyması bile bir nebze anlaşılır. (O sıralarda Margeret başka bir tarzla kocasıyla birlikte bir sergi açar ve yine onun eserleri beğenilir. Bunlar iri gözlü kadın ve çocuklar değil ince uzun kadınlardır genelde.)

Ama Margeret sesini yükselttikçe Walter'ın erkeklik egosu ağır basar. Walter'ın dilinden düşürmediği eski manzara resimleri de aslında ona ait değildir. Walter kudurup şiddet uygulamaya başlayınca Margeret önceki evliliğinden olan kızını da alıp hep hayalini kurduğı Hawaii'ye gider. Burada kendini toparlar ve Walter'a dava açar. Walter, Hawaii'deki mahkemede de satışçılık yeteneklerini kullanmayı dener. Ama yargıcın pratik bir fikri vardır: Herkesin içinde resim çizmelerini ister. Walter yok oram ağrıyor buram ağrıyor diye konuyu geçiştirmeye çalışırken Margeret gayet akıcı bir şekilde resmini yapar.

Margeret'ın sanatındaki değişim


Toplumun ve kocasının baskısından kurtulan Margeret'ın rahatlaması resimlerine de yansır. Daha önce hep ağlayan iri gözler çizen Margeret, gülen gözler çizmeye başlar. Bugün dünyaca tanınan bir ressam olmanın keyfini sürüyor. O kadar zorluk çektikten sonra elbette hakkı.

Çıkarılacak ders: Siz siz olun resimlerde önadınızı (ve belki soyadınızın baş harfini) kullanın. Soyadın sahipleneni çok oluyor. Emeğinizi kaptırmayın.

Türkçeye romantik bir şekilde Hayatın İçinden diye çevrilen The Station Agent, biraz yalnızlık, biraz arkadaşlık, bolca taşrayı anlatan olaysız, sevimli bir film. Bana aynı anda hem Anayurt Oteli'ni hem de Little Miss Sunshine'ı hatırlattı. (Anayurt Oteli mevzusuna döneceğim.)

Oyuncular arasında Game of Thrones'un biricik Tyrion'u Peter Dinklage, fena halde Till Lindemann'a benzettiğim Bobby Cannavale, Patricia Clarkson ve Michelle Williams var.

Taşrada yalnız bir cüce olmak


Finbar, kısaca Fin, birlikte çalıştığı, hayattaki tek arkadaşı vefat edince, birlikte çalıştıkları dükkanın binası da satılınca ondan miras kalan küçük bir taşra istasyon binasına taşınmak durumunda kalır. Fin'in tek isteği yalnız kalmaktır ama şansına yeni komşuları fazlasıyla arkadaş canlısı çıkar. Küçük bir kamyonda sosisli sandviç ve kahve tarzı atıştırmalıklar satan Joe, Fin'i görür görmez onunla kaynaşmak ister. Aynı zamanlarda, en yakın markete yürüyerek giderken oğlunun kaybı ve boşanmanın etkisiyle kendini resme vermiş ve dolayısıyla aklı yoldan başka yerlerde olan Olivia'nın arabası altında kalmaktan iki kere son anda kurtulur. Filmin olayı bu. Karakterleri yakından tanımak ve birbirleriyle ilişkilerine tanıklık etmek. Herkes çok sempatik olduğu için gözleriniz başka şey aramıyor.

Fin'in yalnız kalmak istemesi gayet insani. Ama özellikle taşrada onun cüce olması göze batıyor. Yolda yürürken, barda içki içerken, kütüphanede gezerken hep tacizkar bakışlara maruz kalıyor. (Bu arada küçücük yerde bile kütüphane var...) Filmin bir yerinde, çok içkiliyken daha fazla dayanamayıp bar taburesine çıkıp haykırıyor: "İşte buradayım, bakın bana!" İnsanların çoğu gözünü kaçırıyor, önüne bakıyor, bu açığa vurmadan utanıyor. Fin'in huysuzluk yaptığı Joe ise daha en baştan beri ona arkadaş gözüyle bakıyor, Olivia da aynı şekilde. Kütüphanede başta ondan irkilen Emily daha sonra onun kız arkadaşı oluyor.

Şuraya bir not düşeyim. Joe çok eğlenceli bir karakter. Tam mahallenin muhtarı. Zaten bir avuç insan olduğu için hemen herkesi tanıyor. Fin daha yeni gelmişken Oliva'nın onun evinden çıktığını görünce kapısına dayanıp koltuklardan birine yerleşiyor. "Seni seni" sırıtması altında "Ee, anlat bakalım" diyor. Bir ara da "Daha önce hiç, bir kadınla birlikte oldun mu?" diye soruyor. Evet yanıtı alınca da "Cüce miydi normal boyda mıydı?" diye soruyor. Fin'in cüceliğini vurguladığı tek yer burası.

Fin biraz da insanların tepkisinden korkarak kendini geri çektikçe kendine arkadaş ediniyor. Bunlardan biri de Cleo. Cleo, Fin'i sınıfında ikisinin de hayran olduğu trenler hakkında küçük bir konuşma yapmaya ikna ediyor. Sınıfta da dalga geçenler oluyor ama Cleo ona manevi destek veriyor, öğretmen de dalga geçen çocuğu sınıftan çıkarıyor. Fin'in etrafına ördüğü duvarlar her yeni arkadaşla birlikte biraz daha yıkılıyor.

Anayurt Oteli'yle karşılaştırmak


Aslında böyle bir karşılaştırma ne kadar doğru bilmiyorum. Birçok farklılığa rağmen taşrada geçmesi, baş karakterin yalnızlığı ve belki de tren muhabbeti bana Anayurt Oteli'ni hatırlattı. Aslında Zebercet aynı koşullarda yaşayan karakterler ama olay örgüsü çok farklı ilerliyor. Zebercet yalnızlığını hastalıklı bir şekilde yaşıyor. Hayatına kimseyi sokmuyor. Hizmetçi kadın uyurken ona tecavüz ediyor. Sonunda da Nurdan Gürbilek'in Yer Değiştiren Gölge'de belirttiği üzere, yaşamda bulamadığı anlamı ölümde bulmaya çalışarak intihar ediyor.

