Deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Felsefe bölümünü ne bilinçli ne de bilinçsiz seçtim. Lisede madde madde verilen o garip ezber felsefeden nasılsa felsefenin özünde tatmaya değer bir şeyler olduğunu sezmiştim. Üniversite tercihlerinde üçüncü sıraya koymuştum. Ama sadece Boğaziçi Felsefe'yi. Niyetimin direkt felsefe olmadığı oradan belliymiş. Sonra kazandım bu bölümü, bana hayatımı kazandıracağını tahmin etmeden.

Felsefe, Türkiye'de epey önyargıyla yaklaşılan bir alan. Kimisi filozof eşittir dinsiz gözüyle bakıyor, kimisi de felsefe mezunu eşittir aç gözüyle. Şöyle muhabbetler klasik haline gelmişti:

"Nereyi kazandın?"
"Boğaziçi." (Bu cevap da direkt çakallık.)
"Ooo! Hangi bölüm?"
"Felsefe."
"Hııı...

Biz de Boğaziçi deyince bir şey sanmıştık bakışları eşliğinde biten lisans, bana onların hiç anlayamayacağı şeyler kattı. Ama ben size 4 yıl boyunca neler kazandığımı anlatacağım ki benden sonra felsefe kazananların yüzü biraz gülsün. Ayrıca, iş bulamamak bir Türkiye geleneği. Yığılma yaşanan çok popüler bölümlerden kaç kişi iş bulabiliyor? İş bulmak derken, karın tokluğuna kölelik şartları sunan işler değil kastım. Bu ortamda, felsefe aslında farklı yollar çizme olanağı tanıyor.

Bölümde okuyanların hepsi de felsefeyi kucaklamadı veya onunla yetinmedi. Bölüm değiştiren de oldu, çift anadal yapan da. Mezun olunca bankalardan insan kaynakları şirketlerine, reklam ajanslarından girişime pek çok yere dağıldık. Akademiye devam eden de oldu, benim gibi ofis havasında darlananlar da.

En baştaki soruma geri döneyim: Felsefe okumak ne işime yaradı? Hem edebi yazarlık, hem metin yazarlığı hem de girişim açısından bana kattıklarını birkaç maddede size anlatmaya çalışacağım.

Sorgulama


Eğitim sistemimizin ezbere dayandığı malum. Kültürümüzde de çok düşünmek insanı deliliğe sürükleyen bir şey veya en azından huzur kaçıran bir kabahat olarak görülür. Hele de felsefe gibi arı kovanına çomak sokan bir disiplin neredeyse lanetlenmiş durumda. Aşağıdaki anımı anlatınca bu yaklaşım anlaşılır hale gelecektir.

Felsefe bölümünün ilk dersi, PHIL 101, gelip çattığında o sırada bölüm başkanı olan Gürol Irzık içeri girdi ve bizi selamladıktan sonra ilk dediği şey şu oldu: "Biz bu derste her şeyi sorgulayacağız. Dinleri, kutsal kitapları, her şeyi." Daha önce hiç böyle bir söze hiç rastlamamıştım. Böyle bir şey aklımdan bile geçmemişti. Lise felsefe kitaplarında gördüğümden çok farklı bir felsefeyle karşı karşıya olduğumu anlamıştım. Tepkim ne mi oldu? "Neden olmasın?"

Hemen heyecanlanacaklara da peşin peşin söyleyeyim. Adam size bütün bildiklerinizi elinizden alacağım demeye çalışmadı. Hele bir sorun soruşturun bakalım ondan sonra bakış açınız ne olacak dedi aslında. Ben şüphe duymayı seçtim. Ne bu zamana kadar öğrendiklerime ne de insan aklına güvenmemeyi... Bu seçim, beni yazarken özgürleştirdi ve daha sıkı araştırma yapıp yazdıklarımın altını doldurmamı sağladı. Sorgulamak yeni bilgileri soğurmamı da kolaylaştırdı.

Edindiğim bu meziyetin edebi yazarlık açısından yararı apaçık ortada. Ama metin yazarlığında, yani reklam alanında da oldukça işime yaradı. Yaratıcılığın önündeki önyargı duvarını bir kere kaldırınca olanaklar sınırsız. Bu ürün nasıl anlatılır, şu müşteri ne ister, kim neye alınır, vb derken bir bakmışsınız dört dörtlük metinler çıkarmışsınız. Girişimde beyin fırtınası yapmamda bile felsefenin büyük katkısı var.

Argümantasyon


Bizde argüman, direkt eleştiri olarak algılanır ve eleştiri de genelde hakaret şeklinde olur. Hiçbir temele dayanmadan kişiye hakaret edenler, birbiriyle bağlantısız ifadeleri arka arkaya sıralayıp haklı olduğunu sananlar, sadece iki seçenek sunup birini seç diyenler... Felsefede bunların "safsata" olduğunu öğrendim. Sorgulamanın ardından gelen bu argümanları inceleme yeteneği de hem edebi açıdan hem de iş hayatı açısından yepyeni bir sayfa açmamı sağladı.

Ayrıca, felsefe okumadan önce dağınık düşündüğümü ve dağınık yazdığımı bilmiyordum. Kompozisyonda hep bir giriş gelişme sonuç olduğu söylenir. Biz de ona göre yazarız. Ama ne yazdığım girişler giriş, ne gelişmeler gelişme ne de sonuçlar sonuçmuş. Girişte sunduğum düşünceyi kendimde açımlayıp toparlayarak vardığım sonuçlar artık sağa sola savrulmuyor. Gayet bilinçli bir şekilde kafamda yazacağım metni oluşturuyorum, savunacağım argümanı belirliyorum ve yola koyuluyorum.

Öykü veya deneme yazmıyorum ki demeyin. Bence bu, metin yazarlarının da kendini geliştirmesi gereken bir konu. Kredi, sigorta, mobilya, moda, aklınıza gelebilecek her ticari konuda özellikle uzun bir blog yazısı yazarken bu argümantasyonun meyvelerini epeyce topluyorum. Sağlam temellere kurulmuş olan yazıyla önce kendimi, sonra da müşteriyi ikna ediyorum.

Girişimde ise sadece yazdığım metinlerde değil işin ilerleyişi hakkında fikir yürütmemde bu argümantasyondan yararlanıyorum. Bazen ortaklarımı veya arkadaşlarımı sinir edecek şekilde başka ihtimalleri ortaya atıyorum. Peki, böyle değil de şöyle olursa? En mantlıklı, en elverişli seçeneği bulana kadar "ya... ya..." bağlacına sıkı sıkı sarılıyorum.

Öyküleme


Girişim dünyasının son zamanlarda ağzını yaya yaya bahsettiği bir kavram var: "storytelling", yani hikaye anlatma. Öyküleme aslında "narration"ın tam karşılığı. Ama temel olarak neyden bahsetmek istediğimi tahmin etmişsinizdir. "Storytelling"den bahsedenler bir marka, bir marka algısı veya kişisel algı yaratmak için bunu bir hikaye etrafında döndürmenizin, bir hikayeyle güçlendirmenizin ne kadar önemli olduğuna değiniyorlar çünkü insanların bu markayla veya kişiyle olan bağını pekiştiriyor. Felsefe okuyan biri için bunun pek zor olacağını sanmıyorum.

Çok yakında bütün ürünlerimizi toplayacağımız şirketin adını bulduktan sonra iki yönlü bir hikaye yazdım. Şimdi sorsanız ürün isimlerimiz hakkında da en az bir sayfalık hikaye yazabilirim. Edebi yönümün ve bol kitap okumamın da katkısı var elbette ama felsefenin yukarıdaki sorgulama ve argümantasyonla ufkumu açmasının payını görmezden gelemem. İnsanların yüreğini titretir miyiz, onu zaman gösterecek. En azından, öykülemeyi farklı kişiler ve farklı markalar için yapabileceğimi biliyorum.

Bu meziyetlere sahip olmak için felsefeden mezun olduktan sonra onu bir kenara kaldırmak olmaz. Bahsettiğim bu katkıları görebilmek için bilgilerimi sürekli işledim ve mezun olduktan sonra da alakalı kitaplar okumaya devam ettim. İşle ilgili kitaplar iyi hoş ama bana Platon'lar, Descartes'lar, Sartre'lar ve diğer filozoflar çok daha fazla katkıda bulundu.

Bu yazıyı okuduktan sonra, felsefe kazanan bir tanıdığınız olursa umuyorum ki ona daha umutlu ve daha destekleyici bir gözle bakabilirsiniz.

Yıllar önce, rahmetli Hulki Aktunç'un bir söyleşisine katılmıştım. Farklı biçimlerde yazdığı etkileyici öykü ve romanlarıyla tanınan Hulki Aktunç, ayakta interaktif bir şekilde kendini anlatırken reklam yazarlığı yönüne de değinmişti. Türkiye'de bir yazarın teliflerle hayatını sürdürmesi imkansız olduğu için bu mesleği seçmişti usta yazar. Katılımcılardan biri ona, reklam yazarlığının öykü ve roman yazmasını olumsuz etkileyip etkilemediğini sordu. Cevabı şöyle oldu: Elbette olumsuz etkiliyordu ama reklam metninde verilmek istenen mesajı birkaç sözcüğe sığdırmak sözcükleri damıtma konusunda kendini geliştirmesini de sağlıyordu.

O söyleşiye katıldığımda henüz yeni mezun, idealist biriydim. Yayınevlerinde çalışabilir, çevirmenlik ve editörlük yaparak hayatımı kazanabilir ve reklam dünyasına hiç bulaşmayabilirdim. Öyle olmadı tabii, reklam ajansına olmasa da birkaç şirkete ve reklam ajansına yakın bir yer olan dijital ajansa düştü yolum. Üniversiteden "Copywriting", yani metin yazarlığı sertifikam olmasına rağmen daha çok içerik yazarlığı yaptım.

İçerik yazarlığının metin yazarlığından farkını şöyle özetleyeyim: Metin yazarı daha çok reklam metinleri yazar, genelde daha kısa ve vurucu metinlerdir bunlar, ayrıca, basılı ya da dijital mecra için olabilir. İçerik yazarı ise reklam metni de yazabilir ama sitede yayınlanacak metinler, uzun blog yazıları ve daha birçok metni daha yazar. Gerçi, bir eleman alınca iliğini kemiğini kurutacak kadar çalıştırmak Türkiye klasiği haline geldiği için artık bu ayrım bence o kadar net değil.

Döndüm, dolaştım, Hulki Aktunç'un yıllar önce değindiği o ikileme ben de böylece varmış oldum. Kendime soruyorum: Girişimim meyve verdiğinde veya kendi isteğimle yazdıklarımdan reklam parası geldiğinde ticari içerik yazar mıyım? Her seferinde zihnimden koskoca bir "HAYIR" çıkıyor. Ama şu an hayatımdan memnun değil miyim? Memnunum çünkü yine bir şekilde yazarak kazanıyorum, bunu meslek haline getirdim ve etrafımda böyle de biliniyorum. Bunlar güzel şeyler.

Kendi kendime düşünürken bu yazı fikri çıktı ortaya. Öykü yazarlığı açısından Hulki Aktunç olabilmek için bir fırın ekmek yemem, bir kütüphane daha kitap okumam gerekiyor ama yine de birkaç kelam edecek kadar da deneyimim oluştu diye düşünüyorum. Sahi, içerik yazarlığı ve öykü yazarlığı arasında benim gördüğüm farklar neler?

Öykü Yazarlığı Gönüllü, İçerik Yazarlığı Ticari


Öykü yazarlığını para için yapmıyorsanız, ki telifleri düşününce pek para için yapılacak durumda değil dediğim gibi, gönüllü yapıyorsunuzdur. Basit mantık. Ama içerik yazarlığını kendi sitenize veya bir arkadaşınızın ricası üstüne yapmıyorsanız (gerçi öylesi de keyifli) bir müşteri için yapıyorsunuzdur. Müşteri demek, ortada parasının hakkını tam anlamıyla bekleyen biri var demek.

Eksiler: Para için, yazmak zorunda olduğunuz için yazdığınız metinlerde daha çok kendinizi değil müşterinizin isteklerini sergilemek durumundasınız. Çok yoğun zamanlarda "Ne öykü yazılırdı şimdi" moduna girmek, ardından parasal kısmı düşünüp odaklanmak olası. Para kazanıp rahat rahat öykü yazacak hayat şartlarını kendime sağlayayım derken bir süre sonra öyküye ne zamanımın ne de aklımın kaldığını fark etmiştim.

Artılar: İnsan bir öykü yazdıktan sonra "Ben yazdım oldu" havasına çok kolay girebiliyor. Ama içerik yazınca durum öyle değil. Sizin üstünüzde bir göz, onun üstünde de müşterinin gözü var. O metin, gerek haklı gerek haksız gerekçelerle, sürekli gidip gelebilir. Bunu yaşamamak için bazı metinleri, yeterince iyi olduklarına inana kadar defalarca okuduğumu bilirim. Bu, bence öykü yazarken de benimsenmesi gereken bir tutum.

