Edebiyat Dünyası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Edebiyat Dünyası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Bu şahane kapak sürprizlerden sadece bir tanesi. Çerçi Sanat'ın 6. sayısında Günebakan dosyalarının konusu da tamamen değişti. Bu bölüme bundan sonra yazarlar değil temalar konuk olacak. 6. sayıda temamız "görmek". Ne kadar dolu ve ilginç bir sayı olduğu anlatılmaz, şu bağlantıdan okunur: http://cercisanat.com/dergi/6

Çerçi Sanat'ın 6. sayısına katkıda bulunan yazarlarımız ve çizerlerimiz şöyle: Ayfer Feriha Nujen, Ayşegül Tözeren, Burçin Tolga Yılmaz, Can Mustafa Özdemir, Caner Ok, Cavidan Sönmezoğlu, Derya Davulcu, Emin Önder Sertçelik, Engin Atmaca, Ercan Y Yılmaz, Erkan Karakiraz, Ersun Çıplak, Eylem Yurtsever, Gamze Andın, Gerçek İnan, Handan Akgün, Hülya Soyşekerci, İclal Öztaş Ayçelik, Murat Mahmutyazıcıoğlu, Nilgün Küçük Batman, Neval Turhallı, Orkun Eğilmez, Osman Göktuğ Türkmen, Özlem Şan, Seyhan Akıncı, Songül Çolak, Şengül Can, Talita Yalıtırık, Tuğçe Ayteş, Tülay Akyol, Yunus Kocatepe, Yusuf Turhallı.

Edebiyattan fotoğrafa, öyküden şiire, röportajlardan güncel konulara kadar okumaya doyamayacağınız kalitede yazılarımız arasından şimdilik kendi yazımın ve fotoğraflarımın bağlantılarını eklemekle yetineceğim. (Tamamı yukarıdaki bağlantıda ve çok yakında Çerçi Sanat Blog'da):

Günebakan'daki yazım "Her Şeyi Gören Göz: İnternet": http://cercisanat.com/dergi/6/her-seyi-goren-goz-internet

Görmek temalı fotoğrafım "Küçük Kız ve Dilenci": http://cercisanat.com/dergi/6/kucuk-kiz-ve-dilenci

Ve diğer fotoğrafım "Görmenin Izdırabı": http://cercisanat.com/dergi/6/gormenin-izdirabi

Çerçi Sanat'ın yeni sayısını ve eski sayılarını her an her yerden okuyabilirsiniz!
Roman Kahramanları'nın 22. sayısı nisan başı itibarıyla çıktı. Alıştığımız renkli kapakların yerine bu sayıda siyah beyaz bir kapakla karşılaşıyoruz çünkü yakın zamanda kaybettiğimiz Yaşar Kemal'in yası var bu sefer.

Yine dopdolu bir sayı bizi bekliyor. İstanbul Romanları, Sahnelenen Roman Kahramanları, Namık Kemal'in Kahramanları ve İhsan Oktay Anar da dergiye konu oluyor. Ayrıca okuma gruplarından metinler de var.

22. sayıda benim de Kemal Tahir'in Eski Şehrin İnsanları hakkında bir denemem yayınlandı: "Eski Şehrin İnsanları'nda Kentte Kadın ve Erkeğin Yeri". Bu denemede, eski İstanbul'da kentte kadın ve erkeğin yerini Kemal Tahir'in nasıl yorumladığuna değindim.

Ayrıca Çerçi Sanat ekibinden Şengül Can'ın da bu sayıda bir denemesi bulunuyor. Roman Kahramanları'nın baharı kucaklayan sayısını kaçırmayın.
Birdman filminin arasında telefona Twitter'dan bir bildirim geldi: #YasarKemal. Kötü haberi hissedersiniz de açmak istemezsiniz ya... Riggan içi boşalan büyük yapımların arasından kendine yer bulamayan kanadı kırık bir kuş gibi dolaşırken edebiyatımızın, gerçek edebiyatın çınarlarından biri devrilmişti.