Bu noktada Fin (doğru sözcük mü emin değilim ama) daha şanslı. Onu hayata katmak isteyen ve onu bırakmayan samimi dostlar ediniyor. Hayatın anlamını ölmeden bulabiliyor. O tek arkadaşın kaybı Zebercet için yıkıcı olabilecekken Fin için mekan değişikliğiyle birlikte yapıcı oluyor. Filmin özeti aslında tek bir cümle. Tabutta Rövaşata'daki Mahsun'dan gelsin: "Ama arkadaşlar iyidir."
Yine yeni bir gün, yine mesai. Ofiste, başkasının işinde çalışıp sıkılmayanı, bunalmayanı şahsen duymadım. Patron ayrı, yönetici ayrı. Çalışan olmak ücretli köleliğe, ofisler yarı açık cezaevlerine benzemeye başladı. Hele de Türkiye ekonomide yokuş aşağı giderken. Siz de gidişattan bunaldıysanız Nine to Five keyfinizi en az iki saat yerine getirecek bir film.

Filme özetle orijinal Horrible Bosses (Patrondan Kurtulma Sanatı) denilebilir. Ama kesinlikle çok daha komik ve çok da feminist. Katıla katıla gülmüş olsam da gerek Horrible Bosses, gerek Office Space gerekse The Office erkek karakterlerin çıkış yaptığı filmler. Bu filmde ise birbirinden ayrı karakterlerdeki üç kadının emek sömürüsü ve cinsiyetçilik potasında bir araya gelmesinin eğlenceli öyküsünü izliyoruz.

1980 yapımı filmde Jane Fonda, Lily Tomlin ve PMS Blues şarkısıyla bloğuma daha önce de konuk olan Dolly Parton oynuyor. IMDB'de 6,6 verenlerin elleri kırılsın diyerek konuya ve sürprizbozanlara geçeyim. (Yazması bile keyifli. İçimin yağları öyle eridi...)

"Pembe yakalı" kadınların çalıştığı kocaman bir ofis düşünün. Burada kadınlara belge işi yaptırılıyor. Judy Bernly (Jane Fonda) kocasından yeni ayrılmış ve hayata atılmak zorunda kalmış. Sudan çıkmış bir balık gibi şaşkın. Fotokopi makinesi bile onun için çok yeni. Violet Newstead (Lily Tomlin) daha baskın bir tip ve işyerinde hak ettiği terfiyi bekliyor. Dorelee Rhodes (Dolly Parton) da patronun seksi sarışın sekreteri. Bir de gıcık, cinsiyetçi, kapitalist patronu anmamak olmaz: Franklin M. Hart Jr (Dabney Coleman).

Patron bütün kozları elinde tutuyor gibi görünüyor. Judy'yi eziyor, Violet'in gelmesi gelen konuma başkasını koyuyor, Dorelee'yi de odasında taciz ediyor. Dorelee bir açıdan daha şanssız; hemcinsleri de patronla yattığını düşünüp ona sırt çeviriyor (başta Violet ve Judy de o kervanda). Daha sonra bu üçlü kaynaşıyor (evde ot çekecek derece kaynaşıyor). Ardından olaylar kopuyor zaten.

Filmin en keyifli anlarından bir kısmı kafaları güzelken her birinin patrondan kurtulmak için kurdukları hayaller. Ayrıntıya girmeyeceğim, izlerken eğlenmek en güzeli. O hayallerin etkisinde kalarak patronu öldürdüklerini zannetmeleri ve bunu örtbas etmek için yaptıkları sakarlıklar da bir o kadar eğlenceli. Daha güldüremezler derken patronun ölmediğini öğrenmeleri ve adamı kaçırmaları ile iyice zirve yapıyorlar. Anlatılmaz, izlenir. Tek bir yere vurgu yapacağım: Adam kaçmasın diye evde yaptıkları düzeneği es geçmeyin. Sonunda kadınlara ve adama ne olduğu da sürpriz olarak kalsın.

Nine to Five ofis hayatı konusunda yapılmış bence en iyi filmlerden biri. 1980 tarihli olduğuna bakmayın, bugün hala taptaze. Hem komik, hem feminist, hem emekten yana. Çok gülmek ve çok rahatlamak isteyenler kaçırmasın.
Amerikan aksiyon filmlerinin klişeleri bellidir, süprizbozan gerektirmez (ama film gerektirebilir): Şehri tehdit eden bir terörist vardır. Bu terörist siyah, Arap veya başka bir göçmendir. "Hain" planlarını harekete geçirmeden önce "kahraman" bir polis veya bir vatandaş onun planlarını suya düşürür. Şehir derin bir nefes alır.

Aslında böyle bir klişe deryasında tam tersini yapan bir filmin dikkat çekmemesi olanaksız gibi. ("Komşuyu sev değil komşudan kork" sloganını boşuna eklememişler.) Ama filmi diğer Hollywood yapımlarından farkı kılan tek şey bu değil. İki usta oyuncuya karşılıklı rol düellosu yaptıran casting başarısı da bu listeye eklenmeli.

1999 yapımı olan filmde karakterler başta oldukça sıradan. Michael Faraday oğluyla yaşayan dul bir baba. Eşi FBI'ın başarısız bir çatışması sırasında vurularak ölmüş. Bir gün arabayla evine dönerken bir çocuğun yolun ortasında yalpalarak yürüdüğünü görüyor ve hemen yardıma koşuyor. Çocuğun eli yanmış ama çok ciddi bir yara almamış. Hastanede çocuğun anne ve babasıyla tanışıyor. Daha sonra birlikte epey zaman geçiriyorlar.

Michael Faraday bir üniversitede öğretim görevlisi ve karısının ölümünden sonra yakın tarihteki terör olayları hakkında ders vermeye başlamış. Öğrencilerine bu olayları derinlemesine anlatıyor, onları olayların geçtiği yere götürüyor, sebep ve sonuç ilişkisini sorgulatıyor. Bir olay özellikle dikkat çekici. Onlarca kişinin hayatını kaybetmesine neden olan büyük bir bombalamadan sorumlu tutulan ve olay yerinde hayatını kaybeden 33 yaşındaki bir adamın çevresi tarafından sevildiğine ve o zamana kadar şüpheli bir davranışına rastlanmadığına değiniyor. Halkın güvende hissetmesi için bir isme ihtiyaç vardı ve o isim bu adama aitti. Fakat suçu gerçekten o mu işlemişti, yoksa arkasında başkaları var mıydı?