Öykü Yazarlığı Stressiz, İçerik Yazarlığı Stresli


Öykü yazarları bana itiraz edebilir: Ne demek öykü yazmak stressiz! Elbette kendi içinde bir stresi var ama yayınevine çoksatar yetiştirmeye çalışmıyorsanız o stres kendi içinizde yaşadığınız bir stres. "Daha iyi nasıl yazabilirim?" gibi. Ama içerik yazarıysanız, özellikle bir şirket bünyesinde çalışıyorsanız, şirket içinde ayrı, müşteri tarafından ayrı strese maruz kalabilirsiniz. İşler hep acildir ve hiçbir zaman istenildiği gibi olmamıştır.

Eksiler: Sürekli zamana karşı yarışırken alelacele ne çıkacağını bilmeden yazmak bir yana, somut bir iş çıkardığınız için herkesin yaptığınız iş hakkında her nasılsa bir fikrinin olması sinirinizi epey bozabilir ve özgüveninizi oldukça zedeleyebilir. Ben böyle bir süreci atlattıktan ancak birkaç ay sonra istediğim gibi bir öykü yazabildim ve öykü bittiğinde derin bir oh çektiğimi hatırlıyorum. Sanki zihnime birikmiş tortulardan arınmıştım.

Artılar: Öykü yazmak kendimize bağlı bir şey olduğu için iş hayatındaki bu stres ve zorunluluktan kaynaklanan disiplini öykü yazarken yakalamak mümkün olmayabiliyor. Zamana karşı yazmak ille de kötü metinler çıkacağını göstermez. Çalıştığım yerlerde oldukça içime sinen metinler çıkarıyorum genelde. Öyküde de kendime öyle bir zaman aralığı verseydim, şu zamana kadar şu kadar öykü yazacağım ve dosyamı hazırlayacağım deseydim belki şimdi öykü kitabımı elimde tutuyor olurdum.

Öykü Yazarlığında Kuralları Siz Koyarsınız, İçerik Yazarlığında Başkaları


Okul sıralarında öykü deyince hemen "giriş, gelişme, sonuç" veya "serim, düğüm, çözüm" denir ya modern ve postmodern öykü anlayışında o iş öyle değil. Klasik deyişle: Tek sınır, hayal gücünüzün sınırı. İstediğiniz konuyu, istediğiniz biçimde, istediğiniz sözcüklerle anlatabilirsiniz. Oysa içerik yazarlığının belli kuralları vardır. Bu kuralları müşteri veya üstünüz sizin için belirler. Belki öyle bir metin o websitesine yakışmayacak ve daha iyi bir fikriniz var. Yok, nasıl söylendiyse o.

Eksiler: Yine insanın kendine ve yaptığı işe saygısının azalması söz konusu. Keşke, aslında büyük bir işi kucaklayan içerik ve metin yazarlarına (bence artı olarak tasarımcılara ve yazılımcılara), daha fazla kıymet ve şirket içerisinde daha fazla rol verilse. Maalesef, esnekliğin her iki taraf için de avantajlı olacağını anlatmak genelde mümkün olmuyor. Sonuçta, şunu şöyle yazacaksın, şu kelimeleri kullanacaksın... Peki.

Artılar: Şimdi yazının başındaki artıya geldik. Müşteri dedi ki parke hakkında bir yazı yaz ama sadece 250 karakterlik yer var. Haydi bakalım, zihne kuvvet! Verilmek istenen mesajı oraya sığdırmak gerçek bir zihin jimnastiği. Bu jimnastik, kısa öykü için ve yabancıların çok kısa öykü (Hulki Aktunç'un Türkçeleştirmesiyle küçürek öykü) için aslında biçilmiş kaftan. Örnek olarak, Ernest Hemingway'in çok ünlü küçürek öyküsünü vereyim: "Satılık: Bebek patikleri. Hiç giyilmedi."

Öyküde Konuyu Siz Belirlersiniz, İçerik Yazarlığında Başkaları


O söyleşideyken biri gelecekten gelip bana günün birinde finans, sigorta, sağlık veya mobilya hakkında yazı yazacaksın deseydi yüzüne kahkahayı basardım. Ama bir süre sonra ne yazı olsa yazarım demezseniz Türkiye şartlarında aç kalabilirsiniz. Mobilya gibi esnek konularda "Evinizi nasıl döşersiniz?" gibi genel geçer yazılar yazmak mümkün ama finans ve sigorta terimlerini iyice araştırıp öğrenmek gerekiyor, yoksa revizyon manyağı olursunuz.

Eksiler: Hiç alakanız olmayan konularda araştırma yapmak zamanı boşa harcıyormuşsunuz hissi yaratıyor. Genelde de yeni dünyalar keşfetmiyor, "Vay, neler olmuş neler!" demiyorsunuz. Belki hayatınızda bir daha hiç kullanmayacağınız ve adını ilk defa duyduğunuz bir marka, bir ürün veya bir sektör hakkında en az 350 kelime ahkam kesmeniz gerekebiliyor.

Artılar: Bu konular belki işinize yaramayacak ama belki de yarayacak! Öykünün sınırı tamamen sizin hayal gücünüz ya, bir miktar daha bilgi edinmenin size zararı olmayabilir. Çoğu yazarın veya okurun bilmediği çok derin ayrıntılar yazma ihtimaliniz de var. Örneğin, iki sene bir sağlık sitesinde çeviri yaptıktan sonra, karakterlerini örselemeyi seven bir yazar olarak tıkandığım birçok noktada açıldığımı ve o çevirilerden edindiğim bilgileri hiç azımsanamayacak bir sıklıkta kullandığımı fark ettim.

Gerçekten anlayışlı bir şirkette, uyumlu bir ekiple çalışarak yukarıdaki eksilerin büyük ölçüde yumuşatabilirsiniz. Başka bir seçenek de tek başınıza çalışabileceğiniz şartları sağlamak. Ben mi? Bu yazıda "gönüllü" bir şekilde içimi döktükten sonra ticari içeriklere geri döneceğim, hem de isteye isteye. İster öykü yazarı, ister içerik yazarı, isterseniz başka meslekten olun, artıları eksileri değerlendirerek şartları kendinize göre biraz şekillendirmeyi denemeniz lazım.

Salzburg'a gittiğimde her yerde Mozart'ın izlerini göreceğimi düşünüyordum. Gitmeden Spotify'dan onun şarkılarını dinleyerek idmanımı da yapmıştım. Şehirde Sound of Music'i (Neşeli Günler) önceden izlediğim için ikinci kez, seyahatim sonrasında izlemeye karar verdim. Tahminlerimin aksine şehirde Mozart'ın değil müzikalin sesi daha yüksekti. Mozart büyük ölçüde çikolatalarda sıkışıp kalmışken müzikal hem film hem de canlı gösterilerle birlikte tüm şehre yayılmıştı. İtiraf edeyim, bahar zamanı gittiğimden midir nedir, atmosferi sakar ve sempatik Maria'nın karakterine daha uygun buldum.

Salzburg'da üç gün kaldım. Bu üç gün için sürekli gök gürültülü sağanak yağış gösteriyordu hava durumu. Neyse ki hemen hemen hiç olumsuz hava koşuluyla karşılaşmadım. Varış günümde Salzburg şehir merkezini gezdim, muhteşem manzaralı devasa kalesine çıktım, sonra sabah kuş sesleriyle uyanacağım otelimi buldum. İkinci günü tamamen Hallstatt'a ayırdım. Son gün de Sound of Music'in çekildiği mekanları da geçtiğim, Hellbrunn Sarayı'na kadar uzanan bisiklet ve yürüme yolunu aşındırdım.


Adeta bu dünyadan değil


Salzburg'u aslında dünyaca ünlü Hallstatt'a yakın diye tercih etmiştim. Ama üç gün boyunca elbette bu şehre de vakit ayıracaktım. Zira, Hallstatt gibi Salzburg eski şehir merkezi de UNESCO Dünya Mirasları Listesi'nde.

Hallstatt gerçekten fotoğraflarda göründüğünden daha da güzel olan muhteşem bir kasaba. Ama Salzburg'dan ceza gibi 27,5 Euro tren parası ve tren durağından merkeze geçmek için kullandırılan teknenin 5 Euro'su (+ dönüşü) ile hemen herkesin günübirlik gittiği bu kasaba, tertemiz havasını koklayıp manzarasını zihninize kaydetmekle yetineceğiniz bir masal diyarı. Aileden birinin evi yoksa yaşamanızın imkanı yok. Yeni ev de yapılmayacak.

Salzburg öyle değil. Güzelliği öyle böyle değil ama bakarsanız, normal bir şehir. Sokaklarda sizin, benim gibi insanlar yürüyor. Eski şehir merkezi dışında normal evler, normal dükkanlar. Masal diyarı değil kanlı canlı bir şehir. Ayrıca, her tarafı park ve ormanlarla kaplı. Temiz hava ciğerlerimi yalayıp geçerken İstanbul'da aslında nasıl zehir soluduğuma dair fikir de edindim. Hem fiziksel hem de psikolojik olarak. İnsanlarda huzur ve güler yüz hakimdi. O kadar yere gittim ama dönerken moralimi en çok bozan şehir Salzburg oldu galiba.


Maria eteklerini savura savura koşmakta haklı


Sound of Music, çekilmiş müzikal filmlerin muhtemelen en güzellerinden biri. İki buçuk saat müzikal, yarım saat politik gerilim de denebilir. Başrolde sevimli Julie Andrews ile soğuk ve karizmatik Christopher Plummer var. Bizde de Hülya Koçyiğit ve Ediz Hun'la Sen Bir Meleksin adıyla uyarlandı ama oyuncu seçimi yerinde olsa da orijinal filmin Nazi karşıtı havası gibi onu klasik olmaya taşıyan unsurlar hak getire tabii. Süprizbozanlık pek bir şey yok aslında, hele de yerli versiyonunun TV'de milyon kere yayınlandığını düşünürsek. (Fakat son yarım saati epey sürprizli, o yüzden temkinli olun.)

Filmin başlarında rahibe olmaya çalışan ama kendini Salzburg Alplerinde unutan, aklı bir karış havadaki Maria'yla tanışıyoruz. Salzburg'u görmeden hiçbir anlam ifade etmeyen onun bu hallerini artık yerden göğe kadar haklı buluyorum. Film de muhtemelen bahar aylarında çekilmiş. Sarı kır çiçeklerinin kapladığı zeminin arkasında fon olarak üstü karlı muazzam dağlar var. Son fotoğrafı çektiğim yolda bir de güzel bir sürprizle karşılaştım: (Liesl'ın adilerin adisi erkek arkadaşıyla bahçesinde cilveleştiği) Frohnburg Sarayı önünde, bu manzaraya karşı Sound of Music şarkıları söyleyen, farklı milletlerden beş altı kişi. Dedim ya şehir Mozart'ın değil Maria'nın etkisinde...

İşin güzel tarafı (yine İstanbul diyeceğim ama bir İstanbullu açısından acı tarafı), 1965 yılında çekilmiş bir filmde gördüğüm Salzburg şehir merkezinin 2016 yılının nisan ayında gördüğüm şehir merkezinin neredeyse birebir aynısı olması. Şu an çıkıp Salzburg'a gitseniz Maria ve yedi çocuğun geçtiği yerlerden siz de geçebilir, aynı açılardan aynı şekillerde şarkı söyleyebilirsiniz.


Ah, Salzburg!


Şehirleri çok beğenip dönüşte iç geçirdiğim oldu ama Salzburg'u resmen kıskandım! Salzburg'un sokaklarında dolaşan insanları, kuşların şakıdığı oksijen deposu koruları ve bütün ihtişamıyla salınan Alp Dağlarını... Pasaportu orada yırtıp atmadıysam başka hiçbir yerde yırtmam herhalde.

Ama kendime söz verdim: Günün birinde Salzburg'a tekrar geleceğim ve o gelişimde Maria gibi eteklerimi savura savura "Sound of Music"i söyleyeceğim.
Resim annemden.

Son zamanlarda, özellikle beyaz yakalılar arasında, bir erken kalkma muhabbetidir gidiyor. Ben de konudan eksik kalmayayım dedim. Peşin peşin söyleyeyim, yazıdan erken kalmak için öneriler beklemeyin. Hatta, itiraf edeyim, bu satırları biraz gıcıklık olsun diye yazıyorum.

Kendimi bildim bileli erken kalkarım. Erken derken, genelde sabah 7'yi geçirmem. Günün birinde öğlene kadar uyuyakalsam annemler 112'yi arayabilir, arkadaşlarım paniğe kapılabilir, o derece. Öyle uyanınca yatak keyfi yapmak da gerer beni. Çocukken normalde okula geç kalırsınız, uyanamazsınız, uyansanız yataktan çıkamazsınız, değil mi? Hafta içi, hafta sonu, bayram seyran demeden koridorda fıtı fıtı dolaşan ve annesinin "uyusana evladım" dediği bir çocuk hayal edin. O benim işte.


Zararları


Erken kalkmanın yararlarından önce zararlarından bahsedeyim. Öncelikle, afyonu patlamayan, yatakla bütünleşik yaşayan arkadaşlarınızda kalırsanız sizi bir kaşık suda boğacak kadar sinirlenebiliyorlar. Ama arkadaşlar yine iyi. Ben küçükken ailece tanıdıklarda kaldığımızda yerimden de kımıldayamadığım için tavanlardaki bütün badana lekelerini ezberlediğimi bilirim. Neyse ki, deneyimlerimden ders alan biriyim. Yıllardır çantamdan kitabım eksik olmaz. Bir de artık akıllı telefonlar ve kablosuz internet var. İcat edenlerin elleri, beyinleri dert görmesin.