Yoğun bakıma alındığı günden beri doktoru da hiç umutlu konuşmamıştı. Ne mutlu ki onu tanıdık ve ardında onu unutturmayacak birçok büyük eser bıraktı. Yaşar Kemal uzmanı değilim, ahkam kesecek kadar kitabını da okumadım. Sadece, vefatından sonra bende kalan anılarını düşünüyorum.

Yaşar Kemal'le, onun o olduğunu bilmediğim bir zamanda tanıştım. Annemden kalan kitaplardan biri Ağrı Dağı Efsanesi'ydi. Bir efsanede olması gereken fantastik kurgu ve güçlü diliyle beni etkilemişti ama daha küçüktüm o sıralarda.

Asıl okuma listemi toparlamaya başladığım üniversite yıllarında İnce Memed serisini aldım ve bir dönem arasında dört cildi de arka arkaya okudum. Çukurova "Heyye!" deyişi dilime yerleşti. Ayrıca, düşünce açısından da benim için dönüm noktası oldu: Ağaya başkaldıran ve dağa çıkıp eşkıya olan İnce Memed düpedüz haklıydı.

Bir de Ağıtlar kitabı var... Bu bir kurgu değil, Çukurova ve Adana bölgesindeki ağıtlardan bir derleme. Belki bugün o ağıtlardan bazıları onun için söyleniyor...

Kendisini iki kere de uzaktan görebilmiştim. Biri Sait Faik Öykü Ödülü'nde. Biri 2009 yılında Feryal Tilmaç'ın ödül aldığı tören, diğeri de 2010 yılında Aslı Erdoğan'ın ödül aldığı tören. Arka sıralardaydım, hayal meyal. Feryal Tilmaç'ın gözyaşlarına boğulduğunu hatırlıyorum.

Geriye kalan anılar ve kocaman bir külliyat...
Çerçi Sanat'ın 5. sayısı uzun bir aradan sonra bizlerle. Yeni yılı yepyeni bir sayıyla açan Çerçi Sanat ekibi Günebakan dosyasının adını "Günebakan" olarak bırakıyor ve kendi seçtikleri üç kadın öykücünün eserlerini odak noktasına alıyor. 5. sayının bütün yazılarını buradan okuyabilirsiniz: http://cercisanat.com/dergi/5

Kadın yazar diye bir ayrıma gitmek elbette tartışmalı. Ama neden böyle bir dosya konusu seçtiklerini "Editör"den yazısında net bir şekilde açıklıyorlar: "Şimdi böyle bir çalışmaya ne gerek vardı dediğinizi duyabiliyoruz, en azından bazılarının. Fakat biz her sayıda aslında okumak istediğimiz yazarları çalışıyoruz çünkü derginin mutfak kısmında yine biz varız ve dışarıdan yazılar almıyoruz genellikle. Kadın yazarları okumak istedik. Hem de böyle, kadınların olduğu bir sayıda. Metinler üzerinden hareket etmek en doğrusudur diye düşündük. 'Kadınlık', 'kadın yazarlık' kavramı her zaman tartışılacak bir konu. Ve asla bununla ilgili somut bir çözüm de söz konusu değil. Çünkü öznesi edebiyat ve bu zemin ahkâm kesenleri, katı kurallar koyanları asla affetmez."

Derginin bu sayısında getirdiği bir yenilik ise "çevrimiçi söyleşiler. Bu sayıda eserlerini büyük ölçüde internet ortamında yayınlamayı tercih eden Reyhan Yıldırım ve Melek Ekim Yıldız. Bir e-dergi için e-yayın tercih eden yazarlarla röportaj büyük önem taşıyor. Çevrimiçi röportajların devamının geleceğini tahmin ediyoruz. Bu röportajlar şimdiden derginin en çok okunanları arasına girdi bile.

