Deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Resimdeki halim henüz başına geleceklerden habersiz. Dondurmayı acı zannedecek kadar saf. Büyüyünce kendine yetmeyi bilecek ama sosyalleşmeyi büyük ölçüde beceremeyecek. Üç buçuk yaşında okuma yazmayı öğrendikten sonra "Büyüyünce ne olacaksın?" sorusuna cevabı hep aynı olacak: Yazar. Her gün sabah saat altı-yedide kalkacak kadar Alman ruhlu, anaokulunda yaşıtları öğle uykusu uyurken en sevdiği oyuncak Lego ile oynayacak kadar marjinal!?. Gittikçe grileşen bir dünyada renklerini korumaya çalışacak.

Çocukluğumda oyun uydurmayı çok severdim. Hangi çocuk sevmez gerçi? Öğretmencilik, doktorculuk... Onlardan da oynadım; öğretmen de doktor da hep ben olmak istedim, arkadaşlarımı bezdirdim. Kendi uydurduğum oyunlara şöyle bir bakalım.

Haremcilik


Yaş beş. Manukyancılık da diyebileceğim bu oyunun o sırada belli bir adı yoktu. Kapalı kapılar ardında bütün kız bebekleri yan yana dizip sırayla çılgın beraberlikler yaratıyordum. Beş yaşındaki çocuğun aklından ne geçebilir ki demeyin geçiyor. (Yok artık da demeyin çünkü daha sonra bu oyunu üç dört arkadaşımın daha oynadığını öğrendim.) Annem içeri girince sakin sakin çay kahve saati düzenleyen bebekler.

Köpekbalığından kaçış


Bu da kardeşime uydurduğum bir oyun, o da gayet hatırlıyor. Anneanne evindeki beton yorgan, sabah biz kalktıktan sonra rulo haline getirilip salonun bir köşesine kaldırılırdı. İlk nasıl aklıma geldiğini hatırlamıyorum. El kadar çocuğa okyanusun ortasında köpekbalıklarının arasında kayığımızla kaldığımızı uydurmuştum. Biz çırpındıkça yorgan açılıyor ve "parçalanan kayıktan" düşüp köpekbalıklarına yem olmamak için birbirimizi sıkı sıkı tutuyorduk. Sonra ben büyüyüp ergenliğe girdim ama oyunun tadı kardeşimin damağında kaldı. Selam olsun kendisine.

(Daha sonra Momo okuduğumda şu sahneyi görüp yine akla gelmeyecek bir şey olmadığını fark etttim: https://www.youtube.com/v/Jd0DbnHHOHs?start=1064&end=1299)

Patronculuk


Biraz daha büyük yaşlar, onlu yaşlarda muhtemelen. İş hayatına girmeden kapitalizmi kurmuşum, şimdi fark ediyorum. O sıralarda çocukluğumuz bahçede, sokakta oynayarak geçiyordu. Apartmanın çocuklarını kafalayıp sistemime dahil etmiştim. Doğa katliamı, serbest piyasa, sömürü, bankacılık, her şey vardı. Bahçedeki çiçeklerin yapraklarını boyutlarına göre banknot yapıyorduk, akşamsefası tohumları galiba bozuk paraydı. Çiçekler de muhtemelen ürünler. Ama girişimci bir patrondum. Yapraklara tohum sarıp çamın iğne yaprağıyla tutturarak ürün yaratıyordum.

Lost'a lanet okutturan ütopyam


Yaş on altı. Anlatsam, Lost önce benim aklıma geldi desem kimse inanmaz. İlk değil ama en uzun ve en derli toplu roman denemem (o yaşın kafasıyla): Bir Başka Dünya Bir de serde Backstreet Boys hayranlığı var. Karakterler hazır. Onlar beş kişi, benim temsilim, birkaç tane de diğerlerine hatun. Mekan da onların mekanı, Florida. (Devamını düşününce, İstanbul'u seçmemem isabetli olmuş.)

Nuh tufanı gibi şiddetli bir kasırgada şehrin tahliye edilmesi gerekiyor. Ama kasırganın yanına şiddetli bir deprem de ekleniyor. E okyanus kıyısı, ekleyin bir de tsunamiyi. Elemanlardan biri yaklaşan felaketten kaçmaktan ve izdihama yakalanmaktansa teknesiyle tsunaminin üstüne gitmeyi öneriyor. (Lost da daha mantıklı değil, lütfen.) Sonra küçücük teknede bir avuç insan fırtınaya yakalanıyor. Daha sonra gözlerini hiç bilmedikleri bir yerde gözlerini açıyorlar. Vahşi hayvanlar, kalıntılar falan. Normalde hasta olup adada iyileşen kız bile var. Daha fazla yazamayacağım, ağlamaklı oluyorum. (Benim sonu da kötü değildi üstelik.) Bunun bir de ikinci cilt şeklinde oldukça karanlık, distopik bir devamını yazdım. O da bir şeylere benzer çıkmasa bari.

Neyse, üzerinden on beş sene geçti romana girişmedim. Artık öykünün tadını alamadığımdan mı bu travmayı atlatamadığımdan mı... Hayal gücüm hep benimleydi, yolda şarkı dinlerken klipler çekerken, evin odalarında dolanıp zihnimde öyküler yazarken.

Peki, bunca şeyi neden yazdım ve içimdeki o yaratıcı çocuğa ne oldu?

Cevap vereyim: Yine bir pazartesi iş başı yapacak. Yine işler yetişmeyecek, yine müşteri sıkıştıracak, yine stres diz boyu olacak. Çocukluğumdaki patronculuğu bıraktım. Aslında Halil Cibran tarzı bir bırakıştı bu; kimseyi yönetme, kimse de seni yönetmesin. Fakat iş hayatında kazın ayağı öyle olmadı. Tanıdığım herkesin etiketi şirketlerin tepesinde; benimkiyse tenasül uzvundan yukarı çıkamadı. Ama iş hayatının benden istediği gibi gri olmamakla avutuyorum kendimi. Kendini işle tanımlayan, bizi darlayan o müşterilerin çoğu tatillerde muhtemelen duvarları seyrediyor.

Yukarıdaki soruya bir daha cevap vereyim: İçimdeki çocuk ölmedi, sadece saklanıyor. Momo'ya ve Michael Ende'ye selamlar...  (Bu yazıyı yazarken Mika'nın yeni albümünü görmem tesadüf olamaz!)

***

Ay hadi dayanamadım. Bu, yeni albümden.


Burada da içindeki çocuğu öldürmemiş bir aile var:

Her kitap okunacağı zamanı bekler ve bazı eserler her okunduğunda farklı bir tat verir. Kafka'nın Dönüşüm'ü daha önce de okuma listeme girdi ama bugün okuduğumda Gregor Samsa'yla birlikte böcek oldum, onunla birlikte kıvrandım. Başlıktaki sorumu yanıtlamak gerekirse, Dönüşüm iş hayatına atıldıktan sonra en az bir kez okunmalı.

Cem Yayınları'dan çıkan, Kâmuran Şipal'in çevirdiği Bütün Öyküler'e başladığımda başıma geleceklerden habersizdim. Sıra Dönüşüm'e geldiğinde bir kere daha okuyup hafızamı tazeleyeyim dedim. Bilindik etkileyici cümleleriyle başlayan öykü ikinci sayfasında beni tokatlamaya başladı. Hem de iş yola çıkmadan önceki zamanımda beş on sayfa kitap okumaya çalışırken.

"Sırtüstü kayarak eski durumunu aldı. 'Sabah erkenden bu yataktan kalkmalar yok mu?' diye düşündü, 'adamı büsbütün serseme çeviriyor. İnsan dediğin uykusunu alacak. Başka pazarlamacılar bir haremdeki kadınlar gibi yaşıyor tıpkı. Örneğin, müşterilerden aldığım siparişleri firmaya iletmek için, kaldığım otele öğle öncesi bir ara döneyim desem, bu beyleri henüz kahvaltı masasının başında görürüm. Ama sen gel de bizim patronun karşısında böyle davran; hemen kapı dışarı edilirsin. Ama kim bilir, belki kapı dışarı edilmek benim için hepsinden hayırlısı olurdu. Hani anne ve babam olmasa, çoktan bırakmaz değildim bu işi. Patronun önüne geçip dikilir, ne düşündüğümü bütün açıklığıyla yüzüne söylerdim. Diyeceklerimi işitmeyegörsün, kesin düşüp bayılırdı yere...' " (s. 76-77)

Öykünün 1915 yılında yayımlandığını düşünürsek, Kafka'yla aynı hisleri paylaştığıma mı sevinsem, yoksa o zamandan bu zamana iş hayatı namına hiçbir şey değişmediğine mi üzülsem bilemedim. Gregor Samsa'nın müdürü de pek iç açıcı konuşmuyor doğrusu: "Öyle ciddi bir şey olmasa bari. Öte yandan, biz iş adamları, maalesef mi diyeceksiniz artık, Allah'a şükür mü, hafif rahatsızlıkları çok vakit işimizi düşünerek düpedüz yadsımak zorundayız." (s. 81-82) Bizim ofis tam da yeniden grip döngüsüne girmişken... Yadsıyalım bakalım.

Prag'ın sözümona kasvetli ortamını gördükten sonra söyleyecek başka laflarım olabilir ama şimdilik aşırı yorum riskine girerek bu uzun öykü için çalışan insana ağıt, daha genel olarak da istemediği bir rutine kapılıp giden modern insana ağıt diyeceğim. Bütün saatlerimizi satarak daha mutlu bir yaşamı satın almayı umuyor, bunu fark ettikçe aslında her sabah birer böcek olarak uyanıyoruz ve hasta ruhlarımızla (tam da bu yazıyla yakın zamanda, mart sonunda göçüp giden) Gregor Samsa gibi gün be gün kurumamak için çırpınıyoruz.

***

Not: İnterneti kurcalarken şöyle bir şey buldum:


Bir de animasyon:



Dün her zaman yaptığım gibi sosyal medyadan haberleri takip ettim. Her seferinde etmez olaydım diyorum, her seferinde daha kötüsünü göremem diyorum ama olmuyor işte. Mersin'de Özgecan Aslan, 20 yaşında gencecik bir öğrenci, minibüste tek kalıyor, şoför onu kaçırıyor, kız direniyor, o direndiği için evrimleşmemiş bu herif onu bıçaklıyor, demirle işini sağlama alıyor, kendisi gibi iki tane az gelişmiş canlıyı da çağırıp cesedi yakarak, dereye atarak suçu ortadan kaldırmaya çalışıyor. Ama kan ve tırnak izleri yalan söylemiyor.

Söyleyeceklerimi ifade edebilmek için bir gün beklemem gerekti. Bu sırada çok da iyi yazılar yazıldı. Benim söyleyebileceklerimin hepsi söylendi dedim ama yine de bir şeyler yazmak, ses çıkarmak gerek.  Öncelikle okuyabildiğim yazıların bağlantılarını ekleyeyim, okumak isterseniz buyurun:

Metin Solmaz: http://uzuncorap.com/2015/02/14/ozgecani-yakarak-oldurmediler/

Kadının yeri ve aklımda kalanlar


Bir dergiye yazacağım yazı için talihli biçimde iki kitabı okuma şansı elde ettim. Olan biteni anlamak için bir kenara not edin: Fatmagül Berktay - Tarihin Cinsiyeti ve Nurdan Gürbilek - Kör Ayna, Kayıp Şark. Öncelikle şunu belirteyim. Hükümet şu anki şartlarda elbette baş sorumlu ama bu durumun sebebi değil sonucu olduğunu da gözden kaçırmamak gerek. Bahsettiğim kitapları gözden geçirirseniz de çok rahat fark edeceksiniz: Kadınlara layık görülen bu bakış açısı bu coğrafyanın topraklarına işlemiş. Kadını dört duvar arasına kapatmak ve toplumsal hayattan soyutlamak yeni değil. Erkeğe etken, kadına edilgen roller biçilmesi de öyle. (Edebiyat eserleri de hiç masum değil.)