Bir de öyle bir biyolojik saatim var ki akşam yatma saatimden bağımsız kalkabiliyorum. Genelde 12'den geç saatte yatmıyorum ama es kaza 2'ye 3'e kalırsam sabah en geç 7'de yine ayaktayım. Bir arkadaşımla üniversite zamanı çıktığım gençlik kampının son gününde 5 buçukta yatıp 6 buçukta kalktığımı bilirim. Bütün gün bulutların üstünde gibi yürümüştüm, her şey fluydu ve sesler uzaktan geliyordu.


Yararları


Eh, en başta, erken kalkan yol alır. Serbest çalışınca geç saatlerde kalkılırmış gibi bir izlenim var. (Belki de öyledir, hiç geç kalkmadığım için...) Saat 10'da "Rahatsız etmiyorum, değil mi?" diye gelen telefona asıl vermem gereken cevap "Yok, ben zaten mesaiyi yarıladım" olmalı normalde. Ofis hayatı bu sebepten de geriyor beni. 9'da mesai, yoluydu, oturup işe başlamasıydı derken vakit geçip gitmiş. Halbuki günün yarısına kadar işimi yapıp bitirsem, kalan zamanı da kendime ayırsam...

Sadece yetişkinlikte değil küçüklükte de erken kalkmanın çok ekmeğini yedim. Sabah gün ışımadan yayınlanan bütün çizgi filmlerini izlemişliğim var. Hatta erken kalkmamı tatil günleri de bağlamadığı için, hatırladığım kadarıyla 6 yaşımda olduğum yılbaşı sabahı, kargalar daha kahvaltılarını etmeden kalktığımda Tutti Frutti'ye bile denk gelmiştim. Kadınlar orada çin çin yaparken annem babam fosur fosur uyuyordu tabii. Ne bilsinler...

Yararlardan biri de kendime değil etrafımdakilere. Arkadaşlar sürekli bir kaşık suda boğmak istemiyor tabii; bunun dersi var, işi var, erken kalkmak gerekebiliyor. Karşınızda kanlı canlı bir çalar saat! Pili bitmeyen, saat gibi iki zırla bırakamayan ve tepesine vurunca susmayan, inatçı mı inatçı.

Seyahate çıktığımda da geç kalktığımı hatırlamıyorum. Üstelik, Avrupa'daki bir iki saatlik farka hemen adapte olup oranın saatine göre erken kalkabiliyorum. Güneş enerjisiyle çalışıyorum adeta. İleride Asya veya Amerika gibi saat farkı çok fazla olan bir yere gittiğimde jetlag yaşamayacağım konusunda beni tanıyanlar hemfikir.


Bu işin sırrı nedir?


Sırrım falan yok. Kalkıyorum. "Biraz daha yatayım, kalkarım" dediğimi hiç hatırlamam. Gözlerim açıldı mı bir daha kapatamam, tekrar uykuya dalamam. Ama uyudum mu tam uyurum. Genelde, gece yattığımda gözümü kapatırım, sabah da açarım. Gün içinde hiç siyah çay ve kahve içmememle bir alakası olabilir. Ofiste bile bitki çayı dışında kafeine hiç sarılmadım. Onun dışında aklıma gelen... Güneşe selam olsun, ne diyeyim.

Twitter'da bir süredir 40SabahErkenKalk diye bir kampanya var. Şeytan dürtüyor, "8 yıl sonra 40 yıl olacak inşallah ehe ehe" yazasım geliyor, sonra moral bozmayayım diye vazgeçiyorum. Bu yazıyı yayınladıktan sonra öğlen uyanırsam sizden bilirim, ona göre.
Bloğumda ilk on sıralaması uzun süredir aynı. İstatistiklere baktığımda özellikle ilk üç yazının düzenli olarak ziyaret aldığını fark ettim. Merak edip Google'da araştırdım. Saatleri Ayarlama Enstitüsü yazım 3. sayfada, Mr. Toot ve Frankfurt Seyahatnamesi yazılarım ilk sayfada çıkıyor. Siteye şu ana kadar reklam vermediğim halde. Tamamen organik.

Sonra kendi kendime sordum: En çok okunan ilk 10 yazı neden pek değişmiyor? Özellikle, ilk 3 yazıya bakarak kendime birtakım notlar, hatta boyundan büyük bir laf olmazsa dersler çıkarmaya başladım. Bu yazıyı okumaya zaman ayırıp eklemek veya "o öyle değil" demek istediğiniz bir şeyler olursa yorum bölümünün kapıları sonuna kadar açık.

1. SEO önemli ama o kadar hayati değil.

SEO'yla ilk tanışmam üç yıl kadar önceye denk geliyor. Ondan sonra da SEO, yazılarımın az çok içinde oldu. Yazarken SEO kuralları veya anahtar kelimelere çok bağlı kalmıyorum ama özellikle film yazılarımın zamanlamasına ve isminin içerikte her şekilde geçmesine dikkat ediyorum. Attığım başlıktan da bariz biçimde belli olduğu üzere, Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü çok daha önceden yazmıştım. Diğerleri nispeten daha yakın bir zamanda yazıldı. Kitap sektöründe Saatleri Ayarlama Enstitüsü aratılan bir anahtar kelime ama diğerleri o kadar değil. Demek ki hedefli başlıklar yerine sevdiğim konularda yazdığım içeriklerin şansı da aramalarda oldukça yüksek.

Bu arada, direkt siteye gelen aramalar için yazdığım tek bir içerik var. Zamanında hemen her gün birileri "sylei" diye bir kelime aratıyordu. Elleri boş dönmesinler diye sıkı bir araştırma yaptım, Afrika'daki anlamına kadar ulaştım ve yazıyı girdim. Ondan sonra da o yazıyı bir daha okuyan olmadı...

2. Yazılar arasında çok zaman bırakma.

Onca Saatleri Ayarlama Entitüsü yazısı arasında benimkinin üçüncü sayfada ne işi var? Çünkü yazıyı ta 2009 yılında yayına aldım. Blogda hep birinci sırada olması da kendi acemiliğim. O yazıdan sonra bloğu bıraktım ve bir dahaki yazıyı iki sene sonra girdim. O sırada bile yazı almış başını gitmişti. Diğer yazılarla arasındaki ziyaret farklı binlerle ölçülecek düzeyde. Buradan çıkarmam gereken ders açık, yazılar arasında bu kadar çok zaman bırakmamak lazım. Şu an için ben yazıyı silmedikçe ardından gelenler ona yetişemeyecek gibi görünüyor. Yine de umudu elden bırakmamak lazım çünkü ikinci ve üçüncü yazılar ondan çok yıllar sonra diğer eski yazıları da geçerek bu sıralamalara yerleşti.

3. Her yazıyı günün birinde binlerce kişi okuyacakmış gibi yaz.

SEO kuralları ve zaman değil de en çok içimi acıtan ders bu oldu. Ylvis yazısı dışında diğerlerine hiç mi özenmemişim? İlk sayfalarda çıkıyorlar da okuyana ne katıyorlar? Şu an okuduğumda kendi yazdığım bu yazılardan tatmin olamıyorum. Oysa, çok daha ince ayrıntılara girdiğim, beyin fırtınası yaptığım yazıların çoğu ilk 10'da bile değil. Ne var ki, yarın öbür gün o sıralamaya girmeyeceklerinin garantisi de yok. O yüzden, kendime düşeceğim en önemli not bence bu: herkesin bir şeyler yazdığı internet ortamında gerçekten okunmaya değer bir şeyler sunmak.

Bakalım, bundan sonra sıralamayı değiştirebilecek miyim?


Sevgili serbest çalışan, ne yaptın sen?

Serbest çalışmaya müsait bir işin var.
Bütün gün ofiste tıkılmak saçma, dedin.
Hem, orada herkes işine karışıyor.
Maaşın, serbest çalışarak rahatça kazanabileceğin bir miktar.
Elveda gözyaşı, elveda stres.

Sen öyle san...

Genel olarak iş ahlakı olmayan, kurnazlığı zekadan sayan bir memlekette hiç "freelance" bir ruh huzura erer mi?

Çıtayı ne kadar indirirsen indir, daha ineceği bir seviye var. Kimse emeği için önüne kırmızı halı serilsin diye beklemiyor ama karşılıklı iş yapmak neden bu kadar zor? Bu kadar zor olmak zorunda mı?

Gel bak seni neler bekliyor...

1. Hakarete hazır ol.

Hakaret sebebi Türkiye'de genel olarak "benim istediğim gibi olmamış" üstünden ilerler. Ne var ki, istediğini bilen işverene veya müşteriye hiçbir zaman rastlanmaz. Elbette, işin gerçekten istedikleri gibi olmaması, hatalı olması vb de mümkün. Ama bunu ifade etme şekli nedense hep hayattan soğutacak şekilde olur: "Ben böyle mi dedim!!!", "Ne biçim olmuş bu!!!" (ünlem işaretleri önemli, en az üç adet). Halbuki "Şurası şöyle olsa daha iyi olmaz mı?" gibi bir söylem ne ona batar ne karşısındakine. Fakat o zaman egosunu şişiremez, üstünlük kurduğunu hissedemez.

2. Sessizliğe hazır ol.

İşleri tam istenildiği gibi teslim edersin ama birden ses kesilir. E-postalar, aramalar cevapsız kalır. Suçu kendinde ararsın, nerede hata yaptım dersin... Hakaret kadar kötüdür bu yaklaşım. Gerçekten bir daha çalışılmayacak kadar kötü bir durum varsa söyle ki biz de bilelim, kendimizi ona göre hazırlayalım, değil mi? Ama o zaman Araf'ta bırakarak işkence etmiş olmazsın; net davranmış olursun, o da Türkiye'nin ruhuna uymaz.

3. Köleliğe hazır ol.

Genel "Parasını vermedim mi yapacak" mantığı serbest işlerde, özellikle de Türkiye gibi iş tanımının net çizilmediği yerlerde doruğa çıkar. Çeviriyi yaptı / yazıyı yazdı, neden üstüne düzeltisini de yapmasın, neden diğer çevirmenlerin yazılarını da kontrol etmesin, neden onları bir güzel klasörleyip bana göndermesin falan filan. Nasılsa bu işi yapacak binlerce insan var ve bana mecbur! Sana da, parana da... diye başlayan iç geçirmeler "Ben bunun için mi okudum?" çizgisinde devam eder. Evet, bunun için okuduk. (...Startup kurdu.)

4. Para peşinde koşmaya hazır ol.

Yukarıdaki her bir maddenin sonu olmaya aday bir madde. Ofis çalışmasında paranın yanı sıra statü için de çalışılır. Ama freelance çalışmada işveren bilir ki sadece para için çalışıyorsun ve günü kurtarmaya çalışıyorsun. O yüzden para direkt tehdit unsurudur. İşini "iyi" yapmazsan, üç yüz kere düzeltmezsen veya yanında ek bir şeyler yapmazsan o paraya kavuşamayabileceğini bileceksin! Ya o iş için harcadığın zaman ve enerji? Üstüne soğuk su içmeye hazır ol.

İşte böyle sevgili serbest çalışan. Çilen daha yeni başlıyor!

(Fotoğrafta gördüğünüz, çevirime yardım eden Paşa'ya selam olsun.)

Neden girişim?


Girişim dünyası bu aralar özellikle benim yaş grubum arasında oldukça popüler. Y Kuşağı denen etiketi bir kenara koyarsak, mevcut nesil daha yaşanabilir bir hayat peşinde. İş beğenmiyorlar, çalışmayı sevmiyorlar eleştirilerine katılmıyorum. En güzel zamanlarımızı feda edeceğimiz işlerin buna değmesini istiyoruz. Gelin görün ki, Türkiye'de şartlar gitgide saçma sapan bir hal almakta. Beğenmezsen binlercesi var mantığıyla ya düşük standartlara katlanmamız ya da işsizliğe razı olmamız gerekiyormuş gibi bir hava var. Bu atmosfer "kendi işini kurmayı" daha cazip hale getiriyor.

Ben de 80'li yıllarda doğan birçok akranım gibi, iyi okullardan mezun olunca her şeyin çözüleceğini sandım. Öyle olmadı tabii. Her "şunu da bitir" rahatsın aşamasından sonra daha çok uğraşmak gerekti. Yine de şanslıyım, küçüklükten beri sevdiğim yazmanın dahil olduğu işler yapa yapa bugüne geldim. Ne var ki, ağızları doldura doldura "Content is the king (İçerik kraldır [ille kral olsun zaten]) diyenler, içerik yazarlarına pek öyle kral/kraliçe muamelesi yapmıyor. Hele bir de serbest çalışmaya karar verirlerse vay onların haline...

Nasıl giriştim?


Kendime baktım:
- Yazmayı seviyorum.
- Gezmeyi seviyorum.
- İşimi ofis dışında da yapabilirim.

Girişimler hakkında çoktan konuşmaya başladığımız Selçuk Fatih Sevinç de aynı fikirdeydi. Bunları bir araya getiren ve ilgi çekebilecek ne yapılabilirdi? Çok düşündük, tartıştık. Piyasadaki eksiklikleri araştırdık. Her yer e-ticaret sitesi. Biz de mi bir şey satsak dedik ama ille önceden akıl eden biri çıkıyordu. Özgün fikir peşinde koşmaya başladık. Domain araştırdık. Neredeyse her şey alınmış, neredeyse her şey yapılmıştı.

