Film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster


Biyografik filmleri seviyorum. Bana yepyeni insanları tanıtıyor ve daha sonra istersem oradan yola çıkarak bu insanlar hakkında araştırma yapıp daha ayrıntılı bilgilere ulaşabiliyorum. Kuralları yıkan kadınları anlatan biyografik filmler daha da ilgimi çekiyor. Örneğin, daha önce yazdığım Temple Grandin, şimdi yazacağım Robyn Davidson.

Tracks (Çöldeki İzler) filmi aslında Robyn Davidson'ın yazdığı aynı isimli kitaptan uyarlanmış. Robyn'in başta seyahatini yazmak gibi bir niyeti yokmuş ama National Geographic'in makale teklifini kabul edince elini verip kolunu kaptırmış. Filmde birebir yansıtılan National Geographic fotoğrafçısı Rick Smolan ara sıra onun yanına gelip fotoğraflarını çekmiş. Film boyunca Robyn, Rick'in etrafında dolanmasına sinir oluyor. Yalnız bir yolculuk planladığı için sinirlenmesini anlıyorum ama Rick'in fotoğrafları olmasa belki de şu an ondan hiç haberimiz olmayacaktı. (Gerçi, haberimiz olmak zorunda mı? Ayrıca, haberimizin olmadığı kim bilir nice maceracı insanlar var...)


Dört Deve ve Bir Köpekle Çölde Yolculuk


Film direkt Robyn'in yolculuk hazırlıklarıyla başlıyor. Neden bu yolculuğa çıkmak istediği film boyunca açıklanmıyor. Bu açıdan eleştirenler olmuş ama ille de bir sebebi olması gerektiğini düşünmüyorum. Bir insanın canı dört deve ve bir köpekle çölü geçmek de isteyebilir, başka bir şey de. Bu arada, Mia Wasikowska'nın harika bir Robyn Davidson olduğunu da belirtmek gerek. Sürprizbozanlık bir şey var mı emin değilim, yine de dursun kenarda.

Filmdeki hikayeden anladığım kadarıyla Robyn'in şansı oldukça yaver gitmiş. Olumsuz ayrıntılara kitapta yer verilmemiş de olabilir ama maceraya atılan herkes çileli bir yolculuk geçirecek değil. Yol boyunca deve de buluyor, devesini eğitmesine yardımcı olacak kişiler de, kalacak yerler de. Aborijinlerle vakit geçiriyor ama fotoğrafçının onların kutsalını çekmeye çalışmasıyla geri çevrildiği de oluyor. Robyn en büyük zorluğu çölü geçerken yaşıyor. Ara sıra develerini kaybediyor, sonra buluyor. Yol boyunca yaşadığı en acı olay köpeğinin zehirlenerek ölmesi. Onun dışında fotoğrafçı ve oranın ahalisi Robyn'in nerede, nasıl ve kimlerle olduğunu bildiği için pek hayati tehlike söz konusu değil. Açıkçası güneş yanıkları daha sonrası için endişelendirmişti beni ama gerçek Robyn halen sağlıklı bir şekilde yaşamını sürdürdürüyor.

Filmin doğal bir akışta ilerlemesi ve doğal seslerle konuşma sesleri dışında pek bir müzik kullanılmaması, izleyicinin de Robyn'le birlikte yolculuğa hazırlanmasını, başlamasını ve onu bitirmesini sağlıyor. Yalnız gezmek isterken fotoğrafçının etrafında dolaşmasından gıcık oluyor demiştim. National Geographic'te makalesinin yayınlanması onu ünlendirince bir de turist kafilelerinden kaçması gerekiyor. Son zamanlarda turist ve gezgin arasındaki farklar yazılarında değinilenlere burada turistlerle gezginin karşı karşıya gelmesi vesilesiyle tanık olabiliyorsunuz. Etrafı açık safari ciplerinden inen fotoğraf makineli turistler Robyn'in olduğu yöne koşarken ben bile gerildim açıkçası.



Tracks bazı açılardan Wild'a benzetilebilir. İkisinde de genç birer kadın kendilerine bir rota belirleyip fiziksel açıdan zorlu bir yolculuğa çıkıyorlar.  Ne var ki Wild filminde Cheryl Strayed'in iç çatışmalarına ve annesiyle anılarına sık sık tanık olunurken Tracks filminde Robyn'in iç dünyası bizim için gizemini koruyor. Robyn'in annesi o 11 yaşındayken intihar etmiş, belki de onun böyle bir yolculuğa çıkmasını tetikleyen bu olaydır ama emin olamıyoruz. Dediğim gibi canı istediği için yola çıkmış da olabilir. Fakat izleyiciyi serbest bırakması ve yolculuğu daha ön plana taşıması açısından Tracks'i biraz daha beğendiğimi belirtmek isterim.


Robyn Davidson kimdir?


Robyn Avustralya doğumlu. İki kızkardeşten küçüğü. Annesi, o 11 yaşındayken intihar etmiş. Büyük ölçüde halası tarafından yetiştirilmiş. Müzik bursu kazanmış ama başlamamış. Biyologlarla aynı evde yaşayıp zooloji okumuş. Sydney'e taşınıp entelektüel bir grup olan the Push'un üyesi olmuş ve bohem bir hayat sürmüş.

1975 yılında Alice Spring'e taşınıp planladığı çöl yürüyüşü için develerini bulup eğitmeye başlamış. İki yıl boyunca develerini eğitirken acımasız çöl şartlarında nasıl hayatta kalacağını öğrenmiş. Bir yandan Aborijin Toprak Hakları hareketine de dahil olmuş. 

Magazin bilgisi de ekleyeyim. Yine bir seyahat yazarı olan arkadaşı Bruce Chatwin aracılığıyla Salman Rushdie ile tanışmış ve 1980'lerde onunla ilişki yaşamış. Seyahat virüsünü kaptıktan sonra yerinde duramamış. Sydney, Londra ve Hindistan'a taşınmış. Son adresi yine Avustralya, bu sefer Castlemaine.

Hala seyahatler ve gezginlik hakkında yazan bu özgür ruhlu kadına selam olsun. Onu tanımak ve onunla birlikte iki saatlik bir yolculuğa çıkmak için Tracks'i izlemeyi ihmal etmeyin.


Dizi olan değil film olan Outsourced (Yeni Bir Aşk, hemen cıvık cıvık yapın adını), iş hayatının zalimliği, zorunlu olsa da bambaşka bir coğrafyaya seyahat, kültürler arasındaki farklılıklar, bu farklılıkları orta noktada birleştiren bir aşk hikayesi ve doğu kültüründe kadının konumunu barındıran, bütün bunları yaparken oryantalizme düşmeyen tertemiz, bağımsız bir film. Senaryosunun güzelliği birbirinden sevimli oyuncularla birleşince tadından yenmez hale gelmiş. Birbirinin aynı filmleri pişirip pişirip önümüze koyan yolculuk filmleri listeleri arasında bana bu filmi buldurduğu için Gaia Dergi'ye de teşekkür etmek boynumun borcu. (Listedeki diğer filmlerden biri olan Tracks'in yazısı da sırada.)

Sürprizbozanlar çıkabilir. Demedi demeyin.

Beklenmedik bir haber 


Kapitalizmin başladığı yer olan Amerika çoktan farklı çalışma yöntemlerini benimsemeye başladı. Bunlardan biri de "outsource", yani dışarıya yaptırmak. Bu dışarıya yaptırma stili, "remote work", yani uzaktan çalışmadan farklı olarak dünyanın herhangi bir yerinden serbest çalışanları toplamak değil, bir departmanı veya şirketin tamamını daha ucuz bir ülkede kurmak ve taşeron mantığına yakın bir şekilde yaptıkları işleri uzaktan yönetmek şeklinde gerçekleşiyor. Ucuz ülkeler de tahmin edeceğiniz üzere Hindistan, Çin, vb.

Todd Anderson (Mark Hamilton) da bir dışa yaptırma mağduru. Amerika'da, konfor bölgesinde, sakin sakin çalışan bir müdür olan Todd'u daha üst müdürü bir gün odasına çağırıp bölümünün yurt dışına taşındığını söylüyor. Todd'un altındaki elemanlar kovuluyor ama ona Hindistan'daki yeni elemanı eğitmesi için Hindistan'da görev alma teklifi yapılıyor. Todd bu ani değişiklikten hoşnut kalmasa da teklifi reddederse işsiz kalacağını bildiğinden razı oluyor.


Ver elini Hindistan


Amerikalı Todd için Hindistan'a ilk ayak basışı tam anlamıyla bir şok. Bu noktada İngiliz komedisi An Idiot Abroad'dakiler gibi gıcık hareketlerle ağzına vurulası bir tipe dönüşeceğini düşündüm ama film boyunca efendiliğini bozmadı. Bu arada, Batı kültürüne aşina olan Türkiyeli izleyiciler filmi izlerken daha şanslı çünkü iki tarafın kültürün de birbirlerinde neyi farklı bulduğunu anlayıp çok daha fazla eğlenebiliyorsunuz.

Dönelim filme. Todd, uçaktan indikten sonra onu karşılayacak kişiyi arıyor gözleriyle ama ortalık o kadar karışık ve kalabalık ki karşılayan kişinin gelmediğini düşünüp yoluna devam ediyor. Önce, onu bavulla gören taksiciler tarafından etrafı sarılıyor. O sırada, hiç ona ilişmeyen ve "Cool Cab" yazan bir taksiye yaslanmış bir taksiciye gözü çarpıyor ve hemen ona koşuyor. İlk hayal kırıklığı: Adam onu "serin taksi" yerine tuktuka bindiriyor. Amerikalı, taksiyi durdurmak isterken diğer taksiciler tekrar üşüşünce yoluna tuktukla devam ediyor. Todd'un şaşkın bakışlarıyla güldüren bu sahne, eğlenceli bir filmin bizi beklediğini belirten de ilk sahne ayrıca.

Kültürel farklılıklar


Filmin bence en güzel yanlarından biri tadında olması. Ne (Afrikalıların da kendi ülkelerine yapıldığından şikayet ettiği gibi) bir fakirlik pornosu var ne de aman Uzakdoğu ne güzel, çiçekler, kelebekler havası. Hindistan'a gidince ne görecekseniz onlar gösterilmiş. Daha sonra anlatacağım kadınların konumuyla ilgili sahnelerde bile yönetmen izleyiciye bir yargı vermekten geri durmuş, yorumu bize bırakmış.

Şahsen en çok güldüğüm sahne, Todd'un otellerinde kaldığı Hintli aileyle yemek yerken sol elini kullanması ve "Biz o elle yemek yemeyiz"in altında yatan nedeni ilk başta anlamaması. Sonra, tuvalete gitmesi gerektiğinde kapıyı açıp alaturka tuvaleti görmesiyle aydınlandığı an mükemmeldi. Ayrıca dopdolu gelen trene şaşkın şaşkın bakarken ve ona binemeyeceğini düşünürken bir Hintlinin yardımıyla ite kaka kendini trende bulması da oldukça komikti.

İneğin kutsal sayıldığı yerde elemanlarına inek satma dersleri veren Todd'un Amerikanlığının yontulması uzun sürmüyor. Hindistan'ın içinde yaşadıkça, onlarla sohbet ettikçe, kutlamalarına katıldıkça kendini bu farklı kültürün kollarına bırakıveriyor. Adının taaad değil tood (kara kurbağası) diye okunması da artık umurunda olmuyor. Ondaki bu büyük değişimin mimarlarından biri, çalışanları arasında yer alan ve söz almaktan hiç çekinmeyen Asha.


Aşk ve orta noktada buluşmak


Başta çok Amerikalı görünse de ılımlı bir tip olan Todd, Hint kültürüne alışmaya ve çalışanlarıyla kaynaşmaya başlıyor. O arada da güzel gülüşlü, konuşkan Asha'ya gönlünü kaptırıyor. Todd'un onun için Hindistan'da kalacağından emin olmuşken yönetmen yine gerçekçiliğini konuşturup bize bir masalın içinde olmadığımızı hatırlatıyor. Asha bir "Batılı" erkekle birlikte olmaktan ne kadar zevk alsa da bir nişanlısı var ve ne kadar özgür görünse de geleneklere karşı çıkamıyor.