Yazıda neler yazsam diye çok düşünmedim. Ama teorilere çok girmeyeceğim sanırım. Bunun yerine aklımda kalan anlara odaklanacağım. Çünkü geriye dönüp baktığımda, özellikle küçük yaşta yaşadıklarımı ifade edemediğim için öfkelendiğimi fark ediyorum. (Elbette her kadın yaşadıklarını anlatmak istemeyebilir, onları buna zorlamak da başka bir şiddet biçimi.)

Ne diyordum? Kadına şiddeti doğuran bu bakış açısı hep vardı. Annemin ilkokuldan liseye kadar yaptığı uyarılar hala kulağımda: "Bir erkekle dört duvar arasında kalırsan çığlık at" veya "Minibüste tek kalırsan dikkat et" vb. O zamanlar sinirlendiğimi ve tedirgin olduğumu hatırlıyorum. Şu an bir kızım yok ama Özgecan yaşında bir kardeşim var ve empati kurabiliyorum. (Kardeşimin saç teline zarar veren birini görsem ağzını burnunu da dağıtırım, o derece eminim.) Fakat hâlâ aynı soru kafamı kurcalıyor. Dikkat etmesi gereken neden hep biziz?

Kin tutan veya hafızası çok kuvvetli biri değilim. Ama gelin görün ki ilk tacizden itibaren birçok an aklımda yer etmiş. İlk tacizden başlayayım. 13-14 yaşımdayken sokağın başındaki bakkaldan öte beri aldım, apartmanın asansörünün önüne geri geldim. Peşimde bir adam, tanımıyorum ama apartmandan birinin misafiri sandım. "Hangi kata çıkacaksınız?" diye sordum. Adam arkamı avuçlayıp kaçıverdi. Evde annem ve rahmetli anneannem yüzümün kireç gibi rengini fark ederek "Bir şey mi oldu?" diye sordular. "Hiçbir şey" dedim. Oysa çok şey olmuştu. O sırada yabancı bir erkeğe asla güvenmemem gerektiği zihnime kodlanmıştı. Asansörde sıkıştırmadığı için şükretmiştim. Bugün olsa hayatında hiç duymadığı küfürleri işitebilirdi.

Hayatımın o döneminde bedenim kadın bedeninin ilk sinyallerini verdiği için daha fazla mı dikkat çekiyordum yoksa yeni yeni farkına vardığım için mi olan biten dikkatimi çekiyordu emin değilim. Hatırladığım olaylardan biri de Devlet Parasız Yatılı Sınavı'nda yaşandı. Bir öğretmen silgimdeki harfleri kullanarak sadece bana kopya vermeye çalışıyordu. İnat ettim, bursa gerçekten ihtiyacı olan birinin hakkını yememek ve herife prim vermemek adına mahsus yanlış seçeneği işaretledim. "Belki de iyi niyetliydi" diyen olabilir. Ön sırada o kadar öğrenci varken ve o günlerde her giydiğimde laf yediğim kedili tişört varken beni ikna edememişti.

Röntgenci vakasına da değineyim. Bizim muhitte apartmanların kocaman bahçeleri ve dolayısıyla apartmanlar arasında epey geniş bir mesafe vardır. Karşıdaki apartmanda birini net bir şekilde görebilmeniz için dürbününüz olması gerekir. Kadınların sürekli kapatılmak istendiği "evin içi"nde, kendi odamda üstümü başımı değiştiriyorum doğal olarak. Lise yılları. Odamın içine sürekli bir ışık yansıyıp duruyordu. Bir, iki, üç... Işığı gözlemlemeye başladım. Hep aynı pencereden geliyordu. Durumu anladım. Panjurları kapatmayı öğrendim. Evdekilere anlatmadım. Bir gün babamla bahçede arabaya binerken başımı kaldırıp baktım. Pencereden aşağı, bana bakıyordu herif. Yalnız gelip geçici tacizler arasında en ürkütücüsü buydu. Adam benden çok büyük değildi, eğitim düzeyi de muhtemelen düşük değildi ve donuk bakışları vardı. Dexter dizisinde görülecek cinsten. MaviMelek için bir öykü yazmıştım ama şimdi düşününce onun bu yönünü es geçmişim. "Ergen hezeyanı, her şeyi üstüne alıyor" diyebilecekler için gelsin: Annem apartman gününde bir komşumuzun anlattığını aktardı. "Karşı apartmanda bir röngtenci bizim apartmandan birini röntgenliyor." Bu tuhaf, muhtemelen sosyopat kişinin aramızda dolaşıyor olması ve birine zarar verme ihtimali korkunç. Zamanında şikayet etmemekten pişmanlık duyduğum bir olaydır.

Minibüste bir olay olmaması imkansız zaten. Tek kaldığımda soğuk terler döktüğüm anlar hariç güpegündüz yanıma oturanların süzülen ellerini de unutamıyorum. En çok aklımda kalan polis üniformalı adam olmuş. Erkekler yanıma oturduğunda hemen çantamı bariyer olarak kullanmayı öğrendim. Biraz "kartlaşınca" ve makbul kilonun üstüne çıkınca tacizler de azaldı gibi ama belki de savuşturmayı öğrendim. Zira nefes alan her dişi (insan ve hayvan) risk altında.

Laf lafı açıyor. Toplu taşıma araçlarında oturmak yine bir lütuf. Ayakta kalınca, hele de biraz "rahat" görünümlü biriyseniz dayayan dayayana. İstanbul kalabalık bir şehir olduğu için savunma da hazır: "Yer mi var?" Var ağzına sıçtığım, istesen var. Organını Lego gibi yerleştirmek zorunda değilsin. Üç dört sene önce, o sırada çalıştığım ofisteki bir erkek arkadaşla metrobüse binmiştik. Yanımda bir adam konumunu belirledi ve nefes alış verişleri değişmeye başladı. Kımıldayacak yer yok (savunma hazır), o yüzden pis pis bakmakla yetindim. Adam aynen devam edince yüksek sesle oflayıp pofladım. Bu sırada yanımdaki arkadaş da hala olayın farkında değil. En sonunda yerimi değiştirdim. Tacizci rahatsız oldu, bana şikayet edercesine baktı. "Boşalmama engel oldun" diye laf edecekti neredeyse.

Yazı bittikten sonra da aklıma eski şeyler üşüşmeye devam ediyor. Liseli üç arkadaş bir cumartesi saat öğleden önce 11 civarı sahilde yürüyorduk. Yani görünürde beyefendilerin "tahrik" olarak adlandırabilecekleri hiçbir şey yok. İki tane şuursuz peşimize takıldı, belli bir mesafeden takip etmeye başladı. Biz yürüyoruz, onlar yürüyor; biz karşıdan karşıya geçiyoruz onlar da karşıdan karşıya geçiyor. Geliyorlar mı diye arkamıza bakıyoruz, aranıyoruz zannediyorlar. Epey yol kat ettikten sonra baktık kurtulamayacağız kıyıda balıkçı bir amcaya rastladık. Onun da nesine güvendik, hatırlamıyorum. Adamın yanına oturduk, birimiz telefonla polisi arıyor gibi yaptı. Adam da şüphelenip "Bir durum mu var?" diye sordu. Biz de "Şu tipler bizi takip ediyor" deyip gösterdik. "Siz yolunuza devam edin, ben arkadan bakacağım" dedi. Cidden de öyle yaptı. Ara bir yoldan Bağdat Caddesi'ne çıktığımızda ayakkabılarımın vurduğunu ve bileğimin arkasının kan içinde olduğunu gördüm. Ama güvenli bir yere çıkana kadar zerre acı hissetmemiştim.

Araba, korna ve selektör de bir kadın da çok rahat olumsuz çağrışım yapabiliyor. (Bu konuda o kadar travmam var ki nasıl üçüncü eklemeye kaldı şaşırdım.) Daha küçük yaşta evimin sokağının köşesinde okuldan bir arkadaşımla öylesine duruyoruz. Yaz sıcağı, ikimizde de mini şort var. Lüks siyah bir araba yavaşladı. Kornadan emin değilim. İçinde Hayalet Avcıları'ndaki balçık tipli, orta yaşlı bir adam vardı. Şoför koltuğundan yana doğru sarkıp "Gelmiyor musunuz?" bakışı attığını hatırlıyorum. Üç dört yıl önce Bostancı sahile inen yolun başında bir arkadaşımı beklerken bir adamın göz hapsine alındım. Bir o yana bir bu yana giderek benim adeta "müşteri alıp almadığımı" kontrol etti. Telefon elimde, bir süre adamın göz hapsinden kurtulmaya çalıştım. Çok fazla kıllandığımı görünce ortadan kayboldu. Selektör konusundaki rekor ise Beşiktaş'taki Yıldız Üniversitesi durağında kırıldı. Üniversitenin son yılında bir şirkette stajyer olarak çalışıyordum. Servis geç kalktığı için otobüs durağından otobüsle eve direkt gitmeyi tercih ediyordum kimi zaman. O günlerden birinde (saat en geç 6) durakta tek başıma beklerken kaç kere selektör yapıldığını hatırlamıyorum. Selektörden nefret ettim. Daha araba kullanmadan tiksinmem ise başka bir olaydan kaynaklanıyor. Otobüsün sağında, orta kapının hemen arkasındaki koltukta oturuyordum. Bir minibüs şoförü aracını tam oturduğum yere doğru kırıp ani fren yaptı. İrkilerek baktığımda iğrenç bir şekilde keyifle sırıtan bir herif gördüm.

Sadece İstanbul'u anlattım ama başka illerde tatiller de azap olabiliyor. Felsefe öğrencileri kongresi için gittiğimiz İzmir'de kalabalık bir grupla Kordon'da yürürken laf yemiştik. Geçen yaz da bir arkadaşımla Antalya'ya gittiğimizde peşimize 4-5 er takılmıştı. 30 Ağustos kutlaması için hepimiz Antalya Arkeoloji müzesine gittiğimiz için kurtulamamıştık. Net hatırlayamadığım bel altı laflar ata ata yürümüşlerdi. Bir ara yanımızdan ters yönde köpekli bir kadın daha geçti, ona da laf attılar. Kadınla birbirimize "Seni anlıyorum" bakışı attık.

Okul yılları


Üniversite yıllarında 559C'ye musallat olan adamı es geçmek olmaz. (Buradan itibaren anlatacaklarım sadece beni değil birkaç kişiyi bir arada etkiliyor.) Yazın bile yün ceket giyen bu yaşlı adam boyunun da kısalığının verdiği dezavantajla yukarıda bahsettiğim Lego konumunu bir türlü yakalayamıyordu. Dalga konusu olmuştu, bir süre sonra gözden kayboldu. Unutmadan, Rumelihisarüstü'nde Boğaziçi Üniversitesi'nin olması oralı yaşlı ve genç erkeklerin duraktaki bütün kızları domino taşı gibi sıradan ellemesi de nadir bir olay değildi. (Sonradan değiştiğini sanmıyorum.)

Anadolu lisesindeyken de düz duvara tırmanmanın ne olduğunu öğrendim. Anadolu lisesi nispeten dar gelirli bir semtteydi. Oranın sakinleriyle öğrenciler arasında bazen gelir durumundan kaynaklı kavgalar çıkardı. Lisedeki kızlar da muhtemelen gözlerinde "verici"ydi. Okulun yüksek düz duvarına tırmanan "kırmızı ceketlileri" hatırlıyorum. Hangi okul bilmiyorum ama üniformaları kırmızıydı ve çıktıkları anda okulun düz duvarına tırmanlaya başlıyorlardı. Duvar kenarında oturan kızlar birlik olup birbirini uyarıyordu.