Bir gün, bir beyin fırtınası anında parladı "Gezinmece" adı. Instagram "hashtag"lerinden biri, epey de kullanılıyor. Nasılsa o da alınmıştır derken "available (boşta)" yazısı güneş gibi parladı. Ee, domain'i aldık, sonra? Gezinmece adında bir seyahat sitesi ama ne? Buna bizim de tam manasıyla emin olmamız ve siteyi istediğimiz şekle sokmamız neredeyse bir yıl sürdü. İki konu daha en başta kafamızda netti: 1) müşteri için değil son kullanıcı için ürün, 2) bizim de keyifle kullanabileceğimiz bir "şey".

Elbette ürün çıkınca son kullanıcılarımızın fikri bizim için önemli olacaktı ama ne yalan söyleyeyim hiçbir üstün veya müşterinin yorumu olmadan kendi işime odaklanmanın keyfi başkaymış. İstersek aradığımızı bulamayalım (ki ne yalan söyleyeyim umutluyum), sadece bu keyif bile bana uzun süre yeter. Neyse, başladık isme de uyacak fikirler geliştirmeye. Site bir yıl içinde şekilden şekle girdi. Bir sürü şey ekledik, çıkardık. Yeri geldi, kendi yaptıklarımızı beğenmedik. Ne var ki, bu süreçte hiç sıkılmadım. Site kıvama geldikçe işler daha eğlenceli hale geldi.

Gezinmece şu açıdan şanslı: Kurucularından biri yazılımcı, diğeri içerik yazarı. Bu, masrafları neredeyse sıfıra çeken bir durum. Ne istediğimizi direkt belirlememize de olanak tanıyor. Beklememiz ve anlatmamız gerekmiyor. Yazılımcı tasarıma, yazar da içerik pazarlamasına aşina olunca Voltron oluştu. Elbette, girişim açısından daha yolun başındayız ve kendi alanlarımızda dahi sürekli kendimizi geliştirmek zorundayız ama en azından ilk adımı attık. Bir felsefe mezunu olarak, denemeyi yücelten Sartre'ın yüzünü kara çıkartmadım!

28 Mart 2016: Web sitemizi nihayet tanıtmaya karar verdiğimiz tarih, bizim için gerçek başlangıç. Evet, sonunda kıvama geldiğine inandık ve onu başka gözlerin de önüne serdik. Gezinmece budur demekle kaldık mı? Elbette hayır. Daha bir hafta içinde yepyeni özellikler ekledik, tasarım değişiklikleri yaptık. Ama 28 Mart öncesinden daha farklı durum: İş ciddi!



Gezinmece nedir?


Bu aşamalardan geçen Gezinmece tam olarak nedir?

Gezinmece, gezginlere özel sosyal medya ve içerik platformudur.

Tek cümleyle anlatmak gerekirse böyle. Gezinmeceyi farklı kılan bir diğer özelliği de sade ve minimalist tasarımı. Renkleri, butonları ve yerleşimiyle gözü yormayan, kullanımı kolay ve gezginleri teşvik edici bir web sitesi elde etmeyi hedefledik.

Peki, gerçekten gezginlere özel olan nedir?

Gezilerinizde yaşadıklarınızı paylaşmak istiyorsunuz. Başka gezginlerin yazdıklarını merak ediyorsunuz. Yazılarınız sosyal medyanın dehlizlerinde kayboluyor. Bir süre sonra başka gezginlerin yazdıklarını da bulamaz oluyorsunuz. Başka gezginleri takip edebilmek, kendi gezilerinizi onlarla paylaşabilmek istiyorsunuz. Ve bütün bunları TEK BİR YERDEN yapmak istiyorsunuz.

Gezinmece temel olarak bunun için var. İleride yepyeni özelliklerin ekleneceğini ve elbette kullanıcıların yorumlarına göre şekilleneceğini şimdiden haber verebilirim.

Gezginlere eksiksiz deneyim sunmak isteyen Gezinmece'nin üç temel işlevi var:

1. Gezginlerle kaynaşma

Gezinmecede herkesin bir profil sayfası bulunuyor. Notlarını, tarzını beğendiğiniz gezginleri TAKİP ET butonuna tıklayarak takip edebilir ve daha sonra ana sayfanızdaki TAKİP ETTİKLERİM butonundan onların yazdıklarına doğrudan ulaşabilirsiniz. Ayrıca, istediğiniz her bir notu beğenebilir ve her bir nota yorum bırakabilirsiniz.

2. Gezi notlarınızı paylaşma

İstediğiniz istikameti arama çubuğuna yazıp bulduktan sonra NOT EKLE butonuyla açılan pencereye anılarınızı ve önerilerinizi yazabilir, fotoğraflarınızı ekleyebilirsiniz. Fakat Gezinmece'de seyahat geçmişiniz sadece notlardan ibaret değil. Gezdiğiniz yerleri GEZDİM diye işaretleyebilir, TARİH EKLE ile gezdiğiniz tarihi takvimde işaretleyebilirsiniz. Ayrıca, profilinizdeki haritada gezdiğiniz yerler yeşil olarak görünecek, böylece dünyanın ne kadarını gezdiğinizi de görebileceksiniz.

3. Blogları takip etme

Gezinmece sevdiğiniz blogları takip etmeyi de kolaylaştırıyor. RSS Feed'i olan bloglara yeni eklenen yazılar BLOGLAR sekmesinde görünecek. Hem Gezinmece'den ayrılmadan o bloğu okuyabileceksiniz hem de o bloğa ziyaret kazandırmış olacaksınız. Blog sahibiyseniz ve RSS Feed'iniz varsa ve blog listesine dahil olmak isterseniz bize e-posta göndermeniz yeterli.


Gezinmeceyi istediğiniz zaman açıp okuyabilirsiniz ama üstteki maddelerde anlattıklarımızı yapabilmeniz için kayıt olmanız ve giriş yapmanız gerekiyor. Kayıt olmak çok kolay ve ücretsiz. Gezginler ve gezmeyi sevenleri oldukça keyifli bir deneyim bekliyor.

Hepiniz davetlisiniz!