Filmdeki Puro'yu da unutmamak gerekiyor. Todd'dan bir şey öğreneceği ve edineceği pozisyonla nişanlısıyla evlenebileceği için yüzü hep gülüyor. O ne dese not almaya çalışıyor. Todd'un Hint kültürüne alışmasını sağlayanlardan biri de Puro oluyor. Birlikte, katıldıkları demek ne kadar doğru olur bilmiyorum, işe giderken "maruz kaldıkları" Holi festivalinde rengarenk olmaları ve Todd'un Ganj Nehri'nde yıkanarak hem boyalarından hem de o zamana kadar öğrendiklerinden arınması da güzel bir sahne.

Yine değinmeden geçemeyeceğim güzel bir sahne de Todd'un kaldığı otelin yanında tepsiyle yemeklerini paylaştığı aile tarafından bir gün yemeğe davet edilmesi ve duvarı aşarak fakir mahalleye geçmesi. Todd'un aslında farkında olmadan Hindistan'a getirdiği yukarıdan bakışın bu sahnede tamamen yok olduğunu görebiliyoruz.

İş hayatının zalimliği, Todd'un Hindistan'da peşini bırakmıyor. Amerika'daki büyük patron bu sefer de departmanı Çin'e taşıyacağını söylüyor. Todd zar zor kovulacaklarını söylüyor çalışanlarına. Asha dahil genç takım pek takmamış görünüyorlar ama Puro'nun ilk defa yüzü gülmüyor. Todd nedenini sorunda, "Onlar genç, ben iş bulamam," diyor ve bu durumda nişanlısıyla da evlenemeyeceğini söylüyor. Todd bu soruna mükemmel bir çözüm buluyor. Hazır işi öğrenmişken Puro'yu eşiyle Çin'e gönderip üstünde efil efil gömleğiyle işsiz olarak Amerika'ya dönüyor.



Kadının konumu 


Bu başlığı özel olarak açmak istedim. Yönetmen, Hindistan'ı son zamanlarda hep gösterildiği gibi adım başı tecavüz oluyor havasında göstermemiş ama Hint kültürünün kadınlar için hayatın pek de kolay olmadığına değinmiş.

Yukarıda belirttiğim gibi, Asha çok konuşkan, rahat ve özgür görünmesine rağmen, ailesinin ona bulduğu nişanlıyı bırakamayacağı için, çok beğendiği ve iyi anlaştığı Todd'u reddediyor. Todd da şaşırıyor geleneğin onun hayatına böyle yön vermesine. "Sen özgür bir kadınsın, kararları sen vermelisin" diyor. Ama Asha pencereden gözlüğünü takarak çıkan yaşlı kadını görünce, söz olmasın diye Todd'dan onunla "iş arkadaşı gibi" tokalaşmasını istiyor. Todd, onun dediğini yapsa da bir gece önce otel odasında beraber kaldıktan sonra böyle bir davranış kafasını karıştırıyor. Neyse ki Asha'nın eline tutuşturduğu Kama Sutra sayfasıyla kafa karışıklığı biraz geçiyor.

Todd Hindistan'dayken Asha onun telefonuna kendini Hint melodisiyle kaydetmişti. Todd Amerika'ya dönüp evine yerleşirken Todd'un telefonu o melodiyle çalmaya başlıyor ve film bitiyor. Asha'nın bu kararı vermesine sadece bir izleyici olarak değil bir kadın olarak da epey sevindim. Sonrasında sadece hal hatır sorma mı olacak yoksa Asha "ben geliyorum" mu diyecek merak ettim.

Kısacası, izlenilesi, keyifli ve yer yer bilgilendirici bir film Outsourced. Seyahati seveni, aşk hikayesi seveni ve de sevmeyeni hep birlikte memnun edecek bir film. Hindistan'a bir de bu gözle bakmak için kaçırmayın.

Salzburg'a gittiğimde her yerde Mozart'ın izlerini göreceğimi düşünüyordum. Gitmeden Spotify'dan onun şarkılarını dinleyerek idmanımı da yapmıştım. Şehirde Sound of Music'i (Neşeli Günler) önceden izlediğim için ikinci kez, seyahatim sonrasında izlemeye karar verdim. Tahminlerimin aksine şehirde Mozart'ın değil müzikalin sesi daha yüksekti. Mozart büyük ölçüde çikolatalarda sıkışıp kalmışken müzikal hem film hem de canlı gösterilerle birlikte tüm şehre yayılmıştı. İtiraf edeyim, bahar zamanı gittiğimden midir nedir, atmosferi sakar ve sempatik Maria'nın karakterine daha uygun buldum.

Salzburg'da üç gün kaldım. Bu üç gün için sürekli gök gürültülü sağanak yağış gösteriyordu hava durumu. Neyse ki hemen hemen hiç olumsuz hava koşuluyla karşılaşmadım. Varış günümde Salzburg şehir merkezini gezdim, muhteşem manzaralı devasa kalesine çıktım, sonra sabah kuş sesleriyle uyanacağım otelimi buldum. İkinci günü tamamen Hallstatt'a ayırdım. Son gün de Sound of Music'in çekildiği mekanları da geçtiğim, Hellbrunn Sarayı'na kadar uzanan bisiklet ve yürüme yolunu aşındırdım.


Adeta bu dünyadan değil


Salzburg'u aslında dünyaca ünlü Hallstatt'a yakın diye tercih etmiştim. Ama üç gün boyunca elbette bu şehre de vakit ayıracaktım. Zira, Hallstatt gibi Salzburg eski şehir merkezi de UNESCO Dünya Mirasları Listesi'nde.

Hallstatt gerçekten fotoğraflarda göründüğünden daha da güzel olan muhteşem bir kasaba. Ama Salzburg'dan ceza gibi 27,5 Euro tren parası ve tren durağından merkeze geçmek için kullandırılan teknenin 5 Euro'su (+ dönüşü) ile hemen herkesin günübirlik gittiği bu kasaba, tertemiz havasını koklayıp manzarasını zihninize kaydetmekle yetineceğiniz bir masal diyarı. Aileden birinin evi yoksa yaşamanızın imkanı yok. Yeni ev de yapılmayacak.

Salzburg öyle değil. Güzelliği öyle böyle değil ama bakarsanız, normal bir şehir. Sokaklarda sizin, benim gibi insanlar yürüyor. Eski şehir merkezi dışında normal evler, normal dükkanlar. Masal diyarı değil kanlı canlı bir şehir. Ayrıca, her tarafı park ve ormanlarla kaplı. Temiz hava ciğerlerimi yalayıp geçerken İstanbul'da aslında nasıl zehir soluduğuma dair fikir de edindim. Hem fiziksel hem de psikolojik olarak. İnsanlarda huzur ve güler yüz hakimdi. O kadar yere gittim ama dönerken moralimi en çok bozan şehir Salzburg oldu galiba.


Maria eteklerini savura savura koşmakta haklı


Sound of Music, çekilmiş müzikal filmlerin muhtemelen en güzellerinden biri. İki buçuk saat müzikal, yarım saat politik gerilim de denebilir. Başrolde sevimli Julie Andrews ile soğuk ve karizmatik Christopher Plummer var. Bizde de Hülya Koçyiğit ve Ediz Hun'la Sen Bir Meleksin adıyla uyarlandı ama oyuncu seçimi yerinde olsa da orijinal filmin Nazi karşıtı havası gibi onu klasik olmaya taşıyan unsurlar hak getire tabii. Süprizbozanlık pek bir şey yok aslında, hele de yerli versiyonunun TV'de milyon kere yayınlandığını düşünürsek. (Fakat son yarım saati epey sürprizli, o yüzden temkinli olun.)

Filmin başlarında rahibe olmaya çalışan ama kendini Salzburg Alplerinde unutan, aklı bir karış havadaki Maria'yla tanışıyoruz. Salzburg'u görmeden hiçbir anlam ifade etmeyen onun bu hallerini artık yerden göğe kadar haklı buluyorum. Film de muhtemelen bahar aylarında çekilmiş. Sarı kır çiçeklerinin kapladığı zeminin arkasında fon olarak üstü karlı muazzam dağlar var. Son fotoğrafı çektiğim yolda bir de güzel bir sürprizle karşılaştım: (Liesl'ın adilerin adisi erkek arkadaşıyla bahçesinde cilveleştiği) Frohnburg Sarayı önünde, bu manzaraya karşı Sound of Music şarkıları söyleyen, farklı milletlerden beş altı kişi. Dedim ya şehir Mozart'ın değil Maria'nın etkisinde...

İşin güzel tarafı (yine İstanbul diyeceğim ama bir İstanbullu açısından acı tarafı), 1965 yılında çekilmiş bir filmde gördüğüm Salzburg şehir merkezinin 2016 yılının nisan ayında gördüğüm şehir merkezinin neredeyse birebir aynısı olması. Şu an çıkıp Salzburg'a gitseniz Maria ve yedi çocuğun geçtiği yerlerden siz de geçebilir, aynı açılardan aynı şekillerde şarkı söyleyebilirsiniz.


Ah, Salzburg!


Şehirleri çok beğenip dönüşte iç geçirdiğim oldu ama Salzburg'u resmen kıskandım! Salzburg'un sokaklarında dolaşan insanları, kuşların şakıdığı oksijen deposu koruları ve bütün ihtişamıyla salınan Alp Dağlarını... Pasaportu orada yırtıp atmadıysam başka hiçbir yerde yırtmam herhalde.

Ama kendime söz verdim: Günün birinde Salzburg'a tekrar geleceğim ve o gelişimde Maria gibi eteklerimi savura savura "Sound of Music"i söyleyeceğim.


Kardeşimin izleyip beğendiği Temple Grandin filmi epeydir aklımdaydı. Bir de, You Don't Know Jack gibi biyografik TV filmlerinde başarılı olan HBO'nun çektiğini öğrenince başladım seyretmeye. Keyifli iki saat geçirmek dışında bir beklentim yokken bana yepyeni bir "kapı" açan bir filmle karşılaştım. Claire Danes'in oyunculuktan da öte performansının yanı sıra harika bir bilim kadının adı da aklıma kazındı: Temple Grandin.


Film Hakkında


Öncelikle filmden bahsedeyim. Biyografik filmlerde sürprizbozan vermeli miyim emin olamıyorum ama dursun kenarda. Temple'la yaz tatiline teyzesine gitmesiyle tanışıyoruz. Teyzesi gayet güler yüzlü ve anlayışlı bir kadın. Evde, otizmli yeğeninin rahat edebileceği düzenlemeler yapıyor. Aslında Temple teyzesinin yanında rahat çünkü çiftlik evinde hayvanlarla iç içe olma fırsatı elde ediyor. Sonra Temple'ın annesiyle tanışıyoruz. Daha gergin bir kişiliği var çünkü yıllardır zor bir çocuk olan Temple'ı layıkıyla yetiştirmek için elinden gelenin en iyisini yapmış. Herkes Temple'dan umudunu kestiğinde annesi ona desteğini hiçbir zaman esirgememiş. Bir doktor, Temple'ın otizminin temelinde annesinin önemli bir dönemde kızına sarılmadığının yattığını söylemiş. O yüzden anne, sürekli bir yerde yanlış mı yapıyorum, kızıma yeterli olamıyor muyum tedirginliği içinde.

Gelelim esas karakterimiz Temple'a. Doktorun konuşamayacak demesine rağmen 4 yaşında konuşmaya başlıyor. Ama başka insanlarla ilişkileri hep sıkıntılı onun için. Çift yönlü bu sıkıntı. Otizmden dolayı zaten başka insanlarla ilişki kurmakta zorlanıyor. Başkaları da onun "tuhaf" davranışlarından dolayı geri zekalı olduğunu düşünüyor ve işi aşağılamaya kadar vardırıyor. Temple bazen yılacak gibi oluyor ama annesi ve teyzesi onu yalnız bırakmıyor. Temple bir okuldan daha başarısızlığı nedeniyle atıldıktan sonra annesinin son umut olarak bulduğu bir yatılı okul Temple'ın hayatını değiştiriyor. Bu okul doğayla ve hayvanlarla iç içe. Temple burada fen bilgisi öğretmeni Dr. Carlock'un dikkatini çekiyor. Dr. Carlock okuldaki diğer hocaların aksine Temple'da özel bir şeyler olduğunu fark ediyor: fotoğraflarla düşünme (daha sonra kitabı için de bu ismi seçecek). Bunu gerçekleştirmek için Temple'a sınıf arkadaşlarından farklı bir ödev veriyor: Ames Odası'ndaki göz yanılmasının nasıl olduğun maketle anlatmak.



https://www.youtube.com/watch?v=chxCNEsu3YU

Dr. Carlock Temple'ın yeni durumlar, yeni ortamlar karşısında strese girmemesini sağlayacak bir öneri de sunuyor: Onları kapı olarak düşün. Temple stres yaşadığında ineklerin sakinleştirildiği bir mekanizmadan geliştirip aynı şeyi kendine uyguluyor. Bu alet insanlara garip geliyor ve okulda onu aletinden ayırmaya çalışıyorlar. Sonunda anlayışlı ve kör oda arkadaşı onu aletle birlikte kabul ediyor. Annesi ve teyzesinin, ardından Dr. Carlock ve oda arkadaşının destekleri, elbette kendi azmi ve zekası sayesinde Temple başarı basamaklarını birer birer çıkmaya başlıyor. Bu süreçte her şeyi görselleştirip somutlaştırmak durumunda. Örneğin, ironiyi zihninde doğrudan canlandırdığı için anlayamıyor. Bir de insanların ve hayvanların ölünce nereye gittiklerini: "Sahi, nereye gidiyorlar?"