Tepki vermediğim için hala sinir olduğum anlar var demiştim. Verdiğim tepkinin hala içimin yağlarını erittiği anlar da var. Anadolu lisesinin orta okul kısmında benimle aynı dönem okuyanlar hatırlayacaktır. O zaman benim şu anki yaşımda olan bir öğretmen Anadolu'nun bir kentinden İstanbul'da, bizim okula bir dönemliğine geçici olarak tarih ve coğrafya derslerine atanmıştı. (Adını soyadını hala çok net hatırlıyorum.) O yıllarda dörtlü bir arkadaş grubum vardı ve sıralarda birlikte otururduk. Bu öğretmenimsi bize takmıştı. Sürekli gelip bir şeyler anlatıyordu. İki arkadaş sinirli tepkiler veriyordu. Biz de diğer arkadaşla sinirden gülüyor ve aramızda dalga geçiyorduk. Adamın zihninde muhtemelen "yollu" olarak kodlandık. Sınav olurken yanıma gelip "Kardeşin nasıl?" diye sorması, okulun neresinde görse ağzını kulaklarına varan iğrenç sırıtmasıyla "Tuğçeeee" demesi...

Nasıl kurtulsam diye düşünürken aradığım altın fırsatı bana kendisi verdi. Dönem sonunda "Benim hakkımdaki fikirlerinizi bir kağıda yazın, notlarınızdan düşmeyeceğim" dedi. Nasıl da inek bir öğrenciyim ama notlar umurumda değil. Küçük bir kağıt parçası aldım. Ağzıma geleni söyledim. "Tuğçeee diye sırıtarak bana sesleniyorsunuz ya sinirden gülüyorum" cümlemi çok net hatırlıyorum. Bir iki cümle daha laf sokmuştum. (Ne demiş Ulrike Meinhof; "Üzgün olmaktansa öfkeli olmayı yeğlerim.") Adam yorumların anonim olacağını söylediği halde benim kağıdımı dört gözle bekliyordu. Ben de kağıdı inadına bantladım. Öğretmen küspesi, kağıdı elinde tuttu, bekletti ve bantlarını itinayla açarak yüzündeki o pis sırıtışıyla okumaya başladı. Harf harf, kelime kelime, sindire sindire okurken yüzündeki sırıtışın silinmesi ve tonlarca ağırlıktaki o iki üç cümlenin sonunda suratının beton gibi olması sözcüklerle anlatılır cinsten değil. Olayın sonrasında herif okuldan defoldu gitti, başka bir okulda başka öğrencilere musallat olmaya. Duydum ki evlenmiş; karısına hiç iyi davrandığını da düşünmüyorum. Dönem sonu notları hakkında daha sonra sınıfta konuşmuştuk. Herkesin tarih coğrafya notları birer not düşük gelmişti. Ama sanmayın ki herkes eleştiri yapmış. Sadece içine kapanık ben ve zaten kendine güvenli olan başka bir arkadaş. Ataerkilliğe ve iktidara ufak da olsa başkaldırdığım için hala memnunum.

Orta okuldan devam edeyim. Okul yıllarımda en üzücü olay benim başıma gelenlerden hiçbiri değildi. Bir gün dünyalar tatlısı edebiyat öğretmenimiz, Hediye hocamızın haberiyle sarsıldık. Ayrılmak istediği nişanlısı onu saçmalı tüfekle vurmuştu. Hastaneye kaldırılmış, hayatını değil ama sağ kolunu dirsekten kaybetmişti. Daha sonra okula geldi. Yüzü her şeye inat gülüyordu. Benim için Hediye hoca kimsenin bilmediği isimsiz kahramanlardan biridir.

Bunca şeyden sonra ne mi oldu? Yerleri ezecek gibi yürümeye ve sürekli sert bakışlar atmaya başladım. Yolda yürürken babam bile yanıma yaklaşamıyor, uzaktan onu tanıdığıma emin olana kadar. Bu saydıklarım Türkiye'de birçok kadının yaşadıkları yanında, mesela Hediye öğretmenin başına gelenlerin yanında belki "küçük" şeyler. Fakat bunları yapan bir adamın ertesi gün başka bir kadına "daha da kötüsünü" yapmayacağının garantisi yok. Ve itiraf edelim, hiçbirimizin böyle şeyler yaşamayacağına dair bir garantisi de yok.

14.02.2015 Fransız Kültür Merkezi önü

Nasıl anlayacağız?


Özgecan'ın veya diğer kadınların katillerinin profilleri sosyal medyada yayınlanıyor. Belki kaba tipler ama öyle uç noktalara gidecek gibi de durmuyorlar. Ne yazık ki gidiyorlar o noktalara. Bence sinyallerini de veriyorlar. Röntgenci çocuk toplum içinde hiç şüphe çekmeyebilirdi ama bir iki konuşmadan sonra o gözlerin onu ele vermeyeceğini sanmıyorum.

Kendini beğendirmek için "maçoluk" taslayan adamlar bir kere çöp. Arkadaş çevresinde beni etkilemek için gaza gelen birinin bilinçaltının dışarı saçıldığını hatırlıyorum. Muhabbet nereden geldiyse "Ağzına patlatırdım" gibi bir şey dedi. Kan beynime sıçradı. "Benim de elim armut toplamıyor, karşılığını verirdim" dedim. Yüzündeki şoku çok net hatırlıyorum. Bir kadın, hem başkaldırıyor hem de şiddeti ima ediyor. Nasıl olabilirdi?

Bir de maalesef silah taşımanın marifet sayılması da çok yaygın. Yerel bir gazetede kısa süreliğine çalışmıştım. Burası ilçeye özel bir telefon rehberi hazırlayacaktı ve ben de hiç alakam olmadığı halde satış elemanı olarak dahil oldum. Esnafa gidip işte şu kadar büyüklükte yerimiz var, yer almak ister misin falan diyordum. (Yalnız o on beş gün güzel semtler tanımam ve esnafın halini görmem açısından yararlı olmuştu.) Buradaki müdür işe almıştı beni. Ofise giderken durduk yere kardeşimden laf açtı. "Sonra ikiniz de bekarsınııız?" diye sordu. O sırada "Sana ne?" neden demediysem, evet dedim. Bir gün hiç alakam olmadığı halde görevimmiş gibi anlatarak beni arabayla Gebze'deki bir yerden alacak almaya götürdü. Yolda da anlattı durdu ailesini, kendisini. Beğendirme çabaları, tinerci çocukların yaptıkları, işte "silahımı çıkarıp vururdum" demeler falan filan. Daha sonra işe bir kız arkadaş daha aldı. Silahını çıkarıp ona "çekmeyece koyar mısın" demeler. Hemcinslerimden çok rica ediyorum, böyle adamlara prim vermeyin. Evrim sürecinde, dişilerin tercih etmediği erkeklerin soyu sopu kuruyor, aklınızdan çıkarmayın.

Rollere çok takanlardan da bence hayır gelmez. Kadın çalışamaz diyenler bir kenara. Ev işleri paylaşımı gibi belirgin örnekler de, daha az belirgin, daha sinsi örnekler de var. Kendi çevremden, beyaz yakalı ortamdan gelsin. Kadın çalışıyor, parasını kazanıyorsa ama erkek her şeyi sürekli ben karşılayacağım diyorsa, kadının elini hiçbir şeye sürdürmüyorsa ve paylaşıma yaklaşmıyorsa, hatta tepki veriyorsa da sıkıntı vardır. Bu da kadının emeğini, bireyselliğini yok saymaktır.

İğneyi kendimize de batıralım. Olayların büyük çoğunluğu erkeklerden kaynaklanıyor gibi duruyor ama kadınlarda da suç var. Heyecanlanmayın, giyim kuşam vb değil elbette. Reddedeceğiz; bu tavırları, bu adamları reddedeceğiz. Çocuk yetiştirilmesi de çok hassas bir konu. Elbette bu sadece kadınların görevi değil, hem anne hem babaların ufku açık çocuklar yetiştirmeleri mümkün ama ataerkil aile yapısının baskın olduğu kültürde kısır döngüyü anneler kıracak. 

Ayrıca acı olan bir başka husus da kadınların birbirine cinsel şiddet uygulaması. Erkeklerin kaybedecekleri koskocaman ataerkil bir krallıkları var. Ama ekmeklerine yağ süren hemcinslerimi hiç mi hiç anlamıyorum. Belki de "tamam" demeyi kendime yediremediğimdendir. Bu hususta hatırladığım bir olay da şu: En fazla orta okul yıllarımda bir yaz, bir dairede kadınların kendi aralarında düzenlediği (müftülüğün resmi kursu dışında) Kuran kursuna gidiyordum, diğer arkadaşlar gidiyor diye. Uzun elbisem vardı ve bağdaş kurmuştum. Oradaki yaşlı hocalardan biri geldi yüzüme pis pis sırıtarak eteğini kapat dedi ve ayağıyla kendince düzeltti. Tavrım çok netti: "Anne ben buraya gitmiyorum." Burada benim ailem gibi anlayışlı bir aile olması ve kişisel olarak da "elalem" lobisine takılmamak, yeni fikirlere açık olmak da önemli.

Ayrıca kadınlardan yana olup hemcinslerinden zarar gören ve zarar görme ihtimali olan erkekleri de yabana atmamak lazım. Onlara da saygı duyuyor ve sayılarının (zarar görmeden) artmasını diliyoruz.

"Amerika'da da oluyor!"


Tam da kadının kadına şiddeti demişken bir ablamız "Amerika'da da oluyor!" diye çamuru atıp kaçtı. En başta da demiştim bu coğrafyanın içine, erkeğine ve kadınına işlemiş leş bir bakış açısı var. Kadının yeri ayağınıza bulaşan çamurdan daha iyi değil neredeyse. Münferit kelimesinden yine nefret edeceğiz ama hepimiz biliyor ki ne Özgecan'ın başına gelenler ne de ardından yapılan "kaşınmıştır" tarzı açıklamalar münferit değil. Umut veren ayrıntılar da var. Özgecan'ın tabutunu kadınların taşıması mesela. Sevdiğin, canından bir parça gitmiş ve sadece erkekler yaklaşabiliyor, hem de bu sefer onun orada olmasına erkekler yol açmışken.

Bu arada Amerika'yı bilmem ama Avrupa'da öyle olmuyor. Adalet gerçekten adalet oralarda ve kadın yalnız kalmıyor. (Bizde şiddet görüp üstüne şikayette "aranmıştır" damgası yemek var.) Çok uzaklara gitmeyeceğim. Batıdaki komşularımızdan örnek vereyim. Selanik'e üç kere, Atina'ya iki kere gittim. Kız arkadaşımla da, kardeşimle de tek başıma da gittim. Laf atmak ve ellemek kısmını geçtim, manidar bakış bile fark etmedim. Öyle olunca ister istemez insanın hareketleri de gevşiyor, paranoyaklığı da azalıyor. Atina'yı tek başıma gezerken baktım, İngiliz bir kadın da tek, Japon bir kadın da. Sultanahmet'te on dilde bölük pörçük yediğim laflar, "Are you sex?" soruları geldi aklıma. Kardeşimin de dikkatini çekmiş bu durum. O da kendi kendine "Kimse kadınlara bir şey demiyor mu?" diye gözlem yapmış. Bulgaristan'da Varna'ya geçelim. Halk plajında üstsüz güneşlenen kadınların haddi hesabı yok. Bir kişi dönüp bakmıyordu, bir tek ben bakıyordum hayretle, etrafı gözlemleyerek. Ljubljana'da -12 derecede ıssız sokaklarda bir tane tekinsiz tip yok, yılbaşında şehrin en büyük meydanında taciz yok. Tehlikeli denilen İtalya bile Türkiye'den sonra insana koymuyor. 

Elbette "oralarda da oluyor", insanların adiliğinin sınırı ve sonu yok ama yasalar var ve kadına bakış açısı epey geniş bir açı, inanın. Küçüklükten beri birtakım vücut parçalarının mahrem olduğu beynine kazınan, bunlardan ve kadını ele geçirilmesi gereken bir paçavra olarak gören zihniyete inat "Batı'nın ahlaksızlığı"ndan yanayım bu açıdan.