Çerçi Sanat'ın 5. sayısındaki yazar ve yazı listesini aşağıda bulabilir, yanlarındaki bağlantılardan yazıları hemen, her yerde ve her zaman okuyabilirsiniz (e-derginin güzelliği).

Dosya konuları:

"Çuvaldızı Kendine İğneyi Başkasına Batıran Öyküler" - Şengül Can: http://cercisanat.com/dergi/5/cuvaldizi-kendine-igneyi-baskasina-batiran-oykuler

"Yersiz Yurtsuz Karakterlerin Öyküleri" - Tuğçe Ayteş: http://cercisanat.com/dergi/5/yersiz-yurtsuz

"Üç Yazar" - Tülay Akyol: http://cercisanat.com/dergi/5/uc-yazar

"Öykünün Cinsiyeti" - Özlem Şan: http://cercisanat.com/dergi/5/oykunun-cinsiyeti

Söyleşi:

"Öykü Buluşmaları Buluşma Öyküleri", Özlem Şan: http://cercisanat.com/dergi/5/oyku-bulusmalari-bulusma-oykuleri

Çevrimiçi Söyleşiler:

"Melek Ekim Yıldız'la Çevrimiçi Söyleşi"- Şengül Can: http://cercisanat.com/dergi/5/melek-ekim-yildizla-cevrimici-soylesi

"Reyhan Yıldırım'la Çevrimiçi Söyleşi" - Şengül Can, Özlem Şan - http://cercisanat.com/dergi/5/reyhan-yildirimla-cevrimici-soylesi

Öykü:

"Hasat" - Fahri Alpyürür: http://cercisanat.com/dergi/5/hasat
"Direniş" - Servet Karaaslan: http://cercisanat.com/dergi/5/direnis-1
"Kaya Kartalı" - Emine Aydoğdu: http://cercisanat.com/dergi/5/kaya-kartali
"Ya Gözlerim Konuşursa" - Nilgün Admeş: http://cercisanat.com/dergi/5/ya-gozlerim-konusursa


Şiir:

"Ekin" - Talita Yaltırık: http://cercisanat.com/dergi/5/ekin
"Bir" - Ali Kırkar: http://cercisanat.com/dergi/5/bir
"Dokunmaya Ağıt" - Doğa Çam: http://cercisanat.com/dergi/5/dokunmaya-agit
"Karsız" - Erkan Karakiraz: http://cercisanat.com/dergi/5/karsiz
Çerçi Sanat'ın 4. sayısı çıktı, hem de "tiyatro özel" dosyasıyla. Her yeni sayıdaki gibi yine büyük bir heyecan yaşıyoruz.

Modern tiyatrodan tiyatro yazımı ve yayınına, kukla tiyatrosu ve radyo tiyatrosu gibi geleneksel tiyatrolardan pantomime kadar epey zengin bir içerik sizi bekliyor. İncelemelerimiz, öykülerimiz ve şiirlerimiz de var elbette.

Bu sayıda "Yok Hücre" adlı öyküm yayınlandı. Değişik bir kurgusu olduğu için ipucu vermiyorum. Buradan okuyabilirsiniz. http://cercisanat.com/dergi/4/yok-hucre

Ayrıca çorbada benim de tuzum bulunsun diyerek tiyatroya dair bir yazı yazdım. Geçen sayıda "Beyaz Yaka Dili incelememi tamamlayıcı olsun istedim. (Aksilik olmazsa bu yönde yazılara devam edeceğim.) "Tiyatro Beyaz Yakalılar İçin Neden Önemli" yazımı da buradan okuyabilirsiniz: http://cercisanat.com/dergi/4/tiyatro-beyaz-yakalilar-icin-neden-onemli

Bu kadar güzel yazıyı birbirinden ayırmak olmaz ama bu sayıdan iki örnek vermeden edemeyeceğim.