Hem otizm hem toplumsal cinsiyet ile mücadele


Film boyunca birçok insanın ağzının orta yerine vurmak istedim. Sürekli dalga geçmeler, sürekli aşağılamalar. Özellikle Don denen kazma, insanın sabrını en çok zorlayan karakter. Hepsi çok matahmış gibi! Gerçi Temple da bir dayanıyor, iki dayanıyor, üçüncüsünde birisinin ağzına çok temiz bir darbe indiriyor. Sonra da sebepsiz şiddet uyguluyor diye şikayet ediliyor ama biz seyirciler biliyoruz ki yerden göğe kadar haklı.

Temple üniversiteden de mezun olup mastıra başladığında çocukluğundan beri çok sevdiği besi hayvanları için daha elverişli tesisler tasarlamak istiyor. Otizminin de avantajıyla onların psikolojisini çözüyor ve davranışlarını anlamlandırabiliyor. Ben burada sadece otistik gözünün değil kadın gözünün de devreye girdiğini düşünüyorum. Hayvanların mezbahalarda kesilmesinin önüne geçmiyor ama onların strese sokulup korku içinde öldürülmesini önleyecek ataerkil bakışa karşı alternatifler getiriyor. (Etin Cinsel Politikası'nı hatırladım bu sahnelerde.) Filmin sonunda "onlara bu saygıyı borçluyuz" cümlesi ona hayvan aktivistliği saflarında da bir yer sağlıyor.

Elbette, kabul görene kadar çektiği çileleri biriktirse dağ olur. Seçtiği mastır dalında eğitim gören tek kadın olması yeterince zor değilmiş gibi Amerika'nın 60'lı ve 80'li yıllar arasında, özellikle kırsal kesimde doruklarında yaşadığına tanık oluyoruz. Temple'ı birçok kez engellemeye çalışıyorlar ama düz bir düşünce yapısına sahip olan Temple, kurnazlığı öğreniyor ve başarıya giden yan yolları keşfediyor. Örneğin, Don onun içeri girmesini engelleyerek araştırma yapmasının önünü kestiğinde Temple içeri alınanların özelliklerini inceliyor. Herkes erkek tabii. Önce arabasını değiştirip daha "erkeksi" olan bir kamyonet alıyor, kendini ve aracını çamura buluyor ve erkek kılığına girip kapıdaki görevliyi kandırmayı başarıyor. Don ve diğer kazmalar hakareti daha ileri götürüp arabasına kanlı boğa taşağı atınca Temple aşırı sinirleniyor ve "ben bunları yemek diye yedim" diyor.


Hem Bilim İnsanı Hem Girişimci


Temple, bütün tedirginliğine rağmen oldukça girişken aslında. Makalelerinin yayınlanması için gereken kişiyle birebir konuşuyor ve meslektaşları daha yapamamışken onları önemli bir dergide yayınlatmayı başarıyor. Böylece isim sahibi de oluyor. (Bir de yine kurnazlık kategorisinde: Don girişini tekrar engellediğinde dergiden basın kartı da istiyor. Böylece onu içeri almazlık edemiyorlar.) 

Beni en çok etkileyen sahnelerden biri, projesine sahip çıktığı ve onu pazarladığı sahne oldu. Dr. Carlock'un önerisiyle sadece mezbaha öncesi süreci değil mezbahaları da baştan tasarlamaya karar veriyor. Marketin otomatik kapısını giyotinle özdeşleştirdiği için geçemediği sırada tanıştığı bir kadının kocası tam da mezbaha sahibi çıkıyor. (Temple şanslı da bir yandan.) Kadın onu tanıyor ve kocasıyla tanıştırıyor. Bir sürü adamın arasında Temple tek başına. Kadının kocası sadece bir erkek değil işveren olarak dikiliyor Temple'ın karşısına. Ekibiyle birlikte malum yorumu yapıyorlar: "Bu malzemeleri kullanırsak bunun maliyeti kaç olur biliyor musun?" Temple alıyor eline sazı. Hayvanları gütmek için tuttuğunuz adamlara ne kadar ödüyorsunuz, ölen hayvanlardan zararınız ne oluyor gibi sorularla adamları uzun vadede karlı çıkacaklarına ikna ediyor. Bu sefer de "işe yarayacağını nereden biliyorsun?" diye soruyorlar. "Biliyorum," diyor, "çünkü bende Einstein ve Nikola Tesla'da olan şey var. Zihnimle görüyorum."

Temple'ın girişimciliği iş hayatıyla da sınırlı değil, otizm alanında da söz sahibi. Filmin son sahnesinde otizmlilere ve ailelerine yol göstereceğinin sinyallerini veren sahneyi görüyoruz. Kürsüde bir profesör konuşuyor. Ama zaten aileler uzman görüşü almaktan bıkmış. Temple lafa karışıyor. Herkesin yüzü ona dönüyor. Birisi "çocuğunuz mu otizmli?" diye soruyor. Göğsünü gere gere "hayır, ben!" diyor. Böylece, herkes onun kürsüye çıkıp konuşmasını istiyor. Temple, sosyalleşeceğinin belirtisini ilk defa annesine belli belirsiz dokunarak gösteriyor. Daha sonra koridorda yürürken karşısında kocaman bir kapı olduğunu zihninde canlandırıyor, onu bambaşka bir hayata götürecek bir kapı...


Filmin Dışında Temple Grandin




Bundan sonrası filmde anlatılmıyor. O yüzden günümüze kadar olan kısmı kısaca tamamlamaya çalışacağım. Öncelikle evet, filmdeki güzel kovboy gömleklerini gerçekte de giyiyor. (Özellikle "insan içine çıkma" gömleğinin hastası oldum.) Çünkü otizmden kaynaklanan duyusal bütünleme bozukluğunun önüne geçmesi için rahat giysiler giymesi gerekliymiş. Ayrıca, filmde de gösterildiği gibi hala ata binmeye devam ediyormuş. Filmlere, özellikle de bilim kurguya özel ilgisi varmış.

Halen Colorado State University'de profesör. Birçok üniversiteden fahri doktora almış. 1995 yılında Oliver Sacks, Mars'ta bir Antropolog kitabında ondan bahsetmiş. 2010 yılında Time'ın yılın kişileri listesinde "kahramanlar" kategorisinde yer almış. Zaten yayımlandığı veya onu konu alan makale ve programların haddi hesabı yok. Düzenli olarak antidepresan alıyormuş ama filmde gösterilen aletini artık kullanmıyormuş, hatta onu tamir etmek yerine insanları kucaklamayı tercih ettiğini bile açıklamış. 

Biyografik filmlerin kahramanları hayattaysa bazen filmi beğenmeyebiliyor, kendilerini yeterince yansıtmadığını düşünebiliyor. Ama HBO işini o kadar iyi yapıyor ki Jack Kevorkian ve Al Pacino gibi dünyalar tatlısı Temple Grandin ve Claire Danes'in de yan yana fotoğrafları var. Hatta Temple Grandin filmi beğendiğini 2010 tarihli TED konuşmasında bile  dile getiriyor. Konuşmasının sloganı "Dünyanın her türde zihne ihtiyacı var." Hala hayatta ve hala hayattayken keşke onunla tanışabilsem.

Temple'ın kendiyle ve çevresiyle mücadele etmesinde temel bir sebep yatıyor: iz bırakmak. Öylece kaybolup gitmek istemiyor. Bunu öyle de güzel başarmış ki... Böyle başarılı insanların biyografik filmlerini izlerken kendime sormadan edemiyorum: "Acaba yıllar sonra ben ne olacağım?"

Şu ömürde yarı-ergen zombili aşk filmi de önermek varmış. Ama gerçekten keyifliydi, paylaşmadan edemedim. Zombi severler için bir yenilik de barındırıyor: Zombilerin yaşamına içeriden bir bakış. Yaşam dedimse de idare ediverin. Onlarınki de öyle bir çile.

Sürprizbozanlara giriş.

Aynı isimli kitaptan uyarlanan Warm Bodies (Sıcak Kalpler), zombiliğin tekdüze yaşamından ve yalnızlıktan sıkılmış zombi R'nin iç konuşmasıyla başlıyor. Zombilerin homurtudan başka ses çıkaramadığı düşünüldüğünde bu konuşma hem akıcılığı sağlıyor hem de bize direkt bir zombiyle iletişim kurma olanağı tanıyor. Nicholas Hoult da sempatik bir zombi seçimi olmuş, empati yapmayı kolaylaştırıyor.

İşte o konuşma: "Hayatım neyden ibaret ki? Çok solgunum. Dışarı daha çok çıkmalıyım. Daha sağlıklı beslenmeliyim. Duruşum berbat. Daha dik durmalıyım. Daha dik durabilseydim insanlar bana daha fazla saygı gösterirdi. Benim sorunum ne? İnsanlarla iletişim kurmak istiyorum. Neden insanlarla iletişim kuramıyorum. Doğru ya. Ölüyüm ya ondan. Kendime bu kadar yüklenmemeliyim. Hepimiz ölüyüz sonuçta..." Görüntü, müzik ve makyajla birleşince izlenebilir bir film olduğu daha buradan belli oluyor.


Zombi-insan aşkı


Senaryodaki aşk hikayesi aslında gayet klişe (zombi-insan aşkı klişe?). Yalnızlıktan sıkılan bu zombi, bir grup türdeşiyle insan yemeye çıktıkları bir sırada ilaç toplayan gençliği gafil avlayıp çıtır çıtır yedikleri sırada esas kız Julie'yi görüp anında aşık oluyor ve onu oracıkta kurtarmaya karar veriyor. Kızcağız başta korksa da nazik ve kültürlü zombimizin etkisine kapılıp Cem Yılmaz misali "Zombi de olsa insan insandır" havasına giriyor.

Filmin ilk yarısında zombi kızı uçaktan bozma evine atıyor, ikinci yarıda kız zombiyi saraydan bozma evine atıyor. Zombi avcısı aksi baba onları ayırmaya çalışıyor. (Adam da haklı karısı, çocuğu zombilere yem olmuş; kız eski erkek arkadaşını yiyen zombiyi tutup getiriyor damat diye.) Hem isim hem de balkonla Romeo ve Juliet göndermeleri sunan yönetmen bizi üzmüyor, çiftimizi orijinal hikayenin aksine kavuşturuyor.


Filmde aşk dışında kalanlar


Bence filmde aşk dışında kalan kısımlar çok daha zevkli. Öncelikle, insani özellikleri kaybedince yaşamın ne kadar yavanlaştığını görebiliyoruz. R ve diğer zombiler ölüp dirildikten sonra geçmiş yaşamlarına dair hiçbir şey hatırlamıyorlar. R, bu hatırlamadığı geçmişe özlem duyuyor. Diğer zombi filmlerinden farklı olarak bu filmde, zombiler dirilmesini istemedikleri cesetlerin beyinlerini yiyorlar. Yalnız, beyin yemenin bir yan etkisi var: yedikleri kişinin anıları onlara geçiyor. R, Julie'nin eski erkek arkadaşı Perry'nin beynini yediğinde onun çocukluğuna ve Julie'yle arasının iyi olduğu döneme dair anıları da kaydetmiş oluyor. Bu ayrıntıyı hesaba katınca aslında Julie'ye aşkı yüklenmiş gibi bir şey oluyor.