Tabii bir de oradan gelen kadıncağızların zihninde taciz olayı kodlanmadığı için başına gelenler var. Buradaki erkeklere göre hepsi "yanıyor", hepsi "teşhirci". Sur dibinde tecavüze uğrayıp öldürülen kadın, Erasmus'a veya gezmeye gelip canını zor kurtaran kadınlar... Saymakla bitmez. Burada da yine gözüme çarpan bir olayı anlatayım. Taksim'e çok yakın, Erasmus öğrencileriyle kaynayan bir sokaktaydım. Bunca yabancıyı her gün art arta görmek normalde bir insan evladını biraz yontmalı ama yok. Önümden mini şortlu, muhtemelen Latin Amerikalı bir kadın yürüyordu. Esnaftan dükkanının dışına çıkmayan, gözüyle süzmeyen ve ardından konuşmayan kalmadı. (İleri gitmeye kalkan olsaydı kadını uyaracaktım.) Başkası adına utandım ama asıl utanması gerekenler, her zaman olduğu gibi utanmadı.

Çözüm yok mu? 


İdam deniyor, kadınlar silahlansın deniyor. İdam gelse gerçek suçlulara dokunmayacağını biliyoruz ki zaten şiddet, daha fazla şiddeti doğurur. Kadınlar silahlansın kısmı da sakat. Savunma amaçlı elbette yanımda bir şeyler (göz yaşartıcı sprey vb) taşıyacağım. Ne var ki ateşli silahlar konusunda panikle veya yanlış anlaşılmayla da başka şiddet şekilleri doğabilir. Herkesin hemfikir olduğu şey, zihniyetin değişmesi. Elbette zihniyet değişecek veya birileri topluma karışacak diye olay anında diğer yanağımı uzatamam, o adama dediğim gibi "elim armut toplamaz". Ama şiddete daha fazla şiddetle karşılık vermekten yana değilim. Kaldı ki bunun icabına bakması için devlet diye bir kavram ve onun bir sürü kuruluşu var ve bunların, bütün yükü kadınların üstüne atmadan silkinip kendine gelmeleri gerekiyor.

Kısa süreli bir çözüm de bence teknolojiden yararlanmak. Sosyal medya birçok yönden sinir bozsa da birçok açıdan işimize yarıyor ve yarayacak. Akıllı telefonlarla çekeceğimiz fotoğraflarla çok rahat ifşa yöntemini kullanabiliriz. Böylece hem elimizde kanıt olur hem de aynı insanlarla karşılaşacak hemcinslerimizi de uyarmış olabiliriz. Fakat en büyük çözüm bize dayatılmaya çalışanları reddetmek ve ait olarak görüldüğümüz odalarımızdan, evlerimizden inadına çıkmak ve toplumda yer almak. Kimsenin bize bunları yaşatmaya hakkı yok!

Bu yazıyı yazmayı epeydir düşünüyordum. Geçenlerde Mehmet Pişkin'in intihar öncesi videosuyla artık yazmam gerektiğine karar verdim. Dıştan birçoğumuza göre eli yüzü düzgün, belli bir geliri ve çevresi olan, iyi bir muhitte yaşayan biriydi Mehmet.

İçinde neler yaşadığını bilemeyiz tabii, sonuçta bu dünyayı terk etmeyi seçti. İntihardan bahsetmeyeceğim. Mehmet benden 6-7 yaş büyükmüş. Aynı nesil sayılabiliriz. Anlatmak istediğim, bizim neslin mutsuz olması ve bu mutsuzluğun kaynaklarından biri: yetersizlik hissi.

Görsel olarak Little Miss Sunshine (Küçük Gün Işığım) filminin karakterlerini seçtim. Filmi izleyenler bilir, tüm aile kaybedenlerden oluşmaktadır. Hepsi toplum nezdinde sorunlu tiplerdir. Ama ailenin ufaklığı Olive için birlikte yaptıkları bir yolculukta birlikte vakit geçirme fırsatı bulurlar ve bütün kusurlarıyla birlikte yaşamaktan mutlu olduklarını anlarlar. Ama gerçek hayat maalesef böyle değil. Birçok aile, birçok arkadaşlık ve birçok ikili ilişki başarılı olmayı şart koşar. İş hayatını malum, kendi işiniz değilse neredeyse bütün işyerleri her halükârda başarılı olmanızı bekler.

Ne kadar başkalarını takmayan bir insan olursak olalım insanlarla birlikte yaşamak durumundayız. Birtakım beklentileri karşılamazsak toplumda edindiğimiz küçücük yer de sarsılabilir. Mesela Türkiye'de ailenizin her dediğini yapmazsanız, inançlarınız veya cinsel yöneliminiz farklıysa, iş güç sahibi değilseniz muhtemelen yetersiz bir evlatsınız. İkili ilişkilerde karşınızdakine itaat etmiyor veya onu hediyelere boğmamışsanız yetersizsiniz. Arkadaşlara gelince, eğer aynı sektördeyseniz potansiyel rakipsiniz ve sizden daha iyi olmak zorundalar. Şansınız yaver gittiyse ve iyi insanlarla bir aradaysanız ne mutlu. Neyse ki onlardan biri olduğumu düşünüyorum.

Ama iş hayatındaki yetersizlik hissine bir türlü çare bulamadım. Çözüm büyük ölçüde benim elimde değil muhtemelen. Sistemin elinde benden çok seçenek olması ve parayı hak etmenin sonunun olmaması yatıyor temelde. Söylenilen saatte işlerimi bitirip çıksam da yetmiyor. İstenilen sayıda içerik üretsem daha fazlası gerekiyor. Düzgün bir metnin her zaman daha iyisi bekleniyor. Daha, daha, daha. Bundan kaynaklı huzursuzluğu yakın çevremde de hissediyorum. Ama birçok kişinin bu durumda olması rahatlatıcı değil.

Güzellik yarışmasında ortalığı karıştırıp ailesiyle mutlu mesut eve dönen Olive'ın lüksü yok bizde. En son ne zaman olumlu bir geri bildirim aldığınızı düşünün. Mesela iş hayatında olumlu geri bildirim almak beni sevindirmektense şaşırtıyor. Ayrıca ardından kesin bir "ama" gelecek diye tedirgin oluyorum. Evimiz, gelirimiz, çevremiz ve bilgi birikimimiz var ama "yetmiyor". Belki nankör, belki doyumsuz bir nesiliz. Fakat biz bir şekilde yetmemeye devam ettikçe korkarım ki bu nesilden daha çok Mehmet'ler çıkabilir.

Yetersizlik Hissi

by on 22:58:00
Bu yazıyı yazmayı epeydir düşünüyordum. Geçenlerde Mehmet Pişkin'in intihar öncesi videosuyla artık yazmam gerektiğine karar verdim. ...

Bertolt Brecht'in Tiyatroadam oyuncuları tarafından sergilenen Arturo Ui'nin Önlenebilir Tırmanışı oyununu 11 Ekim'de Kozyatağı Kültür Merkezi'nde izleme fırsatı buldum.

Ömrü Hitler baskısıyla geçen Bertolt Brecht'in epik tiyatro üstadı olduğunu birçoğumuz biliyoruz. Özetlemek gerekirse, epik tiyatro seyircilere tiyatronun kurmaca bir sahne sanatı olduğunu gösterirken bir mesaj da sunar. Marksizm etkisi görülür.

Bertolt Brecht'in 1958'de yazdığı bu oyun güncelliğini hâlâ koruyor. Oyuncuların en başta oyunu tanıtarak girmeleri ve oynarken seyircilere bakmaları sizi de oyunun bir parçası haline getiriyor. Bunun bir amacı daha var elbette.

Oyun tanıtımında şu alıntı kullanılmış:

"Kişilerin yoktur bir önemi, çerçevedir var eden o dönemi,
Siz de görün resmi değil onu içine alan çerçeveyi..."

Tanıtım kâğıdında da Arturo Ui'nin yüzü boş ve makas işaretiyle çevrelenmiş. Hepsi bir yöne çıkıyor: Arturo Ui herkes olabilir: Al Capone, Hitler, oyunculardan biri, seyircilerden biri, hatta siz. Oyun, repliklerin yer yer tekrarlanması ve oyuncuların akapella olarak seslendirdiği müziklerle bu mesajını hem daha net hem daha keyifli biçimde veriyor.

Arturo Ui'nin Önlenebilir Tırmanışı'nda sekiz oyuncu yaklaşık otuz altı rolü oynuyor. Arturo Ui sürekli değişiyor ki yukarıda değindiğim noktayı destekleyen bir ayrıntı bu da. Oldukça işlevsel bir sahne tasarımı var. Oyuncular kılıklarını gözünüzün önünde değiştiriyor. Sadece ışıklar sönüyor sahne değişiminde. İki perdeden oluşan oyunu dikkatiniz dağılmadan rahatlıkla izleyebilirsiniz.

Kimisini televizyondan da tanıdığımız yetenekli oyuncuların isimlerini de yazayım: Aşkın Şenol, Ayça Koyunoğlu, Berk Yaygın, Çetin Kaya, Deniz Özmen, Fatih Koyunoğlu, Gökhan Azlağ, Neslihan Arslam. Birbirbirleriyle uyumları çok iyi. Ritmin kaçırıldığı yer olduysa da ben fark etmedim.

Oyunun gösterimleri devam ediyor. Gösterim yerleri ve tarihleri uyuyorsa kaçırmayın.
PMS, yani adet öncesi sendrom, birçok kadını her ay yoklayan bir rahatsızlık. Vücut kendini adete hazırlarken hormonal değişikliklerin psikoloji etkilemesi doğal. Bol kalorili yiyeceklere, özellikle çikolatalara saldırmak, durduk yere ağlamak, sinirlerin hop oturup hop kalkması... PMS'e hoş geldiniz.

Konu hakkında birçok şey yazılıp çizildi. Bilimsel makalelerden absürt komedilere kadar birçok materyali internetten bulabilirsiniz. Amacım, tıbbi bilgi vermek değil. Bu ay kendi yaptığım bir keşfi paylaşmak istiyorum: Blues Brothers'tan PMS'e kadar yaptığım video araştırmasında karşıma çıkan "PMS Blues".

Çalışma hayatını eleştirdiği "9 to 5" şarkısıyla tanıdığım Dolly Parton söylüyor "PMS Blues"u. Dolly Parton, Amerikalı bir country şarkıcısı. Grammy adaylığına ve Grammy ödüllerine doymamış müzik kariyeri boyunca. 68 yaşında, hâlâ da çalışmaya devam ediyor. Klonlanan koyun Dolly'nin adı da ondan alınmış, Vikipedi'nin yalancısıyım.

Şarkının Sözleri


PMS ancak bu kadar güzel ve esprili anlatılabilirdi. (Sonunda ağlamaya başlıyor bir de...) Sözleri ve çevirilerini de yazayım tam olsun.

Eve you wicked woman, you done put your curse on me
(Havva seni hınzır kadın, beni lanetledin)
Why didn't you just leave that apple hangin' in the tree
(O elmayı ağacın üstünde asılı neden bırakmadın ki)
You make us hate our husbands, our lovers and our boss
(Kocalarımızdan, sevgililerimizden, patronlarımızdan nefret ettirdin bizi)
Why I can't even count the good friends I've already lost
(Çoktan kaybettiğim iyi dostları neden sayamıyorum bile)
Cause of PMS blues, PMS blues
(PMS blues [efkârı] yüzünden, PMS blues)
I don't even like myself, but it's something I can't help
(Kendimi bile sevmiyorum ama önüne geçemediğim bir şey bu)
I got those God almighty, slap somebody PMS blues
(Yüce Tanrım birilerini tokatlamak istiyorum PMS blues'una yakalandım)
Most times I'm easy going, some say I'm good as gold
(Çoğu zaman uysalım, bazıları pamuk gibi olduğumu söyler)
But when I'm PMS I tell ya, I turn mean and cold
(Ama PMS olduğumda, söyleyeyim buz gibi ve zalim oluveriyorum)
Those not afflicted with it are affected just the same
(Bundan ıstırap çekmeyenler de aynı şekilde etkileniyor)
You poor old men didn't have to grin and say "I feel your pain"
(Zavallı adamlar sırıtıp "Acını hissediyorum" demek zorunda değildi)
PMS blues, PMS blues
(PMS blues, PMS blues)
You know you must forgive us for we care not what we do
(Anlarsınız ya ne yaptığımızın umurumuzda olmadığı için bizi affedin)
I got those can't stop crying, dishes flying PMS blues
(Ağlamama engel olamıyorum, tabaklar uçuşuyor PMS Blues'una yakalandım)

But you know we can't help it
(Ama bilirsiniz ya ona engel olamıyoruz)
We don't even know the cause
(Sebebini bile bilmiyoruz)
But as soon as this part's over, then comes the menopause
(Ama bu bölüm biter bitmez ardından menopoz gelir)
Oh, Lord, Oh, Lord
(Ah Tanrım, ah Tanrım)
We're going to always be a heap of fun
(Hep böyle bir eğlence yumağı olacağız)
Like the devil taking over my body, suffering, suffering, suffering
(Sanki şeytan bedenimi ele geçiriyor, çile, çile, çile)
Everybody's suffering, huh?
(Herkes çile çekiyor, ha?)