Türkiye’de yoğun olarak hissetsek de dünya genelinde ataerkil bir toplum yapısı hüküm sürüyor. Pagan uygarlıkların tanrıçalarından, kutsal kadınlarından, Amazon efsanelerinden, Kibele’den bu noktaya nasıl gelindi? Yüzyıllardır incelenen ve bazı yanıtlar aranan bir süreç bu. Çok kısa bir özetle: Yerleşik hayata geçilmesi, ardından sanayinin gelişmesiyle birtakım roller belirlenmeye başladı. Kadınlar gitgide toplum sahnesinden geriye itildiler. Biyolojik farklar toplumsal roller haline getirildi, anaerkil toplum yerini ataerkil topluma bıraktı. Yakın tarihte kadınlar seslerini yeniden çıkarmaya, haklarını yeniden aramaya girişti. Büyük başarılar da elde edildi. Günümüzde kadınlar artık birçok alanda yer alabiliyor, kendilerini gösterebiliyor. Ama gerçekten de özgürlüklerini, eşitliklerini elde edebildiler mi?
Temele inildiğinde görülecek ki yanıt olumsuz. Edebiyat dünyası istisna değil. Başka alanlardaki gibi burada da kadınlar hakkında kökleşmiş yargılar mevcut. Leyla Erbil, Eski Sevgili’deki “Biz İki Sosyalist Erkek Eleştirmen”[1] öyküsünde bu durumu, erkek eleştirmenlerin kadın yazarlara bakış açısını anlatır. Sürpriz bir bakış açısı değildir bu: Kadın, ne kadar yazsa da çizse de, akıl yürütse de kendini savunsa da nihayetinde kadın, cinsel bir objedir onlara göre. Öykü kısaca şöyle: İki sosyalist erkek eleştirmen kendi ülkelerinin yazarlarını tanıtmak için yabancı bir ülkeye çağırılmışlardır. Öykünün anlatıcısı olan eleştirmen, diğer eleştirmenin (Tacettin) gölgesinde kalmıştır aslında. Ama onun yanında söz alma fırsatını kaçırmayacaktır bu davetle birlikte. Tacettin’in yazıhanesine girince şaşırıp kalır çünkü yaşlı kurdu, Gülizar Tekbasar isimli genç kadın yazarla “namüsait” bir halde yakalar. Sonra kadın uzaklaşınca iki erkek, cinsiyetçilik kokan bir muhabbete başlar. Tacettin, eleştirmen olarak elinde bulundurduğu gücü, onunla cinsel yakınlaşma kuran kadınları yüceltmek, ona yüz vermeyenleri de yermek için kullanıyordur. Yıllardır da onun bu yüzünü gören yoktur. Ardından Türkân’ın adı geçer. Tacettin ondan neredeyse tiksintiyle bahseder çünkü Türkân, Gülizar ve diğerlerinin yolundan gitmemiştir. Anlatıcı da, aralarında geçen bir konuşmadan dolayı Türkân’dan hazzetmiyordur. Öykünün ikinci bölümünde Tacettin salonda konuşmasını yapar; Gülizar’ı över, Türkân’ı yerin dibine batırır; sosyalistliğinden!? ödün vermez. Silik anlatıcı da Tacettin’e hayranlık beslemekle ondan nefret etmek arasında gidip gelir.
Öyküde ilgi çekici dört karakter var. Anlatıcı erkek eleştirmen, Tacettin, Gülizar Tekbasar ve Türkân. Her biri kadına bakışın ayrı bir şeklini gösterir. Ama hepsi de kadının toplumda ikinci cins olmasında birleşir (belki Türkân hariç tutulabilir). Alain Touraine, Kadınların Dünyası[2] kitabında şöyle bir tespitte bulunur: “…erkekler, kadınlardan o kadar sık bir arzu nesnesi gibi söz etmektedir ki, ‘cinsel taciz’in önünde daha çok parlak günler olacak gibidir. Bu koşullarda, hâlâ bir erkek toplumuna sıkı sıkı demirli olduğumuzu nasıl inkâr edebiliriz ki? Bu da, birçokları açısından bu kadınların aşağılığı görüntüsünü ortadan kaldırmanın en etkili yolunun, neden kadın kimliğini, kişiliğini oluşturan şeyleri toptan reddetmekten geçtiğini açıklar.” (s. 27) Yani varolan ataerkil bir yapı üstünden hakları savunmak yerine, yine kendi deyişiyle “perspektifte bir alt-üst oluş” gereklidir. Tabii bu, çok radikal bir öneri. Peki, Alain Touraine’in kitabı ışığında, Leylâ Erbil öyküsündeki karakterlerin ayrı ayrı duruşları nasıldır?
Tacettin, açık ara en ayrımcı karakterdir ve bunu da gizlemez zaten. “Kardeşim bu miniler deli ediyor adamı… bu kadın da minisini giyiyor ki, ne yana baksan iki bacağının arasını görüyorsun,” der anlatıcıya daha en başlardan. Ardından eleştirmenliğinin gücünü ne için kullandığını ifşa eder: “Ha ha ha! Romancının ayrı bir tipi olur mu yahu, yazarı da tipini de biz yaratırız, biz! İstersek trikotajcı kızı yazar yaparız, hem de işçi sınıfından bir yazar yaratmış oluruz, hah hah hah! Biz istersek ‘odundan’ bile yazar çıkarırız odundan! Ha ha ha!” Sonra toplumsal cinsiyetin tehlikeli bir yönünü dile getirir: “Kadın kadındır, yazar olsa da kadın olmasını bilecek.” Burada yine Alain Touraine’e dönülebilir. “…bir yandan kadınlar bir toplumsal ‘yapı’nın, iktidar ilişkilerinin, onlara normlar, görevler ve çıkarlar dayatan kurumların ve radikal feministlerin çok güzel anlattıkları gibi, erkek egemenliğindeki bir toplumun varoluş ve işleyiş tarzı olan, kadınları ‘doğal’a dönüştüren ideolojilerin yükü altındadır.” (s. 48) Yani, kadınların biyolojik yapısından kaynaklanan farklılıklar sosyal rol olarak üstlerine yapışmıştır. Bu rolü reddettiği için de Türkân Tacettin (ve anlatıcı) tarafından sevilmez. Hatta “frijit” damgası vurulur. Böylece erkek söylem ağır basar ve kadının cinselliğini kendi istediği doğrultuda yaşama hakkı hiçe sayılır. Alain Touraine şöyle söyler: “Cinselliği deneyimin merkezine yerleştirmek, bir dünya düşüncesinden, benlik düşüncesine yönelmektir. Ve erkeklerin aynı tarzda kendilerini ifade edeceklerini düşünmek zordur, çünkü erkeklerin söylemi her yere yayılırken, kadınlarınki kamusal alanda hâlâ neredeyse yoktur.” (s. 109)
Anlatıcılığı üstlenen eleştirmen de kadınlara aşağılayıcı bir gözle bakar. Ama o daha çekingen ve cesaretsizdir. Tacettin’le konuşmaya başlamadan etrafı, olan biteni inceler. Sonra da kendinden daha meşhur, daha sansasyonel eleştirmenin gözüne girmek için kaypakça davranır. Gülizar Tekbasar’ı beğenmese de “Amma da kırmızı bir kadın… kırmızı bir körük,” der. “Enfes bir parça” diye ekler. Tacettin’le lafı açıldığında Türkân’ı tanımadığını iddia eder ama aslında onunla sohbet etmişliği vardır. Ama aşağılık kompleksinden dolayı bunu açığa vuramaz. Zira anlatıcı kabullenemese de Türkân onu sözel olarak alt etmiştir. “Hanımefendi” hitabını bol bol kullanarak kendini battığı yerden çıkarmaya çalışsa da becerememiştir. Hal böyle olunca, mevzu edebiyatken eleştirmen erkek, kadının kadınlığını hedef alır: “Hıh, orospu dedim içimden, kimsin sen de seni tarif edecekmişim! Bizim Kadri’yle sevişirken iyiydi! O kadar namusluysan çıkıp bağırsana ‘Kocamı boynuzladım!’ diye. Hıh! Bizim Kaya da oradaydı, hikâyeci, kulağıma eğildi ‘Aldırma abi’ dedi, ‘görmüyor musun “bana atla” demek istiyor!” Anlatıcının buradaki davranışına Alain Touraine’nin “savunmacı saldırganlığı” uygun düşebilir. “Aynı şekilde, kadınların hedef oldukları saldırıları hiçbir şekilde azımsamadan, onların özellikle erkekler hakkındaki sözlerini dinlemek gerekir, çünkü kendilerininkinin yanında erkeklerin koşullarını da dönüştürürler, bu arada (erkeklerin) birçoğu da fetihçi değil, savunmacı bir saldırganlığa sığınır.” (s. 137) Bunun altında da özellikle erkeklerin (ama tabii kadınların da) cinselliği başarı ya da başarısızlıkla değerlendirilen bir olgu olarak görmesi yatar. “…insan kendi benliğini cinsellikle inşa eder, bir kadının yaşamına yönelttiği ve onu başarı ya da başarısızlık hakkında konuşturan bakışı cinselliğinin başarısı ya da başarısızlığının bilinci tarafından yönetilir. Bu, çok başarılı mesleki yaşamlara sahip kadınlar tarafından bile formülleştirildiğinden, çok etkileyici bir sonuçtur.” (s. 83)
Yalnızca Tacettin sahnesinde rastladığımız ve yurtdışında adından övgüyle bahsedilen Gülizar Tekbasar, aslında kadınların toplumdaki konumu için bu iki erkek eleştirmenden çok daha tehlikeli çünkü erkeklerin kadınlara biçtiği rolü sorgulamadan kabul edip bu sistemde kendine yer edinmeye çalışır. Bu da kadın hareketlerinin yapmak istediklerini alaşağı etmektir bir bakıma. Alain Touraine de kadın hareketinin bizzat kadınlardan destek bulamama ihtimaline değinir: “Rahatsız edici bir soru: özneye doğru bu tırmanış, bütün kadınlardan destek bulur mu? Benim varsayımım, içinde yaşadığı toplum kutuplu olduğuna ve kadınları aşağılığın ve bağımlılığın temel şahsiyetlerinden biri yaptığına göre, her kadının içinde bir özne-kadın taşıdığıdır. Buna karşın, kadınların çoğu büyük ölçüde içselleştirilmiş ve onları, sanki bunlar saygı duyulması gereken normlarmış ve ilkesel olarak ‘doğalmışlar’ gibi, yerine getirmeleri gereken ödevlere ve toplumun onlara aşıladığı duygulara göre kendi kendilerini yargılamaya zorlayan toplumsal çerçeveler içinde yaşar.” (s. 75) Gülizar da kadınlığını kullanarak kendini ve genel olarak kadınları bu çerçeveler içine hapseder esasen.
Türkân, bahsedilen karakterlerden daha farklıdır. Anlatıcı eleştirmenin aktardığı kadarıyla, onun epey bilinçli bir kadın olduğunu ve kadınlığını kullanarak yükselmeye çalışmadığını anlarız. Böyle olduğu için de erkek eleştirmenler tarafından hiç sevilmez: “Frijit”, “sinir”, “sevimsiz”, “orospu”. Türkân ne dediğini bilir ve eleştirileri yerindedir: “Edebiyatın ne yana götürüldüğüne parmak basmak istiyorum sadece… Eleştirinin üzerinde hiçbir denetim olmayışından yararlandığınızı söylüyorum size.” Türkân’ın eleştirilerini kişisel beğeniye indirip savuşturmaya çalışan anlatıcı eleştirmen köşeye sıkışınca ona neden eleştirmen olmadığını sorar. Türkân’ın yanıtı yine taşı gediğine koyar: “Başlatmazsınız ki! Denemedim değil, işe önce sizden başlamak gerekti; suyun başını da siz tutmuşsunuz. Sizleri darıltacak yazıları en ilericiler bile yayınlamıyor. Kişisel deyiveriyorlar işlerine gelmeyince. Sizin kişisel görüşlerinizi eleştiri diye yutturuyorlar!” Son sözleriyle de Alain Touraine’le paralel bir noktada olduğunu gösterir: “Karşında olduğum, kişiler değil, siz, Ahmet, Fatmalar değil, bir anlayış, bir dünya görüşü. Beni başka türlü tarif etmeye kalkmayın!” Alain Touraine’e göre kadınların böyle dile gelmesi önemlidir. “Kadınlar tarafından benimsenen tüm söylemler ‘ilerici’dir, kadınların kurban olduğu eşitsizliği eleştirir ve aynı zamanda da farklılık haklarını da talep eder. Eşitlik ve farklılığın bu birleşik savunusu, fikirlerine ve kampanyalarına direniş güçleri kadar feminizmin bağrında değil midir?” (s. 46) “Ama toplamda kadınların sözleri daha ilginçtir, çünkü erkeklerin beklenen tutumlarını kadınların nasıl dönüştürdüğünü ve aynı zamanda da haklı olarak tutumlarının tikel bir denetlenme biçimini gördükleri her türlü ahlakçı eleştiriye nasıl direndiklerini gösterir.” (s. 137)
Sonuç olarak, Leylâ Erbil “Biz Sosyalist İki Eleştirmen” öyküsünde, aslında her alanda içkin bir eşitsizliğe maruz kalan kadınların, eğitim düzeyi yüksek sayılabilecek edebiyat dünyasında bile (zira Alain Touraine de kadınların haklarını savunmaları için eğitimin önemini vurgular) ne durumda olduğunu ironik bir şekilde gözler önüne serer. Okuyucu da öyküyü okurken ihtimal o ki bu kördüğümün nasıl çözülebileceğini sorabilir. Alain Touraine’nin kitabının başlarındaki şu tespiti yardımcı olabilir: “Kadınlar hakkında yazılan kitapların, birçok zafer elde edilmiş olmasına karşın, hemen hemen her zaman bize bağımlı ve tahakküm altında bir kadın imgesi sunmaları bir çelişki değil midir? Eşitsizlik ve şiddetin kadınları vurmayı sürdürdüğü olgusu, teşhir çalışmasının sürüyor olmasını haklı gösterir, ama eğer özgür topraklarda gelişen kadın bilincine dayanıyor olsaydı, daha güçlü olurdu.” (s. 57) Tekrar değinmek gerekirse, nihai çözüm“perspektifte bir alt-üst oluş”ta yatar. Öykünün temel bir de mahzuru var aslında: Bir kadın yazar tarafından yazılmış olması. Yani, kadının derdini yine kadının anlatması söz konusu. Bu durumda, Alain Touraine gibi elini taşın altına sokabilecek, rahatından feragat edebilecek erkek yazarlara fazlasıyla ihtiyaç var.

[1] Eski Sevgili, “Biz İki Sosyalist Erkek Eleştirmen”, Leylâ Erbil, Kanat Yayınları, 2007.
[2] Kadınların Dünyası, Alain Touraine, çev. Mehmet Moralı, Kırmızı Yayınları, 2007.