Filmin dönüm noktası, R'ın gayet canlı olan Julie'yi zombi dünyasına takdimi. Onları el ele gören zombilerin bence sadece aşktan değil, yukarıda bahsettiğim gibi insani bir hisse tanık olduklarından dolayı kalpleri atmaya, vücutları ısınmaya başlıyor. Unuttukları insanlığa yavaş yavaş geri dönüyorlar. Örneğin, R'ın kankası M, bir vitrine bakarken eski bir anısını, bir kadınla el ele tutuştuğunu hatırlıyor. (Geri dönüş olacak ama filmin başında kankayı tanıştırdığı ve homurtularla anlaştıkları sahne harikaydı.) R, yine insani bir şey olan uykuya ve rüya görmeye de hasret. Ne var ki, kızın yanında uyuyakalıyor ve rüyasında ta en başta kendi kendine söylediği şeyi görüyor: insanlarla kaynaştığını.


Önyargıları yıkmak


R ve Julie'nin yarattığı bu etki kankadan başlıyor ve dalga dalga başka zombilere de yayılıyor. Bu arada zombilerin ceset ve iskelet diye iki farklı türü var. İnsanlığı hatırlayan kısım cesetler. İskeletlerse tamamen dönüşsüz ve insafsız yaratıklar. Zombiler gibi yamuk yumuk da yürümüyorlar; ince uzun bacaklarıyla tabana kuvvet koşuyorlar ve kemik gücü kullanıyorlar. Bunların kökünü kazımanın tek yolu, insanlarla cesetlerin birlik olması. Ama önce, Julie'nin aksi babasının başını çektiği insanların önyargısını kırmak gerekiyor.

Aşk dışındaki güzel noktalardan biri de bu bence. Zombilerin mecburiyetten dolayı insan eti yedikleri ve şans verildiğinde düzelebildikleri anlaşılıyor. İskeletlere karşı savaşta, orduyla gelen insanlara cesetler yardım ettiğinde askerler şaşırıp kalıyor. "Bir sorun var. Hangisini vuracağız?" Akıllı davranarak kendilerine yardım edenleri değil arsız olanları vurmaya karar veriyorlar. Julie'nin başı çektiği dostluk görüşmeleri, aksi babanın zombi oğlanı vurduktan sonra akan kanı görmesiyle olumlu yönde nihayete eriyor.

Bütün iskeletler temizleniyor. Temizlenmeyenler kendi kendilerine telef oluyor. İnsanların ördüğü duvar, Berlin Duvarı edasıyla yıkılıyor ve insanlarla anladığım kadarıyla vejetaryen olan cesetler kaynaşmaya çalışıyor. Bu sırada R neredeyse tamamen insana dönüşmüş durumda. Bu kadar hızlı adapte olması şaşırtıcı değil çünkü uçaktan bozma evini zaten insani parçalarla doldurmuştu. Kar kürelerinden plaklara kadar pek çok şey. Yalnız R, zombiyken de kızla gayet iyi anlaşırken kız onunla tam manasıyla zombilikten çıktıktan sonra kavuşuyor. Kıyak geçeyim bari; önyargılar o kadar da yıkılmamış demeyeyim, can korkusu diyeyim.


Film müzikleri


Filmde genel olarak tatlı tatlı göndermeler var. Örneğin, R uçak evinde kızı tavlayabilmek için topladığı plaklardan birini çalmaya başlıyor. Kız "Neden iPod dinlemiyorsun?" diye soruyor. Zombi de yapıştırıyor cevabı: "Plakta ses daha kaliteli, daha canlı". Kimi zaman plaktan kimi zaman arkaplanda çalan şarkılar (ve çalındıkları anlar) gerçekten başarıyla seçilmiş.

Benim favorilerim arasında, cesetlerin insani özellikler kazanmaya başlayıp iskeletlere karşı yürüyüşe geçtikleri sırada Scorpions'tan "Rock You Like a Hurricane" çalması ve Julie'nin kankasının R'a insani makyaj yapmaya başladıkları sırada "Pretty Woman" açması var. Böyle anlatınca saçma geliyor ama izlerken siz de bu sahnelere kayıtsız kalamayacaksınız.

Sonuç olarak, şaşırtıcı biçimde bomboş olmayan ve aynı türdeki filmlerden ayrı bir yerde konumlanan, bir yandan da oldukça akıcı ve sevimli bir film olmuş Warm Bodies. Benim gibi öylesine izlemeye başlayıp epey beğenebilirsiniz.

Jack kelimesiyle birlikte "Hiçbir şey bilmiyorsun" anlamına gelen ve başkarakterin adıyla söz oyunu yapan You Don't Know Jack'i geçenlerde bir film listesinde gördüğümde "Bu filmi izlemeliyim" demiştim. Konu ilginçti, tam üniversitedeki etik derslerimden fırlamıştı. Jack Kevorkian hakkında hiçbir şey bilmiyordum ama Al Pacino oynadığına göre ilginç biri olmalıydı. HBO için hazırlanan bu TV filminin bir tek 2 saat 15 dakikalık süresi gözümü korkutmuştu ama mevzu Al Pacino olunca sürenin pek önemi kalmayacaktı.

İşte böyle başladım filme. Filmden sonra da şanslıydım. Peter Singer'ın güncel etik konulara giriş niteliğindeki Pratik Etik kitabı da elimin altında bulunuyordu. Ötanaziyle ilgili bölümü açtım ve evet, ötanaziye genel olarak sayfalarca, filme konu olan doktorumuza da neredeyse bir sayfa ayrılmıştı. Bu yazıda filmden bahsedeceğim ama filmden bahsederken ötanaziden bahsetmek imkansız olduğu için Peter Singer'ın yazdıklarına da başvuracağım. Filmi izlerken merak edip ara ara araştırma yapmıştım; yazıda da bilgileri öyle eklemeyi düşünüyorum. Sürprizbozanlar olabilir ama doktorun hayatı zaten Google'da da aranıp bulunabilir.

Jack Kevorkian: Cesur bir doktor mu, soğukkanlı bir seri katil mi?


Film doktor hakkında eleştirileri dile getirse de genel olarak doktorun gözünden, yani ötanazi yanlısı taraftan izleyiciye sunuluyor. Önceden de doktorun yaptığı türden ötanaziyi (ileride anlatacağım) haklı buluyordum ama sanki karşı tarafta olsam da ikna olurdum. Burada Al Pacino çok iyi mi çok kötü bir seçim mi bilemedim. Aktör film boyunca öyle etkileyici tiratlar atıyor ki etkilenmemek elde değil. Filmin ikinci yarısında "Ben Hak yolunu buldum, ötanaziye tövbe diye" başlasa saf değiştirmemek işten bile değil.

Neyse, filme dönelim. Aslında daha önce "normal" şekilde doktorluğunu ifa etmiş olan Jack, 1990 yılından başlayarak "doktor yardımlı intihar"ı savunmanın ötesine geçerek uygulamaya başlıyor. ABD'de birkaç eyalet ve bölge dışında hala yasak olan ötanaziyi (doktor yardımlı intihar için pasif ötanazi denilebilir) uygulamak yasalarca yasaklanmış. Jack aslında sınırları çok net çizilmemiş olan ötanazinin gri alanından yararlanıyor. Bizzat icat ettiği üç aşamalı "intihar seti" artık ölmeye karar vermiş ve gerekli kriterleri geçmiş hastaların kendilerini öldürmelerine olanak tanıyor. Düzeneği filmde ve Google'da ayrıntılı olarak inceleyebilirsiniz. Burada üstünde durulması gereken konu, bu düzeneğin insanın kendi eliyle yaptığı intiharların aksine acı verme ihtimalinin hiç olmaması. Hasta düzeneğe bağlı ipi çektikten sonra çözeltiye damlayan ilk madde bedenini komaya sokuyor, sonuncu madde de kalbini durduruyor. O kadar.

Jack'in ilk hasta adayı Janet Adkins. İleri yaşta bir Alzheimer hastası olan Janet, eşiyle birlikte Jack'in kamera kayıtlarında boy gösteriyor. Yönetmen Barry Levinson, filmi daha etkileyici kılmak için doktorun gerçek çekimlerine Al Pacino'yu eklemiş. Bu kayıtların hiçbirinde Jack yalnız değil, yanında uzman bir doktor daha bulunuyor. İnsanın aklına birçok soru geliyor bu esnada. Mesela, Alzheimer hastası veya tedavisi olmayan başka hastaların gerçekten ölmek istedikleri nasıl anlaşılacak? İnsan hayatının içkin değerini geçtik, ya depresyondaysa? Jack bu konuyu yanında gelen doktor arkadaşlarıyla çok net tutuyor. Depresyonda olduğu tespit edilen hastaların taleplerini reddediyor. Hatta muhabirlerin "Hiç hasta reddediyor musunuz?" sorusuna "Hastaların %97-98'ini reddediyorum" diye cevap veriyor. Hastalardan bunun için ücret alınıyor ve talep bu kadar fazlayken pekala ticarete dönebilecek bir sektör ama Jack prensiplerinden taviz vermiyor, en azından Al Pacino'nun yalancısıyım. Aslında hasta seçiminde ona katılan doktor arkadaşı Janet Good (Susan Sarandon) ondan ötanazi istediğinde önce "Senin daha zamanın var" diye reddediyor.

Böyle olaylı bir işe girişen birinin yasalarla başının belaya girmesi kaçınılmaz. Jack'i durdurmak için seferber olunuyor ama Saul Goodman (Better Call Saul'a selam) tipli avukatı Geoffrey Fieger yer yer çirkefleşerek onu epey iyi savunuyor. Zaten Jack'in cinayetle suçlanması her seferinde düşüyor çünkü hastalar teknik olarak intihar ediyor. Davacı taraf Jack'in tıbbi yetkisini almayı başarıyor, böylece düzeneği için ilaçları edinmesini engelliyor. Ama bizim doktor durur mu? Edinebileceği bir şey buluyor: Karbon dioksit tüpleri. Hastalar, gaz maskesini takıp bir süre sonra hayata veda edebiliyor. Diğer yöntemden biraz daha zor ama işe yarıyor. (Kendi kendilerine deneyip başarısız oldukları yöntemlere kıyasla yine acısız.) Avukat ilerleyen zamanda böyle yeri göğü sarsan bir olayı savunduğu için havalara giriyor, TV'de "Jack'i savunsam da ötanazi yanlısı değilim" gibi demeçler vermeye başlıyor. Jack de haliyle sinir olup onu kovuyor. Bu sırada ötanazinin gri noktasını geçtiğini de ele güne duyurmaktan geri kalmıyor. Kendi kendini öldüremeyecek (ve diğer hastalarına göre epey genç olan) bir ALS hastasını bizzat iğneyle öldürüyor. İşte bu olay onun cinayetle suçlanmasına ve avukat kabul etmemesinin de etkisiyle hapis cezasına çarptırılmasıyla son buluyor. (Özellikle o duruşmada doktorun sadece cesaretine değil kibrine de şahit oluyoruz.) Filmde toplamda 130 kişinin ölümüne yardım ettiği söyleniyor. Avukatı resmi olmayan kayıtlarla bu sayının artabileceğini eklemiş.



Doktor yardımlı intiharın etikteki yeri nedir?


Peter Singer'ın 2011'de güncellediği kitabına göre, doktor yardımıyla intiharın yasal olduğu ülkeler şöyle: "Hollanda [olmasa şaşardım], İsviçre, Belçika, Lüksemburg ve Amerika'nın Oregon, Washington ve Montana eyaletleri." Yukarıda bahsetmeyi unuttum, buraya ekleyeyim. Doktorun doktor yardımlı intihar etmesindeki bu ısrarı aslında bunun için yasa çıkartabilmek çünkü insanların bu haklarının olduğunu iddia ediyor. Bir insan kendi hakkında karar veremez haldeyken fişini çekme kararını verebildiğimiz halde  bilinci yerindeyken bu kararı vermesine karşı çıkılmasındaki tutarsızlığı gözler önüne sermeye çalışıyor.

Jack Kevorkian, tekrar etmek gerekirse, bu işi rastgele yapmıyor. Uygulama şekline bakılırsa bugün Hollanda da muhtemelen hiçbir sıkıntı yaşamayacaktı. Kitapta geçtiği haliyle Hollanda'da doktor yardımlı intiharın yasal olması için gereken şartlar şöyle:

* bir hekim tarafından yapılması;
* hastanın ölme arzusunun gönüllü, doğru bilgiye dayalı ve iyi tartılmış olduğuna hiç şüphe bırakmayacak bir biçimde hastanın açık olarak ötanazi istemiş olması;
* hastanın dayanılmaz bulduğu müzmin, fiziksel ya da zihinsel acı çekmesine sebep olan bir sağlık sorunu olması;
* hastanın acı çekmesini dindirecek başka hiçbir makul seçeneğin (hastanın bakış açısından makul) olmaması;
* doktorun, yargısına katılan başka bağımsız bir profesyonele danışmış olması.