But a woman had to write this song, a man would be scared to
(Ama bir kadının bu şarkıyı yazması gerekiyordu, bir adam korkardı)
Lest he be called a chauvenist or just fall victim to
(Adı şoveniste çıkar veya kurban gidiverir diye)
Those PMS blues
(O PMS blues'a)
You know we'd kill for less than that
(Bilirsin daha azı için bile öldürürdük)
PMS blues
(PMS blues)
You don't want to cross my path
(Yoluma çıkmak istemezsiniz)
Cause a pitbull ain't no match
(Çünkü bir pitbul bile dengim olamaz)
For these teeth a clenchin', fluid retention
(Çünkü dişler kenetleniyor, sıvı tutulması)
Head a swellin', can't stop yellin'
(Kafa şişiyor, bağırmadan durulmuyor)
Got no patience, I'm so hateful
(Sabrım yok, öyle nefret doluyum ki)
PMS blues, premenstrual syndrome
(PMS blues, adet öncesi sendromu)
Got those moods a swingin', tears a slingin'
(O ruh hallerinin çalkalanması var, gözyaşları boncuk boncuk akıyor)
Nothin' fits me when it hits me
(Başıma bir geldi mi beni hiçbir şey doğrultamıyor)
Rantin', ravin', misbehavin'
(Atıp tutuyorum, kuduruyorum, edepsizlik ediyorum)
PMS blues
(PMS blues)

It's the only time in my life I ever think about wishing I'd been a man
(Ömrümde erkek olmayı dilediğim tek zamandır bu)
But you know that only means one thing
(Ama bilirsiniz bunun tek bir anlamı var)
If I'd have been a man, I'd be somewhere right this very minute
(Erkek olsaydım bu zamanda tam bu anda bir yerlerde olacaktım)
With some old cranky, naggin', raggin' hateful woman
(Huysuz, dırdırcı, asabi bir kadınla)
With those old PMS blues
(Şu bizim PMS blues'la)
PMS blues
(PMS blues)
I don't want to talk about it, we both could do without it
(Ondan bahsetmek istemiyoruz, onsuz ikimiz de idare edebilirdik)

Got those treat your kids bad, don't you talk back
(Çocuklarına kötü davran, bana karşılık verme hallerine büründüm)
Gone ballistic, unrealistic
(Gülleye döndüm, gerçekdışı oldum)
Awful lowdown, bitch to be around
(İşin aslı fena, kaltak buralarda)
PMS blues
(PMS blues)

Serbest çalışma, böyle çalışanlar arasında sık kullanılan sözcük olan "freelance" Türkiye'de ve belki deneyimlemesem de dünyadaki birçok ülkede tam zamanlı çalışmaktan daha sıkıntılı olabiliyor.

Türkiye'de serbest yapılan işin karşılığını almak için çırpınmak gerekiyor. Uğraştığım alan olduğu için çeviriden örnek vererek anlatacağım. Çeviride  sözleşme yapılır, iki tarafın da şartları kabul ettiği anlamına gelir bu. Sonra bir aksilik olmazsa çevirmen kitabı çevirir, editör tarafından düzeltilir, yayınevi de son ürüne onay verdiğinde basılır. Böyle anlatınca kulağa çok hoş geliyor. Ama en geç kitap basıldıktan sonra yapılması gereken ödemeden ses çıkmaz. Kitap raflarda yerini almıştır; fakat yayınevi "düzeltisi sıkıntılıydı, geç çıktı" vb diyerek ödeme yapmamalarını gerekçelendirmeye çalışır. Alacağınız atla deve de değil toplam süreçte beş altı ayda iki bin lira falan. Sanırsınız çevirmen yayıncının canını istedi. Ayrıca söz konusu kitap için iki ayağınızı bir pabuca sokup acele ettirmişlerdir muhtemelen.

Etrafta duyduklarım ve okuduklarımın sadece çevirmenlik değil serbest çalışılan her alanda, özellikle yazılım ve tasarımda şark kurnazlarından geçilmediğini gösteriyor. Emeği ayaklar altına alıp iyice üstünde tepinmek nedir anlamıyorum. Serbest çalışma mağduru arkadaşlar ve kendim adına genel bir itirafta bulunayım. Sevgili işverenler, insanın insana yapmayacağı hareketleriniz de samimiyetten uzak tatlı dilleriniz de umurumuzda değil, biz sadece emeğimizin karşılığını somut olarak görmek istiyoruz.

Şunu da ekleyeyim: Serbest çalışmanın her zaman bir cazibesi olacak. Ne var ki serbest çalışmayla girişimciliği karıştırmamak lazım. İkisi de gerektiğinde tam zamanlı çalışmadan daha fazla vaktinizi ayırmanızı gerektirse de serbest çalışmada hala bir işverenin buyruğu altındasınız, girişimcilikteyse kendi işinizi kendiniz yaratma, yani işveren olma imkanınız var. Bence ikincisi daha zor ama daha cazip olan o çünkü tutturursanız sizin için geleceği daha parlak.

Şimdilik hayat serbest çalışmanın stresiyle uğraşmak için çok kısa ve girişim için de şartlar yeterince olgun değil diyerek tam zamanlı işe geri dönüyorum. Zamanın herkes için güzel şeyler gösterir umarım.
Görünüşte gayet yürünebilir bir yol...
Normalde güncel bir yazı yazmadan önce sinirimin geçmesini bekler, daha sağlıklı değerlendirmeye çalışırım. Ama bu sefer cinlerim tepemden inmeden yazacağım. Hoşgörü ve empati sözcüklerini de rafa kaldırdım. Hararetli bir başlık atmaktan kendimi alamadım.

Kardeşimle Boğaz'ı Anadolu yakasından yayan olarak kat edelim dedik. Sabah yağmurundan kalma esinti ve yakıcılığını geri kazanmamış güneş yürümek için idealdi. Aktarma yapmak için Üsküdar'a geldik. Çilemiz orada başladı. Kadın cinsinden annesini bile görmediğini tahmin ettiğim mirket sürülerinin bakakalmaları eşliğinde otobüse bindik. Aynı bakışlardan otobüs yolculuğu sırasında ve inerken de nasibimizi aldık.

Taciz istenmeden size dikilen bir bakış da olabilir ve mazereti yoktur. Yine de "ama"ları baştan sıralayayım ki bazı işgüzarlar acınası gerekçelendirmeler yapmasın. Ama güpegündüz, ama üstümüzde toplamdaki en açık şey üstümdeki diz altı kapri.

Daha fazla mı dikkat eder oldum diyorum ama sanki üniversite zamanımda bu kadar değildi. Çengelköy'den Kanlıca'ya kadar korna çalanlar, selektör yakanlar, pencereden sarkıp ıslık çalan veya laf atanlar... Çünkü biz oraya yürümek için değil birilerinin arabasına atlamak için yürüyoruz ya da yürürken her an fikrimizi değiştirebiliriz.

Bizden daha acıklı bir grup daha vardı: bisikletliler. O zavallılar da arkadan korna ve küfür yemesin diye kaldırımın iyice kenarından gidiyorlardı. Zenginlerin sahilleri kabızladıkları gibi içeri sığmayan arabalarıyla kaldırımları da ele geçirip yayaları tehlikeye atmaları cabası.

Varna, sınır komşumuz Bulgaristan'ın harika bir sahil şehri. Plajında her yaştan ve (gerekçelendirmecilere gelsin) büyük çoğunluğu mükemmel vücutlu kadınlar salına salına dolaşıyorlardı. Tek bakan bendim. Çok dikkatli baktım, uzun uzun seyrettim. Bir kişi etraflarına atmaca gibi üşüşmedi, bir kişi bile şaşılaşmış gözlerini onlara dikmedi. Hayret ettim. Çünkü Türkiye'de, hele de İstanbul'da kasaplarda sarkıtılan etlerden farkım yoktu.

Kuzey Avrupa kadar uzakları düşünmeme gerek yok. Komşularımız Yunanistan ve Bulgaristan'da elimi kolumu sallayarak dolaşabiliyorum. Ama kendime soruyorum: Evden çıkarken kısa şortumu giysem mi giymesem mi ikilemine düşecek kadar, her kornadan mana çıkartacak kadar, sürekli arkamdan biri geliyor mu diye kontrol edecek kadar kadar kadar bana seri travmalar yaşatmaya hakları var mıydı bu insan görünümlülerin?

Zaman içinde kadınların varlığına alışırlar, en azından bizi kabullenmek zorunda kalırlar diye beklerken her şey geri gitmeye başladı. Benim için, kardeşim için, diğer bütün kadınlar için. Oylar da bir şeyi değiştirmeyecek. Kadınlar için yıkım çok önceleri başladı. Üstüne mum dikmeye az kaldı.

Venedik San Marco Meydanı (sadece bir kısmı)
Önceki yazılarımdan birinde şehir parkları hakkında yazmıştım. O parklara bağlanan iç açıcı şehir meydanlarına geldi sıra.

Gittiğim meydanlardan örnek vermeye çalışacağım. Ama elbette ileride gitme ihtimalim olan ve olmayan meydanlar da var. İnternette ufak bir aramayla herkes istediği meydanın görsellerine ulaşabilir. Ne yazık ki Batı sınırımızdan (ve gidip görmesem de diğer sınırlarımızdan) sonra Taksim Meydanı'nın bir örneğine rastlayamayacaksınız...

Öncelikle, İstanbul biraz farklı bir şehir. Avrupa tarafında "eski şehir muhabbeti" var. Eski yapılar bir arada, yeni yapılar oranın dokusuna bulaşmadan daha uzakta. Böylece, örneğin İtalya'da bir tarafta Roma döneminden kalma eserleri gezebiliyor, 300 yıllık kaldırımdan yürüyebiliyor ve bir fast food zincirinde yemek molası verebiliyorsunuz. İstanbul'un birkaç merkezi yok ve aslında gezmek Avrupa şehirlerinden uzun sürüyor, olumlu manada söylüyorum. Ama tabii toplu taşımanın, bilhassa metro sisteminin iyi olduğu şehirlerde havaalanları, tren garları ve otogarlardan bütün meydanlara rahatça ulaşabiliyorsunuz. Bizde metroya binen turistlerin Aksaray'da kalakaldığına şahit oldum.

Şehir parkları yazımda dediğimi tekrarlıyorum: Şehir planlamacısı veya benzer bir konuda uzman değilim. Felsefe okumuş bir vatandaş olarak bakmaya çalışıyorum. Siyasi kısmıyla da şu an için işim yok. Diğer meydanlarla kıyaslayınca Taksim ve İstiklal bu konuyla uzaktan yakından alakası olmayan kişilerce düzenlenmiş gibi duruyor. Eski binaların yeni ve çirkin binalar arasında kaybolması, ağaçsız ve kupkuru gri bir boşluk, birçok meydanı süsleyen taşlı yollar yerine yama yama dökülmüş asfalt ve yukarıda da bahsettiğim gibi ulaşım... (Meydanın yanındaki Gezi Park da yabancı örneklere kıyasla çok küçük ama onu korumak için sarf ettiğimiz çabayla daha değerli.)