Birincisi, "Editörden" yazımız. Gündeme ve iktidar-sanat ilişkisine dair leziz bir metin okumak isteyenler buraya: http://cercisanat.com/dergi/4

İkincisi, hemen her sayımızda her vermeye çalıştığımız gibi Kürtçe şiir çevirisi sizi bekliyor: http://cercisanat.com/dergi/4/nasname-kimlik

Bayram seyran demeden yayında olan Çerçi Sanat, tatildeyseniz plajda, akraba gezmesindeyseniz salonda okunabilir. Kaçırmayın derim.
Roman Kahramanları 19. Sayı yayında!

İnsan her yazdığı yazıya heyecanlanır ama bu seferki yazıda farklı bir heyecan yaşadım. D. H. Lawrence hakkında bir karakteri irdelemem istendiğinde eserlerine baktım ve dört tane seyahatname gördüm. Bunlar kurgusal değildi ama yazarın kendine dair ipuçları bulacağımı tahmin ettim. Gerçekten de öyle oldu.

Lawrence seyahatnamelerini yolculukta okuyacak kadar şanslı olduğumu yazmıştım. Daha önce Azra Erhat'ın Mavi Yolculuk ve Mavi Anadolu, Mina Urgan'ın Bir Dinozorun Gezileri gibi kitaplarını okuyup gayet keyif almıştım. Ama Lawrence bambaşka bir deneyim yaşattı. Gördüğüm veya görmek istediğim yerleri anlatmakla kalmıyor, her bir gözlemini büyük bir dil ustalığıyla aktarıyor. Hem seyahat edilen yerleri gezmiş kadar oldum hem de büyük bir edebiyat zevki tattım.

Bütün bunlardan yola çıkarak Lawrence'ın kendini anlatımından onu bu roman kahramanı gibi tanımaya ve yazımda da tanıtmaya çalıştım. Umarım keyifle okursunuz. Çünkü ben gerçekten keyifle yazdım.

Roman Kahramanları'nın 19. sayısında D. H. Lawrence hakkında ve başka konularda kaliteli yazılar okuyabilirsiniz.
En son Aralık ayında 2. sayısını okuma şansı elde ettiğimiz Çerçi Sanat, 3. sayısıyla tekrar bizlerle. (Gündemi de kendine katan editörden yazımızla yayındayız: http://cercisanat.com/dergi/3)

Bu yazıda daha önceki sayıdan tanıdığımız yazar ve ilüstratör arkadaşlarımızla birlikte yepyeni isimlerle de tanışma fırsatı elde edeceğiz.

Ayrıca Günebakan'da Faruk Duman bizlerle. Röpotajını okumak isterseniz buraya bekleriz: http://cercisanat.com/dergi/3/faruk-duman-ile-soylesi

Bu sayıda, iki yazımla dergiye katkıda bulundum:

Birincisi, Günebakan konuğumuz Faruk Duman için yazdığım deneme: "Ve Ceren, Hüzünle Kaybolur..."

İkincisi, epey içeriden yazdığım bir deneme: "Beyaz Yakalının Sessiz Çığlığı: Ofis Dili". (Yeri gelmişken bu yazı, başta ele aldığı beyaz yakalı emekçiler olmak üzere hayatta kalabilmek için çalışmak zorunda olan tüm emekçilere gelsin.)

Keyifle okuyacağınız bir sayı olduğunu umuyoruz. Siz yazılarımızı okurken biz de yeni sayı hazırlıklarına başladık bile!
Bugün Hulki Aktunç'un doğum günü. Aramızdan 29 Haziran 2011 yılında ayrılmış olsa da anıları ve eserleri hâlâ bizimle. İyi ki doğdu!

Edebiyatımızda iz bırakmış her yazarın bizde yeri ayrı ama onları bizzat tanıdıysanız ayrılışları çok daha derin iz bırakıyor. (Bilge Karasu ben onu tanımadan çok önce vefat etti, tanısam çok daha üzülürdüm.) Leylâ Erbil ile tanıştım, eserleri kadar kişiliğinin de güzelliğini gördüm, daha çok sevdim, daha çok üzüldüm. Hulki Aktunç'un gönlümdeki yeri de öyle.