Hollanda'nın doktor yardımlı intiharı yasallaştırmasından sonra patır patır ötanazi yapıldığını düşünebilirsiniz ama neredeyse hiç başvuru olmamış. Fakat bunun yasallaştırılması insanların acı çekmemeyi seçebilecekleri konusunda rahatlık sunmuş. Aklı başındayken asla kimseye muhtaç olmak istemeyen anneannemi Alzheimer'dan yavaş yavaş kaybetmiş biri olarak Jack Kevorkian'ın yasallaştırmaya çalıştığı hakkın yanındayım (ama yepisyeni Türkiye'de yasallaşmasa daha iyi sanki.)

Peter Singer konuyu savunan ve konuya karşı çıkan birkaç argümana yer vermiş. Dikkat çekenlerden birine değinmek istiyorum. Böyle bir şeyin iznini devlet verirse işler Nazi döneminde olduğu gibi çığırından çıkar mı, ötanazi bir soykırıma dönüşür mü? Singer bu ihtimalin göz ardı edilemeyeceğini ama bunun o kadar da olası olmadığına değiniyor. Ona göre, ötanazi Nazi döneminde bir program değildi ve bunu gizli saklı yapıyorlardı. Ayrıca onların yaptığı ötanazi iradeye bağlı değil iradeye karşı bir uygulamaydı. Hem, öldürmek isteseler Nazi inancıyla zaten açık açık katliam yapabiliyorlardı. Singer, Hollanda'dan sonra komşu ülkeler Belçika ve Lüksemburg'un da doktor yardımlı ötanaziyi yasallaştırmasının uygulamayı olumlu bulmalarından kaynaklandığını da ekliyor. Peki, doktorun yanılma payı yok mu? Elbette var ama bu pay, genele bakınca çok küçük. Aynı ötanazinin insan yararına kullanılması karşısında kötüye kullanılmasının çok küçük olması gibi. Düşünür, tedavisi mümkün olmayan hastaların yıllarca hayatta tutulmasının hem acı verici olduğuna ve yaşam kalitesini gitgide düşürdüğüne hem de maliyetli olduğuna ve iyileşebilecek başka hastaların hakkının yenmesine neden olabileceğine değiniyor. Bu arada, Jack Kevorkian intiharlarına yardım ettiği hastaların organlarının bağışlanmasını da sağlamış.

Peter Singer

Jack Kevorkian'a karşı tepkiler


Doktora en büyük tepki dindar kesimden geliyor. Yasal olarak cinayetle suçlanıyor ama günlük hayatta karşılaştığı protestolar o yönde. Evinin önüne kadar gelen protestocular ona hakaretler yağdırıyor, arabasını yumrukluyor, ona bir şeyler fırlatıyor. Gerekçeleri de Kevorkian'ın kendini tanrı sanması. Bu noktada, Al Pacino alıyor sazı eline. Acı çekmeyi erdem olarak gören bir dini savunanların doktor yardımlı intihara karşı çıkmalarının şaşırtıcı olmamasından başlıyor, doktorların yaptıkları tedaviler ve verdikleri ilaçlarla halihazırda zaten tanrıyı oynadıklarından çıkıyor. Filmin en hin hin güldüren repliği de o arada geliyor. "Sizin tanrınız yok mu?" diye soranlara "Var," diyor, "Bach, Johann Sebastian Bach. En azından benimki gerçek." (Bir de mahkeme salonuna ortaçağ işkence aletiyle girdiği sahne enfes.) Bu söyledikleri karşısındakileri ikna etmeye yetmiyor elbette ama filmi izleyenlerden bazılarını ikna ettiğini düşünüyorum.

Karşı çıkılan bir konu da, Ekşi Sözlük'te gördüğüm kadarıyla, Genocide adlı tablosu. Kevorkian çok yönlü biri ve doktorluk dışında ressamlık, yazarlık ve bestecilik de yapmış. Anne tarafından Sivaslı, baba tarafından Erzurumlu bir Ermeni. 1915 Ermeni Tehciri'nde Paris'e gidiyor, aile orada tekrar birleşiyor. Daha sonra Jack üniversiteyi Amerika'da okuyor, orada ünleniyor. Genocide tablosu çok sade. Bir kurban, saçına asılmış iki el. Bir el 1915'i, diğer el 1945'i gösteriyor. Daha birçok eseri var ama Türkiye'de bu kadar tepki toplayanı yok gördüğüm kadarıyla. Hatta tepkiler, doktorun daha da tartışmalı olan ötanazi uygulamasının önüne bile geçmiş. Tabloyu merak edenler için aşağıya ekledim.



Her yönüyle tartışmalı olan Jack Kevorkian hakkındaki bu film, doktor ve ötenazi hakkında bilgisi olmayanlara araştıracak bir konu sunmakla kalmıyor, Al Pacino ve diğer yetenekli oyuncuların katkısıyla en başta "acaba?" dedirten süresinin aksine sürükleyici bir yapım olarak karşımıza çıkıyor.


Post-apokaliptik film serisinde bu sefer adında komedi geçse de buram buram dram olan Seeking a Friend for the End of the World filmine değineceğim. Film, birçok Hollywood klişesinden sıyrılmayı başarıyor; özellikle de kahraman erkek ve kurtarılmayı bekleyen kadın klişesinden. Filmin romantizm dozu, aşk filmlerini sevmeyenlerin midesini bulandırmayacak düzeyde, ölçülü. Bunlarda yönetmenin kadın olmasının da etkisi olduğunu düşünüyorum. Lorene Scafaria, muhtemelen yakın zamanda izlemeyi düşündüğüm Coherence (Paralel Evren) filminin de yönetmeni. Başroldeki Steve Carell ve Keira Knightly dışında daha birçok tanıdık simayı görebiliyoruz.

Filmde aslında büyük sürprizbozanlar yok. Daha en baştan dünyaya bir göktaşı çarpacağını ve Armageddon filmindeki gibi onu yok etme çabalarının boşa çıktığını öğreniyoruz. Camus, insanların öleceğini bilmesini absürt olarak nitelendirir ama burada absürdün de absürdü bir durum var: Ne zaman öleceklerini de biliyorlar. Bu sefer de sonlarını kabullendikten sonra kalan zamanlarında ne yapacakları sorusu ortaya çıkıyor. Kuralları mı çiğneyecekler, o ana kadar yapmadıkları şeyleri mi yapacaklar, yoksa öylece oturup göktaşını mı bekleyecekler? (İzlerken "Ben ne yapardım?", "Peki, aklımdakileri neden şimdi yapmıyorum da erteliyorum?" gibi sorular sordurması da cabası.)

Filmin en başında Dodge (Steve Carell) karısı tarafından terk edilir. Sıkıldığı evliliğe katlanmasını gerektirecek kadar zamanı kalmamıştır. Şaşkın rollerin cuk oturduğu Steve Carell, bu sefer Dodge karakteri olarak ortada kalır. Duygusal Dodge etraftaki kaos arasında lise aşkını bulmaya karar verir. Parkta uyurken birisinin ona "Sorry" diye bir notla bıraktığı yaşlı köpeciği de sahiplenir. Komşusu olduğu halde muhabbeti olmayan Penny'yle muhabbeti ilerletir. Penny, duvarlara "Dünyanın Sonunu Geçirmek İçin Bir Arkadaş Arıyorum" diye ilan yapıştırmıştır. O da hayatını boşa geçirdiğini düşünüp son günlerinde Amerika'nın bir ucunda yaşayan ailesinin yanına gitmek ister ama bütün ticari uçak seferleri iptal olmuştur. Birbirlerine yardımcı ve destek olma çabaları romantizme ulaşan bir ilişkiyle son bulacaktır. Aslında ikisi de istedikleri şeye ulaşır ama vazifeşinas spikerin haber verdiği üzere dünyaya daha da erken çarpacak olan göktaşından önce birlikte geçirecekleri zamandan çalmak istemezler. Filmin en sonunda bu umutsuz ilişki ve çaresizlik hissi oldukça iyi yansıtılmış.

İkilinin sahneleri dışında da filmde oldukça renkli görüntüler var. Çetelerden kaçarken Penny'nin erkek arkadaşının onu canlı siper olarak kullanması, Penny ve Dodge arabayla kaçıp onu çetelerin ortasında bıraktıklarında hemen "hangi arabayı parçalıyoruz" moduna geçmesi, uğradıkları bir barın tamamen içip içip sevişenlerle dolu olması, duvarlarda kiralık katil ilanları, intihar edip günaha girmek istemeyen dini bütün Amerikalıların kendini bu kiralık katillere vurdurmaları... Bir başyapıt olmasa da keyifle izlenen film, başta da belirttiğim gibi yönetmenin kadın olmasının meyvelerini de topluyor. Herkesin eşit derecede çaresiz olması ve mutlu sonun imkansızlığı bence filmin artılarından. Bazı eleştirilerde başroldeki çiftin uyumsuz olduğundan bahsedilmiş ama bence Keira Knightley de Steve Carell gibi şaşkın rolünü fena oynamamış. Kafa yormadan izlenebilecek, eli yüzü düzgün bir film arıyorsanız bunu listenize alabilirsiniz.

Long ago and far away
I dreamed a dream one day
And now that dream is here beside me

Uzun zaman önce uzaklarda
Bir gün bir rüya gördüm
Ve şimdi o rüya burada, yanı başımda. 

(Long Ago and Far Away – Frank Sinatra yorumuyla, filmin müziklerindendir.)

Bazı filmler bittiğinde yüzümüz hâlâ gülmektedir, gözlerimizdeki yaşları siliyoruzdur, öfkeden kudurmuşuzdur, şaşkınlıktan dilimiz tutulmuştur ya da hiçbiri değil de sıkılmışızdır, beğenmemişizdir ve bir daha da adını anmayız. Bazı filmler de vardır ki böyle tek bir his uyandırmaktan öte, insanı “afallatır” ve sanki diğer bütün filmlerin arasından sıyrılıp bambaşka bir boyuta geçirir bizi. Possible Worlds (Olası Dünyalar) de işte böyle bir film. Gerçi bu film, göz korkutmak gibi olmasın ama, felsefeyle az da olsa bir yakınlığı gerektiriyor gibi. Sonuna kadar dayanılamayıp kapatılır ve bir daha da seyredilmese her izlenildiğinde farklı detaylar keşfedilebilecek bu filme büyük haksızlık olur.

Filmin teknik detaylarından değil, konusundan ve altında yatan bazı felsefi temellendirmelerden bahsetmek isterim. Film, çok kaba bir özetle olası birçok dünyayı bir adamın gözünden anlatır ama elbette filmin tamamı göz önünde bulundurulduğunda bu, çok yüzeysel kalır. Olası dünyalar… Aynı anda yaşanan birbirinden farklı milyonlarca yaşam ihtimali. Mesela ben burada yazı yazarken başka bir ben dışarıda arkadaşlarıyla dolaşıyor, bir başkası da tatil yapıyor. Bu yaşamların birbirinden bağımsız mı olduğu, yoksa tek bir gerçeklikten çıkan dallar gibi birbirlerine bağlı mı olduğu tartışma konusudur. Film de böyle bir noktaya varır zaten.

Baş kahraman George farklı farklı dünyalarda sürekli tek bir şey yapar aslında:  Çok sevdiği eşi Joyce’la değişik “anılarda” irtibat kurmaya çabalar. George değişmiyor gibi görünür ama Joyce hemen her hayatta farklıdır. Kimi zaman başkasıyla birliktedir, kimi zaman George’a âşıktır, kimi zaman onunla ilgilenmez, kimi zaman onu aldatır, bazen bilim kadınıdır, bazen iş kadını. George bazen karısının okyanusta boğularak öldüğünden bahseder. Kadının gerçekten ölüp ölmediğini filmin sonlarında öğrensek de George hakkında fikrimiz katidir.

