Düşünce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Düşünce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Kendim kadar yaşıtlarımın birçoğu da artık ülkeden gitmek istiyor. Bizi fersah fersah aşan bir kötüleşme söz konusu. Edward Said'in Yersiz Yurtsuz adıyla yayımlanan anılarını okuma nedenlerimden biri buydu: benzer bir coğrafyada benzer kafada bir insanın yurt dışına nasıl çıktığı ve neler yaşadığı.

Babasından dolayı halihazırda Amerikan vatandaşlığı bulunması beni biraz hayal kırıklığına uğrattı bu konuda. Fakat başka açılardan çok iyi bir kitap elbette. Orta Doğu'da siyasi karmaşa, aile yapısı ve bu ortamdan kurtulan ama köklerinden de kopmayan bir entelektüelin gelişim süreci.

Hepimizin hayatı zor bu coğrafyada. Edward Said daha da zor bir zamanda yaşamış okuduklarıma bakılırsa. Filistin'in düşmesi, Mısır'a yerleşme, Kahire'den ve Kudüs'ten anılar. En başta, Müslüman bir coğrafyada Hristiyan olmak. Araplar arasında İngiliz adı taşımak. Lübnan'da Filistin ve Mısır lehçesi karışık bir Arapça konuşmak. Batılı öğrenciler arasında Arap olmak. Kız kardeşleri arasında tek erkek olmak.

Dışlanmanın türlü türlü hallerini yaşamış Edward Said. İngiliz sömürgesini de yaşamış, sömürgenin ortadan kalkışını da, Filistin'in düşmesini de. Filistin düşünce gerçekten yersiz yurtsuz kalmayı da. Haliyle mülteciliği de deneyimlemiş. Amerika ve başka Batı ülkelerinde doğulu olmayı da.

Bu sıralarda ailesi çok güçlü davranmış diyebiliriz ama bence Said'in onlardan yeterli desteği aldığını söyleyemeyiz. Öncelikle, babayı fena halde Kafka'nın babasına benzettim. Babası araya sürekli bir engelller, kurallar yığını koyuyor gibi. Edward okulda sorunlu bir çocuk olduğu için şikâyetçi, kız kardeşleri kadar başarılı olmadığı için şikâyetçi. Sürekli itaat ve başarı bekliyor ondan. Bundandır ki oğlu Princeton Üniversitesi'nden dereceyle mezun olduğunda çok gururlanır. Kitaptaki fotoğraflarda bu gururu gözlerinden okuyabiliyorsunuz.

Anneyle daha yakın ama onun da kuralları var. Hepsi Edward'ı "yola getirmeye" azmetmiş. Ayrıca cinsellik tabusu Edward'ı vurmakta gecikmiyor. "Kendi kendini tatmin" kesinlikle yasak. Edward'ı bir keresinde yakalayan ailesi bir daha buna meyletmesin diye ailesi onu etkinliklere boğuyor. Belki de bu yüzden Batı'da ilk ilişkilerinde bocalıyor. Ailenin kuralları onu genelde sıksa da sağladıkları manevi destekten vazgeçmiyor. Okulda da şiddet ve dışlanmayla karşılaşıyor. Bazen dayak yiyor ama belki de bir savunma sistemi olarak genelde haşarı tarafta.

Kitapta adım adım bir entelektüelin oluşmasına da şahit oluyoruz. Küçüklükten itibaren epey zeki ve meraklı olan Edward, edebiyat klasiklerini okumaya ve klasik müziği sindirmeye başlıyor. Okudukça okuyası, dinledikçe dinleyesi geliyor. Biraz daha büyüdüğünde felsefeyle de tanışıyor. Elbette bunlar bir araya geliyor ve önce Princeton, sonra Harvard mezunu olan verimli bir yazar ve düşünürü meydana getiriyor.

Yersiz yurtsuzluğu yaşamadım ama Edward Said'den okumuş oldum. Sürekli olumsuz yöne gelişen gündem bakalım beni de yersiz yurtsuz bırakacak mı?
Daha önce Türkçe konusundaki kitapları araştırdığımı söylemiş, Feyza Hepçilingirler'in kitabı Türkçe "Off" hakkında bir tanıtım yazmış ve Necmiye Alpay'ın kitaplarını da okuyacağımı not düşmüştüm. Türkçe Sorunları Kılavuzu ve Dilimiz, Dillerimiz'i okudum. Necmiye Alpay'ın dile yaklaşımını ve önerilerini daha mantıklı bulduğumu belirteyim. Umarım onun kitaplarında irdelediği sorunları tekrar etmediğim bir yazı olur.