Şüphe demişken... Michael komşusunun ona anlattığı hikayeden şüpheleniyor. Buraya güya bir AVM'ye eklenti yapmak için gelmiştir. Ama Michael planlarda bir gariplik olduğunu fark ediyor. Şüphelerinin üstüne gidiyor, geçmişi kurcalıyor. Oliver Lang'in gerçek adının bu olmadığını, gençliğinde bir bombalama olayına karıştığını öğreniyor, Michael, eşinin arkadaşı olan bir ajandan da yardım almaya çalışıyor, bir kere de araştırma yaparken Oliver'a da yakalanıyor. Ama saf görünümlü aile her seferinde aksi yönde ikna edici argümanlar sunuyor. Michael kendi kız arkadaşını bile iddialarına inandıramıyor. Kadın daha sonra arabasıyla Oliver'ı takip edip şüpheli bir durum görünce Michael'ı arıyor ama kaderinde arabasının içinde ölü bulunmak vardır. Michael kahroluyor ama oğluyla tehdit etseler bile bu işin peşini bırakamıyor.

Filmde bize en büyük ipucu veren şey komşu Oliver'ın tekrarladığı bir söz: Tarih tekerrürden ibarettir. Michael oğlunu kurtarmak ve FBI merkezinin havaya uçurulmasını önlemek istiyor. Oliver'la birebir kavgaya girişiyor, ardından onlara ait bir beyaz minibüsün peşine takılıyor. Hesap etmediği bir şey vardır; bombanın kendi aracında olabileceğini düşünmemiştir. Kaçak göcek FBI merkezinin otoparkına dalıyorr. Peşinden gittiği minibüsün içi boş çıkıyor. Ajanlar oradaki tek kaçağın kendisi olduğunu söylüyor. Michael o sırada uyanıyor, bagajı açınca bombayı görüyor ama çok geç kalmıştır. Michael (ve geri kalan onca insan), muhtemelen Oliver'ın oğlunu yolda yaralı bulduğu anda hayata geçen bir komplonun kurbanı olur, ülkenin her yerinde üyeleri olan bir topluğun komplosu.

Olaydan sonrası tahmin edilebilir. Michael'ın olanlardan habersiz çocuğu akrabalarının yanına gönderilir. Lang ailesi Michael'ı anlatır, iyi bir komşuydu der. Öğrencileri son zamanlarda terör olaylarına takmıştı ve garip davranıyordu der. Zaten karısını da terör olaylarında kaybetmiştir ve psikolojisi hiç düzelmeyecek şekilde yara almıştır. Michael Faraday'in sonu anlattığı olaydaki adam gibi olur.

Özetle, film ilginç bir şekilde "beyaz" teröristlerin düzenlediği başarılı bir saldırıyla son buluyor. (Yönetmen ve senaristin yanı sıra bu filmde yer aldıkları için oyuncular da tebrik edilesi.) Film bittikten sonra kendimize şunu soruyoruz. Terör olaylarında bize gösterilen suçlu gerçekten suçlu mu yoksa kurban mı?
Coen kardeşlerin yönettiği the Hudsucker Proxy, enfes bir kapitalizm eleştirisi. 1994 yapımı olup 50'li yılların Amerika'sında geçen film Coen kara komedisini Tim Robbins, Jennifer Jason Leigh ve Paul Newman'ın (arada da Steve Buscemi'nin) başarılı oyunculuklarıyla birleştiriyor.

Bir ticaret okulundan yeni mezun olan Norville Barnes iş aramaya koyulur. Ama her iş yeri deneyim istediği için açıkta kalıyor, ta ki boş boş oturduğu bir kafeden çıkarken peşine takılan gazete kağıdındaki bir ilanı görene kadar. Hudsucker şirketi uzun saatler ve az para karşılığında deneyim istememektedir.

Yeni mezunun talihi


Tüyü bitmemiş Norville Barnes şirketin kapısından içeri girerken şirketin hisselerinin büyük bölümünün sahibi olan büyük patron Waring Hudsucker anlamsız hayatına daha fazla dayanamayarak kurul toplantısında kendini 44. katın penceresinden atar. (45. kat üstün yöneticiye ait...) Diğer büyük hissedar olan Sidney J. Mussburger adamın ölümünü umursamaz ve toplantıya devam eder.

Bizim yeni mezun işe en alt kademeden başlar: mektup dağıtıcılığı. Ama gözü yükseklerdedir çünkü elinde "müthiş" bir projesi vardır; beyaz bir kağıt üzerinde sadece bir çember. ("You know... for kids." [Anlarsınız ya... Çocuklar için.]) Bir şekilde patronun odasına ulaşır. Başta iyi ağırlanır, sonra kovulur ama tesadüf bu ya Mussburger pencereden düşerken yakalar. (Burada patronun cimrilikten terzisine pantolonunu tek dikiş diktirmesi sahnesi harika. Ama terzinin yüce gönüllülükle attığı çift dikiş hayat kurtarıyor.) O sırada patronun aklına bir fikir gelir. Saf Norville aracılığıyla hisse sahteciliğine girişecektir.

Saf sırıtmadan zengin gülüşüne geçişi mükemmel bir şekilde canlandıran Tim Robbins'i tebrik etmek gerek. Gerçekten de koltuğuna yerleştiği anda yerini benimser ve hemen kağıt üstündeki fikrini hayata geçirmek ister. Bu sırada gazeteler de onun peşindedir ve tam o yılların Amerikalısı gibi konuşan gazeteci Amy Archer tarafından yakın markaja alınır. Amy, Norville'in tam bir geri zekalı olduğunu düşünür ama Norville ofisine sızan bu kadından hiç şüphelenmez, onu hemen benimser.

Hulahopun gücü


Çocuklar için düzinelerce hulahop üretilmeye başlanır. Ama hiç satış olmaz ve Norville de, ondan hoşlanmaya başlayan Amy de umutsuzluğa kapılır. Hulahop fiyatları gitgide düşer. Dükkan sahipleri ellerindekileri dışarı fırlatır. Yuvarlanan hulahoplardan biri yolda yürüyen bir çocuğun önüne düşer, hem de civardaki muhtemelen en yetenekli çocuğun... Çocuk bir belinde, bir ayağında, bir boynunda çevirmeye başlar hulahopu. Etrafta onu gören çocuklar deliye döner ve hepsi oyuncakçılara koşar. Hulahopların fiyatları yükselir yükselir. Ürünün tanınma süreci ve viral hale gelmesinin etkileyici bir örneği. (Film yeni bir icatla biter: frizbi!)