Film George’un cesedinin gösterilmesiyle başlar. Koltukta kafatası tam tepeden düzgün bir şekilde kesilmiş bir adam vardır. Beyni yerinde yoktur. (Ayrıca George, beyni çalınan tek kişi de değildir ama bizim onlardan sadece işitsel olarak haberimiz olur.) Filmin en ilginç ayrıntılarından birisi de bilim insanıdır. Bu bilim insanı filmin değişik karelerinde karşımıza çıkar. Polis şefi onu sorgulamaya geldiğinde elektrotlara bağlı bir sıçan beyni bulur. Bu beyin, bir bedeni olmamasına rağmen hâlâ hayattadır ve mekanizmaya sinyaller yollamaktadır. Bu durum akla felsefedeki “brain in a vat (kavanozdaki beyin)” tartışmasını getirir. Bizler kötü bir bilim insanının kavanozlarda tuttuğu beyinlerden ibaret olamaz mıyız? Öyle olsak bile bunun farkına varabilir miyiz?

Biraz daha eskilere gidersek alttan alta Descartes’in argümanları da anımsanabilir. Descartes, “Düşünüyorum, o halde varım,” sonucuna varmadan önce iki varsayımdan güç almıştır. Birincisi şu an var olduğunu sandığımız her şey, yaşadıklarımız bir rüyadan ibaret olabilir. Ama rüyada olsak da bunu düşünebiliyor olmamız bile bu, en azından düşünce düzeyinde var olduğumuzu gösterir. İkincisi şeytan (veya “kavanozdaki beyne” bağlarsak kötü niyetli bir bilim insanı) bizim için bu gerçekliği yaratmış ve bizi kandırıyor olabilir. Bizim bu ihtimali düşünebiliyor olmamız da yine bizim var olduğumuza işaret eder. Yani Descartes yukarıdaki sorulara olumlu cevap verecektir.

Bilim insanıysa onu sorgulamaya gelen polis şefinden beyinler üzerinde araştırma yaptığını gizlemeden (ve elektrotlara bağlı bir sıçan beynini “Bende nasılsa bolca var,” diye şefe vererek) şöyle demektedir: “Bazı biyologlar doğal süreçlerin bir bilgi alanı yarattığına inanırlar. Düşündüğünüz her şey, Dedektif, o alanda bir iz, bir karışıklık bırakır. Benim öğrenmek istediğimse bu karışıklıkların nasıl kontrol edilebileceğidir.” Bilim insanı burada “kavanozdaki beyin” deneyini bizzat gerçekleştiren bilim insanının ta kendisi olduğunun sinyallerini de verir. (Bir bilim insanının bilimsel bir araştırma yapmak için ne kadar ileri gidebileceği/gitmesi gerektiği de etikle ilgili bir sorundur. Ama konunun dağılmaması açısından burada değinmiyorum.)

Yazının başlarında olası dünyaların aynı anda sayısız gerçeklik ya da bir gerçekliğe bağlı ihtimaller olabileceğine değinmiştim. Tek bir gerçeklik nasıl bu kadar dallanıp budaklanabilir? Yanıt: Hayal gücü. Birçok filozof hayal gücünün önemine değinmiştir. Aristotales de hayal gücüne önem veren filozoflardandır. Aristotales, algının ve zihnin birleşerek hayal gücünü oluşturduğunu söyler. İddiası şudur: “Hayal gücü, insanlarda ve pek çok diğer hayvanda eylemi güdüleyen ve yönlendirenler de dahil olmak üzere, sayısız bilişsel etkinlikte kullanılan imgeleri üreten, saklayan ve yeniden çağıran bir yetidir.”[1] Yani gerektiğinde daha önceden algıyla toplayıp biriktirdiği bilgileri farklı biçimlerde birleştirip değişik senaryolar sunabilen bir beynimiz var. Filmdeki bilim insanı da benzer bir noktaya parmak basar: “Neden hayal gücümüz var? Bir sıçan hayaller kurabilir. Bu, beyninin yapısıyla sınırlıdır. Olası gelecekleri tahmin eden ve beklenmedik durum planı yapan bizim gibi yaratıklar. Hayal güçlerimizi kullanmamak aptallık olurdu.”

Konuyu araştıran bir polis şefi ve onun yardımcısının olaya yaklaşımları farklıdır. Şef, yardımcısına hep acemi muamelesi yapar, onu yer yer aşağılar. Yardımcısıysa pes etmek bir yana, olayı çözmeye daha da heveslenir. Olayları dışarıdan incelemeye çalışan ve bilim insanını sorguladıktan sonra şüpheliler listesine adını bile almayan polis şefinin aksine, yardımcısı bu vakayı içselleştirir. (Bir sahnede acemi polisin ağzından dökülenler aslında yukarıda değindiğim “kavanozdaki beyin” tartışmasına gönderme yapar. O, eğer kavanozdaki beyinlersek bunu fark edemeyeceğimizi, birisinin bize kendi istediklerini düşündürebileceği ihtimalini öne sürer. Ama bunları laf arasında meraktan dile getirmektedir.) Şef veya yardımcıdan birisinin bu cinayeti çözeceği hissedilir.

Bir de polis şefinin adının Berkeley olması ilginçtir. Filozof Berkeley, varoluşun Tanrı tarafından her an yeniden yaratıldığını iddia eder. Yani ben bu kelimeyi yazdığımda başka biriyim, bundan sonraki kelimeyi yazdığımdaysa bambaşka biri (Hatta kelime bile değil harfte, harf için her hareketimde.) Gerçi polis şefi böyle felsefi bir altyapısı olan birinden öte vazifeşinas ama biraz saf bir karakter olarak öne çıkıyor ama olaylara bakış açısını ve “kavanozdaki bir beynin” her an farklı farklı olan düşüncelerinin kim ne işine yarayacağına anlam verememesi belki de adı geçen filozofa bir göndermedir. Aynı şekilde George’un eşinin adının da Joyce (Acaba James Joyce’un Joyce’u olabilir mi?) göz önünde bulundurulduğunda bu isimlerin gerçekten atıfta bulunmak amaçlı olduğu düşünülebilir.

Sonuç olarak, her karenin, her mimiğin, her diyalogun anlamı ve (bir bardaktaki sudan okyanusa kadar) her “sıvının” anlamlı olduğu buram buram felsefe kokan bu filmde hiçbir ayrıntıyı gözden kaçırmamak gerekli. Sonunda olacaklar tahmin edilse de edilmese de film her izlendiğinde artarak açığa çıkan bu ayrıntılar epeyce “beyin” jimnastiği yaptırıyor.

[1] http://plato.stanford.edu/entries/aristotle-psychology/suppl4.html

Olası Dünyalar

by on 14:09:00
Long ago and far away I dreamed a dream one day And now that dream is here beside me Uzun zaman önce uzaklarda Bir gün bir rüy...

District 9, beni en çok etkileyenlerden biri oldu. 2009'dan beri ötelediğime biraz pişman olmadım değil. Bilim kurgu, belgesel tarzı anlatım, aksiyon ve günümüze göndermelerle dört dörtlük bir yapım. Sürprizbozanlarla bile keyfi çıkar ama siz yine de temkinli olun.

Filmin başında ağırlıklı olarak yer alan belgesel anlatım farklı bir film izleyeceğinizi haber veriyor. Farklı uzmanlar gerçekleşen olaylar hakkında bildiklerini ve yorumlarını aktarıyorlar. Böylece yaşananların içinde gibi hissediyorsunuz ve olan biteni farklı bakış açılarından dinleme fırsatı buluyorsunuz.

District 9, uzaylılara iyicil bakış açısıyla dikkat çekiyor. Normalde bir bilim kurguyu izlerken gerek uzaylı gerekse robot olsun, suç onlarındır, onlar kötüdür. İnsan temelli bakış açısının kendi pisliğini başkasına atma yöntemi... Burada mağdur olan insanlar değil, uzaylılar. İnsanların onları dışlamak için taktığı isimle "karidesler". Hatta E.T. gibi öyle temiz yüzlü, öyle acıklı bakan uzaylılar ki içlerinden kötülük gelmeyeceği bariz.

Uzaylı mülteciler


Filmde mültecilere göndermeler hat safhada. Görevliler, gökyüzünde çark eden gemide zor şartlar altında hayatta kalmaya çalışan uzaylıları bir bölgeye yerleştiriyor. Adını da District 9 koyuyorlar. Başta bir milyon olan nüfusları yıllar sonra 1,8 milyona çıkıyor. Buralarda da röportajlar var. Johannesburg halkı onlardan rahatsızlıklarını dile getiriyorlar. Her yerde "Sadece insanlar girebilir" diye tabelalar var. Uzaylıların üstüne kırmızı çarpı atılmış.

District 9'da dışlanan uzaylıların yapabilecekleri pek bir şey yok. Bölgeye yerleşen Nijeryalılarla takas yapıyorlar. Makineye karşılık kedi maması (kedi mamasına bayılıyorlar) veya silah vb. Aslında üstlerinde sadece devletin değil buradaki kanunsuzluktan yararlanan Nijeryalıların da baskısı var.

Ama böyle bile huzur beklemiyor onları. Devlet, nüfusu gitgide artan uzaylıları halkın huzurunu bozmayacakları!? daha uzak bir kampa yerleştirmeye karar veriyor. Elbette bunun için görevlendirilenler, haklı bir dirençle karşılaşıyor. Direnenleri silah zoruyla çıkarmak zor değil. Uzaylı DNA'sıyla çalışan silahları olsa da bu uzaylılar tabanca ve tüfekle vurulabilen gayet kırılgan yaratıklar.

Wikus Van de Merwe


Wikus Van de Merwe, kalantor kayınpederi tarafından District 9'daki uzaylıları tahliye etmekle görevlendiriliyor. Başta kendisi tam bir Zebercet. Kıl görünüşü ve mıymıy konuşmasıyla tam bir görev adamı. Onu çeken kameralara iyi görünmek için elinden geleni yapıyor. Kendisi sadece evden çıkma haberini veriyor, kaba kuvveti peşindeki askerler uyguluyor.

Uzaylılardan biri olan Christopher Johnson (evet, kendilerine insan isimleri koymuşlar) görevlilerle iyi geçinmeye çalışıyor çünkü başka planları var. Yirmi yıldır üzerinde çalıştığı planlar. Bu planları birlikte yaptığı arkadaşı görevlilerle ters düşünce öldürülüyor. Bir de şirin mi şirin küçük bir çocuğu var.

Christopher Johnson'ın arkadaşı öldürülünce görevliler evi basıyor ve Wikus Van de Merwe, Christopher Johnson'ın üstünde çalıştığı şeyi yanlışlıkla suratına sıkıyor. Tansiyon asıl ondan sonra yükseliyor. Wikus yavaş yavaş uzaylılara dönüşmeye başlıyor. Tırnakları düşüyor, dişleri dökülüyor ve devlet üzerinde deney yapmak için onun peşine düşüyor.

Wikus kaçabildiği anda gideceği adres belli: District 9. Başta evinden çıkarmaya çalıştığı uzaylılarla zorunlu olarak empati kurmak zorunda, bir yandan da uzaylı uzuvlarını büyülü sayan Nijeryalılardan kolunu kurtarmak. Devletin bir çalışanı olmaktan District 9'ının kahramanı olmaya uzanan serüveninde Wikus Van de Merwe (Sharlto Copley) filmin en önemli unsurlarından biri.

Neill Blomkamp'in bu filmini Chappie'den sonra izledim. Chappie, District 9 izleyenler tarafından pek beğenilmiyor. Belki de izleme sıramdan dolayı öyle düşünmüyorum. Chappie, District 9 kadar etkileyici değil ama bence yönetmen kendi çizgisini gayet net olarak belli etmiş: İyi niyetli uzaylılar, iyi niyetli robotlar ve derin bir empati. Bakalım, yönetmen bundan sonraki filmlerinde ne gibi süprizlerle karşıma çıkacak.

İş hayatı hakkında film ve dizi görünce izlemeyi adet edindim. 2009 yapımı Exam de bunlardan biri. Filmin sadece konusunu okuyup beklentiyi yükseltmediğim için eksiklerine rağmen diken üstünde bir buçuk saat geçirdim. Tam zamanlı olması, tek bir odada bir grup insanla geçmesi açısından seyreltilmiş bir 12 Angry Men havası verdi. Ayrıca ünlü simalar olmaması kendinizi onların yerine koymanıza daha fazla yardımcı oluyor.

Terfi etmek isteyen on aday var. Film onların sabahleyin hazırlanmasından başlıyor. Sonra gri, neredeyse boş bir odaya alınıyorlar. Düzenli bir şekilde dizilmiş masa ve sandalyeler, masaların üstünde sadece Aday 1, Aday 2 yazan beyaz kağıtlar ve birer kalem var. Herkes masasına yerleşiyor. Kapının yanında silahlı bir güvenlik görevlisi var. Ortam tam olarak adayların gerilmesi için hazırlanmış. Adayları bilgilendirmek için içeri bir adam geliyor ve onlara bu oturum hakkında birkaç ayrıntı veriyor.