Yazıyı uzatmayacağım, belki ileride daha ayrıntılı bir deneme yazarım. Şimdilik sizi gidip bizzat çektiğim meydan fotoğrafları ve Taksim Meydanı'yla baş başa bırakacağım. (Taksim Meydanı bir hayal kırıklığı olsa da onun fotoğraflarının cep telefonundan çekildiğini de göz önünde bulunduralım.)
Zürih. Kuş bakışı.

Viyana. Arkada devasa katedral var.

Brugge. Oyuncak gibi meydanın bir parçası.

Brüksel. Bu da meydanın sadece bir kısmı.
Siena. Orta çağdan bugüne.
İstiklal Caddesi ve benzersiz asfaltı.
Taksim Meydanı. Gri, amaçsız bir boşluk...

Öncelikle Rammstein'ın hoyrat bir grup olduğunun ve Du Hast klibinde kadıncağızı yaktıklarının farkındayım. Yalnız politik duruşlarıyla ilgili genel görüşün aksine felsefe pop yıldızı Zizek'le hemfikirim: "Rammstein'ı neo-Nazi değil solcu olarak görüyorum." Doğu Almanya'da müzik yapmak için enstrüman bulamadıklarını ve altı üyeden beşinin askerlikle ilgili sorun yaşadığını göz önünde bulundurursak uzak bir iddia değil. Kendilerini temize çıkarmak için "Links 2 3 4" adlı, "Kalbim soldan atıyor" nakaratlı bir şarkıları da mevcut. (Klibinde bir sürü minik karınca birleşip onları kötü yöneten kocaman üç böceği alaşağı ediyor.)

"Du Hast" ve "Ich Will" gibi şarkılar Almanca fiil çekimlerini öğrenmek için ideal gibi dursa da aslında sözlerin birçoğunda yan anlamlar ve kafiyeler bulunuyor. Babası da şair olan Till Lindemann söz işini iyi kotarıyor. Öykülerimin birçoğuna ilham verdiler, sağ olsunlar. Bunların yanı sıra Rammstein şarkılarının bir güzelliği de deşarj etme özellikleriyle muhteşem bir öfke terapisi için fırsat sunmaları. Almancanın fonetiğinden midir nedir Till Lindemann böğürdüğünde ben de böğürmüş sayılıyorum. Özellikle "NEEEIIIIN!" ağzı müthiş dolduruyor. "Hayır" öyle değil, "No" resmen cılız. Ama "Nein" öyle değil.

Şarkılarda "Ogggraaah" gibi nidalar veya kallavi bir "Nein" geçtiğinde neler oluyor anlatayım: Hitap yoksunu işverenlere, etrafınızdaki kifayetsiz muhterislere, savaşlarda veya direnişlerde ölen çocuklara, ülkenin her gün daha da kötüleşen koşullarına, yetkili olması gereken kişilerin aymazlığına, kadınlara ve LGBTİ bireylere yönelik şiddete, devletin ve toplumun baskısına, şehirlerin ve parkların içine edilmesine ve şu an aklıma gelmeyen pek çok şeye karşı hücrelerimize biriken öfkeyi bir nebze dışarı atma fırsatı buluyoruz.

Kontrol manyağı yöneticilerle muhatap olurken "Ich Will", kılımızı kıpırdatmak istemezken "Keine Lust", gündeme sinir olunca "Links 2 3 4", tatil için yanıp tutuşurken "Reise Reise", postapokaliptik hisler içindeyken "Mutter" veya "Mein Hertz Brennt"... Şahsi terapi şarkımla noktayı koyayım. Erzurum türküsüyle (evet bildiğiniz Erzurum türküsüyle) başlayan ve Almancadaki yıkmak, yok etmek fiillerinin hemen hepsini kullanan "Zerstören":



Son yıllarda çok mu alınganlaştım yoksa ortam mı kötü merak ediyorum. Ofiste de çalıştım, freelance olarak da. İleride kendi işimi kurmayı da düşünüyorum. Bir öyle empati kurmaya çalışıyorum, bir böyle... İş ilişkileri, her ilişkide olduğu gibi karşılıklı değil midir? Ama yok, öyle değil herhalde. Sadece işveren ister, işveren tersler. Çünkü para verecek. Çünkü hamam böceği var karşısında. Ezmeli, ezmeli, ezmeli! İşverenler neden böyle hitap eder?

Mobbing terimini kullanmayacağım, derin düşüncelere de dalmayacağım. Ama bir felsefe mezunu olarak olasılıkları değerlendirmeye çalışıyorum. En kötüsünü düşüneyim. Çalışan işini olabilecek en kötü şekilde teslim etti, epey de geciktirdi, işveren gerçekten zarara girecek. Hakka hukuka da girmiyorum. "Ne biçim iş bu! Böyle mi anlaşmıştık! Bunu konuşacağız!" Böyle bir tavırda karşı taraftan ne tepki gelir? Benim gibi sakinse oturup konuşmayı dener, yırtık biriyse ağzına eder. Halbuki işveren "İş konusunda tam anlaşamadık, biz şöyle şöyle olsun istiyorduk. Teşekkür ederiz ama sizinle çalışmaya devam edemeyeceğiz" dese ben şahsen peki derim. Birlikte devam edilecekse de çalışanın bütün çalışma isteğini sıfırlayıp "Bu böyle mi yapılır?" demektense nazik bir dille o hataları anlatmak bu kadar mı zor?

İyi iş çıktığında tatmin olmayan işverene ayrı hastayım. Bizim kültürde şöyle bir anlayış var galiba: Översem şımarır. Al, şımarmadı ama depresyona girdi sürekli hakarete uğramaktan. Böyle oldu mu? İnsan sosyal bir canlıdır ve büyük çoğunluğu emek harcadığı bir iş hakkında iyi sözler duymak ister. İnsanlar para için çalışmak zorunda olmasa zaten o kadar saat hakaret altında niye çalışsın? Ama para  veriyor paşalar, isterse paspas bile eder. Paçalardan taşan egoları silmek lazım elbette. İşini çok iyi mi yapıyor, at bir eposta: Lütfen giriş saatlerinize dikkat edin, bir daha uyarmayacağım. Üç dakika fazladan para ödedi, o sinirlenmesin de kim sinirlensin.

Kendi işimi kurduğumda param gidince ben de böyle mi olacağım diye düşünüyorum. Kendime yeminler ediyorum. En azından eleştirilerimde sözcüklerimi seçmeye çalışıyorum. Özellikle yazılı ortamda karşımdaki kişi, ne demek istediğimi anlayamayabilir. Ben kimim ki birilerine tepeden bakacağım, kimse benim kölem değil diyorum. İşveren psikolojisi anlamadığım ve öyle olacaksam anlamak istemediğim bir psikoloji. Bir insan bir insana bunu neden yapar? Hep çalışan suçlu, her şey ondan beklenmeli.

Ama nedense kurumsal olmak için yanıp tutuşan ve kendilerine yabancı şirketleri örnek alan işverenlerimizde o açıklığı ve vizyonu göremiyorum. İş ve haklarım hakkında net bilgi istiyorum, yok. Konforlu bir çalışma ortamı istiyorum, yok. Beş kişilik iş iste, maaş beklentimi söyleyince "yok"! Cebinden para çıkar, iş kur diye ben ısrar etmedim.  Şartlarımı zorlayacağım. Benimle insan gibi konuşmasını becerebilen bir işveren bulana kadar dayanacağım. Kendi işimi kurana kadar...

Camouflage grubunun 1987 tarihinde çıkan "The Great Commandment" parçası söz ve müzikler açısından yeterince etkileyici değilmiş gibi bir de distopik kliple taçlandırılmış.

80'li yıllar deyince benim aklıma ilk gelenlerden biri synth pop, biri de George Orwell'ın (o tarihlerde yazılmamış olsa da) 1984 distopyası. "The Great Commandment" klibi 80'ler hayalimin vücut bulmuş hali. Yayınlanmasından neredeyse otuz yıl sonra keşfetsem de hiç yoktan iyidir.

The Great Commandment, Türkçesiyle Büyük Emir, Yeni Ahit'te İsa tarafından alıntılanan ilk iki emri anlatmak için kullanılıyor. Şarkının ismi muhtemelen bunu kastediyor. Ama klipte dine de siyasete de çekilebilecek bir eleştiri mevcut. Ayrıca siyah beyaz çekimle kasvete kasvet katılmış.

Sözleri

Sözlerle tamamen uyumlu bir klip var karşımızda. Giriş dizeleri "Some people suppress you / They parch you and reap a disaster" (Bazı insanlar sizde baskı kurar / Sizi kurutur ve sizden bir felaket biçer) oldukça açıklayıcı. Çocuk seyircileri gördüğümüz sırada bir yandan da şu sözleri duyarız: "Re-education for the infants / Who demanded for an innocent instance" (Masum bir örnek isteyen / Çocuklara yeniden eğitim).

Devamı şöyle:

The great commandment shows the contempt (Büyük emir o küçümsemeyi gösteriyor)
Between the world and their emberrassing pavement (Dünya ve utanç verici zemini arasındaki)
Believe the scholars, read the readings (Âlimlere inan, okuma parçalarını oku)
Realize the man who says anything (Her şeyi söyleyen adamı anla)

The needies believe you (Muhtaçlar size inanıyor)
They treat you like the survivors of a disaster (Bir felaketten kurtulmuşsunuz gibi davranıyor)
Re-education for the infants
Who demanded for an innocent instance

Bu arada çocukların hepsinin yüzü gözü kirli ve üstlerinde eski püskü giysiler var. Klibin ilk sahnelerinde de terk edilmiş harap binalar görülüyor zaten. Konuşmacının konuşmasını yoksul bir muhitte yaptığını tahmin edebiliyoruz.

Klipten Ayrıntılar

Klibin etkileyici bir yönü hâlâ güncel olması. Günümüzde mikrofonu alıp kitleleri boş konuşmalarla etkileyen meşhur insanları saymama gerek yok. Sadece çocuklar değil hepimiz dinliyoruz ve kimimiz söylenenlerin gerçek olduğuna inanıyoruz.

Klipte çok gerçekçi olan bir unsur daha var. Grup elemanlarından biri (Oliver Kreyssig) şarkının sözlerinin olduğu bir bildiri dağıtırken elinde uzun bir ışık bulunan "bekçi", "kraldan çok kralcı" bir cüce konuşmacının çocuklara dikte ettiği rejimi korumak için sürekli geziniyor ve akılları çelebilecek bu bildiriyi haşince engelliyor. Daha sonra Oliver'ın bildiri dağıtmasına grubun diğer bir elemanı (Heiko Maile) yardım etmeye başlıyor. (Durdura durdura izlerken yeni şeyler keşfediyorum. Heiko arabadan iniyor, ortamdaki tek araba bu. Muhitin zengin kesiminden de yardım geldiğini çıkardım bu ayrıntıdan.)



Herkes ilk başta muhalif olacak değil ya. Solist (Marcus Meyn), konuşmacıyı dinleyen çocukların arasına karışıyor ve konuşmacıya sağ yumruğunu kaldırarak destek vermekten kendini alamıyor.



Ama küçük bir kızın her şeyden alakasız biçimde onunla top oynamak istemesi milat oluyor. Çünkü bu kızın topu konuşmacının altındaki perdeli bölmeye kaçıyor ve kız orada bir mekanizma fark ediyor. Meraklı bir ufaklık olarak düğmelerle oynuyor.



Konuşmacı önce kalakalıyor, sonra abuk sabuk hareketler yapmaya başlıyor. Başta sus pus duran çocuklar çok eğleniyor, onunla dalga geçiyor ve üstüne peçete atıyorlar. Adamın belden aşağısı kopup bir robot olduğu anlaşılınca çocuklar dinlemeyi bırakıp dağılıyorlar. Solist de sahte sözcüklerin büyüsünden kurtulup küçük kızla birlikte grup arkadaşlarına katılıyor. (Konuşmacının foyası ortaya çıktıktan sonra bizim bekçi cüceden eser kalmıyor!) Biraz fantastik unsurlarla bezenmiş olsa da ne kadar tanıdık değil mi?



