Deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Felsefe bölümünü ne bilinçli ne de bilinçsiz seçtim. Lisede madde madde verilen o garip ezber felsefeden nasılsa felsefenin özünde tatmaya değer bir şeyler olduğunu sezmiştim. Üniversite tercihlerinde üçüncü sıraya koymuştum. Ama sadece Boğaziçi Felsefe'yi. Niyetimin direkt felsefe olmadığı oradan belliymiş. Sonra kazandım bu bölümü, bana hayatımı kazandıracağını tahmin etmeden.

Felsefe, Türkiye'de epey önyargıyla yaklaşılan bir alan. Kimisi filozof eşittir dinsiz gözüyle bakıyor, kimisi de felsefe mezunu eşittir aç gözüyle. Şöyle muhabbetler klasik haline gelmişti:

"Nereyi kazandın?"
"Boğaziçi." (Bu cevap da direkt çakallık.)
"Ooo! Hangi bölüm?"
"Felsefe."
"Hııı...

Biz de Boğaziçi deyince bir şey sanmıştık bakışları eşliğinde biten lisans, bana onların hiç anlayamayacağı şeyler kattı. Ama ben size 4 yıl boyunca neler kazandığımı anlatacağım ki benden sonra felsefe kazananların yüzü biraz gülsün. Ayrıca, iş bulamamak bir Türkiye geleneği. Yığılma yaşanan çok popüler bölümlerden kaç kişi iş bulabiliyor? İş bulmak derken, karın tokluğuna kölelik şartları sunan işler değil kastım. Bu ortamda, felsefe aslında farklı yollar çizme olanağı tanıyor.

Bölümde okuyanların hepsi de felsefeyi kucaklamadı veya onunla yetinmedi. Bölüm değiştiren de oldu, çift anadal yapan da. Mezun olunca bankalardan insan kaynakları şirketlerine, reklam ajanslarından girişime pek çok yere dağıldık. Akademiye devam eden de oldu, benim gibi ofis havasında darlananlar da.

En baştaki soruma geri döneyim: Felsefe okumak ne işime yaradı? Hem edebi yazarlık, hem metin yazarlığı hem de girişim açısından bana kattıklarını birkaç maddede size anlatmaya çalışacağım.

Sorgulama


Eğitim sistemimizin ezbere dayandığı malum. Kültürümüzde de çok düşünmek insanı deliliğe sürükleyen bir şey veya en azından huzur kaçıran bir kabahat olarak görülür. Hele de felsefe gibi arı kovanına çomak sokan bir disiplin neredeyse lanetlenmiş durumda. Aşağıdaki anımı anlatınca bu yaklaşım anlaşılır hale gelecektir.

Felsefe bölümünün ilk dersi, PHIL 101, gelip çattığında o sırada bölüm başkanı olan Gürol Irzık içeri girdi ve bizi selamladıktan sonra ilk dediği şey şu oldu: "Biz bu derste her şeyi sorgulayacağız. Dinleri, kutsal kitapları, her şeyi." Daha önce hiç böyle bir söze hiç rastlamamıştım. Böyle bir şey aklımdan bile geçmemişti. Lise felsefe kitaplarında gördüğümden çok farklı bir felsefeyle karşı karşıya olduğumu anlamıştım. Tepkim ne mi oldu? "Neden olmasın?"

Hemen heyecanlanacaklara da peşin peşin söyleyeyim. Adam size bütün bildiklerinizi elinizden alacağım demeye çalışmadı. Hele bir sorun soruşturun bakalım ondan sonra bakış açınız ne olacak dedi aslında. Ben şüphe duymayı seçtim. Ne bu zamana kadar öğrendiklerime ne de insan aklına güvenmemeyi... Bu seçim, beni yazarken özgürleştirdi ve daha sıkı araştırma yapıp yazdıklarımın altını doldurmamı sağladı. Sorgulamak yeni bilgileri soğurmamı da kolaylaştırdı.

Edindiğim bu meziyetin edebi yazarlık açısından yararı apaçık ortada. Ama metin yazarlığında, yani reklam alanında da oldukça işime yaradı. Yaratıcılığın önündeki önyargı duvarını bir kere kaldırınca olanaklar sınırsız. Bu ürün nasıl anlatılır, şu müşteri ne ister, kim neye alınır, vb derken bir bakmışsınız dört dörtlük metinler çıkarmışsınız. Girişimde beyin fırtınası yapmamda bile felsefenin büyük katkısı var.