Tek bir soru var ve onu bulup cevaplandırmaları gerekiyor. Sadece 80 dakikaları var. Bu sırada kağıtlarına zarar vermeleri, güvenlik görevlisi ve adamla konuşmaları yasak. Bir şekilde buraya ulaşmayı başarmış bu seçilmiş adayların hepsi bu odadan zaferle çıkmayı hedefliyor. Bir yandan saate bakıp bir yandan fikir yürütmeleri lazım. Birlikte mi hareket etmeliler yoksa tek başlarına mı? Sorunun yanıtını öğrenmek için filmi izlemeniz gerekecek. Aşağıda birkaç süprizbozan olabilir.

Vahşi Kapitalizm


Böyle bir iş görüşmesi abartılı gibi gelebilir ama üniversitede okurken büyük bir şirkete girmek isteyen arkadaşların 11. görüşmede elendiğini duymuşluğum var. Ayrıca yine büyük bir başka markada grup görüşmeleri yapıldığı ve insan kaynaklarının insanları ikili gruplara ayırıp birbirlerini anlattırdığı görüşmenin ayrıntılarını da dinlemiştim. Bir nevi kedi fare oyunu. Parayı ve mevkiyi elinde tutanlar ona erişmeye çalışanlarla istedikleri gibi oynuyorlar, hele de onlar gibi milyonlarcası varken.

Neyse filme döneyim. Filmdeki görüşme tekniği gayet inandırıcı. (İnandırıcı olmayan, filmin sonunda milyonlarca dolarlık bir ilaç şirketinin  insanlığın hayrına iş yaptığının açıklanması.) Kağıdına bir cümle yazan Asyalı kadının daha en başta elenmesi de şaşırtmaz. Film, kapitalist çalışma ortamındaki ayrımcılığa da değiniyor gibi. Narsist bir karakter olan "Beyaz", en atak karakter ve konuşmacının birbirleriyle konuşmalarını yasaklamadığını fark edip inisiyatif alan ilk aday. Birbirlerine hitap etmek için isim takmayı önerir ve bütün isimleri kendi takar. Siyah, beyaz, sarışın, kahverengi, esmer, koyu renk ve sağır. İtirazlar gelse de insanlar bu ırkçı yaftalamayı benimser.

Kıyasıya rekabet içindeki adaylar arasında bir ikilem vardır. Yönetim onların tek başlarına mı yoksa bireysel olarak hareket etmelerini mi istiyordur. Birlikte fikir üretmeye başlarlar. Önlerindeki kağıtları değerlendirmeye çalışırlar. Gizli mesaj bulmak için lambaları kırarak morötesi, kızıl ötesi ışıkları ortaya çıkarırlar. Yangın alarmını çalıştırıp kağıtları ıslatırlar. Bir göz odada kimi karakterler birbirinin ayağını kaydırmayı bile akıl eder. Bu sırada onlara hiç katılmayan ve garip garip hareketler yapan Sağır'da bir şey olduğu barizdir.

Sartre ve Gizli Oturum

Çok konuşan Beyaz, Sağır'ın hiçbir şeye katılmadan oturmasına sinir olur. Sağır asosyal bir tiptir ve sürekli Fransızca bir şeyler sayıklar. Ortamda biraz Fransızca bilen Koyu Renk onun sayıkladıklarını çevirir, diğerleri de bunlarda anlam bulmaya çalışır. Beyaz iyice sinirlenip "Sartre mısın sen? Bırak filozofluk yapmayı" diye saydırır. Filmi izlerken fark etmemiştim ama sonradan Ekşi Sözlük'te bir yazarın Gizli Oturum alıntısını görünce ayıldım. Film göründüğü kadar yüzelsel olmayabilirdi.

"Cehennem başkalarıdır" sözünü çoğumuz duymuşuzdur. Gizli Oturum'un en vurucu sözlerinden biridir. İnsanların kendi özgür iradeleriyle seçtiği varoluşun başları karşısında değiştirilemeyeceğini savunur. Bu odadaki insanlar da bir süre sonra maskelerini atar ve geçmişleriyle, şimdileriyle kendileri olmaya başlar. Bu pozisyona bir tanesi hariç hepsi başvurmuştur, sadece Beyaz pozisyon için çağırılmıştır. Beyaz narsistliğini konuşturur, grubun dindarı Siyah manyağa bağlar, Sakin görünen Kahverengi daha manyak çıkar, kumarbazlığının yanı sıra askerliğini de konuşturarak işkenceciliğe soyunur. (Bazı açılardan Das Experiment'i de hatırlatıyor.) Herkes garip bir şeyler yaparken tek bir karakter kendini bozmaz.

Farklı Son mu Aynı Son mu?


Filmin sonu yukarıda da belirttiğim gibi inandırıcı değil. Ama sona kalan kadın karakter Sarışın hakkında birkaç kelam etmek gerekiyor. Yukarıda bahsettiğim kendini bozmayan karakter Sarışın. Yalnız Sarışın karakteri konusunda verilmek istenen mesaj konusunda ikilemde kaldım. (İzleyen varsa veya olursa yorumlarını beklerim.)

Sarışın hiçbir olayda kendini kaybetmez ama bir yandan da kendini öne atmaz, çoğunlukla inisiyatif almaz, riske girmez. Kimseyle ters düşmez, hatta zorda olanlara yardımcı olmaya çalışır. Filmde "aptal sarışın" klişesi yıkılıp sona kadının kalmasına başta sevindim. Fakat sonradan içime kurt düştü: Acaba seyirciyi tam da buradan yakalamak için yapılmış bir seçim olabilir miydi? (Yalnız en sonra "Durun bakalım, bu kadar olaydan ben sizin işinizi kabul edecek miyim?" dedikten sonra insanın içinin yağları eriyor. Ama tahmin edersiniz ki işi kabul ediyor.)

Yeniden çekilen çoğu film genelde ilkinini tadını vermez. Exam'in de orijinal, 2005 tarihli, İspanyol yapımı El Méthodo'nun daha kaliteli olduğu söyleniyor. (İngilizcesini çekmeseler olmaz.) O da bilgisayarda sırasını bekliyor. İzledikten sonra belki iki filmi kıyaslayabilirim.


Arjantin yapımı bir film izleyip Türkiye'de çekilmişçesine kendimle bu kadar özdeşleştirebileceğimi düşünmemiştim. Aldığı ödülleri de IMDB 250'deki sırasını da hak eden bir film Relatos Salvajes, aslında Vahşi Öyküler ama bizde Asabiyim Ben. Filmin genelinde bir asabiyet olsa da altı öyküden oluşmasından dolayı bence isminde öykü geçmesi daha isabetli. O kadar yoğun ve keyifli bir filmdi ki film bittikten sonra altıdan fazla hikaye izlediğime emindim.

Süprizbozanlara başlayayım. Yalnız izleme niyetindeyseniz direkt son cümleye geçin. Cidden hiç habersiz izlemekte fayda var.

İntikam gerekirse buz gibi yenen bir yemektir


Gerçi ilk hikayenin sürprizbozanlık bir hali kalmadı, sosyal medya kanallarında epeyce paylaşıldı. Gabriel Pasternak ona kötü davranan herkesi hediye biletlerle bir uçağa toplar. Yolcuların fark etme anı oldukça eğlenceli. Gabriel intikamda sınır tanımayarak uçağı anne babasının üstüne indirir. Yalnız Gabriel'in kendini kabine kilitlediği bu öyküden sonra Germanwings olayı meydana gelince, film başka türlü adını duyurmuş oldu.

Öldürmek ya da Öldürmemek... 


İkinci öyküde ücra bir restorana bir adam gelir. Garson kız bu mafyatik adamı tanır çünkü ailesinin felaketine neden olmuştur. Genç kadınla birlikte çalışan daha yaşlı aşçı kadın, adamın yemeğine fare zehri katmayı önerir. Garson kadın cesaretini toplamakta zorlanır, etik sorular aklına üşüşür. Ama aşçı kadın adamın yemeğine fare zehrini çoktan katmıştır. Adam bana mısın demez. O sırada oğlu da gelir. Garson kadın oğlanın hiçbir suçu olmadığını söyler, aşçı kadın büyüyünce o da babasına benzeyecek der. Garson kadın dayanamaz ve yemeği oğlanın önünden çekmek için olay çıkarır. Adam onun gırtlağına yapışır, aşçı kadın mutfaktan kocaman bir bıçakla gelerek adamı delik deşik eder. Çocuk kusarak kurtulur, garson kadın yırtar ve aşçı kadın tutuklanır.

Direksiyona geçince canavarlaşan insanlar


Üçüncüsü dünyanın birçok yerinde anlaşılmayacak bir öykü ama Türkiye için oldukça gerçekçi. Yol vermeme üzerine büyüyen bir kavga. Şehirli bir adam şehir dışındaki bir yolda kasabalı bir adamın kullandığı arabanın arkasına takılır. Selektör ve kornayla yol ister ama ne sağlamasına ne sollamasına müsaade vardır. Şehirli adam sonunda öndeki adamı geçer, geçerken hareket çeker. Talihsizlik bu ki adamın tekeri patlar ve kasabalı adam şehirli adamın tepesine çökelir. Şehirli adamın aradığı yol yardımı da polis de etrafta görünmemektedir. Epey bir mücadeleden sonra nehre doğru yuvarlanan araçlar, adamların sonu olacak bir yangın, neler var neler.

Yaşar ne yaşar ne yaşamaz


Favori bölümüm dördüncü öykü. Yine dünyanın birçok yerinde anlam verilemeyecek olan bu öyküde, sakin sessiz bir vatandaş var. Kızının doğum günü için pasta alıyor, kazıklanıyor. Pasta alırken arabası çekiliyor. Otoparka gidip görevliye derdini anlatmaya çalışıyor. Arabasını işaretli olmayan yere koyduğunu söylüyor ama ikna edemiyor. Arabaya da bir sürü para bayılıp trafiğe takılıyor. Eve gidince kızının doğum günü bitmiş bile. Konuklar dağılıyor. Kızı surat asıyor. Karısından fırça yiyor. Daha sonra belediyeye gidip bir amirle görüşmek istiyor. Orada da eli kolu bağlanınca cama yangın söndürücüyle vuruyor. Gözaltından çıktıktan sonra arkadaşı ona işini de kaybettiğini söylüyor. O sırada karısı boşanma davası açıyor ve kızını da kaybetmenin eşiğine geliyor. Sebebi de öfkesini kontrol edememesi. Sonunda otoparkı havaya uçurduğunda rahatlamayacak Türkiye vatandaşı pek çıkmaz sanırım. Üstelik, bu gösterisiyle ailesinin de, ülkenin de, hapishanenin de göz bebeği olur.

Paran var, derdin var


Zengin bir adamın oğlu arabasıyla bir kadına çarpar ve onunla bebeğini öldürür. Baba, oğlunun suçunu örtbas etmek için evin hizmetlilerinden biriyle anlaşmaya karar verir. Bu aklı veren avukat, avukatın anlaştığı savcı ve herkesin anlaştığı hizmetli paranın kokusunu alınca akbabaya döner. Suçluyu açıklayacakları gün evin önüne protestocular gelir. Oğlanın vicdanı rahat değildir, sürekli "teslim olacağım" der ama anne onu tutar. Baba, etraftaki akbabalara para yetiştiremeyeceğini anlayınca oğluna "Git teslim ol" der. Etrafındakiler ona engel olur, pazarlığa oturup anlaşmaya varırlar. Hizmetliyi tam evden dışarı çıkardıklarında eşi ve bebeği ölen acılı baba adamın kafasını çekiçle parçalar.

Gelinle damadın arasına girilmez


Benim favorim değil ama diğer öykülerdeki o kadar ölüme rağmen filmin en kopuk öyküsü. Gelin, damadın düğüne gelen kadınlardan biriyle ilişkisi olduğunu öğrenir. Ondan sonra çıldırır. Çatıya çıkar. Ona güzel öğütler veren aşçıyla sevişir. O sırada yukarı çıkan damada yakalanır. Gelin, damada hayatını nasıl mahvedeceğini haykırır. Düğün salonuna inerler. Gelin iyice çıldırır. Damat sinir krizine girip ağlamaya başlar. Kayınvalide cinnet getirip geline saldırır. Daha neler neler... Sonra damat, bu sefer kendi sinir krizi geçiren geline elini uzatır, gelin o eli tutar ve anne babaların şaşkın bakışları altında barışırlar. Herkesin önünde sevişmeye başladıklarında davetliler nasıl kaçacaklarını bilemezler.