Bunların hepsi tam üç dakikaya sığmış. Klibin tamamını buradan izleyebilirsiniz:


Elimdeki kitapları eritmeden yeni kitap almaya niyetim yoktu. Ama size de olur mu bilmem, bazen hiç duymadığınız bir kitap kendini gösterir ve onu almadan edemezsiniz. Daha önce Ten ve İz kitabını okuduğum David le Breton'un Yürümeye Övgü kitabı da aynen öyle karşımda duruyordu.

Başlıktan sonra arka kapaktaki şu yazıya vuruldum: "Yürümek keyiflidir, çünkü öncelikle insanı gündelik yaşamın zorlamalarından geçici olarak da olsa kurtarır. Yürümek stresi, aceleyi, üretme zorunluluğunu yok eder. Yürümek, aslında yaşamın o kendine özgü zamanını yeniden bulmaktır." Tam da İstiklal Caddesi'nde yürürken!

Seyahati hayatımın bir parçası olarak görüyorum. Gittiğim yerlerde saatlerce yürürüm, ünlü mekanlara bakarım, bir o sokağa bir bu sokağa girerim. En rahat spor ayakkabılarımı giymiş de olsam her seyahatten sonra ayaklarım muhakkak su toplar. Kitabı elime alıp kasaya ilerlerken aklımda şu soru vardı: "Yürümenin hakkını gerçekten veriyor mu?"

Okuduktan sonra gönül rahatlığıyla yanıtlayabilirim: Evet! David le Breton ve çevirmen İsmail Yerguz muhteşem bir keyif yaşattılar bana. Biraz da kitabın içeriğinden bahsedeyim.

Kitap şu cümlelerle başlıyor: "Yürüyüş dünyaya açılmadır. İnsanı mutlu yaşam duyguları içinde yeniden oluşturur." Yürürken olduğu gibi kitabı okurken de farklı bir dünyaya açılacağınızı hissettiren cümleler.

Kitabın başlıkları da çok çekici. "Yolun eşiği" ile başlıyorsunuz. Sonra uzunca bir "Yürüyüş zevki" geliyor. Burada "Yürümek, İlk Adım, Zamanın Krallığı, Beden, Eşyalar, Tek Başına mı Grupla mı?, Yaralar, Uyumak, Sessizlik, Şarkı söylemek, Uzun hareketsiz yürüyüşler, Dünyaya açılma, Adlar, Dünyanın komedisi, Temel unsurlar, Hayvanlar, Toplumsal sapma, Gezintiler, Yolculuğu yazmak, Yürünen dünyanın küçülmesi" alt başlıkları sizi karşılıyor. Bu bölüm yürüyüş severlerin en çok "Ben de, ben de!" diyecekleri bölüm. Daha sonra zorlu doğada ve farklı kültürlerde geçen "Ufuk yürüyüşleri", ardından "Kent yürüyüşleri" geliyor. Hac yürüyüşlerini anlatan "Yürüyüşün tinsellikleri"nden sonra "Yolculuğun sonu"na geliniyor.

Brugge yolları taştan...
Kitapta sevgili birçok isimden alıntıya ve anıya rastlamak da mümkün. Henry David Thoreau, Rousseau, Kierkegaard, Nietzsche, Walter Benjamin, Werner Herzog ve daha niceleri... Rimbaud'nun yürüme tutkusunun bir bacağına mal olması. Werner Herzog'un, Paris'te ağır durumda hastaneye kaldırılan sinema tarihçisi Lotte Eisner'i ziyaret etmek için dinsel bağlam dışı bir hac misali Avrupa kırsallarında üç hafta yürümesi.

Kitap küçük bir hacme sahip ama bittikten sonra size dünyalar bırakıyor...

Birden ne oldu bilmiyorum. Tek çocukken rahatım iyiydi, hâlâ da bıraksanız günlerde kendi kendime vakit geçirebilirim. Ama yedi sekiz yaşlarımda kardeş isterim diye tutturdum. Daha kardeşin ne olduğunu da pek bilmiyordum halbuki. Demek ki hayat legolar ve kitaplarla geçmeyecekti. Annemle babam da kırmadılar, dokuz yaşında abla oldum.

Kardeşimin doğacağı gün, annemle babam kapıyı kimseye açma diye tembihlemişlerdi beni. Söz dinleyen Alman ruhlu bir çocuk olarak açmadım tabii, babama bile. Neyse ismimi duymam, babamı fark etmem derken hastane yollarına düştük. Doğumdan sonra kardeşimin odaya gelişini çok net hatırlıyorum. 18 Haziran 1993, saat 16.00 suları. Hemşirenin elinde el kadar bir bebe. An itibarıyla 21 senemi birlikte geçireceğim bir bebe...

Hastaneye geldiğinde ne kadar minik diye düşünmüştüm. Eve geldiğimizde tescilli bir sakar olarak (ki kışın yaşadığımız hastane macerasında daha da tescillendi) onu tutmaya çekiniyordum. O uyurken sessizce seyrettiğimi hatırlarım. Şimdi büyüdü, kucaklara sığmıyor ama yine de küçük kardeş, ille de küçük kardeş. 21 yıl nasıl geçti anlamadım gitti.

Kardeşimin doğumundan bir buçuk yaşına kadar yazdığım "altına yaptı" vb gibi dümdüz gözlemden oluşan günlükten bu yana uzun zaman geçmiş. Ama iyi ki onun kendi hakkında okuyabileceği bir şey bırakmışım. Eskilerden Çokonat fındığı, yenilerden burun kanama hikâyesiyle daha nice 21 yıla...

Kardeş İle Bir Hayat

by on 22:47:00
Birden ne oldu bilmiyorum. Tek çocukken rahatım iyiydi, hâlâ da bıraksanız günlerde kendi kendime vakit geçirebilirim. Ama yedi sekiz yaş...

Belgesel izleyenler ve etrafını biraz incelemiş olanlar bilirler. Hayvanlar aleminde erkek bin bir türlü süs ve numarayla kendini dişiye beğendirmek ister. Bu sırada yoluna çıkan rakiplerle kavga ederek alfa erkeğin kendisi olduğunu kanıtlamaya çalışır. Bize en yakın canlı türlerinden olan primatlara kadar durum böyle. Ama anlaşılan evrim bu coğrafyaya ya uğramıyor ya da uğrarken parça parça geliyor, birleşemiyor.

Bunu gözlemlemek, hayattan soğumak ve empati yeteneğinizi kaybetmek için bir mahalle kavgası izlemeniz yeterli. Geçenlerde ben denedim, oldu.

Hafta içi gece saat 00.20'de bağırış çağırışlar... Bu kadar canhıraş bir kavga çıkıyorsa ortada bir şeyler vardır diye düşünmek istiyor insan. Ama aradan seçilebilen "Kapımın önünden geçme dedim ona ama geçti" gibisinden sözcük dizileri aksini gösteriyor. Biri sopalı iki yetişkin (görünümlü) insan gece vakti bütün mahalleyi ayağa kaldıracak hakkı görüyorlar kendilerinde. Üstüne üstlük iğrenç bir üslupla.

Küftün stresi azalttığına inanırım ve ben de sıklıkla küfrederim, kimi zaman istemsiz. Ama bu adamların havaya savurdukları sanki başka bir şeydi. Standart "Ananı ..." zaten birinci sırada. Onun dışında "Senin ikinci baban olacağım", "Bacının bekaretini bozacağım," cümleleri saçıldı ki yaratıcılık!? ve cinsiyetçiliğin iyice dibine vuruldu. Dahası olamaz derken pencerelerden sarkan bir adam "Sevgilisinden mi ayrıldı nedir..." diyerek olayın sebebini de bir kadına atfetmeyi başardı. Başka bir adam da "Aile var ayıp oluyor!" diye savunmaya geçti. Bekar insanların belden aşağı küfür işitme zorunluluğu var ya...

O sırada şunu yaşamışlardır, bunu görmüşlerdir falan filan, empati hikaye. Düşününce hâlâ öyle. Ancak polis gelince susabilen, kendilerini muhtemelen Priapus sanan testosteron israfları ne halleri varsa görebilirler. Bizden uzak, birbirlerine yakın lütfen.


Sanata ve sanatçıya, kitap okuyana ve yazana ülkede uzun yıllar pek kıymet verilmediği, hatta son zamanlarda düzen bozucu gözüyle bakıldığı aşikâr. Bu ortamda bir de edebiyat ve sanatta iz bırakmış insanlara dair bir anıt, olmadı bir tabela epey lüks kaçıyor ama insan umut ediyor işte...

Viyana'ya gittiğimde birçok yazar ve müzisyenin evlerine rastlayacağımı tahmin etmiştim ve bir kısmını haritada işaretlemiştim. Meğerse sadece ara sokaklarda dolaşmak yeterliymiş. En güzel sürpriz, dikkatimden kaçmış ve bir anda beni karşılayan bir yazarın evi oldu: Niteliksiz Adam'ın yazarı Robert Musil. Viyana'da Strauss gibi müzisyenler, doktorlar ve birçokları için, söz konusu binada sadece iki yıl yaşamış olsalar bile, kocaman anma yazıları veya tabelaları eksik edilmemiş.

İnsanın içini ister istemez bir burukluk kaplıyor tabii. Sanatçılarımızın ömür boyu yaşadığı apartmanlarda bilinmediği ve kat sakinlerinin toplanıp bir tabela astıramadığını düşününce... Başka ülkelerde adına parklar, sokaklar olabilecek, 19 Temmuz 2013'te aramızdan ayrılan değerli yazarımız Leylâ Erbil için Teşvikiye'de hiçbir şey görememek üzücü. (Umarım fark etmediğim sevindirici haberler alırım yakın zamanda.) Aynı üzüntü, Narmanlı Han'da da içimi kaplıyor. Ahmet Hamdi Tanpınar orada günlerini nasıl geçirdi, eserlerini nasıl yazdı görmek isterdim. Ama bina ve beraberindeki anılar kapitalizmin elinde.

Ağzımızdan tarih düşmemesine, hayatımızın her anında geçmişte yaşamamıza rağmen ona hak ettiği değeri veremememiz acı bir durum. Sırf Üçüncü Köprü bir an önce bitsin diye Avrupa'yla aşık atabilecek tarihi eserleri düzlemeyi göze almışız, Küçükçekmece'de dünyanın belki de en eski mağarası çürümeye terk edilmiş... Yine de sevindirici birkaç yer var.

Burgazada'daki Sait Faik Abasıyanık Müzesi, Heybeliada'daki Hüseyin Rahmi Gürpınar Müzesi bu yoklukta insanı şükrettiren yerler. Eski Datça'da Can Yücel evi ve kahvesi de öyle. Ama 50 kuşağının buluşma yeri olan Taksim'deki Baylan Pastanesi'nin yerinde yeller estiğini de unutmamak gerek.

Böyle bir yazı, "Umarım gereken kıymet verilir" diye nafile bir temennide bulunmaktan başka nasıl bitirilir bilmiyorum...

Not: Viyana'dan beri yazmak aklımdaydı ama konu hakkında oldukça kapsamlı güzel bir yazı daha dün yayınlanmış: http://www.sabitfikir.com/dosyalar/edebi-bellegi-korumak
Trafiğiyle gönüllerde taht kuran Mecidiyeköy...
Ne zamandır kafama takılan bir konu gürültü kirliliği... Özellikle İstanbul'da sessiz bir köşe bulmak neredeyse imkânsız. Büyük şehirlerdeki hareketlilikten dolayı gürültü kaçınılmaz gibi gelebilir ama bence bu derece fazla olması insanlar arasındaki saygıyla da bağlantılı.

Birçok araştırma, gürültü kirliliğinin psikoloji üzerindeki olumsuz etkilerinde hemfikir. Bu olumsuz etkileri kendi üstümde ve etrafımda da gözlemleyebiliyorum. Gürültünün rahatsız ediciliği kişisel alanla alakalı olsa gerek. Market sırasında bile bir santim boşluğu çok görüp birbirimizin ensesine yapıştığımızı hesaba katarsak anlattıklarım "bunun da başka derdi yok" düzeyinde kalacak muhtemelen.