Argümantasyon


Bizde argüman, direkt eleştiri olarak algılanır ve eleştiri de genelde hakaret şeklinde olur. Hiçbir temele dayanmadan kişiye hakaret edenler, birbiriyle bağlantısız ifadeleri arka arkaya sıralayıp haklı olduğunu sananlar, sadece iki seçenek sunup birini seç diyenler... Felsefede bunların "safsata" olduğunu öğrendim. Sorgulamanın ardından gelen bu argümanları inceleme yeteneği de hem edebi açıdan hem de iş hayatı açısından yepyeni bir sayfa açmamı sağladı.

Ayrıca, felsefe okumadan önce dağınık düşündüğümü ve dağınık yazdığımı bilmiyordum. Kompozisyonda hep bir giriş gelişme sonuç olduğu söylenir. Biz de ona göre yazarız. Ama ne yazdığım girişler giriş, ne gelişmeler gelişme ne de sonuçlar sonuçmuş. Girişte sunduğum düşünceyi kendimde açımlayıp toparlayarak vardığım sonuçlar artık sağa sola savrulmuyor. Gayet bilinçli bir şekilde kafamda yazacağım metni oluşturuyorum, savunacağım argümanı belirliyorum ve yola koyuluyorum.

Öykü veya deneme yazmıyorum ki demeyin. Bence bu, metin yazarlarının da kendini geliştirmesi gereken bir konu. Kredi, sigorta, mobilya, moda, aklınıza gelebilecek her ticari konuda özellikle uzun bir blog yazısı yazarken bu argümantasyonun meyvelerini epeyce topluyorum. Sağlam temellere kurulmuş olan yazıyla önce kendimi, sonra da müşteriyi ikna ediyorum.

Girişimde ise sadece yazdığım metinlerde değil işin ilerleyişi hakkında fikir yürütmemde bu argümantasyondan yararlanıyorum. Bazen ortaklarımı veya arkadaşlarımı sinir edecek şekilde başka ihtimalleri ortaya atıyorum. Peki, böyle değil de şöyle olursa? En mantlıklı, en elverişli seçeneği bulana kadar "ya... ya..." bağlacına sıkı sıkı sarılıyorum.

Öyküleme


Girişim dünyasının son zamanlarda ağzını yaya yaya bahsettiği bir kavram var: "storytelling", yani hikaye anlatma. Öyküleme aslında "narration"ın tam karşılığı. Ama temel olarak neyden bahsetmek istediğimi tahmin etmişsinizdir. "Storytelling"den bahsedenler bir marka, bir marka algısı veya kişisel algı yaratmak için bunu bir hikaye etrafında döndürmenizin, bir hikayeyle güçlendirmenizin ne kadar önemli olduğuna değiniyorlar çünkü insanların bu markayla veya kişiyle olan bağını pekiştiriyor. Felsefe okuyan biri için bunun pek zor olacağını sanmıyorum.

Çok yakında bütün ürünlerimizi toplayacağımız şirketin adını bulduktan sonra iki yönlü bir hikaye yazdım. Şimdi sorsanız ürün isimlerimiz hakkında da en az bir sayfalık hikaye yazabilirim. Edebi yönümün ve bol kitap okumamın da katkısı var elbette ama felsefenin yukarıdaki sorgulama ve argümantasyonla ufkumu açmasının payını görmezden gelemem. İnsanların yüreğini titretir miyiz, onu zaman gösterecek. En azından, öykülemeyi farklı kişiler ve farklı markalar için yapabileceğimi biliyorum.

Bu meziyetlere sahip olmak için felsefeden mezun olduktan sonra onu bir kenara kaldırmak olmaz. Bahsettiğim bu katkıları görebilmek için bilgilerimi sürekli işledim ve mezun olduktan sonra da alakalı kitaplar okumaya devam ettim. İşle ilgili kitaplar iyi hoş ama bana Platon'lar, Descartes'lar, Sartre'lar ve diğer filozoflar çok daha fazla katkıda bulundu.

Bu yazıyı okuduktan sonra, felsefe kazanan bir tanıdığınız olursa umuyorum ki ona daha umutlu ve daha destekleyici bir gözle bakabilirsiniz.