Bir insan olarak günlük yaşamımızın nasıl geçtiğini düşünün. Bu yazıyı okuyabildiğimize göre, ya bir bilgisayar ve internet bağlantımız var ya da bir şekilde bunu kâğıda bastırdık. İşte okuyorsak muhtemelen bir tür motorlu taşıtla geldik. Sonra da geçtik bize ait ya da bölmelere ayrıldığı için başkalarıyla paylaştığımız masanın başına. Rahat bir yaşam sürebilmek için yine yaşamımızın saatlerini harcadığımız, ürettiğimiz şeyi de genelde görmediğimiz bir düzenin parçası olarak bize yüklenen sorumlulukları yerine getirmeye başladık. Bize bahşedilen öğle arası. Yemekten sonra zincir marketlerden birine girip alışveriş yaptık. Sıra sıra dizilmiş, ambalajlı ve bol katkı maddeli yiyecekler, kurtçukların bile artık tenezzül etmediği hormonlu sebzelerle meyveler. Doğayı kontrol altına alma çabamızın acınası yansımalarından sadece bir tanesi. Her zamanki gibi akşam işten çıkınca tek istediğimiz genelde eve gitmek oldu. Özümüzde kim olduğumuzu ve kendi yarattığımız bu kapana kısılmadan önce ne olduğumuzu düşünemeyecek kadar yorgun bir zihinle. Kaldırım kenarındaki tek bir ağacı veya karşıdan karşıya geçerken ezilmekten kıl payı kurtulan bir kedi ya da köpeği fark etmedik bile. Hâlbuki marketteki yazarkasalar değil, asıl onlar bizim parçamız. Ne var ki doğayı günlük yaşamda zapt edip ayağımızın altından uzaklaştırmaya çalışırken pikniklerde ve tatillerde kutsadık, kendimizi belli bir zaman zarfında mutlak huzur yanılsamasıyla avutup süre dolunca düzenimize döndük. Dönmemiz de gerekir. Çünkü kendi yarattıklarımızın esaretiyle doğadan, doğamızdan o kadar uzaklaştık ki dönmemek demek, bir bakıma hayatımızdan da vazgeçmek demek.
Peki, bütün bunların Bilge Karasu’yla ne alakası var? Yazarın kitaplarından üç tanesi, Altı Ay Bir Güz (AABG), Narla İncire Gazel (NİG) ve Göçmüş Kediler Bahçesi’nde (GKB) envai çeşit hayvan (en başta kedi, sonra kertenkele, kurbağa, keçi, yılan…) ve bitki türü (nar, incir, gül, lale, uydurma da olsa alsemender…), onlar dışında kalan kum, güneş, hava, taş, toprak vb, insanların hapsoldukları sistem ve aciz durumlarını hatırlatmaya yardımcı nitelikte kullanılır. Bu “metin”ler üzerinden ikincil bir okuma yapıldığında, bu şekilde insanın doğaya/doğasına yabancılaşmasının anlatıldığını da görmek mümkün. Dahası, bu yabancılaşmayla insan, doğasına o kadar uzaklaşmıştır ki ona geri dönme çabası genelde ölümle sonuçlanır.
Bilge Karasu’da, insanın doğaya yabancılaşmasını çeşitli yönlerden inceleyebiliriz. Mesela, insanların doğaya karşı tutumunun eleştirisi. Bunun için, Narla İncire Gazel’in ilk bölümü “Hayvanlar Kitapçığı” üstü kapalı bir manifesto gibidir. Yazar, insanların ortak bir varlık birliği taşıdıkları doğaya, özellikle hayvanlara karşı zulmüne gerek açık cümlelerle gerekse imalarla değinir. “Hayvanlara yeniden saygı duyulamaz mı? Hayvanların, bitkilerin, kendi dirim ortakları olduklarını anımsayamaz mı insanlar? İçten duygular, güzel düşüncelerle, kurbanların sayısını azaltmak yetmez.” (NİG s. 29) “Bir zamanlar ölümsüzlüğün, sonrasızlığın simgesiydi kaplumbağa. Sonsuza dek yaşayacak yazıtlar bırakmak istediğimiz zaman koca taş kaplumbağalar yontturur, taş sırtlarına kazıtırmışız yazıları. Az ötede üç yüz yaşında bir kaplumbağa, ikiye bölünmüş.” (NİG s. 36) “Hayvanlar burada da mı insanların sevgisizliğini öğrenmeğe başlıyor?” (NIG s. 37) Göçmüş Kediler Bahçesi’ndeki “İncitmebeni” öyküsünün küçük bir yerindeyse bir arabanın altında kalan köpekten ve buna şahit olan adamın olumsuz etkilenişinden bahsedilir. “O gece düşünde, arabalar durmadan insanlarla köpekler almıştı altına. Biraz ötede de, artık tanınamaz biçimlerde kusmuştu onları.” (GKB s. 134)
Bu yabancılaşmanın başka bir yönü de, insanın doğayı kontrol altına alma çabalarının boşunalığıdır. Bunun en güzel örneklerinden bir tanesi, bir açıdan kapitalizmin ilerleyişinin sembolik bir öyküsü olarak da okunabilecek “İncitmebeni”dir. Öyküdeki adada önce bitkiler, böcekler, diğer hayvanlar büyümeye başlar. Alıştıkları düzenin bozulmasından hat safhada tedirgin olan ada sakinleri, hayvanlar büyüdükçe emeklerini kaptırmak istemezler, haliyle bunu durdurmak için ellerinden geleni artlarına koymazlar. Sonra korktukları da başlarına gelir ve adanın kendisi de büyümeye başlar. İnsanlar büyümeyi durdurmak için amansız bir kazı işine kalkışırlar ama sonunda herkes kendini bu işe körü körüne o kadar kaptırır ki sağır olur. “Eşi görülmemiş bir doğa olayı karşısında insanın, bu olaya uygun olmayan bilgilerle bir çözüm yolu bulmağa çalışacağı yerde…” (GKB s. 147) İnsanın bu nafile gayreti için AABG’de sıkça karşımıza çıkan bir kelimeye de değinebiliriz: Cancer, hem kanser hastalığının, hem yengeç hayvanının ve Yengeç burcunun İngilizcedeki karşılığı. Aynı kelimenin bu göndermeleri tabii ki anlamlı. Kanser hastalığı, insanın içini bir yengecin kıskaçları gibi yer bitirir, özellikle de Bilge Karasu’nun hastalığa yakalandığı dönemdeki tedavi imkânları göz önünde bulundurulursa. “Otuz beş yıl kadar önceydi. Hocam kanserin ne olduğunu anlatıyordu bana. ‘Yengeç gibi bir şey,’ diyordu, ‘yavaş yavaş insanın karnını, ciğerlerini yer bitirir…” (GKB s. 74) Başkarakterin kanser tedavilerini yalnızca ömrü biraz daha uzatmak olarak gördüğü söylenebilir. “Ölümü geciktirmeye çalışanlar arasına gireceğim birazdan.” (AABG s. 17)
Genelde insanlara karşı tavır söz konusu gibi görünse de kuyruğu kıstırılmış, makinelerin esiri olmuş insanın da çaresizliği de göz ardı edilmez. Daha önce bahsedildiği gibi, “İncitmebeni” öyküsündeki ada sakinleri, karşılaştıkları sıra dışı doğa olayını kontrol altına almak için önce kazma küreklerle, ardından makinelerle bunun önüne geçmeye çalışırlar. Fakat “duvar gibi sağırdırlar artık”. Göçmüş Kediler Bahçesi’nden bir başka masal olan “Yağmurlu Kentin Güneşçisi”nde, sürekli yağmurlu, sürekli kurşun rengi bir gökyüzüne sahip bir adamın güneşin görüneceğine dair umuduna şahit oluruz. Adamın elinde ne sağlam bir kanıt ne de bir çözüm yolu vardır. Onu, diğer öykülerdeki karakterlerden farklı olarak özgür kılan bir şey vardır: umudu. “Dehlizde Giden Adam”daki adam da merak ve korkuyla bir mağaraya girip orada bir yiyecek makinesiyle karşılaşır. Yoluna devam ederken hayatta kalması için daha fazla makine bulması gerektiğine inanır. “Makineler. Makineler. Varsa yoksa onlar. Ölmemek için makinelere ulaşmak gerekli.” (GKB s. 99-100) Platon’un Mağara Alegorisi’ndeki gibi zincirlerle bağlı, yüzü duvara dönük, kendi gölgesini görüp gerçek zanneden insanlardan farkı yoktur bu adamın da. Ama makineler seyreldikçe ışığın arttığını fark eder ve gerçek ışığı arzulamaya başlar.
Ne olursa olsun doğadan artık fazlasıyla uzaklaşıldığı için geri dönüş, alışılan düzenden kopma çabasının telafi edilmesi mümkün değildir ve genelde ölümü doğurur. Dehlizde giden adam, ışığa doğru ilerler ilerlemesine ama son sözü “Ölüler, içinden soğumaya başlar galiba,” olur. “İncitmebeni”de bilgisini soyunan öğretmen, diğer herkesin sağırlığını fark ettiği anda, aynı toprak parçalarının adadan kopması gibi onlardan kopuşu yaşar ve sonunda göçüp gider. “Adadan geriye kalan tek şey, göğsüydü, başıydı şimdi. Çok sürmezdi artık, bu gidişle…” (GKB s. 155) Aslında bu, sırf insanlar için değil hayvanlar için de geçerlidir. “Avından El Alan”da balıkçısıyla birlikte hava solumaya bile alışan balık denize atıldığında ölür. Göçmüş Kediler Bahçesi’nin kitabın içine dağılmış aynı isimli öyküsünde de, özetle oyunun olağan gidişatını öykünün kahramanı (aynı zamanda anlatıcısı) için değiştiren adam ölür. Buna, kazanılamayacak bir mücadeleye girip de kazanmanın bedelinin sembolik bir anlatımı gözüyle bakabiliriz belki de. Doğasına dönmeye çalışan insanın hamlelerinin kendi hayatlarına mal olabileceği…
Peki, gerçek hayatta kendini bu cendereden, kapıldığımız bu düzenden, sistemden kurtarabilen insanlar yok mu? Christopher McCandless, Into the Wild (Yabana Doğru) kitabının ve filminin başkarakteri. Daha yirmi dört yaşındayken şehir hayatının ve aidiyetlerin bağlayıcılığına karşı koyup yollara düşer. Ailesinin hali vakti yerindedir, birçoğumuzun tarif edeceği üzere “parlak” bir geleceğe de sahiptir Christopher. Ne var ki hesabındaki parayı hayır kuruluşlarına yatırıp sırt çantasını taktığı gibi medeniyetin demir parmaklıklarından (ailesine haber vermeden) kaçar. “Dehlizde Giden Adam” gibi, Amerika’nın metalik aydınlığından Alaska’nın gerçek aydınlığına doğru yol alır. Mümkün olduğunca az malzemeyle (harita ve pusula dahi olmadan) vahşi doğada beş aya yakın süre geçirir ve sonunda bitki zehirlenmesinden ve açlıktan ölür. Filmde Christopher’ın izini kaybettirmeden önce ailesiyle konuştuğu sahne epey çarpıcıdır. Anne baba, oğullarının “külüstür” arabası yerine mezuniyet hediyesi olarak yepyeni lüks bir araba alacaklarını “müjdelerler”. Christopher ise onların heveslerini kursaklarında bırakarak, yeni bir arabaya ihtiyacı olmadığını olduğunu söyler. Avlanmayı öğrenir, bitkileri tanır, derenin serinliğini, güneşin sıcaklığını özümser. Göçmüş Kediler Bahçesi’ndeki öyküler gibi, sonu geri dönüş çabası doğanın onu yok etmesiyle gelse de son nefesini tek başına pencereden mavi gökyüzü ve parlak güneşe bakarak verir.
Christopher McCandless’ın etkilendiği isimler arasında Jack London, Leo Tolstoy, W. H. Davies ve Henry David Thoreau bulunur. Sonuncu isim, Henry David Thoreau da çarpıcı bir tarihi kişiliktir. Ağırlıklı olarak “Sivil İtaatsizlik” makalesiyle tanınan ve R. W. Emerson’un bir nevi asistanı olan Thoreau da şehir hayatına, materyalist ve kapitalist sisteme Christopher’dan neredeyse bir asırdan fazla zaman önce katlanamayıp Walden Gölü’nün kenarında bir kulübe inşa edip doğayla iç içe yaşar. Walden/Life In The Woods (Walden/Ormanda Yaşam) adlı kitabında neden böyle bir yaşamı tercih ettiğinden oradaki süreyi nasıl geçirdiğine kadar pek çok şeyi okuruyla paylaşır, çevrecilik adına büyük bir adımlar atar. Büyük ihtimalle döneminin (19. yüzyıl) tıbbi yetersizliklerinden dolayı, tüberkülozdan ölür. Christopher’dan farklı olarak doğada yalnız değildir, geleni gideni olur. Christopher’ın en sondaki mutluluğunu paylaşamama pişmanlığını muhtemelen yaşamaz. Bilge Karasu’nun Thoreau okuyup okumadığına dair bir bilgi mevcut değil ama en azından Göçmüş Kediler Bahçesi ve Narla İncire Gazel kitaplarında doğaya ve insanın doğayla ilişkisine bakış açılarının oldukça yakın olduğu söylenebilir. (Tabii, Bilge Karasu bunu kastederek yazmıştır demek değil bu.)
İnsanlık düzenine başkaldırıp doğaya karışan başka bir çarpıcı kişi de çoğumuzun muhtemelen üstteki iki örnekten çok daha fazla işittiği Manisa Tarzanı’dır. Asıl adıyla Ahmeddin Carlak, katıldığı 1. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’nın ardından mahvolan Manisa’nın manzarasını yeniden yeşillendirmek için buraya yerleşir. Fazla bir geliri olmamasına rağmen, masrafı da yoktur ve o da parasını fakir insanlarla paylaşır. Spil Dağı’nda bir kulübede yaşar; şort, lastik ayakkabılar ve bir de üzerinde yattığı sedir haricinde hiçbir eşyası yoktur. Doğaya geri dönüş konusunda başarılı bir örnektir Manisa Tarzanı. Öyle ki ona, güneşi gören “Yağmurlu Kentin Güneşçisi” bile diyebiliriz belki.
Bilge Karasu’da insanın doğaya yabancılaşmasının izlerini aramak başta da belirtildiği gibi ikincil bir okumanın sonucudur. Göçmüş Kediler Bahçesi’nde, Altı Ay Bir Güz’de (Narla İncire Gazel’i yine de hariç bırakmak gerek sanki) daha ön plana çıkan yorumlar mevcut. Fakat böyle bir bakış açısı da, görüldüğü üzere imkânsız değil. Bilge Karasu’nun bahsi geçen kitaplarını yazdığı dönemden bu yana, yalnızca daha kötüye doğru değişen bir insan-doğa ilişkisi var. İnsan, doğanın bir parçası olduğunu unuttuğu için bir yandan kendinin de dünyadaki varlığını riske atıyor aslında. İronik olansa, bu kadar bağımlı bir yaşamdan doğaya geri dönmeye çalışanları da ölümcül sonuçların beklemesi. Yapabileceğimiz pek bir şey yok. Yine de Christopher McCandless gibi Alaska yollarına düşecek kadar gözümüzü karartamasak bile Henry David Thoreau gibi alternatif bir yaşam kurmak ya da “Yağmurlu Kentin Güneşçisi” gibi yarın güneşi göreceğimizi umut etmek ve dehlizde giden adamın taşıdığı heyecanı taşımak bizim elimizde: “Işığa varmak için… Çelik makinelerde yansıyan ışığa değil, gerçek ışığa varmak için…” (GKB s. 99)

“En doğru masal anlamadan korktuğumuzdur.”[1]
“Ama gerçek yolcular gitmek için giderler;
Yürekleri balonlar gibidir, hafifçecik,
Ve niçin olduğunu bilmeden ‘gitsek’ derler,
Yazgıları önünde boyunları hep eğik.”[2]