Üçkağıdın ortaya çıkması ve Amy'nin gazetede haberinin yayınlanmasıyla Norville yıkılır. O da eski patron gibi kendini pencereden atmaya kalkar. Bu sırada fantastik bir şekilde, saatçinin saati durdurmasıyla havada asılı kalır. Bu sırada Waring Hudsucker melek haliyle ona çok önemli bir mavi mektup teslim eder. Burada hisselerle ilgili bilgilerin yanı sıra öğütler de bulunur. Waring, iş için aşkı harcamamayı ve sevdiklerinin gönlünü hoş tutmayı tembihler.

Bu mektuba göre Norville şirketin başına geçer. Mussburger'i akıl hastanesine kapatırlar. Norville Amy'ye aşkını ilan eder. Tam Waring'in öğütlediği gibi de oldukça hoşgörülü ve ahlaklı bir patron olur.

Saat imgesi ve saatçi


Değerlendirme, bundan bahsetmeden bitmiş sayılmaz. Filmin başından sonuna kadar saat imgesi çok belirleyici, sonlara doğru saatçinin de aslında baskın bir karakter olduğu ortaya çıkıyor. Anlatıcı dış ses zaten saatçi (adı ilginç biçimde Moses, yani Musa). İlk sahnede Norville pencerenin dışındayken kocaman saati (saat 12'dedir) görürüz. Waring pencereden atlamadan önce saatini ayarlar ve 60 saniye içinde, tam 12'de pencereden atlar. Amy saatçiyle konuşur. Saatçi Waring'e geçmediği kıyağı Norville geçer ve kendisine karşı çıkan bir adam olmasına rağmen mücadele eder ve onu ölümcül atlayışında kurtarır. Saat bize bu hayatta zamanımızın sayılı olduğunu ve bunu kapitalizmin kör kuyularında harcadığımızı hatırlatır. (Böyle şeyler izleye izleye kendime ediyorum edeceğimi ya hayrolsun.)

Filmi bir bütün halinde verdiği tadı vereceğini sanmıyorum ama parodi gibi izlenebilecek birkaç alıntı koymak size fikir verecektir.

1. Viral nedir, nasıl olur?



2. Patronlar da cinnet getirir.


https://www.youtube.com/watch?v=_6dtasEqpLM

3. Yeni mezunun deneyim çilesi...


https://www.youtube.com/watch?v=WhyNjvISFac

Birdman veya Cahilliğin Umulmayan Erdemi filmini vizyona girdiğinin ertesi günü seyrettim. Oscar tantanası bir yana, eski romanları anımsatan adı ve efekte, vurdu kırdıya dayanan Hollywood sinemasına eleştirel duruşuyla bile izlenmeyi hak eden bir film.

Sürprizbozan diyerek başlayayım ama film görünürde oldukça tahmin edilebilir, sıradan gibi görünüyor. Aynı ismi gibi. İlginçlik ve eğlence ayrıntılarda saklı.

Kamera çekimi


Filmin en dikkat çeken özelliklerinden biri kameranın kullanımı. Kamera seyircinin kendini ayrı bir karakter gibi hissetmesini sağlıyor. Bir bakıyorsunuz Riggan'ın peşindesiniz, bir bakıyorsunuz karakterlerin provasının ortasındasınız, bir bakıyorsunuz Sam ve Mike'ın öpüşmesini seyrediyorsunuz.

Bunun filmde karakterin seyircinin talebine inat Birdman 4'ü çekmemekte ve Broadway'de bir tiyatro oyunu sahnelemekteki ısrarıyla ilişkisi olmalı. Bertolt Brecht'in tiyatrodaki yabancılaştırma efektinin sinemada uygulanışına bir örnek buluyoruz. Inarritu bizi film boyunca silkeyerek kendimize getirmeye çalışıyor.

Film eleştirisi


Edebiyatta nasıl çok satarlar rafları doldurmuşsa ve birkaç sayfayı okumaya üşenen insanlar 500 sayfalık beton romanlara dört elle sarılmışsa sinemada da kaliteli yapımlara ilgi azalırken 3 saat bile olsa sadece efekti ve aksiyonu öne çıkaran filmler gişe rekorları kırıyor. Riggan ise böyle bir filmi zamanında çekmesine ve devamını getirebilecek olmasına rağmen tiyatroda ısrar ediyor. Hatta kendiyle o kadar çatışıyor ki Birdman onun zihninde kendi istediklerini yaptırmaya çalışan başka bir karakter haline gelmiş durumda. Bütün zorluklara ve onu yiyip bitiren strese rağmen ısrarından vazgeçmiyor.

Inarritu filmin sonlarına doğru sinema sektörüne meydan okumaktan da geri durmuyor. Birdman Riggan'ın zihnini iyice ele geçirmişken ortam bir anda bol efektli bir çizgiroman uyarlamasına dönüşüyor ve bir dakikayı bulmayan bir süre içerisinde böyle bir film de izliyor. Asıl zorluğun doğal, oyuncuların yeteneğine bağlı, konusu dolu bir film çekmekte olduğunu fark ediyoruz.

Oyunculardan bahsetmişken... Herkes rolünün hakkını veriyor. Michael Keaton, Naomi Watts, Edward Norton, Andrea Riseborough, Emma Stone... (Bir tek Zach Galifiankis'e gözüm alışamadı ama o da kendini tamamen yenilediği için bir geçiş sürecini yansıtıyor diye muhtemelen.) Riggan'ın vücunundaki sarkmalar, yaşlılığın önlenemez ilerleyişi seyirciden saklanmıyor. Yanılmış da olabilirim ama aşırı makyaj da göremedim, özellikle Emma Stone'da. Oyuncuların oyunculuklarının önüne ve oyuncuların birbirinin önüne geçmesine neden olabilecek unsurlar olabildiğince törpülenmiş gibiydi.

Sosyal medya eleştirisi


Sosyal medya epey eleştiriliyor filmde. Herkesin sosyal medya yoluyla ünlü olmaya çalıştığı, ünlü olanların pek bir meziyetlerinin olmadığı ama günümüzde buradan kaçışın olmadığına değiniliyor. Riggan'ın genç kızı Sam babasının yeni nesil kanalları kullanmamasından şikayetçi. Riggan bir ön gösterim öncesi sigara içmek için kapının dışına çıkıp içeri giremeyince binanın ön kapısına gidebilmek için Times Square'de beyaz donuyla dolaşmak zorunda kalıyor. Herkesin dikkatini çekiyor ve sosyal medya kanallarına düşmekte gecikmiyor. Tam tiyatro sahnelerken böyle zıpçıktı bir hareket onun lehine olmuyor ama bir yandan tekrar hatırlanmasını da sağlıyor. Twitter'da TT oluyor, daha sonra kızı ona Twitter hesabı açıyor ve hastaneden fotoğrafını koyuyor.