Öncelikle hata değil sorun. Necmiye Alpay böyle ifade ediyor. Konuya geçmeden önce kendisi hakkında kısa bir bilgi vereyim. Necmiye Alpay dil sorunlarıyla ilgilenen bir yazar olarak tanınsa da esasen siyasi yönü de bulunan eski bir öğretim üyesi. 12 Eylül'de tutuklanıp Mamak Cezaevi'nde üç yıl kaldıktan sonra çevirmenliğe başladı. (Değerli çevirilerinden bazılarının baskısı mevcut.) Ayrıca çeşitli gazetelerin kitap eklerinde de yazılar yazdı, yazıyor. Sadece dil değil güncel konular hakkındaki görüşleri de esaslı bence.

Türkçe Sorunları Kılavuzu

Bu kitap sözlük şeklinde hazırlanmış ama sadece sorunlu sözcükler ve durumlar hakkında maddeler var. Sözlük tarzı bir kitabın bu denli sürükleyici olabileceğini tahmin etmezdim. İmla kurallarından yanlış yazılan ve telaffuz edilen kelimelere, kısaltmalardan çeviri yanlışlarına kadar her şey var bu kitapta. En geniş yer, benim de özellikle hakkında daha geniş bilgi edinmek istediğim sözdizimi yanlışlarına ayrılmış.

Kitabın tanıtımında da yazdığı üzere, bu kitabı emsallerinden ayıran özelliği bir edebiyat teorisi değil tamamen dil teorisi sunması. Dilin kendi dinamikleriyle dil sorunlarına getirilebilecek çözümler gayet net bir şekilde ifade ediliyor. Dilde istisnalar haricinde tutarlılığı, dilde tasarruf ilkesini, dilin dinamizmini (zamana ayak uydurmasını) ama bir yandan da temel kurallarının korunumu savunan bir kitap. Kitap, dil hakkında yazmış başka yazarlardan ve medyadaki yayın organlarından sorunlarla da örneklendiriliyor.

Dilimiz, Dillerimiz

Bu kitabı, yukarıdaki kitabın hemen arkasından okudum, kitaptaki maddeleri iyice pekiştirmeme yardım etti. Özellikle sözdizimi hataları ve çeviri sorunlarını tekrar tekrar okumak büyük keyifti.

Kitap genel olarak Necmiye Alpay'ın çeşitli yerlerde dil sorunları hakkında yazdığı yazıların belli başlıklar altında derlemesinden oluşuyor. Dilimiz, Dillerimiz'de Türkçe Sorunları Kılavuzu'na ilaveten dil hakkında ideolojik yazılar da bulunuyor. Örneğin, anadilde eğitim üzerine görüşler ve toplantı notları.

İki kitabı da özetlersem: Necmiye Alpay dil sorunları hakkında yol gösterici bir kılavuz sunuyor. Ama kendi de yer yer ifade ediyor: Bu sorunlar biraz da yoruma dayalı. Yine de dilin ortak bir mantığı yok değil. Birbirimizin dil "hatalarına" hakarete varan eleştiriler getirmeden önce bunları göz önünde bulundurmamız gerekiyor.
Türkçeyi daha iyi öğrenmek, mesleğimde gelişmek ve biraz da işverenler tarafından sinirim kaşındığı için dil yanlışlarıyla ilgili kitapları araştırmaya koyuldum. En popüler ve en eğlenceli örneklerden biri olan Türkçe "Off", Feyza Hepçilingirler'in Siyah Beyaz dergisinde yazdığı yazıların bir derlemesi. Serinin iki kitabı daha var.

Aslında tanıma ihtiyacı yok çünkü sayısız baskı yapmış ve hemen herkesin haberi var. Yine de kendi okuma deneyimimi biraz paylaşayım.

Kitap herkesin sıkılmadan okuyabileceği bir dile sahip. Kitabı okurken kendi bildiklerimle sık sık kıyasladım. Merak ettiğim bazı sorulara yanıt buldum. Bana olağan gelen bazı şeylerin yanlış olduğu öğrendim. Bazı şeylerin de bildiğim gibi olduğunu görüp sevindim.

Kitap mantıklı bölümlere ayrılmış. Bir bölümde politikacılar, bir bölümde TV veya reklamlar, bir bölümde popçular eleştirilmiş, başka bir bölümde anlatım bozukluklarına, bir başkasında dilbilgisi veya tamlama yanlışlarına değinilmiş. Sonunda da kitap hakkında çıkan tanıtımlar ve eleştirilere yer verilmiş. Derleme olarak gayet düzenli. Ayrıca, buram buram 90'lı yıllar kokan bir kitap. Çocukluk yıllarıma bir nevi geri dönüş...