Yıllar önce, rahmetli Hulki Aktunç'un bir söyleşisine katılmıştım. Farklı biçimlerde yazdığı etkileyici öykü ve romanlarıyla tanınan Hulki Aktunç, ayakta interaktif bir şekilde kendini anlatırken reklam yazarlığı yönüne de değinmişti. Türkiye'de bir yazarın teliflerle hayatını sürdürmesi imkansız olduğu için bu mesleği seçmişti usta yazar. Katılımcılardan biri ona, reklam yazarlığının öykü ve roman yazmasını olumsuz etkileyip etkilemediğini sordu. Cevabı şöyle oldu: Elbette olumsuz etkiliyordu ama reklam metninde verilmek istenen mesajı birkaç sözcüğe sığdırmak sözcükleri damıtma konusunda kendini geliştirmesini de sağlıyordu.

O söyleşiye katıldığımda henüz yeni mezun, idealist biriydim. Yayınevlerinde çalışabilir, çevirmenlik ve editörlük yaparak hayatımı kazanabilir ve reklam dünyasına hiç bulaşmayabilirdim. Öyle olmadı tabii, reklam ajansına olmasa da birkaç şirkete ve reklam ajansına yakın bir yer olan dijital ajansa düştü yolum. Üniversiteden "Copywriting", yani metin yazarlığı sertifikam olmasına rağmen daha çok içerik yazarlığı yaptım.

İçerik yazarlığının metin yazarlığından farkını şöyle özetleyeyim: Metin yazarı daha çok reklam metinleri yazar, genelde daha kısa ve vurucu metinlerdir bunlar, ayrıca, basılı ya da dijital mecra için olabilir. İçerik yazarı ise reklam metni de yazabilir ama sitede yayınlanacak metinler, uzun blog yazıları ve daha birçok metni daha yazar. Gerçi, bir eleman alınca iliğini kemiğini kurutacak kadar çalıştırmak Türkiye klasiği haline geldiği için artık bu ayrım bence o kadar net değil.

Döndüm, dolaştım, Hulki Aktunç'un yıllar önce değindiği o ikileme ben de böylece varmış oldum. Kendime soruyorum: Girişimim meyve verdiğinde veya kendi isteğimle yazdıklarımdan reklam parası geldiğinde ticari içerik yazar mıyım? Her seferinde zihnimden koskoca bir "HAYIR" çıkıyor. Ama şu an hayatımdan memnun değil miyim? Memnunum çünkü yine bir şekilde yazarak kazanıyorum, bunu meslek haline getirdim ve etrafımda böyle de biliniyorum. Bunlar güzel şeyler.

Kendi kendime düşünürken bu yazı fikri çıktı ortaya. Öykü yazarlığı açısından Hulki Aktunç olabilmek için bir fırın ekmek yemem, bir kütüphane daha kitap okumam gerekiyor ama yine de birkaç kelam edecek kadar da deneyimim oluştu diye düşünüyorum. Sahi, içerik yazarlığı ve öykü yazarlığı arasında benim gördüğüm farklar neler?

Öykü Yazarlığı Gönüllü, İçerik Yazarlığı Ticari


Öykü yazarlığını para için yapmıyorsanız, ki telifleri düşününce pek para için yapılacak durumda değil dediğim gibi, gönüllü yapıyorsunuzdur. Basit mantık. Ama içerik yazarlığını kendi sitenize veya bir arkadaşınızın ricası üstüne yapmıyorsanız (gerçi öylesi de keyifli) bir müşteri için yapıyorsunuzdur. Müşteri demek, ortada parasının hakkını tam anlamıyla bekleyen biri var demek.

Eksiler: Para için, yazmak zorunda olduğunuz için yazdığınız metinlerde daha çok kendinizi değil müşterinizin isteklerini sergilemek durumundasınız. Çok yoğun zamanlarda "Ne öykü yazılırdı şimdi" moduna girmek, ardından parasal kısmı düşünüp odaklanmak olası. Para kazanıp rahat rahat öykü yazacak hayat şartlarını kendime sağlayayım derken bir süre sonra öyküye ne zamanımın ne de aklımın kaldığını fark etmiştim.

Artılar: İnsan bir öykü yazdıktan sonra "Ben yazdım oldu" havasına çok kolay girebiliyor. Ama içerik yazınca durum öyle değil. Sizin üstünüzde bir göz, onun üstünde de müşterinin gözü var. O metin, gerek haklı gerek haksız gerekçelerle, sürekli gidip gelebilir. Bunu yaşamamak için bazı metinleri, yeterince iyi olduklarına inana kadar defalarca okuduğumu bilirim. Bu, bence öykü yazarken de benimsenmesi gereken bir tutum.