Inarritu'yla tam anlaşamadığım nokta burası oldu. Dikkat çekmek isteyen çok fazla insanın olduğu ve dikkat çeken insanlardan çocuğunun balon olduğu doğru ama sosyal medyanın, her şeyin para olduğu bir dönemde bize bedava reklam şansı tanıdığını, paralı reklamın bize sağlayabileceğinden çok daha sağlıklı bir kitle sağlayabileceğini de gözden kaçırmamak gerek.

Eleştirinin eleştirisi


Filme eleştirinin eleştirisi de sıkıştırılmış ve oldukça yerinde olmuş. Eleştirinin her sanat dalında elbette yeri benzersizdir ve adaletli yapıldığında o dallara zenginlik katar. Ama yine her alanda olduğu gibi yersiz egoların çarpışma meydanına da dönebilir. Mike'ın arasını iyi tutmaya çalıştığı NewYork Times eleştirmeni Tabitha bir barda oturarak sürekli eleştiri karalıyor. Riggan'ın tahammülü bir yerde taşıyor. Biraz da alkolün etkisiyle kadının yanına gidip ona verip veriştiriyor. Başta oyuncu egosu gibi görünen bu haykırışlar aslında doğru bir noktaya parmak basıyor.

Adına ve otoritesine güvenen Tabitha daha oyunu izlemeden kötü bir eleştiri yazacağını ve oyunun sonunu getireceğini söylüyor. Hayatını ve tüm maddi birikimini bu oyuna adayan Riggan'ın tepesi atıyor. Kadına hiçbir şey yapmadığını, oturduğu yerden kafasına göre mesnetsiz yorumlar yaptığını söylüyor. Eleştirmenin notlarına bakmaya çalışıyor, kadını sinirlendiriyor ve bardan kaçırıyor.

Oyunun gösteriminin sonunda Riggan kendini gerçek silahla vurup yere serildiğinde herkes ayakta alkışlarken Tabitha salonu terk ediyor. Ama bu kadar iyi bir performansa kötü bir şeyler yazmak muhtemelen kendi kariyerinde kara leke olacağı için oldukça olumlu bir eleştiri kaleme alıyor. Riggan'ın tiyatroya yepyeni bir tarz, hipergerçekçilik getirdiğini, gerçek kanla sahte kanın sahneye saçılmasının ne kadar etkileyici olduğunu yazıyor.

Bir filmi izlerken o sıradaki ruh halinizin de anlamanızın ve beğenmenizin üzerinde etkisi yadsınamaz elbette. Birdman'ın arasında Twitter'dan bir uyarım gelmesi ironik. Ama #YasarKemal hashtag'inin dikkat çekmemesi imkansızdı. Filmin sonunda iyi işler yapmak isteyen Riggan'ın kollarını açıp kuşlara karışmasını seyrederken usta bir edebiyatçımızın da artık uçup gittiğini bilmenin ağırlığı üzerimdeydi. Sam'in gökyüzüne bakıp "Baba" diye gülümsemesi belki de bu yüzden o kadar acıydı.

Filmin müziklerinden bahsetmeden bu yazı eksik kalır. Filmde müzik yok, bateri soloları var. Özellikle en gergin anlarda bir sokağın kenarında veya kulisin içinde aynı bateristi bateri çalarken görüyoruz. Yüksek sesli sert notalar bizi irkiltiyor. Filmden sonra dış dünyaya adapte olmayı zorlaştıracak sesler bunlar normalde. Ama çıkışta şanslıydım. AVM'nin önünde duvara sırtını yaslayıp saksafon çalan adam ve birkaç adım sonra yerde bağdaş kurup klarnek taksimi çalan adam sayesinde bu kaliteli eserin yükseklere taşıdığı sinema keyfinden dünyaya yumuşak bir iniş yaptım.

Perfect Sense, bizde gösterime girdiği pek münasip!? adıyla Yeryüzündeki Son Aşk, 2011 yapımı, Yeşilçam usulü post apokaliptik bir film olarak tanımlanabilir.

İzleyin diye tutturabileceğim bir film değil. Daha yeni tanışmış bir çiftin felaket düzeyindeki epidemik duyu kaybının aracılığıyla "Aman yalnız kalmayayım" paniğiyle birbirlerine sarılıp sarmaları açıkçası vıcık vıcık.

Eva Green'in fettan bakışlarıyla duygusal bir aşık profili çizmesi, Ewan McGregor'un dünya batarken uçkurunun peşinden gitmesine nazaran daha inandırıcı. Film bir açıdan They Live! gibi, fikir güzel ama uygulama zayıf.

Ya Duyularımızı Kaybetmeye Başlarsak


Her şeye rağmen, bu filmin not düşülmesine önayak olan bir konusu var. Filmi izlerken sürekli acaba diye sorup durdum. Hangi duyuların kaybolacağını baştan bilmediğim için tahmin yürüttüm. Ya koku yetim bir anda gitseydi, ya diğerini kaybetseydim. Hangi duyu daha kıymetli, hangisi harcanabilir... İnsanın beş parmağından birini seçmesi gibi. Koklamak veya tatmak olmadan hayatta kalmak mümkün; görme ve duyma olmasına da adapte olunabilir, dokunmak giderse acıyı hissetmeyebilirim ve ölebilirim... Sırayla her şey tek tek gittiğinde o durumda ne yapardım diye de düşündürmesi cabası.

Film diğer post apokaliptik filmlerde işlenmemiş bir felaket senaryosu çiziyor. Dünyada salgın hastalık şeklinde beş duyu teker teker kayboluyor. Biraz sürprizbozan vereyim. Her duyu kaybından önce çılgın bir belirti yaşanıyor. Önce insanlar tam bir üzüntü krizine giriyorlar. Ufacık şeyde bile hüngür hüngür dakikalarca ağlıyorlar. Sakinleştiklerinde artık koku alamadıklarını fark ediyorlar. Koku hafızası en kuvvetli hafıza, bunu kaybettiğinizi düşünün, sizi siz yapan birçok şey artık yok. İkinci aşamada insanlara hunharca bir yeme isteği geliyor. Pişmiş ve çiğ yiyecekler bir yana, daha önce sadece pika belirtisi olabilecek şekilde toprak, makyaj malzemesi vb yiyorlar. O kriz geçtikten sonra bir bakıyorlar ki tat duyusu gitmiş. Üçüncü aşamada insanlar öfke nöbetleri geçiriyorlar. Kavgalar alıp başını gidiyor. Bunun ardından insanlar sesleri duymaz oluyorlar. Dördüncü aşamada üçüncü aşamanın tam tersi bir şekilde sevgi, şefkat, hoşgörü ve merhamet nöbeti yaşanıyor. Sonra da görme duyusuna elveda. Geriye, filme göre en mükemmel duyu olan dokunma kalıyor. Dokunma da giderse insanlık nasıl devam eder düşünüyorum. Ama film bu duyu gitmeyecekmiş gibi bitiyor. Çiftimiz koala gibi sarılmış halde kalıyor. (Filmin artılarından biri, Batılı bir çift üzerinden anlatılmasına rağmen, dünyanın geri kalanında da duyu kaybının nasıl yaşandığına dair görüntüler sunması.)