Kitaptan birçok örnek verilebilir. Ama okurken gözümden kaçan ve açıklamaya kadar kafama dank etmeyen eğlenceli bir örneği alıntılamak istiyorum.

36. sayfada, haberciler bir doktora Yıldız Kenter'in yaşına rağmen harika bir vücudu olması hakkında soru soruyorlar.

"-Yıldız Kenter'in vücudunda estetik var mı?
Doktor da yanıtlıyor:
- Hayır, Yıldız Kenter'in vücudunda hiçbir estetik yok."
... Söylenmesi ihmal edilen sözcük 'ameliyat'."

Gençler

Feyza Hepçilingirler bu kitaptan önceki kitaplarından hiçbirinin bu kadar ilgi çekmediğinden bahsediyor. Ben de onu ilk bu kitabıyla tanıdığım için biraz mahcubum aslında. Ama yazma tarzından, hayat hikâyesinden ve fotoğraflarından güler yüzlü bir insan olduğunu tahmin edebiliyorum. Kitabı okurken çekindiğim şeylerden biri iki cümleden birinde "gençler şöyle, gençler böyle" okumaktı ama neyse ki eleştiri herkese eşit ölçüde ve tatlı dille yapılmış.

Bu konuya takılmamın nedeni gençlere genelde çok yüklenilmesi. Evet, dilde bozulmalar var ve dil eğitimi eksiklerle dolu. Ama sürekli gençlerden yakınmak hoş değil. Her dönemde dili kullanmasını bilmeyen gençler ve yetişkinler var, olacak da. (Bu yazıyı yazarken kim bilir ben de ne yanlışlar yaptım.) Faturayı tek bir tarafa kesmemeli. Ayrıca herkesin dilinden düşürmediği, bir cacık olmaz dediği 90'lı nesil Gezi Parkı'nda en önlerdeydi. Onlardan yakınmak yerine internetin, dijital ve mobil ortamların olanaklarını kullanmak ve "genç"leri kaliteli kaynaklara yönelme konusunda teşvik etmek gerekiyor. Bir kitap kurdu olsam da dil konusunda bilinçlendirmenin veya başka çalışmaların basılı kitaplarla, hatta genel olarak basılı mecralarda yapılabileceğinden artık şüpheliyim.

Eleştiriler

Şunu de eklemesem olmaz. Mantıkla ilgili bölümlerde cümleleri düz anlamıyla almak konusunda şüphelerim vardı. Bir dilbilimci olan Necmiye Alpay'ın dilin anlatım olanakları ve örnek verdiği bir cümlede mecaza yer olup olmadığını sormuş. Ben de ona katılıyorum.

Benim de bir okur olarak takıldığım iki örnek var. Birincisi, Tibet Ağırtan-Mavi Sakal'ın şarkısından alındığını tahmin ettiğim "Yat, geliyorum." (Söz o şarkıdan değilse bu eleştirim geçersiz.) Şarkının genelinden cımbızla tek söz alınmış (s. 153). Mantık çerçevesinden bakarsak o dizeden sonra gelen "Çünkü seni seviyorum" da alakasız kaçar. Ama şarkı, benim anladığım kadarıyla zaten öyle tek gecelik hatta saatlik, dakikalık ilişkilere yönelik bir eleştiri. Kaldı ki (edebiyat eleştirisiyle ilgili olmasa da) kitapta adı geçen birçok pop şarkısından çok daha üstün kalitede. Bizzat dinlemek isteyenler: http://www.youtube.com/watch?v=no7Ot-C4mQ8

Takıldığım ikinci örnek de şu: "'Bırakıp da gittin gideli/Dudaklarım bomboş şimdi.' Bırakıp gitmeden önceki hali siz hayal edin. Ne görüyorsunuz? Dudaklara yapışmış, öylece gezdirilen bir sevgili! Bir çeşit dudak hızması. Gidince dudaklar bomboş kalmış elbette. Dudakta gezdirilecek sevgililer pek kolay bulunmuyor" (s. 154). Dilbilgisi değil mantık açısından bir eleştiri yine. Ama dilde mübalağaya, duygularda tutkuya yer yok mu?