Öykü Yazarlığı Stressiz, İçerik Yazarlığı Stresli


Öykü yazarları bana itiraz edebilir: Ne demek öykü yazmak stressiz! Elbette kendi içinde bir stresi var ama yayınevine çoksatar yetiştirmeye çalışmıyorsanız o stres kendi içinizde yaşadığınız bir stres. "Daha iyi nasıl yazabilirim?" gibi. Ama içerik yazarıysanız, özellikle bir şirket bünyesinde çalışıyorsanız, şirket içinde ayrı, müşteri tarafından ayrı strese maruz kalabilirsiniz. İşler hep acildir ve hiçbir zaman istenildiği gibi olmamıştır.

Eksiler: Sürekli zamana karşı yarışırken alelacele ne çıkacağını bilmeden yazmak bir yana, somut bir iş çıkardığınız için herkesin yaptığınız iş hakkında her nasılsa bir fikrinin olması sinirinizi epey bozabilir ve özgüveninizi oldukça zedeleyebilir. Ben böyle bir süreci atlattıktan ancak birkaç ay sonra istediğim gibi bir öykü yazabildim ve öykü bittiğinde derin bir oh çektiğimi hatırlıyorum. Sanki zihnime birikmiş tortulardan arınmıştım.

Artılar: Öykü yazmak kendimize bağlı bir şey olduğu için iş hayatındaki bu stres ve zorunluluktan kaynaklanan disiplini öykü yazarken yakalamak mümkün olmayabiliyor. Zamana karşı yazmak ille de kötü metinler çıkacağını göstermez. Çalıştığım yerlerde oldukça içime sinen metinler çıkarıyorum genelde. Öyküde de kendime öyle bir zaman aralığı verseydim, şu zamana kadar şu kadar öykü yazacağım ve dosyamı hazırlayacağım deseydim belki şimdi öykü kitabımı elimde tutuyor olurdum.

Öykü Yazarlığında Kuralları Siz Koyarsınız, İçerik Yazarlığında Başkaları


Okul sıralarında öykü deyince hemen "giriş, gelişme, sonuç" veya "serim, düğüm, çözüm" denir ya modern ve postmodern öykü anlayışında o iş öyle değil. Klasik deyişle: Tek sınır, hayal gücünüzün sınırı. İstediğiniz konuyu, istediğiniz biçimde, istediğiniz sözcüklerle anlatabilirsiniz. Oysa içerik yazarlığının belli kuralları vardır. Bu kuralları müşteri veya üstünüz sizin için belirler. Belki öyle bir metin o websitesine yakışmayacak ve daha iyi bir fikriniz var. Yok, nasıl söylendiyse o.

Eksiler: Yine insanın kendine ve yaptığı işe saygısının azalması söz konusu. Keşke, aslında büyük bir işi kucaklayan içerik ve metin yazarlarına (bence artı olarak tasarımcılara ve yazılımcılara), daha fazla kıymet ve şirket içerisinde daha fazla rol verilse. Maalesef, esnekliğin her iki taraf için de avantajlı olacağını anlatmak genelde mümkün olmuyor. Sonuçta, şunu şöyle yazacaksın, şu kelimeleri kullanacaksın... Peki.

Artılar: Şimdi yazının başındaki artıya geldik. Müşteri dedi ki parke hakkında bir yazı yaz ama sadece 250 karakterlik yer var. Haydi bakalım, zihne kuvvet! Verilmek istenen mesajı oraya sığdırmak gerçek bir zihin jimnastiği. Bu jimnastik, kısa öykü için ve yabancıların çok kısa öykü (Hulki Aktunç'un Türkçeleştirmesiyle küçürek öykü) için aslında biçilmiş kaftan. Örnek olarak, Ernest Hemingway'in çok ünlü küçürek öyküsünü vereyim: "Satılık: Bebek patikleri. Hiç giyilmedi."