İlk olarak Galapera söyleşisinde gördüm Hulki Aktunç'u. Dünya tatlısı eşi Semra Aktunç da vardı. Hulki Aktunç yerinde duramayan, kıpır kıpır bir insandı. Söyleşisi bir tiyatro oyunu atmosferinde geçmişti. Kendini akıcılıkla ve akıllıca ifade etmiş, sorulan sorulara çok şık cevaplar vermişti.

Söyleşiden sonra eserlerini okumaya başladım. Hepsini bir kerede bitirmeye kıyamadım, o yüzden hepsini okumuş değilim. (Edebi yorumlar başka yazılarıma kalsın.) Erotologya'yı okuduğumda pek çok konuda hemfikir olduğumuzu görüp "işte bu" dediğim yerler olduğunu hatırlıyorum. Son İki Eylül'ü dalgalı bir feribot yolculuğunda okumuştum. Denizde yolculuktan korktuğum halde, yolculuğun sonuna geldiğimi ancak kitap bittiğinde anlamıştım.

Yazmaya yeni başlayanların kendine en sık sorduğu sorulardan biri şudur: "Ne yazacağım?" Hulki Aktunç şiirinde geçen bir çift dizeye değinmiş, "Yan yana gelmemiş sözcükler var," demişti. Ne zaman tıkansam, aklıma hep o cümlesi gelir.

Hulki Aktunç, verdiği cesaretle ve yetkin eserleriyle hep aramızda!

Not: Okumak isteyenlere, Çerçi Sanat blogda Hulki Aktunç'un eserlerinin ağırlıkta olduğu bir yazı da var:

http://cercisanat.blogspot.com/2014/01/iyi-ki-dogdun-hulki-aktunc.html



Çerçi Sanat'ın ikinci sayısı epeydir yayında. 3. sayısının hazırlıkları sürüyor. Yepyeni yazılarla okuyucuyla buluşmak üzere olmanın heyecanı hissediliyor.

Dergi mutfağında yer almanın yanı sıra öykü ve denemelerimle de katkıda bulunmaya çalışıyorum. İlk sayıda "Baskı" adlı öykümün yayınlandığından bahsetmiştim. Hem de Yunus Kocatepe'nin özel çizimiyle.

İkinci sayıda reklam diliyle ilgili "Bu Yazı Satılıktır" denemem yayınlandı. Biraz deneyimlerimden, biraz 99 francs filminden, biraz da John Berger ve Roland Bartes'tan ilham aldım. Umutsuz bir yazı olduysa affola...

Yaşasın e-dergi


E-derginin ayrı bir heyecanı, güzelliği var. Çerçi Blog'da bununla ilgili bir yazı yayınlandı hatta. Maliyet, erişim, muhafaza etme ve çeşitlilik avantajlarının yanı sıra ben de bir madde eklemek istiyorum:

5. Doğa dostu olması: Çerçi Sanat'ın yayınlanma sürecinde hiçbir ağaca zarar gelmiyor! Bilgisayarınızdan, tabletinizden ve telefonunuzdan gönül ferahlığıyla okuyabilirsiniz.

Bu arada müjdemi vereyim: Yakın zamanda Çerçi Sanat'ı okumak için internete de ihtiyacınız olmayacak. Çünkü dosya olarak indirebileceksiniz!

İyi okumalar...

Resimli internet edebiyat dergisi MaviMelek (http://www.mavimelek.com/), artık İngilizce olarak da okunabilecek. İşte duyuru metni:

Welcome to MaviMelek English Pages!
Pages you are about to read are an anthology of works that were previously published in MaviMelek. The more our translator contributers are, the more works in the anthology will be. In due course, our anthology will be broadened to include other languages else than English.Our aim is to spread our blueness to all parts of lands and seas that our angel's wings can ever reach. In a global world that limits have vanished, we know that being an online magazine passes through a multilingual form of communication. While our stories, poems and blueness shine, our biggest wish is to convey new voices to lovers of literature in other languages else than Turkish.Illustrated online lit-e-rature magazine MaviMelek, in these terms, is open to every kind of suggestions and contributions. Let us raise our voices together...