Füsun Akatlı'nın eleştirisinde de katıldığım yerler var. Akatlı, ikinci kitabı daha beğendiğini belirterek bir övgüyle başlayarak eleştirisini yumuşatmış ki şık bir hareket. Akatlı'nın eleştirisi Feyza Hepçilingirler'in eski ve yabancı sözcüklere tepkisi hakkında. Bazı sözcükler dile yerleşmişken çıkarılmasını abes buluyor Akatlı. Hepçilingirler ise savunmasında dile yerleşen sözcüklere değil yerleştiği halde başka dilin kurallarıyla çekilen sözcüklere tepki gösterdiğini dile getiriyor. Akatlı İstanbul Türkçesinde öyle söylenegeldiği için bazı deyişlerin değiştirilmemesinden yana. Yani hukuku-hukuğu, merakı-merağı, camii-camisi üzerine bir tartışma. Söyleniş estetiği açısından Akatlı'ya hak versem de dilbilgisi açısından Hepçilingiroğlu'ndan yanayım. Daha önce bir edebiyat dersinde duymuştum: -tuar'la biten sözcükler -tuvar diye dile geçirilirken bir tanesinde v harfi unutulmuş, sonra öyle  kullanılır olmuş. Tutarsızlıkların üstünde durulması gerekiyor. Bu açıdan Hürriyet Yaşar'ın sonlarda yer alan eleştirisinde, dilin istisnalara olduğu kadar değişime de açık olduğu yorumuna katılıyorum.

Eleştirinin Dozu

Necmiye Alpay ve Füsun Akatlı'nın eleştirileri dışında yazanların geneli erkek ve sanki kimi, Feyza Hepçilingirlerin "kadın" olmasını baştan içten içe baştan 1-0 başlamak diye saymış. Yazarın kendisi de bunun farkında. Ayrıca kimi eleştirilere eleştiri değil hakaret veya saldırı demek daha doğru olur zaten. Merhum Hulki Aktunç'u çok sevsem de röportajında dosdoğru "Gitsin Türkçeyi öğrensin" dediyse bence olmamış. Eğrisiyle doğrusuyla epey uğraşılmış bir eser ve yıllarını bu işe vermiş bir edebiyatçı var karşımızda.

Türkçe "Off" sonundaki eleştiriler ve eleştirilere yanıtlarla iyice parçaları oturan keyifli bir Türkçe denemesi. Serinin devamı elimde, Necmiye Alpay kitapları da. Füsun Akatlı kitapları da sırada. Kitabın artılarından biri, okuma listenize yaptığı katkılar...
Elimdeki kitapları eritmeden yeni kitap almaya niyetim yoktu. Ama size de olur mu bilmem, bazen hiç duymadığınız bir kitap kendini gösterir ve onu almadan edemezsiniz. Daha önce Ten ve İz kitabını okuduğum David le Breton'un Yürümeye Övgü kitabı da aynen öyle karşımda duruyordu.

Başlıktan sonra arka kapaktaki şu yazıya vuruldum: "Yürümek keyiflidir, çünkü öncelikle insanı gündelik yaşamın zorlamalarından geçici olarak da olsa kurtarır. Yürümek stresi, aceleyi, üretme zorunluluğunu yok eder. Yürümek, aslında yaşamın o kendine özgü zamanını yeniden bulmaktır." Tam da İstiklal Caddesi'nde yürürken!

Seyahati hayatımın bir parçası olarak görüyorum. Gittiğim yerlerde saatlerce yürürüm, ünlü mekanlara bakarım, bir o sokağa bir bu sokağa girerim. En rahat spor ayakkabılarımı giymiş de olsam her seyahatten sonra ayaklarım muhakkak su toplar. Kitabı elime alıp kasaya ilerlerken aklımda şu soru vardı: "Yürümenin hakkını gerçekten veriyor mu?"

Okuduktan sonra gönül rahatlığıyla yanıtlayabilirim: Evet! David le Breton ve çevirmen İsmail Yerguz muhteşem bir keyif yaşattılar bana. Biraz da kitabın içeriğinden bahsedeyim.

Kitap şu cümlelerle başlıyor: "Yürüyüş dünyaya açılmadır. İnsanı mutlu yaşam duyguları içinde yeniden oluşturur." Yürürken olduğu gibi kitabı okurken de farklı bir dünyaya açılacağınızı hissettiren cümleler.

Kitabın başlıkları da çok çekici. "Yolun eşiği" ile başlıyorsunuz. Sonra uzunca bir "Yürüyüş zevki" geliyor. Burada "Yürümek, İlk Adım, Zamanın Krallığı, Beden, Eşyalar, Tek Başına mı Grupla mı?, Yaralar, Uyumak, Sessizlik, Şarkı söylemek, Uzun hareketsiz yürüyüşler, Dünyaya açılma, Adlar, Dünyanın komedisi, Temel unsurlar, Hayvanlar, Toplumsal sapma, Gezintiler, Yolculuğu yazmak, Yürünen dünyanın küçülmesi" alt başlıkları sizi karşılıyor. Bu bölüm yürüyüş severlerin en çok "Ben de, ben de!" diyecekleri bölüm. Daha sonra zorlu doğada ve farklı kültürlerde geçen "Ufuk yürüyüşleri", ardından "Kent yürüyüşleri" geliyor. Hac yürüyüşlerini anlatan "Yürüyüşün tinsellikleri"nden sonra "Yolculuğun sonu"na geliniyor.