Bir duyunun gitmesiyle başta şok geçiren insanlar bir şekilde adapte olup hayatı sürdürmenin yolunu buluyorlar. Mesela filmin erkeği Michael bir şef. Kokuyu kaybedince restoran bir süre kapalı kalıyor. Sonra tadı çok yoğun yemekler yapmaya başlıyor. Tadı kaybedince ne yediğinin önemi kalmıyor. Restoran yine kapanıyor. Sonra sadece göze ve kulağa hitap eden yemeklerle hizmet vermeye başlıyorlar. Göz ve kulaklar da gittikten sonra işleri toparlaması zor oluyor.

İnsan nankördür. Bir başka insanı, bir uzvunu kaybetmeden, ölümün kıyısına gelmeden kıymet bilmez. Bu film bütün vıcık vıcıklığına rağmen izleyiciyi düşündürmesi, silkinip kendine getirmesi açısından kayda değer bir iş çıkarıyor.

Bronson ilginç bir film. Clockwork Orange'ın gerçeği denilebilir. Et kafagillerden diye kıl olduğum Tom Hardy de hiç olmadığı kadar et kafa bir rolde oynadığı halde kendini sevdirdi.

2008 yapımı İngiliz filmi gerçek bir suçlu olan Michael Gordon Peterson, takma adıyla Charles Bronson'ı anlatıyor. Bu adam tam bir Ayıboğan. Ayrıca İngiltere'nin en pahalı suçlusu ve tam bir şöhret manyağı (takma adını da bir aktörden alıyor zaten.) Hiç adam öldürmeden, şiddet suçlarıyla 30 küsur yıl hapiste yatmış, tam 120 hapishane değiştirmiş, hapishanelerin birinde 750.000 sterlin zarara neden olmuş. Adam hapishanelerde 13 kitap yazmış, resimle ilginileniyor ve hayali komedyen olmak.  Bundan sonrasını filmde gördüğüm kadarıyla anlatacağım. O yüzden sürprizbozan uyarısı.

Tom Hardy rolü neredeyse tek başına alıp götürüyor. Adama benzeyebilmek için aynı adam gibi kendi ağırlığıyla sağlam da vücut çalışmış. Bronson çocukluğundan beri öfke patlamaları yaşayan ve sonra da onu sinirlendirene dalan bir tip. Ama kadınlar hariç. Filmde iki kadınla ilişki yaşıyor. İkisine de el kaldırmıyor, hatta kediye dönüşüp içten bir şekilde "seni seviyorum" diyor. Hapishanede edindiği arkadaşlarını da biraz hırpalıyor ama zarar vermiyor. Adamın amacı dikkat çekmek; arkadaşları yoluyla gardiyanları ve hapishane müdürünü yanına çağırıp onları dövüyor. Clockwork Orange'ın gerçeği demiştim ya, şiddet için şiddet uyguluyor ve bunu iktidara yönelik yapıyor. Tek başına İngiltere'yi zarara sokuyor ve bir ara sırf zarardan kurtulmak için salıveriliyor. Ama takdir edersiniz ki tekrar içeri girmesi zor olmuyor.

Film size salt şiddet göstermiyor. En sert kavga sahnelerinde klasik müzik çalmaya başlıyor. Böylece şiddet bir sanat haline geliyor ve aslında karikatürize ediliyor. Bronson saf şiddet hissine rağmen sanatla da ilgilenen bir suçlu. Hapishanelerden birinde suçlulara resim dersi veren hocası ondaki resim yeteneğini keşfediyor ve hapishane müdürüne gösteriyor. Hapishane müdürü bunları kasten ciddiye almayınca buyurun Bronson'a sebep. Bence filmin en şahane sahnelerinden biri: Bronson hocasını alıp ağzına yeşil bir elma tepiyor ve başına fötr şapka geçiriyor. Gardiyanlar geldiklerinde karşılarında canlı bir Rene Magritte tablosu buluyor.

Tom Hardy'ye hayranlık duymamı sağlayan sahneler ise sahnedeki tiyatral performansı. Gerçek Bronson'ın komedyen olma isteğiyle paralel biçimde yüzü boyalı veya yarı kadın kılığında sahneye çıkan Bronson, kalabalık ama görünmeyen bir seyirci kitlesine yaptıklarını anılarını anlatır gibi anlatır. Mimikler de oldukça başarılı.

İzleyecek farklı ve keyifli bir film izlemek isterseniz Bronson'ı kaçırmayın.
Nightcrawler, İngilizcede geceleri ortaya çıkan solucan anlamına geliyor. Türkçeye de isabetli şekilde "Gece Vurgunu" çevirisi kullanılmış. Film iki saat boyunca insanı ekranın önüne mıhlıyor. Bittiğinde iki saat boyunca su molası için dahi ara vermediğimi fark ettim. Elbette eksiği gediği vardır ama bence geleceğin kült filmleri adaylarından biri olmasına engel değil.

Filmin yönetmeni Dan Gilroy. Başrol oyuncusu neredeyse tüm filmi sırtlanan Jake Gyllenhaal. Bu rol için oldukça zayıflayan ve saçlarına garip bir model veren Jake, oynadığı sinir bozucu karaktere tam manasıyla can veriyor. Rene Russo kendine çok iyi bakmış, altmış yaşında hala güzellik ve oyunculuk dersi veriyor.

Böyle sürprizbozan olsun. İş kurmak isteyen herkes ibret alsın.