Öyküde Konuyu Siz Belirlersiniz, İçerik Yazarlığında Başkaları


O söyleşideyken biri gelecekten gelip bana günün birinde finans, sigorta, sağlık veya mobilya hakkında yazı yazacaksın deseydi yüzüne kahkahayı basardım. Ama bir süre sonra ne yazı olsa yazarım demezseniz Türkiye şartlarında aç kalabilirsiniz. Mobilya gibi esnek konularda "Evinizi nasıl döşersiniz?" gibi genel geçer yazılar yazmak mümkün ama finans ve sigorta terimlerini iyice araştırıp öğrenmek gerekiyor, yoksa revizyon manyağı olursunuz.

Eksiler: Hiç alakanız olmayan konularda araştırma yapmak zamanı boşa harcıyormuşsunuz hissi yaratıyor. Genelde de yeni dünyalar keşfetmiyor, "Vay, neler olmuş neler!" demiyorsunuz. Belki hayatınızda bir daha hiç kullanmayacağınız ve adını ilk defa duyduğunuz bir marka, bir ürün veya bir sektör hakkında en az 350 kelime ahkam kesmeniz gerekebiliyor.

Artılar: Bu konular belki işinize yaramayacak ama belki de yarayacak! Öykünün sınırı tamamen sizin hayal gücünüz ya, bir miktar daha bilgi edinmenin size zararı olmayabilir. Çoğu yazarın veya okurun bilmediği çok derin ayrıntılar yazma ihtimaliniz de var. Örneğin, iki sene bir sağlık sitesinde çeviri yaptıktan sonra, karakterlerini örselemeyi seven bir yazar olarak tıkandığım birçok noktada açıldığımı ve o çevirilerden edindiğim bilgileri hiç azımsanamayacak bir sıklıkta kullandığımı fark ettim.

Gerçekten anlayışlı bir şirkette, uyumlu bir ekiple çalışarak yukarıdaki eksilerin büyük ölçüde yumuşatabilirsiniz. Başka bir seçenek de tek başınıza çalışabileceğiniz şartları sağlamak. Ben mi? Bu yazıda "gönüllü" bir şekilde içimi döktükten sonra ticari içeriklere geri döneceğim, hem de isteye isteye. İster öykü yazarı, ister içerik yazarı, isterseniz başka meslekten olun, artıları eksileri değerlendirerek şartları kendinize göre biraz şekillendirmeyi denemeniz lazım.

Salzburg'a gittiğimde her yerde Mozart'ın izlerini göreceğimi düşünüyordum. Gitmeden Spotify'dan onun şarkılarını dinleyerek idmanımı da yapmıştım. Şehirde Sound of Music'i (Neşeli Günler) önceden izlediğim için ikinci kez, seyahatim sonrasında izlemeye karar verdim. Tahminlerimin aksine şehirde Mozart'ın değil müzikalin sesi daha yüksekti. Mozart büyük ölçüde çikolatalarda sıkışıp kalmışken müzikal hem film hem de canlı gösterilerle birlikte tüm şehre yayılmıştı. İtiraf edeyim, bahar zamanı gittiğimden midir nedir, atmosferi sakar ve sempatik Maria'nın karakterine daha uygun buldum.

Salzburg'da üç gün kaldım. Bu üç gün için sürekli gök gürültülü sağanak yağış gösteriyordu hava durumu. Neyse ki hemen hemen hiç olumsuz hava koşuluyla karşılaşmadım. Varış günümde Salzburg şehir merkezini gezdim, muhteşem manzaralı devasa kalesine çıktım, sonra sabah kuş sesleriyle uyanacağım otelimi buldum. İkinci günü tamamen Hallstatt'a ayırdım. Son gün de Sound of Music'in çekildiği mekanları da geçtiğim, Hellbrunn Sarayı'na kadar uzanan bisiklet ve yürüme yolunu aşındırdım.


Adeta bu dünyadan değil


Salzburg'u aslında dünyaca ünlü Hallstatt'a yakın diye tercih etmiştim. Ama üç gün boyunca elbette bu şehre de vakit ayıracaktım. Zira, Hallstatt gibi Salzburg eski şehir merkezi de UNESCO Dünya Mirasları Listesi'nde.

Hallstatt gerçekten fotoğraflarda göründüğünden daha da güzel olan muhteşem bir kasaba. Ama Salzburg'dan ceza gibi 27,5 Euro tren parası ve tren durağından merkeze geçmek için kullandırılan teknenin 5 Euro'su (+ dönüşü) ile hemen herkesin günübirlik gittiği bu kasaba, tertemiz havasını koklayıp manzarasını zihninize kaydetmekle yetineceğiniz bir masal diyarı. Aileden birinin evi yoksa yaşamanızın imkanı yok. Yeni ev de yapılmayacak.