Brugge yolları taştan...
Kitapta sevgili birçok isimden alıntıya ve anıya rastlamak da mümkün. Henry David Thoreau, Rousseau, Kierkegaard, Nietzsche, Walter Benjamin, Werner Herzog ve daha niceleri... Rimbaud'nun yürüme tutkusunun bir bacağına mal olması. Werner Herzog'un, Paris'te ağır durumda hastaneye kaldırılan sinema tarihçisi Lotte Eisner'i ziyaret etmek için dinsel bağlam dışı bir hac misali Avrupa kırsallarında üç hafta yürümesi.

Kitap küçük bir hacme sahip ama bittikten sonra size dünyalar bırakıyor...
"Boşuna mı Okuduk? Türkiye'de Beyaz Yakalı İşsizliği" birkaç senelik bir kitap olsa da henüz keşfettim ve güncelliğini "maalesef" koruyor. Ülkemizde beyaz yakalı mağduriyeti veya işsizliğinin yeteri kadar ilgi çekmediğini düşünürken ilaç gibi gelen bir kitap oldu. 

Kitapta da değinildiği üzere "Her üniversite mezunu iş bulacak diye bir şey yok", "İş var ama beğenmiyorlar" gibi söylemler arasında işsizlik ya da kötü şartlar ve kalitesiz işler arasında seçim yapmaya zorlanırken tam da sorduğumuz soru: "Boşuna mı okuduk?"

Gelelim kitaba...

Tanıl Bora'nın "Sunuş"undan sonra Beyaz Yakalı İşsizliğin "Durumu"nda yeni kapitalizm, yeni işsizlik ve beyaz yakalılar, Up In the Air (Aklı Havada) filmi, Türkiye'de beyaz yakalı işsizliğine genel bakış hakkında, Beyaz Yakalı İşsizlerin Dünyası'nda kullanılan "sancılı dil", kendiliğin yok edilmesi, karakter aşınması, işsizin duygu dünyası, iş bulma ve çalışma süresince ayrımcılık, ailenin koruyuculuğu, beyaz yakalıların iş bulma ve geçinme stratejileri hakkında makalelerin yanı sıra bir sığınak olarak KPSS, ataması yapılamayan öğretmenler ve en yıpratıcı beyaz yakalı mesleklerinden biri olan bankacılığa dair röportaj sorularından derlenen yanıtları okuyabileceksiniz.

Kitabın en büyük kaynağını, beyaz yakalı işsiz konumundaki kırk yedi kişi ve üniversite son sınıf öğrencisi olan on kişilik bir grupla yapılan röportajlardaki soruların yanıtları oluşturuyor. Böyle olması aslında kitabın sağlam temeller üstüne kurulmasının yanı sıra anlatılanlara daha yakın hissetmenizi sağlıyor. Fiziksel olarak maddi sıkıntılar veya statü endişesi, maddi sıkıntı olmasa bile aile ve arkadaşlara karşı sorumluluk hissi, kimi ailelerin maddi desteği şarta bağlaması (şu işte çalışırsan, vb), iş arama sürecinde kadın-erkek, eşcinsel, travesti, Kürt, Alevi, başörtüsü ayrımcılığı gibi birçok sorun, bizzat yaşayanların ağzından aktarılmış. Beyaz yakalı işsizler kendilerini nasıl ifade ediyor, kendilerini toplumda nasıl konumlandırıyor sorularının yanıtları da kitapta yer bulmuş. Ayrıca, eskinin "garanti" meslekleri sayılan memurluk, öğretmenlik ve bankacılığın günümüzdeki sıkıntılarına da değinilmiş.

Kitapta, Karakter Aşınması başta olmak üzere Richard Sennett kitaplarından epeyce alıntı var. Sennett alıntısı demişken... Çerçi Sanat'ın 3. sayısında çıkacak yazımda ben de beyaz yakalıların dilinden bahsettim. Yeni sayı çıktığında haberdar edeceğim.

Geçenlerde, 2012 yılında İletişim Yayınları'ndan çıkmış olan "Türk Sağı: Mitler, Fetişler, Düşman İmgeleri"  adlı kitabı okudum. İyi yazılmış, benim gibi politikayla pek alakası olmayan bir insanı sürükleyebilecek, ufkunu açabilecek makaleler mevcut. İnci Özkan Kerestecioğlu ve Güven Gürkan Öztan tarafından derlenmiş.