Girişimcilik


Louis Bloom, kaybedecek hiçbir şeyi olmayan, ailesiz, işsiz bir adam. Eski model bir arabayla hurda hırsızlığı yapıyor. İşlediği suç sadece hırsızlık değil, hurdayı toplamak için izinsiz bölgeye de giriyor, adam da dövüyor. Gözlerinde hiçbir his yok. Adamın hissizliği dışında çok net bir avantajı daha var: Çene. Çalıntı hurdayı satarken bile pazarlık yapıyor. İstediği fiyat olmayınca düzenli iş istiyor, hırsızlığından dolayı iş de verilmeyince hurda işini bırakıyor. Adamın gözü kara. Kendine bir iş bulmaya kararlı. Zaten gece dolaşan bu karakter (Hüseyin Kıran'ın Gecedegiden karakterini hatırlatmadı değil), bir gece bir trafik kazasına koşan bir gece muhabirini görüyor. O sırada hayatının işini bulduğunu anlıyor.

Karşılaştığı muhabirlerden ve internetten bilgi ediniyor, tam manasıyla alaylı bir muhabire dönüşüyor. Parkta bisiklet çalarak ilk el kamerasını alıyor ve ardından ilk skandal haberini çekiyor. Hemen reytingleri biraz düşük olan bir haber kanalına gidiyor. Herkesten daha yakın çekim görüntü alabildiği için haberini kabul ettiriyor. Daha önce bir muhabirin telefonda biçtiği haber fiyatını daha da yukarı çekiyor. Başka hiçbir seçeneği olmadığı halde pazarlığa girişerek çıtasını koruyor (çıkarılacak ders 1).

İçmeye ayranı olmadığı halde yanına stajyer alıyor (çıkarılacak ders 2), özgüveni sayesinde hiç şüphe uyandırmadan tam bir patron profili çiziyor (çıkarılacak ders 3). Ayrıca yine içmeye ayranı olmadığı halde birkaç haber sonra (ilk haberinde görüntünün bulaşık gibi olmasından dolayı para kaybettiği için) kamerasının modelini yükseltiyor (çıkarılacak ders 4). Eski arabasıyla olay yerine yeterince hızlı gidemediği için altına en kırmızısından bir Dodge Challenger çekiyor (çıkarılacak ders 5 diyeceğim ama hayalini bile kuramadım). O kadar kırmızı arabayla dikkat çeker diye düşünmeyin, adamın öyle kaygıları yok. Birkaç yerde mantık hatası olarak geçmiş ama kameranın kırmızı ışığını da bilerek açık bırakıyor olabilir.

Haberleri tutmaya başladıkça pazarlığı yükseltip haberi sattığı kadınla birlikte her şeye sahip olmak istiyor. Kuracağı şirketinin veriyor ve kadından haber spikerlerine bu ada itibar kattırmasını istiyor. İşine o kadar hakim ve öyle çarpıcı haberlerle geliyor ki sonunda haber bülteninde kendinin ve şirketin adı geçiyor, videolarda logosu kullanılıyor (çıkarılacak ders 6). Adamın kafasında daha en baştan iş planı hazır halde (çıkarılacak ders 7) ve adım adım gerçekleştiriyor. En sonunda haber araçları ve çalışanları dahil şirketini kurduğunda gözlerindeki kararlılık okunabiliyor.

Tam da girişim için nereden işe başlasam, nasıl bir yol izlesem diye düşünürken film bende şöyle haykırma hissi uyandırdı:



Tabii bunca şey söyledim ama bu karakterin yaptıklarını yapmak herkesin harcı değil. Karakterde aslında antisosyal kişilik bozukluğu var. (Yine de patronları, CEO'ları ve onların elemanlarını nasıl harcadıklarını düşününce... Hatta bu konuda psikolojik araştırmalar bile var. Neyse, uzar gider böyle.) Yasaları çiğnemesi, olay yerine polisten önce gidip olay yerini ve kanıtların yerini değiştirmesi, bilerek polisle suçlular arasında kovalamaca yaratması, böylece dolaylı olarak bir polisin yaralanmasına neden olması, kendisine ayak bağı olduğunu düşündüğü stajyerini kovalamacada harcatması, soruşturmada polisin suratına baka baka yalan söylemesi ve haberden aldığı parayla kendine şirket kurması... Naçizane tavsiyem: Küfür rezervlerinizi dolu tutun, bu karakter için epey ihtiyacınız olacak.

Medya Eleştirisi


Filmde inceden inceye medya eleştirisi de yapılıyor. Nina Romino, işini korumak için haberlerde hiçbir skandaldan kaçınmıyor. Louis'in birçok çekimde yasayı çiğnediğini fark etmesine, görüntülerin vahşet içermesine, hatta kanıt niteliği taşıdığı halde, reyting uğruna yayınlamaktan çekinmiyor. Yasayı ve etiği hiçe sayıyor. Hatta Louis'in pazarlıklarına (veya şantajlarına) kendi haysiyetini hiçe sayan karşılıklar da veriyor. Özellikle arka sokaklarda olanların ve ölümlü kazalarla yangınların ilgi çektiğini öğrenip seyirciden de soğumuyor değiliz. Zamanın ruhu bu belki de. Zeynep Sayın'dan ödünç alacağım bir terimle "imgenin pornografisi". Görmeye zorlanıyoruz, zorlandıkça da görmek istediğimizin bu olduğunu sanıyoruz belki.

Bitirmeden önce son bir not: Film sadece gece geçiyor. Bu tarz filmleri sevenler kaçırmasın.
Başlıkta kıyak dedim ama kıyak mı silkinip kendinize gelin uyarısı mı belli değil. İzlerken acı acı içinize oturan ayrıntıları var. Bunlara sonra değineceğim.

The Zero Theorem, usta yönetmen Terry Gilliam'ın distopya üçlemesinin üçüncü filmi. Bunu bilmeden ilk iki filmi şans eseri izlemişim: Brazil ve 12 Monkeys. Distopya nerede, ben orada. Her neyse...

Filmin tartışmanı IMDB puanını 6.2 diye görünce Terry Gillliam yapmaz öyle şey deyip direkt izledim. Bence siz de puana takılmayın. Düşük puan verenlerin elleri kırılsın demeden iki sebep geliyor aklıma. Ya (yönetmenin dediği gibi) serinin en gerçekçi filmi olmasından dolayı acıyla o puanı verdiler ya da oy verenlerin birçoğu iş hayatına daha elini kolunu kaptırmamış gençler ve filmin akışı ağır geldi.