MaviMelek İngilizce Sayfalar'a hoş geldiniz!
Okuduğunuz sayfalar, MaviMelek'te daha önce yayınlanmış eserlerin bir seçkisidir. Çevirmen katılımcılarımız arttıkça, seçki sayımızı da artırmayı planladığımız bu çalışma, zaman içinde İngilizce'den başka dilleri de kapsayarak genişleyecektir. Amacımız; meleğimizin kanatlarının erişebildiği tüm kara ve deniz parçalarına maviliğimizi bulaştırmak. Sınırların kalktığı küresel bir dünyada, online bir dergi olmanın çok dilli bir iletişim biçiminden geçtiğini biliyoruz. Öykülerimiz, şiirlerimiz ve maviliğimiz ışık saçarken, Türkçe dışındaki farklı dillerdeki edebiyat severlere de yeni sesler ulaştırmak en büyük isteğimiz. Online resimli e-debiyat dergisi MaviMelek, bu anlamda her türlü öneriye ve katılıma açıktır. Gelin sesimizi birlikte çoğaltalım...

http://www.mavimelek.com/mavimelek_english_pages.htm

Bu sene boş vaktimi daha da boş geçirmemek adına Tüyap’ta düzenlenen 27. Kitap Fuarı’nda katılabileceğim kadar söyleşiye katılmaya ahdettim. Bu yılki fuarın konusu “1968: Kırk Önce Kırk Yıl Sonra” idi. Bu konudaki bilgimin kıtlığını giderebilmek ve cehaletimi biraz giderebilmek için programdan beğendiğim söyleşileri işaretledim. Etrafımdakilerin beni manyak olarak nitelendirmesine rağmen, Anadolu yakasının bir ucundan Avrupa yakasının diğer ucuna, dokuz günlük fuarın beş gününe, toplamda on altı söyleşiye katıldım. (Bunu bilgiye, daha doğrusu öğrenmeye olan açlığımla açıklayabilirim. Öyle ki fiziksel açlığa tahammülü olmayan ben, birkaç poğaçanın yarattığı tokluk hissiyle söyleşiden söyleşiye koşabiliyordum. Hiç pişman değilim. (Ayrıca aldığım kitap sayısını bu sefer en az düzeyde tutarak bu çetin irade sınavını da geçmiş oldum.)

Felsefe, politika, müzik, sinema, tiyatro ve fotoğrafçılık gibi pek çok alanda yapılan konuşmalar, benim bundan sonra okumak istediğim kitaplar ve ilgilenmek istediğim konulara epey yön verdi. Hatta Cuma akşamı eve döndüğümde kitaplığımda reform yaptım desem yeridir. Pazar, Pazartesi, Çarşamba, Perşembe ve Cuma günleri fuara geldim. Cuma haricindeki günlerde katılımlarımı tek başıma gerçekleştirdim. Tek tek nelere katıldığımı anlatmak yerine beni en çok etkileyenlere ağırlık vermeyi tercih edeceğim.

Pazar günkü “Avrupa’da 1968 Hareketi” adlı Tarıq Ali söyleşisi, katılımın gördüklerimin arasında en fazla olduğu ve şahsen de en fazla feyz aldıklarımdan oldu. Tarıq Ali, ağırlıklı olarak savaş karşıtı yönüyle, politikaya tarafsız sayılabilecek bakışıyla ve din hakkındaki görüşleriyle bir nevi benim zihnimdekileri dillendirdi. (Nelerden bahsettiği ayrı bir yazı konusu olabilir.) Konuşmasını İngilizce yaptı. İyi ki kulaklık almamışım. Kulaklıklar iade edilirken, beş dakika sonra başlayacak yeni söyleşiden önce, yayınevinin standına koşup kitap alarak Tarıq Ali’ye imzalatmayı başardım. Söyleşisinde özetlediklerinin bir bütünü olan bu kitap “Sokak Savaşı Yılları”.