Salzburg öyle değil. Güzelliği öyle böyle değil ama bakarsanız, normal bir şehir. Sokaklarda sizin, benim gibi insanlar yürüyor. Eski şehir merkezi dışında normal evler, normal dükkanlar. Masal diyarı değil kanlı canlı bir şehir. Ayrıca, her tarafı park ve ormanlarla kaplı. Temiz hava ciğerlerimi yalayıp geçerken İstanbul'da aslında nasıl zehir soluduğuma dair fikir de edindim. Hem fiziksel hem de psikolojik olarak. İnsanlarda huzur ve güler yüz hakimdi. O kadar yere gittim ama dönerken moralimi en çok bozan şehir Salzburg oldu galiba.


Maria eteklerini savura savura koşmakta haklı


Sound of Music, çekilmiş müzikal filmlerin muhtemelen en güzellerinden biri. İki buçuk saat müzikal, yarım saat politik gerilim de denebilir. Başrolde sevimli Julie Andrews ile soğuk ve karizmatik Christopher Plummer var. Bizde de Hülya Koçyiğit ve Ediz Hun'la Sen Bir Meleksin adıyla uyarlandı ama oyuncu seçimi yerinde olsa da orijinal filmin Nazi karşıtı havası gibi onu klasik olmaya taşıyan unsurlar hak getire tabii. Süprizbozanlık pek bir şey yok aslında, hele de yerli versiyonunun TV'de milyon kere yayınlandığını düşünürsek. (Fakat son yarım saati epey sürprizli, o yüzden temkinli olun.)

Filmin başlarında rahibe olmaya çalışan ama kendini Salzburg Alplerinde unutan, aklı bir karış havadaki Maria'yla tanışıyoruz. Salzburg'u görmeden hiçbir anlam ifade etmeyen onun bu hallerini artık yerden göğe kadar haklı buluyorum. Film de muhtemelen bahar aylarında çekilmiş. Sarı kır çiçeklerinin kapladığı zeminin arkasında fon olarak üstü karlı muazzam dağlar var. Son fotoğrafı çektiğim yolda bir de güzel bir sürprizle karşılaştım: (Liesl'ın adilerin adisi erkek arkadaşıyla bahçesinde cilveleştiği) Frohnburg Sarayı önünde, bu manzaraya karşı Sound of Music şarkıları söyleyen, farklı milletlerden beş altı kişi. Dedim ya şehir Mozart'ın değil Maria'nın etkisinde...

İşin güzel tarafı (yine İstanbul diyeceğim ama bir İstanbullu açısından acı tarafı), 1965 yılında çekilmiş bir filmde gördüğüm Salzburg şehir merkezinin 2016 yılının nisan ayında gördüğüm şehir merkezinin neredeyse birebir aynısı olması. Şu an çıkıp Salzburg'a gitseniz Maria ve yedi çocuğun geçtiği yerlerden siz de geçebilir, aynı açılardan aynı şekillerde şarkı söyleyebilirsiniz.


Ah, Salzburg!


Şehirleri çok beğenip dönüşte iç geçirdiğim oldu ama Salzburg'u resmen kıskandım! Salzburg'un sokaklarında dolaşan insanları, kuşların şakıdığı oksijen deposu koruları ve bütün ihtişamıyla salınan Alp Dağlarını... Pasaportu orada yırtıp atmadıysam başka hiçbir yerde yırtmam herhalde.

Ama kendime söz verdim: Günün birinde Salzburg'a tekrar geleceğim ve o gelişimde Maria gibi eteklerimi savura savura "Sound of Music"i söyleyeceğim.
Resim annemden.

Son zamanlarda, özellikle beyaz yakalılar arasında, bir erken kalkma muhabbetidir gidiyor. Ben de konudan eksik kalmayayım dedim. Peşin peşin söyleyeyim, yazıdan erken kalmak için öneriler beklemeyin. Hatta, itiraf edeyim, bu satırları biraz gıcıklık olsun diye yazıyorum.