Beyaz Yakalıların Çilesi


Bu konuda epey dertliyim malum. Yalnız olmadığımı biliyorum. Bir yandan en temel ihtiyaçları bile engelleyen ve hakları kısıtlayan bir sisteme öfkem dinmiyor. Bir yandan da alelade bir işçi değilmiş gibi işine dört elle sarılan çalışanlara hayret ediyorum. Halihazırda bu konulara takık haldeyken the Zero Theorem yarama tuz basan bir film oldu. Yönetmen de bu kısımları öyle vurgulamış ki ütopik ortam neredeyse renkli bir fona dönüşüyor.

Baş karakterimiz Qohen Leth, yaşını başını almış biri ve hala masa başı işte çalışıyor. Dakikada bir çağrı geliyor, o sırada yazdığı programı yükleyip tüp şeklinde bir bellekle önündeki boşluğa yerleştirmek zorunda. Saç kaş kalmamış abimizde. Yöneticisi onun adını sürekli yanlış söylüyor. Qohen "Ölüyorum" diyor, müdür "Bir şeyin yok koçum" havalarında pis pis sırıtarak güya motive ediyor. Doktor için bile izin almakta zorlanıyor. Ama sonunda başarıyor. Bu sefer üç tane doktoru hasta olduğuna inandıramıyor. İşe aynen gerisin geri.

Bu zor çalışma şartlarını evde dinlenerek bir nebze hafiflettiğini düşünmeyelim. Zira iş çıkışında da ofis partisi var. Gitmek istiyor, bırakmıyorlar. (Bu sahnelerde adamla birlikte stres yaşadım.) İşin en üst kademesinde Management (Yönetim) var ve tek kişi. Sürekli onunla görüşmek istiyor. Gönülsüz gittiği bir partide bu kısmen gerçekleşiyor. Qohen ofise sürekli evden freelance çalışmak istediğini söylüyor. İsteği Management tarafından kabul ediliyor. Tam karakterle birlikte derin bir oh çekecekken bu ona da bize de haram oluyor.

Qohen'in önüne "Al, hayatın anlamını çöz" diye bir bilgisayar programı koyuyorlar. Kutu kutu yerleştirilen bir şey. Bir kutuyu yanlış koyunca bütün kutular dağılıyor. Sonra sil baştan. Saat başı da çağrı geliyor. Tam deli işi anlayacağınız. Yalnız Qohen, bir gün her şeyi sonlandıracak telefonun geleceğine inanıyor. Daha sonra böyle bir şeyin olmadığını, Management'in onun bu inancından beslendiğini öğrenip ekran karşısında hayal kırıklığından hayal kırıklığı beğeniyoruz.

Yalnızlık, İletişimsizlik


Qohen'in en büyük sıkıntısı, (herkesi birbirinden uzaklaştıran, birçok insani şeyin külfet olarak görüldüğü) zamanın ruhunun da etkisi bulunan iletişimsizliği. Ofiste, evde, her yerde yalnız. Partide çok güzel bir kadının ona yaklaşmasına rağmen yalnız. O kadar yalnız ki kendinden Gollum misali "biz" diye bahsediyor. Ama kadın hayatına girdikçe ördüğü duvarlar sarsılmaya başlıyor. Psikiyatrı Dr. Shrink-Rom'la (Tilda Swinton) sık sık görüşür hale geliyor (ama yukarıda dediğim gibi telefon konuşmasının yalan olduğunu öğrenince onun da ipliği pazara çıkıyor).

Filmin ilginç karakterlerinden biri Bob. Management'ın, yani patronun oğlu. Aslında adı Bob değil. Herkese Bob diye hitap ediyor çünkü kafasını insanların ismiyle yormak istemiyor. Qohen'e de Bob demeye kalkıyor ama Qohen isminin söylenmesine özellikle önem veriyor (müdürü ismini yanlış telaffuz ettiğinde de hep düzeltiyor). En sonunda sadece "Q"da anlaşıyorlar. Bu çocuk ortamdaki herkesten farklı. Ne garip giyiniyor ne depresif takılıyor ne de babasına sırtını dayamış. Qohen filmin femme fatale'ı Bainsley'nin birlikte kaçma teklifini reddedince "Bravo, bu travmayla aşk hayatımı mahvettin" diyerek güldürdü de.

Bainsley'den de biraz bahsedeyim. Mélanie Thierry, bir Fransız kadını olarak hayata zaten 1-0 önde başlamış. Bainsley, internet sitesi olan bir hayat kadını ama müşterileriyle fiziksel biçimde birlikte olmuyor. Bir programla zihinsel olarak birlikte oluyor, hayal ettikleri bir ortamda takılıyor ama öyle bile sevişmiyor. Qohen'in içinde uyuyan her şey uyanınca ileri gitmek istiyor. Bir süre kadının peşinden de koşuyor. Ama bahsettiğim gibi, kadın her şeyini bırakıp gidelim deyince gitmiyor.

Distopya ortamı


Distopya filminde distopik ortamdan bahsetmemek olmaz. Film gelecekte geçiyor ve teknolojik gelişmeler ağır basıyor. Herkeste tabletler, kameralar ve Twizy'ler var. (Twizy o kadar çok ki filmin sağlam sponsorlarından biri olduğunu tahmin edebiliyorsunuz.) Reklamlar fazla baskın. Tabelalardaki durağan, en fazla 3 boyutlu reklamların canlı, sesli ve peşinize düşen bir hareketlilikte olduğunu düşünün. Epey sinir bozucu.

Eskilerin pek değeri kalmamış. Qohen sigorta şirketinden eski bir kiliseyi yok pahasına almış. Dışarıdan bakınca son moda binalar arasında epey göze çarpıyor. İçinde de birçok gedik var. Kuşlar içeride dolaşıyor, kar içeriye yağıyor ama karakterin rahatı iyi gibi duruyor. Belki de burayı dış dünyadan kaçmak için sığınağı olarak görüyor.

Gözümüze tuhaf gelen kıyafetler ve canlı renkler hemen dikkat çekiyor. Ben özellikle cart pembeyi çok beğendim. Terry Gilliam'ın ellerinden öperim. Kıyafetler epey karikatürize edilmiş. Son olarak, müzikler de ortamla oldukça uyumlu. Özellikle de sürekli tekrarlanan romantik "Creep" cover'ı direkt duygulara dokunuyor.

The Zero Theorem iyi yönetmenlik, iyi oyunculuklar, ilginç bir senaryo ve daha birçok unsurun güzel bir birleşimi. Özellikle bu türü sevenler kaçırmasın.