Pazartesi günkü söyleşiler arasında “Kadın Sorununun Neresindeyiz?” adlı Server Tanilli söyleşisi çok iyiydi. Sorunun çözüm noktasından epey uzakta olduğumuz konuşulurken Server Tanilli belirttiği üzere kadınlara söz verdi. Yaşının getirdiği bazı fiziksel olumsuzluklara rağmen davasını hararetle sürdürmesi beni etkiledi. Zaten söyleşide kendisini bilim insanı değil de daha çok dava insanı olarak gördüm. Kadınlar hakkında o kadar gelişme sağlanmışken ilerlemek yerine gerilemeye başlanmasını içine sindiremiyordu. Gerek politik gerekse toplumsal açıdan, kadınların eşitlik için mücadele etmesi gerektiğini vurguladı.

Söyleşilerden aldığım tatmin açısından Nirvana’ya ulaştığım gün Perşembe günüydü kesinlikle. En çok da Afşar Timuçin’in “Felsefeden Estetiğe” söyleşisine katılmak istiyordum. 11.30’da bindiğim otobüs ancak 1’i geçerken Taksim’e ulaşabildiğinde 2’deki söyleşiyi kaçıracağım diye parmaklarımı yemek üzereydim. Servis 13.30’da hareket ettiğinde birileri iç sesimi hoparlöre bağlasa çok eğlenirdi herhalde: “Haydi şoför amca, haydi, daha hızlı. Kestirme olan yoldan git. Trafik, n’olur tıkanma. Hay ben bu kavşağın…” Ve neredeyse mucize denebilecek bir sürede fuar yerine ulaştık. Bağırma ve koşmaya programlanmış vahşi çocuk sürüleri arasından 2’yi tam 10 dakika geçe söyleşinin yapıldığı salona daldım.

Afşar Timuçin’i sanırım kitap kapaklarının ciddiyetinden dolayı katı bir felsefeci olarak gözümde canlandırmıştım. Konuşan ton ton adamı görünce afalladım birkaç saniye. Öncelikle felsefeden estetiğe geçiş, daha doğrusu estetiğin felsefeden ayrılması sürecini anlattı. Az çok üniversitede okurken bildiğim şeylerdi. (10 dakika konusunda içim ferahlamıştı.) Bunları anlatmama gerek yok. Ama felsefe konusunda hemfikir olduğum noktaları belirtmek isterim.

Eskiden diğer bilimlerin/disiplinlerin felsefeden ayrı olmadığı düşünülürdü. Eski Yunan’daki felsefeciler felsefe eğitiminin yanında astronomi, tarih vb birçok dalda da eğitim alırlardı. Zaman geçtikçe bunlar birbirinden koparıldı. Felsefe tek başına, diğer alanlardan soyut bir hal aldı. Felsefe okurken zorunlu matematik ve bilim dersleri ve bunlar dışında serbest seçmelilerde tarih, dil, edebiyat, güzel sanatlar ve spordan pek çok ders almamın ne kadar isabetli olduğunu bir kez daha fark ettim. Ama analitik felsefe ağırlıklı bir eğitim aldığım için felsefe, onunla benim gibi haşır neşir olmayan insanlar için soyut kalmaya mahkûm oldu.

Söyleşinin sonunda da felsefe mezunu olduğumu ve bundan memnuniyetimi belirterek felsefeyi insanlarla nasıl kaynaştırabileceğimizi, felsefecilerin dünya dışı varlıklar olmadığını nasıl anlatabileceğimizi sordum. “Anlatamayız,” dedi. Daha yakın zamanda doçent bir arkadaşının Kant üstüne yazdığı yazıdan bir cümle okumuş ve anlamamış. “Biz anlayamazsak başkaları hiç anlamaz. Anlaşılır ve günlük bir dille yazmalıyız,” diyor. Kesinlikle katılıyorum. Zaten felsefe fazladan bir anlama çabası, beyin egzersizi gerektiriyor, bir de bunu kelimelerle zorlaştırmaya ne gerek var?