Kendimi bildim bileli erken kalkarım. Erken derken, genelde sabah 7'yi geçirmem. Günün birinde öğlene kadar uyuyakalsam annemler 112'yi arayabilir, arkadaşlarım paniğe kapılabilir, o derece. Öyle uyanınca yatak keyfi yapmak da gerer beni. Çocukken normalde okula geç kalırsınız, uyanamazsınız, uyansanız yataktan çıkamazsınız, değil mi? Hafta içi, hafta sonu, bayram seyran demeden koridorda fıtı fıtı dolaşan ve annesinin "uyusana evladım" dediği bir çocuk hayal edin. O benim işte.


Zararları


Erken kalkmanın yararlarından önce zararlarından bahsedeyim. Öncelikle, afyonu patlamayan, yatakla bütünleşik yaşayan arkadaşlarınızda kalırsanız sizi bir kaşık suda boğacak kadar sinirlenebiliyorlar. Ama arkadaşlar yine iyi. Ben küçükken ailece tanıdıklarda kaldığımızda yerimden de kımıldayamadığım için tavanlardaki bütün badana lekelerini ezberlediğimi bilirim. Neyse ki, deneyimlerimden ders alan biriyim. Yıllardır çantamdan kitabım eksik olmaz. Bir de artık akıllı telefonlar ve kablosuz internet var. İcat edenlerin elleri, beyinleri dert görmesin.

Bir de öyle bir biyolojik saatim var ki akşam yatma saatimden bağımsız kalkabiliyorum. Genelde 12'den geç saatte yatmıyorum ama es kaza 2'ye 3'e kalırsam sabah en geç 7'de yine ayaktayım. Bir arkadaşımla üniversite zamanı çıktığım gençlik kampının son gününde 5 buçukta yatıp 6 buçukta kalktığımı bilirim. Bütün gün bulutların üstünde gibi yürümüştüm, her şey fluydu ve sesler uzaktan geliyordu.


Yararları


Eh, en başta, erken kalkan yol alır. Serbest çalışınca geç saatlerde kalkılırmış gibi bir izlenim var. (Belki de öyledir, hiç geç kalkmadığım için...) Saat 10'da "Rahatsız etmiyorum, değil mi?" diye gelen telefona asıl vermem gereken cevap "Yok, ben zaten mesaiyi yarıladım" olmalı normalde. Ofis hayatı bu sebepten de geriyor beni. 9'da mesai, yoluydu, oturup işe başlamasıydı derken vakit geçip gitmiş. Halbuki günün yarısına kadar işimi yapıp bitirsem, kalan zamanı da kendime ayırsam...

Sadece yetişkinlikte değil küçüklükte de erken kalkmanın çok ekmeğini yedim. Sabah gün ışımadan yayınlanan bütün çizgi filmlerini izlemişliğim var. Hatta erken kalkmamı tatil günleri de bağlamadığı için, hatırladığım kadarıyla 6 yaşımda olduğum yılbaşı sabahı, kargalar daha kahvaltılarını etmeden kalktığımda Tutti Frutti'ye bile denk gelmiştim. Kadınlar orada çin çin yaparken annem babam fosur fosur uyuyordu tabii. Ne bilsinler...

Yararlardan biri de kendime değil etrafımdakilere. Arkadaşlar sürekli bir kaşık suda boğmak istemiyor tabii; bunun dersi var, işi var, erken kalkmak gerekebiliyor. Karşınızda kanlı canlı bir çalar saat! Pili bitmeyen, saat gibi iki zırla bırakamayan ve tepesine vurunca susmayan, inatçı mı inatçı.

Seyahate çıktığımda da geç kalktığımı hatırlamıyorum. Üstelik, Avrupa'daki bir iki saatlik farka hemen adapte olup oranın saatine göre erken kalkabiliyorum. Güneş enerjisiyle çalışıyorum adeta. İleride Asya veya Amerika gibi saat farkı çok fazla olan bir yere gittiğimde jetlag yaşamayacağım konusunda beni tanıyanlar hemfikir.


Bu işin sırrı nedir?


Sırrım falan yok. Kalkıyorum. "Biraz daha yatayım, kalkarım" dediğimi hiç hatırlamam. Gözlerim açıldı mı bir daha kapatamam, tekrar uykuya dalamam. Ama uyudum mu tam uyurum. Genelde, gece yattığımda gözümü kapatırım, sabah da açarım. Gün içinde hiç siyah çay ve kahve içmememle bir alakası olabilir. Ofiste bile bitki çayı dışında kafeine hiç sarılmadım. Onun dışında aklıma gelen... Güneşe selam olsun, ne diyeyim.