Yolculuk, insan hayatının vazgeçilmezi. Bir yerden bir yere, bir durumdan başka bir duruma. Bazen zorunlu, bazense değişiklik, özgürlük isteğiyle, belki dönüş umuduyla. Sonlu insan yaşamı için unutulmaz bir deneyim. Nihayetinde son yolculuk, dönmemecesine… Hal böyle olunca insanda derin izler bırakan, yoğun hisler uyandıran “yolculuk” kavramının farklı alanlarda, özellikle edebiyat eserlerinde, gerek dışsal gerekse içsel olarak işlenmesi kaçınılmaz. Edebiyatımızın aslarından Bilge Karasu’nun da bu kavramı metinlerinde kullanması biz okurları için şaşırtıcı olmamalı aslında.
Bilge Karasu’nun büyüleyici eseri Göçmüş Kediler Bahçesi’ndeki “masal”lardan “Dehlizde Giden Adam” isimli öykü tamamen bir yolculuk üstüne kurulmuş.[3] Dehlizdeki adamın yolculuğunu dışsal, başka bir deyişle fiziksel bir yolculuk olarak okursak öykü şöyle: On dokuz yaşında genç bir adam deniz kıyısında sere serpe uzanırken bir kaya yığını görür, içi bir tuhaf olur, yol göremez ama öteye geçmek ister. Kayaya tırmanınca görür ki diğer tarafa geçmek için derin sulara girmek gerekiyor. Vazgeçecek gibi olur ama tam kafasını çevirirken mağaraya benzer bir kovuk gözüne çarpar. Zar zor da olsa delikten içeri girer. Arkasına baktığında dehlizin ağzı çoktan geride kalmıştır. İçeride aydınlık vardır ama ışığın nereden geldiğini göremez. “GİRMEYİNİZ” diye bir uyarı görür, şaşırsa da aldırmayarak ilerlemeye devam eder. Işıklı bir nokta görür ama yaklaşınca bunun çelik bir ayna olduğunu fark eder. İkinci bir uyarı daha çıkar karşısına: “GİRMEYEYDİNİZ”. Pek garibine gider ama devam etmeyi kafasına koymuştur bir kere. Başlarda dönüp dönmeme tereddüdü yaşar. Yürüdükçe zaman kavramını kaybeder, hatta saat hiç değişmez. Uyayakalır, uyanır. Karnı acıkır. Bu sefer ışıklı noktaya varır, bu da ilginç bir çalışma mekanizmasına sahip yiyecek makinesidir. Etrafta adamdan başka kimse yoktur. Yolun devamında karşısına çıkan makineler parası olsun olmasın ona yiyecek tedarik eder. Bir ara dehlize girmeden önceki geçmişini hatırlar. “Ne zamandır boyutsuz, kimsesiz bir dünyada ilerlemekte olduğu düşüncesi yavaş yavaş kafasında, gönlünde,” biçimlenir, bilinçlenir.[4] Korkmaya başlar ama anlayamadığı bir şekilde yürümek zorunda hisseder. Makinelerin sahte ışığını aşıp gerçek ışığa ulaşmak ister. Bu yolun insanları öldürmek için yapıldığına inanır ve koşar. Makineler seyreldikçe ışık da artar gibidir. Uyuyup uyandıkça ışığı gördükçe bir “bulantı” hisseder gönlünde, Sartre’ın kitabındaki varoluş sancılı adamı hatırlatarak. Dehlize giren ışık, ona dış dünyayı anımsatır yine. Ama bir yandan da gözlerini acıtır, beynine saplanır. Elini alnına götürdüğünde gerçekten yaralandığını görür. Dehlizden hiç çıkamayacağını zanneder; fakat son anlarında başarır bunu. Güneş ışıkları, çiçek kokuları eşliğinde oturduğu kayada kalakalır.
Bu öyküyü birçok açıdan yorumlamak mümkün. En yüzeysel olanı, bir masalı gerçek yolculuğu olarak almak. İmgesel yolculuk olarak alırsak bu da başka açılımlara gebe. Hayat ve ölüm hakkında bir öykü olabilir. Alışkanlıklar ve modern insanın çıkmazları hakkında da olabilir. İnsanın kendi içine yolculuğu, benliğinin keşfi hakkında da. Adam kayanın üstünde uyuyakalmış ve tüm bu macerayı düşünde görmüş bile olabilir. Ne var ki, öykünün başka bir yönü daha var, o da mitsel yönü.
Joseph Campbell, Kahramanın Sonsuz Yolculuğu’nda (The Hero With A Thousand Faces)[5] bütün mitlerin (ve rüyaların) belli bir plan, arketipler dizisine göre oluşturulduğunu söyler. Buna da, James Joyce’tan ödünç aldığı monomit adını verir. Sonra kahramanın yolculuğunu aşamalara ayırır. Birincisi, “Yola Çıkış”. Bu aşamada kahraman maceraya davet edilir. Ama başta bu macerayı reddeder. Doğaüstü bir yardımla maceraya katılması sağlanır. Sonra ilk eşiği aşarak maceraya adım atar ve “balinanın karnı”na, “ana rahmi”ne yolcuğa girmiş olur. İkinci aşama “Erginlenme”. Burada kahraman birçok sınavdan geçer, tanrıçayla ve baştan çıkarıcı olarak kadınla karşılaşır, babanın gönlünü alır, tanrılaşır ve nihai ödülünü alır. Üçüncü aşama, “Dönüş”. Kahraman burada dönüşü reddeder, büyülü bir kaçış gerçekleşir, kurtuluş dışarıdan gelir, dönüş eşiği aşılır; kahraman iki dünyanın ustası haline gelerek yaşama özgürlüğünü elde eder. Yolculuk döngüseldir, sonsuza dek devam eder.
Bu yolculuk “Dehlizde Giden Adam”da nasıl çıkar karşımıza? Birinci aşama, yani Yola Çıkış’ın izlerini sürelim öyküde. Maceraya davet şöyle gelir: Adam güneşlendikten sonra hemen evine dönmez, gezinmek geliverir içinden. “Çakıllığın sona erdiği yerde, tepeden yuvarlanmış, denizde parçalanıp ufalanmış koca bir kaya yığınına geldi dayandı. İçi bir tuhaf oldu. Yol yoktu. İlle de öteye geçmek istiyordu.” Hemen ardından maceranın reddi gelir: “Nasıl geçsin? Akıllı bir adam geçmeğe kalkmazdı ya öteye, hani, geçmesi gerekiyorsa, geldiği yerden döner, çevre yolunun alt ucunda çakıllıktan çıkıp adanın, kayalığın hemen üstünde sivrilen, tepesine tırmanır, tepeden denize doğru inen bu kaya damarının öte yanında kıyıya ulaşacak bir yol arardı. Bulursa en âlâ, bulamazsa geldiği gibi döner, inerdi tepenin ardında kalan iskeleye.” Redde bir süre devam eder. “Önce, ‘dönsem artık,’ diye şöyle bir geçirdi aklından…” “Keyfi kaçmıştı delikanlının, dönmekten başka çıkar yok yoktu.” Campbell’ın belirttiğinden farklı olarak yardım burada doğaüstü gelmez. “Yok muydu?.. Tam başını çeviriyordu ki, dibinde durduğu kayanın hemen arkasında, dümdüz duvarın kayaya bakan yüzünün denizle birleştiği yerde, ufakça bir kovuk çarpıvermişti gözüne; mağara ağzına benzeyen bir kovuk.” Bu “yardım”la birlikte sıra, adamın ilk eşiği aşmasına gelir: “Delikten içeri girmesi biraz güç oldu. Çömeldiği için kıçı, su derince olduğu için paçaları ıslandı. Ama delikten içeri girince doğrulabildi.” Delikten içeri, dehlize girince mitolojilerde geçen “balinanın karnı”na ya da psikanalitik deyişle “balinanın rahmi”ne girmiş de olur. Adam bu yolun iki saatte biteceğini düşünür ama bilmediği bir şey vardır: Dönüşün imkânsız olduğu sonsuz bir yolculuğa adımını atmıştır bile. (Eşikten geçiş aslında bir nevi “kendini yok etme”dir.)
Bilge Karasu’nun diğer eserlerinde olduğu gibi bu öyküde de zaman kavramı önemli yer tutuyor. Peki, yolculuğun sonsuz olduğuna dair ipuçlarını nerelerde yakalarız? Adamın zaman yanılgısı, biraz önce değinildiği gibi, dehlize girmesiyle başlar. “Ada boyunca bile uzansa bu yol, iki saatten çok sürmemeliydi sonunun, ucunun bulunması.” Bir süre ilerledikten sonra evdeki hesabın çarşıya uymadığını fark eder. “Saat hep on ikiyi gösteriyor, işliyor ama kurgusu boşalmıyordu.” Bununla birlikte bir şey anımsayıverir. “Biliyor muydu ne zamandan beri bu dehlizde yürümekte olduğunu? Vaktini, saatini, gününü şaşırmış değil miydi?” Bu sonsuzluk ve sınırsızlık hissi onu korkutsa da adeta zorunluluktan, yolda ilerlemeyi sürdürür. O arada, gördüğü ışık onun olmayan amacına dönüşür ve ilerleyişini bununla temellendirmeye çalışır. Ne yaparsa yapsın, zaman konusunu açığa kavuşturamaz. “Acıkmalarını, yediği yemekleri ölçü olarak alsa, bu yolda bir yıla yakın bir süredir yürüyor gibiydi ama bir yıl mı, bir hafta mı, bilecek, kestirecek durumda değildi.” Delikanlı öyle bir hiçlik içindedir ki süreyi hesaplamak şöyle dursun, zamanı tamamen unutur. “Gecesiz gündüzsüz, ışığın ancak yol boyunca uzaktan uzağa dizili duran makinelerin çeliğinde yansıdığı, artmadığı, eksilmediği, saatin hep on ikiyi gösterdiği bir yolda, dün, bugün yarın olamazdı; sabah akşam yoktu. Delikanlı da bunları unutmuştu zaten. Bildiği tek şey, yürümek olmuştu. Buraya niçin girmişti, nasıl girmişti, anımsamıyordu artık. Niçin yürüdüğünü biliyordu ama; ışığa çıkmak için yürüyordu. Çıkınca ne olacağını bilmiyordu ya…” Yani, Kant’ın bütün duyuların altında yatan temel formlar olarak tanımladığı, yokluğunu tasavvur bile edemediğimizi iddia ettiği zaman ve mekân öyküde yerle bir edilir. Dehlizde giden adam, deneyimlediklerini anlamlandıramaz, nesneler ve olaylar arasında ilişki kuramaz hale gelir.
Buradan Campbell’ın bir sonraki aşamasına devam edecekken karşımıza şöyle bir durum çıkar: “Dehlizde Giden Adam”da Yola Çıkış’ın bütün adımları görüldüğü halde bu kitabın bahsettiği türden bir Erginlenme yoktur. Ama Campbell’ın “Mit ve Toplum” bölümünde, “Bugünün Kahramanı” başlığı altında buna bir yanıtı var aslında. Çünkü Nietzsche’nin Böyle Buyurdu Zerdüşt’ündeki deyişle “Bütün tanrılar öldü.” Daha açık bir tabirle: “Geçmişin büyüsü, geleceğin bağları, kesin ve güçlü darbelerle parçalanmıştır. Mitin düş ağı dağıldı; zihin tam uyanmış bilince açıldı; ve modern insan, bir kelebeğin kozasından ya da güneşin gece ananın rahminden şafakta çıkması gibi kadim aldırışsızlıktan çıktı.”[6] Ayrıca “O zaman tüm anlam toplulukta, büyük anonim biçimlerdeydi, kendini ifade eden bireyde değil; bugün toplulukta hiçbir anlam yoktur – dünyada hiçbir anlam yoktur: her şey bireydedir. Fakat orada da anlam kesinlikle bilinçdışındadır. Kişi neye doğru hareket ettiğini bilmez. Kişi ne tarafından çekildiğini bilmez. İnsan ruhunun bilinçli ve bilinçdışı alanları arasındaki iletişim kesilmiştir ve bizler ikiye ayrılmış haldeyiz.”[7] Dolayısıyla günümüz kahramanının görevi de farklıdır artık. “Yerine getirilecek kahraman-görevi bugün Galileo’nun çağındakiyle aynı değildir. Orada o zaman karanlık olan yerde artık ışık vardır; fakat ışığın olduğu yerde de karanlık. Çağdaş kahraman-görevi, yönelimli ruhun kayıp Atlantis’ini yeniden gün ışığına çıkarmak olmalıdır.”[8]
Kahraman kelimesi, öykü boyunca kendinden başka hiçbir insan, hatta hiçbir canlıyla temasa geçmeyen “Dehlizde Giden Adam” için yanıltıcı veya abartılı aslında. Çünkü bu öyküdeki adam, kahraman değil alabildiğine sıradan bir birey. Adam kelimesi de, on dokuz yaş da çok bağlayıcı değil. Bu kişi kadın ya da erkek, genç ya da yaşlı, herhangi birimiz olabilir. “Sıradışı güçlere sahip –tek parmağıyla Govardhan Dağı’nı kaldırabilecek ve evrenin korkunç zaferiyle doldurabilecek güce sahip– güçlü kahraman her birimizdir: aynada görülen fiziksel benlik değil, içteki kral.”[9] Üstümüze düşense, modern tanrılarımız olan makinelerin, hayatımızı denetimi altına alan makineleşmenin, kemikleşmiş sistemin yanıltıcı ışığı gözlerimizi kör etmeden, bizi bekleyen hiçlikle sonsuzluktan korkmadan kendimizi keşfetmek, benliğimizin dehlizlerine ulaşmak.

[1] T. S. Halman, Can Kulağı, s. 13, Masal Sonu (Göçmüş Kediler Bahçesi’nden alıntı).
[2] Charles Baudlare, çev. Sait Maden.
[3] Bilge Karasu, Göçmüş Kediler Bahçesi, “Dehlizde Giden Adam”, Metis Yayınları, Ağustos 2008, s. 93, 101.
[4] A.g.e. s. 97
[5] Joseph Campbell, Kahramanın Sonsuz Yolculuğu,  Kabalcı Yayınevi, Mayıs 2010.
[6] A.g.e. s. 420.
[7] A.g.e. s. 421.
[8] A.g.e. s. 421.
[9] A.g..e. s. 399.
Daha önce "Yetersizlik Hissi" diye bir deneme yazmıştım. Ama bu konu ara sıra aklıma geliyor. Sürekli daha iyi olmalıyız, sürekli daha fazla şey öğrenmeliyiz. İnsanlar arasında hayatın her anına yayılan bir rekabetçilik var. On dil bilen, sekiz hobisi olan, beş kişinin işini bir arada yapabilen insanlar olmamız bekleniyor. Neyse ki sosyal yaşamımda rekabet içeren ortamlarda bulunmuyorum. Ama iş hayatında hep soruyorum kendime: Ne gerek var?

Kendimi geliştirmemek değil demek istediğim. Yeni diller öğrenmeyi, yeni yerler keşfetmeyi, iyi kitaplar okumayı, yazı ve çeviri konusunda kendimi geliştirmeyi çok seviyorum. Ama sorun şu ki ben bunları kendim için yapmak istiyorum ve bunların hiçbirisinin iş hayatında kıymeti yok. İş hayatı için de çabalıyorum. Microsoft Office'teki programları daha iyi öğrenmek, Photoshop öğrenmek, HTML öğrenmek, CSS öğrenmek, temel düzeyde fotoğraf düzeltmeyi öğrenmek, SEO öğrenmek, Google Analitics gibi reklam ve pazarlama araçlarını kullanmayı öğrenmek, şunu öğrenmek, bunu öğrenmek...