Öncelikle yazacaklarımı çok genellemek istemem. Esas odağım İstanbul. İstanbul'un trafik çilesi hemen her gün gazetelere konu oluyor. Ondan da bıktık ama bir illet daha var: korna. Öndeki arabayla aranızda bir karış mesafe bile olsa, yeşil yanalı bir milisaniye dahi olsa düt düt düüüüt sesini duymamak işten bile değil. Bizde korna bir alet değil, bir iletişim yolu. Kornayla küfrediyor, kornayla teşekkür ediyor, kornayla yol istiyor, kornayla selam veriyoruz. Ayrıca kornayla asker ve gelin kutluyoruz, yeri geldiğinde buna davul zurnalar ekleniyor. Mutluluğu paylaşmak güzel ama herkese duyurma merakına hâlâ anlam veremiyorum. Bu gürültüye maruz kalan zor uyumuş bir bebek ya da bir yaşlı, bir hasta, en hafif ihtimalle ertesi güne ödev yetiştirmeye çalışan bir öğrencinin yerinde olmak istemem.

Milletçe bağırmayı da çok seviyoruz. Bir yerlerde bağırmanın, sesini duyuramama kaygısından kaynaklandığını okumuştum. Sesimizi duyuramadığımızı düşünüyoruz. Anne çocuğuna bağırıyor, patron çalışanına bağırıyor, başbakan halkına bağırıyor. Her zaman azarlama amaçlı değil. Karşıdakinde bir otorite sağlamak ve o otoriteyi korumak için. Olur olmaz yerde, olur olmaz zamanda. Kültürümüz, abartıyı seven bir kültür. Sevdasını dağa taşa duyurma merakında olan adamın, sevdiğini bir tek sevdiğine ifade edememesi ya da reddedildiği anda vahşiye dönüşüp sağa sola kurşun saçmasının yanında bağırmak masum kaçıyor olabilir. Ama bastırılmış ve ne zaman açığa çıkacağı belli olmayan bir şiddetin habercisi niteliğinde.

Son zamanlarda çok ama çok ciddi sorunlar yaşıyoruz. Yine de birkaç küçük ricanın sakıncası olmaz herhalde. Kornayı daha az kullansak (hatta hiç kullanmasak) n'olur? Birine bağırmasak, bağırıldığında hemen kavga çıkarmasak ne olur? Sokağın sonundan ta başta gördüğümüz tanıdığa en gür sesimizle bağırmak yerine yanına gidip seslensek ne olur? Bir işin yapılması için bağırmak yerine rica etsek ne olur? Her televizyonu açtığımızda bütün kanallarda azar işiteceğimize sakin sakin güzel gelişmeler işitsek ne olur? Liste uzar gider... En başta dediğim gibi insanlar arasındaki saygıyla alakalı. Sevgili İstanbullular, saygılı olmak, sakin olmak, mütevazı olmak eziklik değil erdemdir, lütfen.

Unutmadan bir de Murder King'in yeni çıkan albümü Gürültü Kirliliği var. Rock ve metalin gürültü kirliliğine kapım açık: http://cercisanat.com/dergi/3/gurultu-kirliligi

Gürültü Kirliliği

by on 23:51:00
Trafiğiyle gönüllerde taht kuran Mecidiyeköy... Ne zamandır kafama takılan bir konu gürültü kirliliği... Özellikle İstanbul'da sessi...
Temsili fotoğraf
Öncelikle hepimizin başı sağ olsun. Soma'da kaderle kısmetle açıklanamayacak, ihmaller zincirinden ve kapitalizmin aç gözlülüğünden kaynaklanan büyük bir felaket yaşandı. Olayın geri dönüşü ve acıların telafisi mümkün değil. Ulrike Meinhof'un "Üzgün olmaktansa öfkeli olmayı yeğlerim" sözü aklıma geliyor ama hem üzgün hem öfkeliyiz. Olay o kadar taze ki öykü yazmak için bile biraz zaman geçmesini bekliyorum.

Yaşananlar sırasında belki o kadar önemli görünmeyen bir ayrıntı dikkatimi çekti. Bir maden işçisinin tüm Türkiye'nin içini cız ettiren, sedyeye binerken söylediği  "Çizmelerimi çıkarayım mı?" cümlesi enikonu tartışıldı. Vatandaşına kendini sedyeden değersiz hissettiren sisteme lanet edildi. Ben de ettim. Sonra kendi yaşamımı ve tanıdıklarımı düşündüm.

Rahmetli anneannem geldi aklıma. Hatırladığım kadarıyla hep sandalyelerinin ucuna oturdu. Her an kalkmak, hizmet etmek için. Kültürümüzde, hiçbir güzelliği hak etmediğinizi düşünüyoruz, her an fazlalık hissediyoruz ve birilerine yük olmamak için elimizden geleni yapıyoruz. Ne zaman mutlu olsak, biraz olsun hayatımızı yaşasak hemen bunun acısının çıkacağını düşünüyoruz. "Çok güldük, ağlamasak bari" diye bir deyişimiz bile var.

Halbuki iyice yerleşmediğimiz her sandalyeye bizim yerimize başkası yerleşir ve kalkmaz. Bizim yaşamaya çekindiğimiz her anı başkası yaşar. Kaygan zemin safsatası olur mu bilmem ama bu insanlar bir gün Soma'nın patronları, bir gün bakan vb olurlar ve kendi istedikleri gibi hayatımıza diledikleri gibi müdahale etme hakkı görürler kendilerinde.

Söylenmesi, yapılması gereken çok şey var. Ama bence bir husus daha var: Başkalarının kıymet vermesini beklemek yerine önce kendimizin kıymetli olduğunu, iyi şeyleri, iyi işleri, iyi yönetimi hak ettiğimizi kabullenmemiz gerekiyor. Soma olayları sırasında Facebook arkadaşlarımdan birinin yaptığı Shakespeare alıntısı demek istediğimi özetler nitelikte:

"Büyükler neden büyüktür bilir misiniz? Biz eğilmişiz de ondan. Artık kalkalım!"
Doğduğum saatlerde manzaram (Hundertwasserhaus)
30 yaş da geldi çattı. Nasıl mıydı? Öncelikle dünün aynısıydı. Bir yandan da bambaşka.

Ne dediğimi şaşırmışım gibi gelmesin. Aynıydı çünkü kendimi ruhen veya bedenen daha farklı hissetmedim. (Hele de sabahtan akşama kadar dinamik bir programdan sonra.) Farklıydı çünkü ilk defa bir yaş günümü yurt dışında geçirdim, hem de her köşesinden sanat ve müzik fışkıran şehir Viyana'da. Üstelik İstanbul yağmurdan kırılırken günlük güneşlik bir havada.

Hal böyle olunca 30 oldum diye hayıflanmaya hakkım yok. Aslında bazı açılardan 20'li yaşlarımın başına tercih edebilirim. Mesela maddi yönden ve cesaret açısından. O yaşlarda bir sene içinde neredeyse ayda bir, hafta sonumu Avrupa'da bir yere ayırmayı hayal edemezdim, buralarda neredeyse İstanbul'dan daha az yabancılık çekeceğimi de...

Yaş konusunda içimi sıkan şeyse ülkenin şartları. Birçok işte artık 30 yaş sınırı var. Günün birinde iş aramaya başlarsam bundan sonra daha fazla zorlanacağımı biliyorum. Daha geçen gün 30 yaşını geçmemiş içerik editörü ilanına denk geldim. O kadar deneyim muhabbeti dönerken birikimin hiçe sayılması ve ucuz iş gücüne hücum moral bozucu. Neyse ki şirketlerin ötesinde bir şeyler yapabileceğime dair hâlâ inancım var.

Bir de tabii kendimle çelişmiş gibi olmayayım. Yine de bu yıl 10 Mayıs'ta doğmuş olmaktan memnunum.

30 Yaş İzlenimleri

by on 22:19:00
Doğduğum saatlerde manzaram (Hundertwasserhaus) 30 yaş da geldi çattı. Nasıl mıydı? Öncelikle dünün aynısıydı. Bir yandan da bambaşka. ...
Atina-Selanik treninden bir manzara...
Son bir yıldır, çocukluğumdan beri içimde taşıdığım seyahat virüsü etkisini iyiden iyiye hissettirmeye başladı. Daha birkaç gün önce Atina'dan Selanik'e giden bir trende olduğumuzu düşünmek bile ilginç geliyor.

Selanik'ten Atina'ya geçeceğimiz gün 1 Mayıs olduğu için otobüs kullanmak durumunda kaldık. Otobüste de manzaramız güzeldi ama yine de trenin tadı başka. Bu tat, trenin bir taşıt olarak kendine has rahatlığının yanı sıra okuduğum kitaptan da kaynaklandı galiba.

Edebiyat dergileri, özenli ve adil olanlarından bahsedersek elbette, kaliteli yazılarla ufkumuzu açabiliyor. Bu durum, sadece okuyan için değil yazan kişi için de geçerli bence. Ben de bu ay sonuna doğru teslim edeceğim bir yazı için kolları sıvadım. Kendimce gerekli olduğunu düşündüğüm kitapları okuyup bitirmeye çalışıyorum. Yazar, D. H. Lawrence.

Lawrence'ın Lady Chatterley's Lover (Lady Chatterley'nin Âşığı) romanını Türkçeden okumuştum; Sons and Lovers'ı (Oğullar ve Sevgililer) daha yeni İngilizceden okudum. Amacım seyahatnamelerine geçmeden önce yazarın tarzını özümsemekti ama seyahatnamelere başladıkça gezgin Lawrence'a kanım iyice ısındı. Belki de dediğim gibi atmosferin etkisiyle ilgilidir.

Lawrence'ın üç tane seyahatnamesi var, hepsinin de İngilizcelerini e-kitaplarını indirdim. Tren yolculuğunda Twilight in Italy'nin (İtalya'da Alacakaranlık) sonu ve Sea and Sardinia'nın (Deniz ve Sardinya) başı kısmet oldu. Twilight in Italy'de ağırlıklı olarak İtalya'yla birlikte bu ülkeye yakın diğer ülkelerdeki seyahatlerini de anlatmış, hem de roman gibi.

Lawrence'ın yazdıklarını okurken daha altı yedi ay içinde gördüğüm yerlerin o zamanlardaki hali geçti gözlerimin önünden. Gerçi o kitapta Lawrence oldukça konuşkan, ev sahipleri ve oranın sakinleriyle muhabbet içinde, bense kendi kabuğumdan sessizce seyir peşindeyim.

Kitapta Atina, Selanik veya Yunanistan'ın herhangi bir şehri yok. Ama seyahatin özü aynı. Evden kilometrelerce uzakta, tatlı bir yorgunlukla sızlayan ayak bilekleriyle henüz karları erimemiş dağların ve yemyeşil bitki örtüsünün arasından geçen trende oturuyoruz. Baharın en güzel yüzü... Bir gün sonra yine evde ve yine ofiste olacağımın, aynı şeyleri yapacağımın bir hükmü kalmıyor o anlarda.

Sea and Sardinia'da Lawrence tren yolculuğundan bahsediyor. O satırları trende okuyorum. Bir okur ve bir gezgin için en keyifli tesadüflerden biri olsa gerek. Lawrence, kitaba giriş paragrafıyla hislerime çoktan tercüman olmuş zaten:

"Kişiye mutlak bir hareket etme ihtiyacı gelir. Dahası, belli bir yöne hareket etme ihtiyacı. O zaman çifte ihtiyaç: harekete geçmek ve nereye gideceğini bilmek.

İnsan neden yerinde duramaz?"

Duramıyor işte. Duramıyorum. Dünyada bunca yer olduğunu öğrenmişken ve ulaşım, konaklama seçenekleri bu kadar çeşitlenmişken durmam mümkün değil. Seyahat virüsünün de diğer virüsler gibi mutlak tedavisi yok. Çaresi gezmek, gezmek, gezmek...

Atina, Tren ve Lawrence

by on 00:39:00
Atina-Selanik treninden bir manzara... Son bir yıldır, çocukluğumdan beri içimde taşıdığım seyahat virüsü etkisini iyiden iyiye hissetti...