Twitter'da bir süredir 40SabahErkenKalk diye bir kampanya var. Şeytan dürtüyor, "8 yıl sonra 40 yıl olacak inşallah ehe ehe" yazasım geliyor, sonra moral bozmayayım diye vazgeçiyorum. Bu yazıyı yayınladıktan sonra öğlen uyanırsam sizden bilirim, ona göre.
Bloğumda ilk on sıralaması uzun süredir aynı. İstatistiklere baktığımda özellikle ilk üç yazının düzenli olarak ziyaret aldığını fark ettim. Merak edip Google'da araştırdım. Saatleri Ayarlama Enstitüsü yazım 3. sayfada, Mr. Toot ve Frankfurt Seyahatnamesi yazılarım ilk sayfada çıkıyor. Siteye şu ana kadar reklam vermediğim halde. Tamamen organik.

Sonra kendi kendime sordum: En çok okunan ilk 10 yazı neden pek değişmiyor? Özellikle, ilk 3 yazıya bakarak kendime birtakım notlar, hatta boyundan büyük bir laf olmazsa dersler çıkarmaya başladım. Bu yazıyı okumaya zaman ayırıp eklemek veya "o öyle değil" demek istediğiniz bir şeyler olursa yorum bölümünün kapıları sonuna kadar açık.

1. SEO önemli ama o kadar hayati değil.

SEO'yla ilk tanışmam üç yıl kadar önceye denk geliyor. Ondan sonra da SEO, yazılarımın az çok içinde oldu. Yazarken SEO kuralları veya anahtar kelimelere çok bağlı kalmıyorum ama özellikle film yazılarımın zamanlamasına ve isminin içerikte her şekilde geçmesine dikkat ediyorum. Attığım başlıktan da bariz biçimde belli olduğu üzere, Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü çok daha önceden yazmıştım. Diğerleri nispeten daha yakın bir zamanda yazıldı. Kitap sektöründe Saatleri Ayarlama Enstitüsü aratılan bir anahtar kelime ama diğerleri o kadar değil. Demek ki hedefli başlıklar yerine sevdiğim konularda yazdığım içeriklerin şansı da aramalarda oldukça yüksek.

Bu arada, direkt siteye gelen aramalar için yazdığım tek bir içerik var. Zamanında hemen her gün birileri "sylei" diye bir kelime aratıyordu. Elleri boş dönmesinler diye sıkı bir araştırma yaptım, Afrika'daki anlamına kadar ulaştım ve yazıyı girdim. Ondan sonra da o yazıyı bir daha okuyan olmadı...

2. Yazılar arasında çok zaman bırakma.

Onca Saatleri Ayarlama Entitüsü yazısı arasında benimkinin üçüncü sayfada ne işi var? Çünkü yazıyı ta 2009 yılında yayına aldım. Blogda hep birinci sırada olması da kendi acemiliğim. O yazıdan sonra bloğu bıraktım ve bir dahaki yazıyı iki sene sonra girdim. O sırada bile yazı almış başını gitmişti. Diğer yazılarla arasındaki ziyaret farklı binlerle ölçülecek düzeyde. Buradan çıkarmam gereken ders açık, yazılar arasında bu kadar çok zaman bırakmamak lazım. Şu an için ben yazıyı silmedikçe ardından gelenler ona yetişemeyecek gibi görünüyor. Yine de umudu elden bırakmamak lazım çünkü ikinci ve üçüncü yazılar ondan çok yıllar sonra diğer eski yazıları da geçerek bu sıralamalara yerleşti.

3. Her yazıyı günün birinde binlerce kişi okuyacakmış gibi yaz.

SEO kuralları ve zaman değil de en çok içimi acıtan ders bu oldu. Ylvis yazısı dışında diğerlerine hiç mi özenmemişim? İlk sayfalarda çıkıyorlar da okuyana ne katıyorlar? Şu an okuduğumda kendi yazdığım bu yazılardan tatmin olamıyorum. Oysa, çok daha ince ayrıntılara girdiğim, beyin fırtınası yaptığım yazıların çoğu ilk 10'da bile değil. Ne var ki, yarın öbür gün o sıralamaya girmeyeceklerinin garantisi de yok. O yüzden, kendime düşeceğim en önemli not bence bu: herkesin bir şeyler yazdığı internet ortamında gerçekten okunmaya değer bir şeyler sunmak.

Bakalım, bundan sonra sıralamayı değiştirebilecek miyim?