Bu kitabı önermemin sebeplerinden biri, günümüzün siyası rüzgarını daha iyi anlamaya olanak tanıması. Benim neslim ve benden önceki neslin apolitikliği dillere destan. Ama Gezi'den sonra pek çoğumuzun ufku açıldı ve olan biteni farklı gözlerle izlemeye başladık. O yüzden, boşluğumuzu tamamlayacak, böyle tane tane yazılmış ve tutarlı kitaplara, makalelere ihtiyacımız var.

Kitapta, giriş babında 2 makale var. Gerisi 4 bölüme ayrılmış:

- Ezeli düşmanlar, yakın tehditler: Sağ zihniyetin fikri sabitleri
- Mitler: Tarih, mekan, kültür
- Fetişler: Devlet, iktidar, modernlik
- Milli, ahlaki hassasiyetler: Kadınlık, erkeklik

Birinci bölümde komünizm ve "Moskof" imgesi, masonluk ve Yahudilik, Alevilik ve Kızılbaş algısı, AKP ve Kürt meselesi hakkında makaleler bulunuyor. İkinci bölümde Ayasofya, Gelibolu Yarımadası, İstanbul'un Fethi imgeleri, İslami sinemadaki imgeler ve sağın aydınlara beslediği düşmanlık yer alıyor. Üçüncü bölümde devlet, kalkınma, ağır sanayi fetişlerinden bahsediliyor. Dördünci bölümde milliyetçi kadın yazarların romanlarında erkeklik kurguları ve başörtünün macerasını okuyabiliyoruz.

Kitaptaki makale yazarları: Tanıl Bora, Kadir Dede, Mehmet Ertan, E. Zeynep Güler, İnci Özkan Kerestecioğlu, Elifhan Köse, Seda Özdemir, M. İnanç Özekmekçi, Aylin Özman, Güven Gürkan Öztan, Tebessüm Öztan, Cenk Saraçoğlu, Nurseli Yeşim Sünbüloğlu, Ömer Turan, Aslı Yazıcı Yakın, Sinan Yıldırmaz.

Makalelerin hepsi özenle kaleme alınmış ama girişteki, daha genel olan iki makaleyi, özellikle İnci Özkan Kerestecioğlu'nun "Korku ve Siyaset: Türk Sağının Ezberlerini Çözümlemek" makalesini daha da beğendim. Aşağıda makalenin beğendiğim paragraflarından birini okuyabilirsiniz.


Kitabı okurken

Kitabı okurken merak ettiğim hususlardan biri bu kadar korku ve düşmanlık içinde nasıl yaşanabileceği oldu. İnsan elbet korkar ama ömür boyu bir tehdit ihtimaliyle yaşamak ne kadar sağlıklı bilemiyorum. İnsanın içinde sürekli kor halinde yaşayan düşmanlığı anlamakta da güçlük çekiyorum. Önyargılarım vardı, belki hala vardır ama neyseki ailem beni kronik düşmanlık besleyecek şekilde yetiştirmemiş. İnsanın devamlı taşıdığı ağır bir yük olsa gerek. Ve ileriye doğru adım atmasına büyük bir engel...

Günümüzde siyasilerin konuşmalarını dinlediğimde, sosyal medyayı takip ettiğimde o kadar nefret söylemiyle karşılaşıyorum ki midem bulanıyor. Küçük bir çocuk kaybolduğunda bile, insanların hep birlikte onu aramaya çıkmasına sevinmek ve ufaklığın sağ salim bulunmasını dilemek yerine komplo teorileri üretiliyor. (Vefat haberini duyunca yüreklerinin de sızlamadığını tahmin ediyorum.) Maneviyattan bahseden insanlar en sıkı materyalistlerden bile daha materyalist çıkıyor, durmadan betonu, tüneli, metroyu övüyor.

Daha sosyal, daha şeffaf bir devlet olmayı istemek ötekileşmek haline geldi. Kürt, Ermeni, Alevi, eşcinsel olmak maalesef hep öteki olmaktı. Haziran ayından sonra nurtopu gibi bir ötekimiz daha oldu: Geziciler. Kitap okumanın bile düşmanca bakışları üstüne çekebildiği "yalnız ve güzel ülkem"de süregelen amansız korkunun ve düşmanlığın üstesinden nasıl gelinir, bir arada uyumlu bir şekilde nasıl yaşanır? Umudum tükenmek üzere...

Korku ve Düşmanlık

by on 10:30:00
Geçenlerde, 2012 yılında İletişim Yayınları'ndan çıkmış olan "Türk Sağı: Mitler, Fetişler, Düşman İmgeleri"  adlı kitabı ...