Profesyonel oyunculuklar, çekimler ve tam altı senaryo ile bence mutlaka izleme listenize eklemeniz gereken bir film.

Birçok kişi tarafından yerden yere vurulan Zardoz (Taş Tanrı) 23. yüzyılda geçen postapokaliptik bir bilimkurgu filmi aslında. (Evet, beğendim.) 1970'lerin acemi efektleri ve Sean Connery'nin (filmde Zed) kırmızı donu ve kıllı döşüyle etrafta dolaşması bir yana, epey felsefi düşünce barındıran bir film. Belki daha iyi çekilebilirdi ama bence aynı türdeki birçok filmi cebinden çıkarır. Zamanında TV'de çok yayınlanan bu filmin bazı sahneleri muhtemelen sansürlenmiştir, o yüzden bilgisayarda izlemenizi tavsiye ederim.

Her yer sürprizbozan kaynayacak. Zira film sürprizlerle dolu. Filmi izlerken birbiriyle alakalı ve alakasız birkaç başlık oluştu kafamda. Alt alta sıralayacağım.

Mülteciler


Film ta 1974 yılında Avrupa'nın mültecilere tavrını yansıtmış. Vortex'te (Burgaç diye çevrilmiş) aristokrat bir grup insan dışarıdan kimsenin gelip elit yaşam tarzlarını bozmasını istemiyor. Şehirleri görünmez bir kalkanla çevrili. Dış topraklar dedikleri yerde Zardoz'un kırmızı donlu yok edicileri deniz yoluyla gelen insanları hiç acımadan vuruyor. Onları vurdukları silahlar da bizzat gökyüzünde uçan taş tanrı Zardoz'un ağzından püskürtülüyor. Perişan durumdaki "mültecilerin" bırakın Vortex'te, dış topraklarda bile yeri yok. Daha sonra öldürülmek yerine ırgat olarak kullanılmaya başlıyorlar.

Din ve savaş


Yukarıda da belirttiğim gibi dışarıdan gelenlere açılan savaşta silahlar bizzat tanrı Zardoz tarafından dağıtılıyor. Yok ediciler bütün yabancıları öldürmek için ondan emir almış. Özel olarak atanan bu yok ediciler tanrının bir dediğini iki etmiyor. Daha sonra emir değişiyor: Öldürmeyin tarlada çalıştırın. Sadece et yiyen halkın neden birden buğday hasadına ihtiyaç duyduğunu Zed daha sonra öğreniyor. Vortex'te iş bölümüne katılamayan hissizler, herkesin her gün yediği ekmekler için buğday hasadı yapamayacak durumda.

Okumak


Peki, dış topraklardan bile insanların giremediği Vortex'te Zed'in ne işi var? Taş Tanrı'nın uçan kafasına isyancı arkadaşlarıyla yaptığı plan sonucunda sızmayı başarıyor. Onun öncesinde yine mültecileri yok etmek için yapılan bir baskında Zed kendini bir kütüphanede buluyor. Bu kütüphanedeki birini bulup vurmaya çalışırken o kişinin bıraktığı, havada duran bir kitap görüyor. Kitap, bir alfabe kitabı. Zardoz okuma yazmayı öğrendikten sonra iştahla kitap okumaya başlıyor. Sonra bir gün bir kitap buluyor ve hayal kırıklığıyla resmen cinnet getiriyor. (Bu arada kurgu böyle düz değil. Gelgitler var. Vortex'te zihni okunuyor. Bilgilere bölük pörçük ulaşılıyor. Öykü severlere hitap edebilecek bir kurgu.) Kitap Wizard of Oz (Oz Büyücüsü). Eliyle Wiyi ve of'u kapatıyor. Sonuç: Zardoz! (Zardoz'un seslenme sesinin Oz'la aynı olduğu söylenmiş. Filmi izlemeden yorum yapamıyorum.)

Ölümsüzlük


Vortex'te ölüm yok. Zamanında bilim insanları yoğun araştırmalar sonucu ölümsüzlüğü keşfetmiş. Ama bunun arzulanan bir durum olmadığını fark edince karşı çıkmış. Bunun üzerine Vortex'in ikinci nesli tarafından "dönek" olarak cezalandırılmış. Vortex'te cezalar yaşlandırma olarak veriliyor. Döneklerin cezası sonsuza dek yaşlı olarak yaşamak. Bu grup ölümle ölümsüzlük arasındaki farklı bildiği için oldukça fevri. Bir de yaşlılar gibi toplumdan uzaklaştırılan bir grup var: Hissizler. Bu grubun sayısı gitgide artıyor ve toplumun üretim aşamasına katılamayacak haldeler. Vortex halkı mükemmel ve ölümsüz yaşamlarında mutlu olduklarını sandığı halde aslında mutsuzlar ve onlardan "daha az gelişmiş" Zed onları bununla yüzleştiriyor. Başta Zed'i yok etmek isterken daha sonra onun ölüm getirme kabiliyetini arzular hale geliyorlar. Hatta diğer yok ediciler gelip Vortex halkını kimse kalmayacak şekilde kurşuna dizerken herkes bunu memnuniyetle karşılıyor. Bu sırada Zed'e kendi bilgilerini aktarıyorlar ama Zed onlar gibi tam bir "medeni" olmaktan yana değil, insan olmanın getirdiği şeyleri elinin tersiyle itmiyor.

Cinselliğe bakış


Vortex'te ölüm olmadığı gibi cinsellik de yok. Hatta filmde karakterlerin savunduğu bir düşünce var "Silahlar iyi. Penis kötü." Çünkü silah yaşam alıyor, penis ise saçtığı tohumlarla yaşam veriyor. Yok ediciler öldürmek ve tecavüz etmek dışında bir şey bilmiyor. Vortex'in Consuella'sı da ereksiyonun kadınlar için bir hakaret olduğunu savunuyor ve "hayvan" diye niteledikleri Zed'in nasıl ereksiyon olduğunu görmek için ona ekrandan iki tane kısa video izletiyor. Zed bunlardan hiç etkilenmiyor ama Consuella'ya bakıp ereksiyon oluyor. Consuella bunu o sırada hakaret sayıyor, daha sonra Zed'den etkileniyor. Zed, Consuella'yla yok edicilerden kaçıp bir mağaraya yerleşiyor. Orada cinselliği sonuna kadar yaşıyorlar ve bir de çocuk sahibi oluyorlar. Sonra çocuk onların yanından ayrılıyor. Cinsel yolla meydana gelmiş, ölümlü ilk çocuk, yeni bir başlangıç.

Sakin kafayla izlendiğinde daha birçok ayrıntının keşfedilebileceği ilginç bir film Zardoz. TV kanallarında yayınlanmasına, internetteki yorumlara ve puanlara aldırmadan bu filme bir şans vermenizde yarar var. Mesajlarıyla ilgilenmeseniz bile sıkılmadan bir buçuk saat geçirmeniz mümkün.

Yapay zekaya farklı bir bakış açısı sunduğu gerekçesiyle hakkında epey övgü duyduğum Ex Machina'yı sonunda izledim. Ters köşeleri olan sürükleyici bir film çıktı ama yapay zekaya kökten farklı bakış pek yok gibi. (O farklı bakış bence Neill Blomkamp'ta var.) Yönetmeni, pek beğendiğim 28 Days Later'ın ve hiç beğenmediğim Dredd'in de yönetmenliğini yapan Alex Garland.

Sürprizbozanlarla devam.

Genç ve saf bir programcı olan Caleb, çığır açacak bir yapay zeka deneyi için seçiliyor. Hoplaya zıplaya deneyin olacağı yere gidiyor. Oradaki binada acayip hal ve hareketleri olan Nathan'la tanışıyor. Daha sonra Nathan onun bir Turing testine tabi tutulacağını söylüyor: Yapay zekayla vakit geçirerek gerçekçi olup olmadığına karar verecek. Kararına göre de yapay zekalı robot Ava'nın çöpe atılıp atılmayacağı ortaya çıkacak.

Ava, oldukça dişi hatlara sahip bir robot. Evin içinde dolaşan seksi hizmetçi de robot. Daha sonra Nathan'ın dolaplarından çıkacak ıskarta robotların da hepsi dişi. Nathan kafamızda sapık bir ayyaş olarak yer ediyor. Yönetmen, robot da olsa kadının fendi erkeği yendi mesajını veriyor gibi. Ava ince ince Caleb'i işliyor. Ailesi, sevgilisi ve sosyal hayatı olmayan Caleb, Ava'ya inanıyor. Gerçi Nathan da öyle bir tip ki Ava'nın tarafı tutulmayacak gibi değil.

Filmde hoşuma giden yön, robot haklarını ve bilimsel etiği sorgulatması oldu. Yapay zekalı robotlar kendi isteği dışında icat edilmiş ve yine kendi isteği dışında deneylere tabi tutuluyor. İşe yaramayacak durumda olanlarınsa "yaşama" hakkı ellerinden alınıyor ve ıskartaya ayrılıyorlar. Bir de Nathan'ın onları cinsel istismar amaçlı kullanması var. Bu durumda Nathan'ı mı,  katakulli ile kaçmaya çalışan Ava'yı mı, aşk çocuğu olan yalnız Caleb mi suçlu? Belki hepsi, belki hiçbiri.

Beğendiğim başka bir ayrıntı da Caleb'in bir ara kendinin yapay zeka olduğundan şüphelenip ayna karşısında kendini kesmesi ve gerçek kan gördüğünde içinin rahatlaması. Ava kendini kurtarıp Caleb'i içeride kilitli bırakmasaydı iyiydi. Ava, insanların arasında artık. Devam filmi kokusu alıyorum ya hayrolsun.

Not: Şu videoyu izleyip filmin adını kendi içinizde tekrar etmeyi deneyin. Dilinize dolanırsa sorumlusu ben değilim (ex machina, ex machina):



Only Lovers Left Alive (Sadece Aşıklar Hayatta Kalır) ilginç bir film. Sanatsal özellikleri ağır basan bir filme "Vampir de olsa insan insandır" diye başlık atmamak için direndim ama izlerken ister istemez aklıma Gora'daki replik geldiği için kendimi tutamadım. Film, vampirlerin günlük yaşamına ve bugüne nasıl ayak uydurduklarına ışık tutuyor.

Dişi vampirimiz Eve (Tilda Swinton), kocası olan erkek vampirimiz Adam'dan (Tom Hiddleston) ayrı tatile çıkmış, Tanca'da gününü gün ederken oraya yerleşmiş olan vampir Christopher Marlowe'dan (John Hurt) kaliteli kan alma peşinde. Vampirlerin işi de zor. Bir yandan insanları (onların deyişiyle zombileri) ısırmamaya karar vermişler, bir yandan da hazır kanlar vampirleri bile öldürecek kadar pislenmiş.

Maceracı ve avangart Eve'in aksine Adam nostalji seven, dünyanın gidişatından hoşlanmayan, müzisyen ve sanatçı ruhlu depresif bir vampir. Arkadaşı Ian yoluyla eski gitarları topluyor, adamın önüne tomar tomar para bırakıyor. (Onca yüzyılda dünyalıklarını iyi yapmışlar.) Adam ve diğer vampirlerin eski yüzyıllardan alıntı yapmaları ve yazarlar, şairler ve sanatçılarla temaslarını açıklaması filmin keyifli yönlerinden.

Only Lovers Left Alive, vampir soslu sanatsal bir film. Ağır ilerliyor diye eleştirenler o yüzden kusura bakmasınlar. Ne var ki, ben de filmde bir şeye gıcık oldum: Eve'in kardeşi Ava. Ergen de değil ama pervasız, dikkatsiz, ortalığı karıştırmaya pek meraklı olan oldukça uyuz bir karakter. Ian'ın tüm kanını fondip yapması dışında da bir numarası yok. Birkaç küçük hamleyle senaryo dışında bırakılabilirmiş. Neyse, yılların yönetmeni Jim Jarmusch böyle uygun gördüyse çömez izleyiciyice çok fazla söz düşmez.

Sadece iki saat süren hem sanatsal hem de değişik bir film izlemek isterseniz Only Lovers Left Alive'ı listenize alabilirsiniz.