Afşar Timuçin felsefenin tarafsız olması gerektiğini düşünüyor ve politik görüşün felsefe dışında bırakılmasını savunuyor. Bence de felsefe hiçbir ideolojinin altında kalmamalı. Ama özellikle lise felsefe kitaplarına bakıldığında felsefenin çok farklı yerlerde olduğu ve iktidardaki fikirlerin bir yansıması olduğu görülebilir. Bir de en son bıraktığımda felsefi akımların özellikleri madde madde alt alta sıralanmıştı, felsefi bir katliam şeklinde. (Bu da “Niye lisede felsefe öğretmeni olmak istemiyorsun?” diye soranlara cevap olsun.)

Ne kadar “Batı” demenin yanlış olduğunu savunsa ve Doğu-Batı sınırının yusyuvarlak bir dünyada nereden başladığının belirlenemeyeceğini belirtse de, uzmanlık alanını akademik alanda bahsedildiği şekliyle “Batı Felsefesi” şeklinde söylemek durumunda kaldı. (Ben de öyle sürdüreceğim.) Zamanında Doğu Felsefesi hakkında ders verilmesi istenmiş, başta reddetmiş, ama sonra ısrarlar sonucu o konuda kitaplar okuyarak kendisinin pek de tatmin olmadığı bir şekilde Doğu Felsefesi anlatmış. Doğu Felsefe’nin tam bir felsefe olmadığı görüşüne katılmadım. Batı’da ortaçağ yaşanırken Doğu şaşaalı klasik dönemini yaşıyordu. Batı’daki felsefi ve bilimsel pek çok gelişme o dönemde Doğu’da gerçekleşmişti. Ama bu konu da bu yazının masadını aşar. Yaşanan kriz beni adım adım felsefede yüksek öğrenimine taşırsa, belki de çok daha ayrıntılı bir araştırmanın sonucunu aktarabilirim ileride.

Afşar Timuçin bazen bir çarşıda-pazarda yürürken etraftaki bütün insanların felsefeyle ilgilendiğini düşlermiş. “Bizimkisi de böyle bir hayal işte,” diyor. Ne güzel olurdu… Sırf felsefe de demeyelim, en başta dediğim “bilgi/öğrenme açlığı”na herkes sahip olsa mesela… Şöyle bir bakındım etrafıma. Katılımlar daha fazla olabilirdi. Ama neredeyse İstanbul’un dışı olan bu yere bu kadar insanın gelmiş olması bile sevindirici aslında.

En son katıldığım söyleşi Cuma günkü “68’in 40. yılında Che Guevara”ydı. Frolian Gonzalez Küba’da Che konusunda birçok araştırma yapmış ve kitaplar yayımlamış. İspanyolca konuşmasına rağmen dedikleri çevrilene kadar neyden bahsettiği az çok anlaşılıyordu. Dinleyiciler arasındaki 68’li bir amca bastonu elinde, hararetli hararetli sorusunu sordu, sonunda da İspanyolca sloganını attı. Heyecanını hâlâ ilk günkü gibi taşıdığını kendi de söyledi. Biraz daha genç olsa bastonunu atıp devrime koşacak. Tarıq Ali’den sonra en geniş katılımlı söyleşi de buydu ve diğerlerine oranla gençler (özellikle liseliler) daha fazlaydı.

Gençler deyince, benim neslimden böyle söyleşilere çıkıp bir saatliğine de olsa insanları aydınlatma çabasıyla fikirlerinden bahsedecek birileri olacak mı diye merak ettim. Yoksa bu insanlar buraya geldikleriyle, sonra da yaşlanıp ardından da dünyadan göçtükleriyle mi kalacaklar? Umarım öyle olmaz…