"Tarafsız Özne Yoktur"

Michel Foucault hakkında bir yazı yazmak için niyetlendiğimde elimde sadece bir biyografisi mevcuttu. Eserlerinden bir tanesini alıp biyografisinden sonra onun üstünden gitmek istedim. Onun en bilinen eserlerinden olan Deliliğin Tarihi, Cinselliğin Tarihi gibi kitapları pahalıydı. Ben de diğerlerine oranla daha ucuz olan Toplumu Savunmak Gerekir’i almak durumunda kaldım. Bu kitaptan önce kendisinin fazla anlatmadığı, göz önüne pek sermek istemediği hayatının öyküsünü okumaya başladım. Bir yerinde Foucault, bir kitapçıda Raymond Roussel’ın bir kitabını görür, bu şahsiyeti tanımadığı için kitapçı tarafından da alaycı bakışlara maruz kalır. Gördüğü kitabı almak ister, ama kitapçı bunun “pahalı” olduğunu söyler ve aynı kişinin başka bir kitabını uzatır. Ve Foucault, Roussel üzerine bir kitap yazar. Bunu okuduktan sonra içimden, “Bu bir işaret!” dedim ve diğer kitabı okumak için kolları sıvadım.

Toplumu Savunmak Gerekir, Foucault’nun Fransız Üniversitesi’nde (Collége de France) 1975-76 döneminde verdiği derslerin notlarından ve ses kayıtlarından derlenerek oluşturulan bir kitap. Bu üniversitenin kürsüsünde ders verenlerin değişik bir tez ortaya atmaları gerekiyor. Foucault’nun derslerinde ise yoğun olarak iktidar ve hükümdarlık kuramı işleniyor. Barış döneminin aslında silahsız savaş dönemi, ırkçılığın da bir devlet politikası olduğu ve benzeri konular, düzenli bir şekilde her ders bir adım öteye taşınıyor.

Bana Foucault’nun aktivist yönüyle ilgili epey ipucu verdiği için bu kitaptan memnun kaldım. Fakat kitabın yarısından fazlası Avrupa tarihi üzerine. Fransa, Galyalılar, Germenler ve Romalılara çokça yer verilmiş. Tabii ki bu yanıyla Avrupa tarihinde oldukça yetkin olduğunu söyleyebilirim. Ancak Avrupa merkezci bir yapıt olduğu izleniminden de kurtulamıyor insan.

Foucault’nun yaşamını anlatmak gibi bir niyetim yok. Günümüzde dünyada olup bitenlere göz atınca Foucault’nun iktidar kuramının üstünde durmanın daha anlamlı olacağını düşünüyorum.

Hükümdarlık kuramında, insanların başında bir kral veya derebeyi gibi bir yönetici bulunur. Bunu insanlar seçmez. Ama bu yönetici, o insanların hayatına müdahale etme hakkına sahip görür kendini. Bu kuramda, insanların malları ve zenginliği sömürülür. “Vergi ve borç sistemi”yle uygulanır. Ama Foucault, günümüzde bunun değiştiğini ve artık iktidar kuramının geçerli olduğunu belirtiyor. İktidar kuramında, bireyler kendilerini yönetme hakkını iktidara kendi rızalarıyla verirler. Yani, iktidar tek tek her bireyi temsil etme hakkına sahiptir. Bu kuramda ise bireylerin emeği ve zamanı sömürülür. “Bu yeni iktidar mekaniği öncelikle, toprak ve bunun verdiği üründen çok, bedenler ve bedenlerin ne yaptığıyla ilgilenir.” “Gözetleme” yoluyla uygulanır.

Saplantılı bir şekilde taktığım roman Momo’da (Michael Ende) bence bu iktidar kuramı yalın bir şekilde anlatılmıştır: Duman adamlar, şehirlerden başlayarak insanları gözetlerler ve her birine giderek zamanlarını boşa harcadıkları konusunda onları kandırırlar. Daha sonrasında ise, kandırılan bu insanlar zamanlarını hep çalışarak harcarlar. Duman adamlar da bu zamanları çalarlar. Çaldıkça da güçlenir ve çoğalırlar. Aynı Foucault’nun bahsettiği gibi.

Bu iktidar bir “normalleştirme toplumu” yaratır. Hukuk bunu yasal yollardan sağlar. Foucault bunun görünürde şiddet uygulanmadan gerçekleştiğini belirtiyor. Foucault’ya göre, iktidar aykırı olanların topluma kazandırılma sürecinden çıkar sağlar. Önemli olan Foucault’nun deyişiyle “dışlamanın yöntemi ve tekniğidir”. Mesela akıl hastaları, akıl hastanelerinde tedavi altına alınır, suçlular hapishanelerde rehabilite edilir, öğrencilere okullarda belirli bir eğitim verilir. Foucault, zaten akıl hastanelerinin, hapishanelerin ve okulların aynı mantıkla işlediğini savunur. Hepsinde de birey kendini temsil etme hakkından yoksundur, kendinden yukarıda bir kontrol mekanizmasına uymak zorundadır. Bunun için hep “gözetleme” söz konusudur. Sadece bu yerlerde değil, toplumun geri kalanında da durum bundan farklı değildir aslında. Ama onlar zaten normaldir ve bu kontrol mekanizmasını hemen hemen hiç sorgulamazlar.