Bu konunun tekrar gündemime gelmesi aslında geçenlerdeki bir konuşmadan kaynaklanıyor. Öncelikle son işimdeki görevimi size anlatayım: "inbound pazarlama uzmanı". Olay şu: Eskiden pazarlama tek yönlüydü, müşterilerin veya kullanıcıların rızası alınmıyordu. İnbound pazarlama ile onların dikkatini çekerek marka bağlılığı yaratmak. Bunun için de bir speşşşyaliiistin yapması gereken şey(ler) blog yazmak, site içeriği yazmak, meta description yazmak, backlink için başka sitelere yazı yazmak, o yazıyı yayınlatmak için yayıncılarla iletişime geçmek, SEO'ya uygun içerik üretmek, sosyal medyada içerik yayınlatmak, gerektiğinde çeviri yapmak, müşterinin web sitesinin nasıl daha fazla ziyaret çekeceğini düşünmek, içeriğin yanı sıra tasarım önerileri sunmak, varış sayfalarını düzenlemek, müşteri ilişkilerini yönetmek, kullanıcıları satın almaya ikna etmek, mailing fikri üretmek, bütün bu yapılanların sonuçlarını gözlemlemek, analiz etmek, yorumlamak. Elbette bunlar tek kişinin yapacağı işler değil. O yüzden sonuç müşteriden azar, işyerinde memnuniyetsizlik falan filan.



Neyse gelelim konuşmaya. Buraya gelirken çeviri yapmayacağını belirten ama tabii ki müşteri isteyince "aa öyle mi konuşmuştuk!?" tepkisiyle karşılaşan arkadaş haliyle sıkılmış. İyi niyetinden şüphe etmediğim, bizden sorumlu diğer bir arkadaş da bize sıkıntımızı azaltmak için daha fazla şey öğretebileceğini (karmaşık Excel tabloları vb) ve daha sonra bizim "yükselip" altımızda yazar/çevirmen çalıştırabileceğimizi söyledi. O gün aklımda zaten olan soru işaretleri daha da çoğaldı. Türkiye'de maaşın ve ayrıcalıkların artması için "yükselmek" gerekiyordu ama ben böyle yükselmek istiyor muydum? Yazı yazmak ve çeviri yapmak gerçekten bir şirkette paspas olmak mı demekti? Peki, gerçek bir kapitalist olduğumu düşünelim. O sıçramayı gerektirecek her şeyi öğrenmemle doğru orantılı olarak artacak mıydı bana sunulanlar? Bu kadar şeyi öğrendikten sonra ben bu şartlarda başkasının şirketi için çalışmayı isteyecek miyim?

Fordizmden önce her şeyin bir uzmanının olduğu ve Fordizmden sonra görevlerin bölünmeye başladığı söylenir. Şimdi o bölünenler iyice yayıldı ama tekrar birleştirilmeye başladı. Özellikle bizim gibi taşıma suyla dönen dandik ekonomilerde "canın isterse" diye olabildiğince işi tek bir kişiye kakalamak iyice normalleşti. İnsanlar da işlerini kaybetmemek için ödenmeyen fazla mesailere seve seve katlanıyor. Üstelik 6'da çıkmak konusunda "Memur muyuz biz?" sıkça duyduğum savunmalardan. Ajansta çalışınca tüy dikiliyor galiba ama ben henüz fark edemedim. Avrupa ve Amerika bu aşamalardan daha önce geçtiği için küçücük bir şeyin uzmanlığı bile hem maddi hem manevi karşılık buluyor (ayrıca mesai saatlerini düşürmeyi planlayan ülkeler var). Bunun buradaki karşılığı. "Sadece yazı mı yazıyorsun, hmm..." Türkiye'de bir beyaz yakalıysanız tek bir şeyde uzmanlaşma hakkınız yok. İş arkadaşlarınızı geçtim, işveren ve yöneticiler nezdinde "yetersiz" bir insan etiketi yersiniz.

Ekonomik kriz olunca bunu da bulunamazsın kafası en sevdiklerimden. Aslında hemen çekip gidememe nedenlerim arasında benim de biraz o kafada olmam vardı. Kendimi bir şekilde bir ofisle garantiye almak. Halbuki her an daha fazlasını "öğrenebilen" veya iş dünyasında karşılaştığımız üzere kendini öyleymiş gibi pazarlayan biri yerime geçebilir. Belki de geçse kendime saygımı yeniden kazanırdım; kendim için öğrenirdim, kendim için çalışırdım.

Ve dayanamayıp istifa ettim. Yine başka bir şey bularak...

Xu Hongfei'nin Şişman ve Mutlu Heykelleri dünya turu kapsamında İstanbul'da da sergilendi. Her yerde sürekli fotoğraflarını paylaşmamdan anlaşılacağı üzere bu sergi beni İstanbul'da en çok heyecanlandıran etkinliklerden biri oldu.

Nişantaşı'nda giyim mağazası önünde Cevahir'in bahçesinden daha manidar olmuş.
5-10 Ağustos 2015 günlerinde Şişli Belediyesi tarafından düzenlenen bu interaktif sergi üç mekanda yapıldı: Nişantaşı Sanatçılar Parkı, Abdi İpekçi Caddesi ve Cevahir AVM'nin bahçesi. Sergi aslında daha önce yapılacaktı ama zeka pıtırcıkları heykeltıraş Çinli olduğu için vandallık yapmasınlar diye olayların biraz daha durulduğu bir zamana ertelendi.

Şu eserlere vandallık yapmaya insanın eli varmaz...
Her heykel grubunun başında bir veya iki güvenlik görevlisi vardı. İnsanların çoğu bu sevimli heykellerin yanından geçip gidiyordu maalesef. Genelde taşkın hareketler görmedim ama bir kere bir çocuk, mermer heykellerden birinin üstündeki çocuğun tepesine atladı, hemen ardından da zılgıtı yedi.


Xu Hongfei'den de bahsetmemek olmaz. Çinli heykeltıraş bu projesine 1997'de başlamış. Bu heykeller dünyanın birçok yerinde sergilenmiş. Google'da aratırsanız insanların heykellerle oldukça eğlenceli pozlarını bulabilirsiniz. Burada öyle değişik pozlar pek göremedim, kendim de poz vermeye yeltenmedim gerçi.


Xu Hongfei sanatın "eğlenceli ve zevkli olması gerektiğine" inanıyormuş. Onun eserlerini neden bu kadar sevdiğimi açıklayan bir cümle. Heykelleri seyretmek insanın yüzünde gülümseme oluşturuyor. Ayrıca heykel isimleri de çok sevimli. Neşe, kahkaha, çiçek, hiçbir şey eksik değil.


Heykellerin malzemelerinden de bahsedeyim. Xu Hongfei bronz, beyaz mermer ve tahtayı tercih eden bir heykeltıraş. Hem bronz hem de beyaz mermer çok hoş görünüyor ama ben bronz olanları kıvrımları daha fazla belli etmesi açısından biraz daha fazla beğendim galiba.


İstanbul'da böyle etkinliklerin artarak devam etmesini dilerim. Gerçekten güzel dakikalar geçirmeme vesile olan Xu Hongfei ve Şişli Belediyesi'ne de teşekkürler. Sizi diğer heykellerin fotoğraflarıyla baş başa bırakayım.



Yazının başlığının ilham kaynağı
Sıkıldım. Bu şehirde, bu ülkede yaşamaktan sıkıldım. Nefes alamamaktan, başka bir insan gibi davranmaktan bıktım. Büyük şiddetlerden de, gündelik küçük şiddetlerden de bıktım.

Baskı ve şiddet sonunda bir kırılma noktası getirir. Birçok şey var bizi baskı altında tutan. Ama bu şehirle, bu ülkeyle ilgili şahsi cinnetimi geçenlerde yaşadım. O noktadan sonra sakinliğimi bir kenara bırakmaya karar verdim. Her lafa bir cevabı olan insanlardan biriyim artık.

Bir gün işten çıkışta otobüse bindim. İneceğim duraktan bir durak önce ayağa kalktım. Bir adam yanıma oturacaktı, bir durak için rahatsız etmektense kalkmayı yeğledim. Birisi düğmeye basmış, inmedi. Öten düğmelerdendi, basmadığıma eminim. Basmış da olabilirdim. İnsanlık hali değil mi? Şoför "İnmeyeceksen niye basıyorsun?" diye çıkıştı koltuğundan, erk alanından. Belki de cinnet o an geldi. "Ben basmadım!" dedim. "Bastın" diye bağırdı. Yüz ifadesi sert, gururlu. "Basmadım!" diye direttim. Kapıyı açıp kapadı, ışık söndü. Bu sefer gerçekten bastım ineceğim durak için. Zil sesi geldi, beyefendi sinirlendi. Kapıyı açar gibi yaptı, inmeye kalktım, üstüme kapattı, sıkışmaktan son anda kurtuldum. Sinirden elim ayağım titrer halde o civarda bulunan bir arkadaşımı aradım, konuyu açıklayamadan durağı ve otobüsün numarasını söyledim. Çünkü bu hıyarın o durakta kapıyı açmama ihtimali vardı, destek kuvvet lazımdı. Yanımdaki kadın "Plakasını alın, şikayet edersiniz" dedi. Adamın suratı domuz gibi. Durakta başka inenler de olduğu için kapıyı açtı. İner inmez plakanın fotoğrafını çektim.

Adamı göz hapsine aldım. Hala ukala, hala güya savunmasız bir kadını ezdiği için gururluydu. Ben ona gözümü dikmiş yürürken "Ne var?" gibisinden bakış atıyordu. Konuyu bilmeyen arkadaşım geldi ve parmağımla gösterdiğim otobüsün kapısını yumrukladı. Salak şoför yolcu geliyor sanıp kapıyı açtı. Arkadaşım "Napıyorsun sen!" diye bağırmaya başladı. İşte o anlar: Kurt gibi bakışlar gitti. Adam şoför koltuğuna sindi ve küçüle küçüle bir böcek kadar kaldı. Demin haykıran adam "Bir şey mi yapmışım" diye viyaklamaya başladı. Sonra yüzüne aptal bir gülümseme yerleşti ve "İçeride yolcular var" dedi. Meali, "Beni dövme." Ne ben ne de arkadaşım hayatımızda insan dövmemişiz. Ama adam şehrin kodunu öğrenmiş: Ya ezersin ya ezilirsin. "Beyaz Masa'dan selam söyleriz!" dedim ve uzaklaştık. (Beyaz Masa'dan hala ses yok! Bozacının şahidi çıracı olunca...)

Bu olaydan sonra içimde bir şey koptu. Adamın suratını ÖNCE/SONRA olarak gözümde tekrar tekrar canlandırdım. Savunmasız gördüğü anda saldırganlaşmasını ama kendince daha dişli biri geldiğinde dayak yememek için koltuğa sinmesi ve son bir umutla sırıtarak kendini kurtarmaya çalışması. Bizim insanlıktan çıkmamıza da ramak kalmıştı. Adamı dövebilirdik ve muhtemelen yanımıza kalırdı. Çünkü burada medeniyet yok, sosyal Darwinizm var: En dişli olan hayatta kalır. Sakin bir insan olmaya hakkınız yok. Sürekli bağırıp çağırmanız lazım. Alt tarafı bir sıra beklerken, bir toplu taşımaya binerken bile temel haklarınızı korumak için teyakkuzda olmalısınız. Burası kurtlar sofrası, burası İstanbul, burası Türkiye.

Sakin olmamam lazım. Otuz yılda bunu öğrenebildim. Belki de iyi olmuştur. Kendimi artık daha sert, daha net ifade ediyorum. Müdürüm yazıları daha kısa sürede biter dediğinde gür bir sesle "Bitmez!" diyebiliyorum. Geniş hastane asansöründen geçmeye çalışırken yanlışlıkla çarpıştığım bebek arabalı kadın "Bebek arabalı kadınlara yer verilir, saygı öğren azıcık!" diye bayramlık ağzını açtığında "Kapıdan geçebilirim sanmıştım ne yapayım, Allah Allah!" deyip onu susturabiliyorum, sokağı yarılamışken arabayı üstüme sürüp bir de korna çalan şoföre diklenebiliyorum. Yolda yürümeyi bile beceremeyip karşıdan gelenin üstüne üstüne yürüyen tipleri sert bakışlar, sıkılı yumruklar ve çarpmaya hazır bir sol omuzla Terminatör misali kaçırıyorum. Siz beni sakin sandınız ama ben sadece sizinle uğraşmamayı tercih ediyordum. Böyle olmamak için çok direndim ama anlamadınız, sakinlikle ezikliği karıştırdınız. Şimdi ayıklayın pirincin taşını.

"Beğenmiyorsan git başka ülkeye"ciler, alan ülke olsa burada işim ne? Ben de istemez miyim iki üç günlük tatillerimdeki sükunetimin ömrümün sonuna dek uzamasını, Almanya'nın bir köyündeki otobüs şoförü tarafından bile "Willkommen" diye karşılanmayı (geçende bir otobüs şoförü her binene "Hoş geldiniz" diyordu, kimse fark etmedi veya cevap vermedi), metroya binerken itilip kakılmamayı... Özür dilemeyi bile zayıflık olarak gören bu kültüre lanet olsun. Her gün şiddete maruz kalmaktan, her gün suratsız insanlarla karşılaşmaktan ve gitgide onlardan birine dönüşmekten bıktım.

Sakin Olmamam Lazım

by on 23:10:00
Yazının başlığının ilham kaynağı Sıkıldım. Bu şehirde, bu ülkede yaşamaktan sıkıldım. Nefes alamamaktan, başka bir insan gibi davranmakt...