Foucault’nun bu bahsettikleri, edebiyat ve sinema dünyasını epey meşgul etmiş, daha önce de akıllara gelmiş. Edebiyat eserlerinden 1984 (George Orwell), Cesur Yeni Dünya (Aldous Huxley) ve Fahrenheit 451 (Ray Bradbury) şu an aklıma gelenlerden. Filmlerden de Karanlık Şehir (Dark City) ve belki bu filmden sonra (çok hazzetmesem de) Matrix serisi, Azınlık Raporu (Minority Report), V For Vendetta örneklerini verebilirim. Bu eserlerin hepsinin ortak özelliği olarak bu iktidarın bireyler üstünde baskısını iyice artırıp en ufak aykırılığa bile tahammülün olmadığı uzak bir gelecek ve olası dünyalardan bahsettiğini söyleyebilirim. Zeitgeist The Movie adlı belgeselde ise ilginç bir husustan bahsedilir: “(Çipli kimlik kartları bahsinde) Bunların hiçbirisi zorla olmayacak. İnsanlar bunları kendileri talep edecekler.” Çünkü böylece kendilerinin güvende olduğunu hissedecekler.


İktidarın Dışlanmış Öznelere İhtiyacı Var

Foucault hukuk dışında bilimin de iktidarın araçlarından biri olduğunu savunuyor, bundan “tıbbileştirme” diye söz ediyor. Akıl hastaneleri örneğinde bu oldukça bariz. Sürekli bir tedavi hali söz konusu. Foucault’nun önceden de bahsettiği üzere iktidarın dışlanmış öznelere ihtiyacı var, çünkü kapitalist sistemde ekonomik düzen böyle işliyor. Foulcault’nun örnekleri delilik ve cinsellik ağırlıklı, ayrıca dışlanmayı deliler ve suçlular üzerinden anlatmış. Ama bence toplum normlarına uymadığı düşünülen, daha da sık rastladığımız ve o kadar da göze batmayan örnekler var. Mesela:

- İnsanlar sağlıksız yiyeceklerle şişmandan da öte obez hale geldi. Toplumda zayıflığın makbul olduğu dayatıldı. Şimdi de diyet programları, spor salonları ve biyolojik gıdalar ortaya sürülüyor. Yani, alınan kilolar geri satılıyor.

- Yine sağlıksız gıdalar ve doğanın kimyasallarla zehirlenmesi sonucu bozulan hormonlar tedavi edilmeye çalışılıyor. Bunun üstüne bir de epilasyon merkezleri de ekleniyor (“istenmeyen tüyler” hormon değişikleriyle daha da istenmez hale geldiği için).

Foucault, bilimin iktidarın bir aracı haline gelmesinden söz ederken Darwin’in evrim teorisinin de adı geçiyor. İktidar barış zamanı dahi çatışmanın devam etmesi için ırkçılığa başvuruyor. Foucault bunun toplumun, “iki ayrı ırk” değil, aynı ırkın “üst-ırk” ve “alt-ırk” olarak kutuplaştırılması yoluyla olduğunu söylüyor. (Tam olarak adı verilmese de) Sosyal Darwinizm, bazı ırkların diğer ırklardan üstün olduğunu savunur. Darwin’in kendisinin bilimsel araştırmalarını yaparken iyi niyetli olduğunu, aynı Nietzsche’nin efendi-köle diyalektiği gibi kurban gittiğini düşünüyorum.

Foucault bütün bunlara karşı ne yapılabileceğini değil, tarihsel örgüyü anlatıyor. Böylece o sırada onu dinleyenler veya daha sonra notlarını okuyanlar zaten kararı kendileri verebiliyor. Yalnız bir yerde bence ipucunu vermiş; “Tarafsız özne yoktur,” diyerek. Bana göre, kişisel olarak öncelikle yapılabilecekler iktidarı ve araçlarını, gelenekleri, bilimi, medyayı, okulları vs sorgulamakla başlıyor; sonra da mümkün olduğunca “normalleşmemeye” çalışmak ve dünyayı paylaştığımız diğer insanlarla yüzeysel ayrımlara takılmamak gerekiyor.

Tuğçe Ayteş