Almanca etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Almanca etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Öncelikle Rammstein'ın hoyrat bir grup olduğunun ve Du Hast klibinde kadıncağızı yaktıklarının farkındayım. Yalnız politik duruşlarıyla ilgili genel görüşün aksine felsefe pop yıldızı Zizek'le hemfikirim: "Rammstein'ı neo-Nazi değil solcu olarak görüyorum." Doğu Almanya'da müzik yapmak için enstrüman bulamadıklarını ve altı üyeden beşinin askerlikle ilgili sorun yaşadığını göz önünde bulundurursak uzak bir iddia değil. Kendilerini temize çıkarmak için "Links 2 3 4" adlı, "Kalbim soldan atıyor" nakaratlı bir şarkıları da mevcut. (Klibinde bir sürü minik karınca birleşip onları kötü yöneten kocaman üç böceği alaşağı ediyor.)

"Du Hast" ve "Ich Will" gibi şarkılar Almanca fiil çekimlerini öğrenmek için ideal gibi dursa da aslında sözlerin birçoğunda yan anlamlar ve kafiyeler bulunuyor. Babası da şair olan Till Lindemann söz işini iyi kotarıyor. Öykülerimin birçoğuna ilham verdiler, sağ olsunlar. Bunların yanı sıra Rammstein şarkılarının bir güzelliği de deşarj etme özellikleriyle muhteşem bir öfke terapisi için fırsat sunmaları. Almancanın fonetiğinden midir nedir Till Lindemann böğürdüğünde ben de böğürmüş sayılıyorum. Özellikle "NEEEIIIIN!" ağzı müthiş dolduruyor. "Hayır" öyle değil, "No" resmen cılız. Ama "Nein" öyle değil.

Şarkılarda "Ogggraaah" gibi nidalar veya kallavi bir "Nein" geçtiğinde neler oluyor anlatayım: Hitap yoksunu işverenlere, etrafınızdaki kifayetsiz muhterislere, savaşlarda veya direnişlerde ölen çocuklara, ülkenin her gün daha da kötüleşen koşullarına, yetkili olması gereken kişilerin aymazlığına, kadınlara ve LGBTİ bireylere yönelik şiddete, devletin ve toplumun baskısına, şehirlerin ve parkların içine edilmesine ve şu an aklıma gelmeyen pek çok şeye karşı hücrelerimize biriken öfkeyi bir nebze dışarı atma fırsatı buluyoruz.

Kontrol manyağı yöneticilerle muhatap olurken "Ich Will", kılımızı kıpırdatmak istemezken "Keine Lust", gündeme sinir olunca "Links 2 3 4", tatil için yanıp tutuşurken "Reise Reise", postapokaliptik hisler içindeyken "Mutter" veya "Mein Hertz Brennt"... Şahsi terapi şarkımla noktayı koyayım. Erzurum türküsüyle (evet bildiğiniz Erzurum türküsüyle) başlayan ve Almancadaki yıkmak, yok etmek fiillerinin hemen hepsini kullanan "Zerstören":


Ortaokulda başladığım Almanca macerama, serbest çevirmenlik hayatında ve hafta sonları bile sabah 7'de kalkan biri, bir nevi Kant'ın torunu olmamdan ötürü üniversitede, daha sonra iş hayatım ve günlük yaşamımda da devam ettim.

Öncelikle, savunmaya geçeyim. Bence Almancaya haksızlık ediliyor. Kulağa kaba gibi gelse de perdelerini kaldırdığınızda kedi gibi bir dil. Vallahi öyle.

Ama her yabancı dil gibi bakmazsanız çoraklaşan lisan topraklarını arşınlamadan olmuyor. Yine ortaokuldan beri aralıksız gördüğüm İngilizceyi konuşurken bile sözcüklerin belini kırarken Almancayı öğrenmem modern Alman sineması ve Rammstein'a kalmıştı.

Kursa para vermeye ve belli bir saatte belli bir süreliğinde bulunmaya (hele de mesaiden sonra) oldukça isteksizim. Neyse ki hem ücretsiz hem de etkili bir uygulama yardıma yetişti: Duolingo!

Duolingo ücretsiz dil öğrenmenize ve imece usulü çeviri yapmanıza olanak tanıyan bir uygulama. Türkçe için şimdilik sadece İngilizce seçeneği var ama İngilizcenize güveniyorsanız Fransızcadan İspanyolcaya kadar on kadar dil öğrenme şansınız olacak. Çaktırmadan İngilizceniz de gelişiyor, daha ne olsun.

Oyunlaştırılmış bir şekilde dil öğreten uygulamada verilen cümleyi diğer dile çevirme, duyduğunu yazma, duyduğunu sesli olarak tekrarlama, cümleyi aşağıdaki "Ali - ata - bak" tarzı cümle parçacıklarından tamamlama, resme bakarak doğru kelimeyi seçme gibi sorular var. Almancada kaçıncı seviyeye geldiğinizi görebiliyorsunuz, oynadıkça seviyenizi ilerletebiliyorsunuz. Her gün seri halde ilerlerseniz sizi e-posta yoluyla da puanınız ve öğrendiğiniz kelimeler konusunda bilgilendiriyor.

Aynı karaoke gibi, yapan için çok keyifli. Fakat etraftakiler için aynı keyif söz konusu olmayabilir. Evin içinde "Die Katze trinkt Milch" (Kedi süt içiyor) diye bağırdığınızda iri iri açılmış gözlerle karşılaşmanız olağan bir fenomen haline gelecek, demedi demeyin. Konu komşu duyuyorsa da yakında Die Welle (Dalga) filmine rakip Der Tisch (Masa) ile rakip olmaya hazırım.



Almanca dilinin incelikleri konusunda, on beş yaşında Almancayı öğrenmekte başarısız olan, daha sonra bir Avrupa gezisi için tekrar Almanca öğrenmeye kalkışan ve tabiri caizse kafayı yemenin eşiğine gelen Mark Twain'e danışmadan olmaz. "The Awful German Language" makalesinde, kahkaha atmaktan bitirebilirseniz, Almanca kelimelerin boyut sahibi olabilecek kadar uzun olmasından, onlarca farklı anlamı bulunan tek bir kelimeye kadar pek çok ayrıntıyı okuyabilirsiniz. Kendisinin elinde olsa güya cinsiyetlere göre verilen Artikel'leri, cümlede şekilden şekle giren Dativ'i dilden çıkaracak ve uzun kelimeleri de layıkıyla bölecekmiş. Neyse ki Almancayı olduğu gibi seviyorum! (Artikel ve Dativ konularında uzlaşmaya hazırım.)

Günümüz nimetlerinden mobil teknolojiyle yabancı dil öğrenmek bile parmaklarımızın ucunda. Yine de dilleri yaşayarak öğrenmek gibisi yoktur muhtemelen.Yurt dışında uzun süre kalmadım ama Münih'te bir hafta sonu kaçamağımda unutulmayacak kalıplar öğrendim. Bunlardan biri: "Türe zu!" (Kapıyı kapatın!) Bizim pencere esintisinden nem kapan teyzelerimizin, amcalarımızın kuru soğuk yemiş Alman hallerinden bir kere bu azarı yediniz mi o kapıyı bir daha açık bırakmıyorsunuz. İşte gerçek zamanlı Duolingo!

Ama yine de Almanca kaba bir dil değil. Ciddiyim.

Not: İnanmayanlara gelsin.

Embed edilmemekte ısrar eden Wir Sind Helden - Nur Ein Wort
http://www.youtube.com/watch?v=X5kmM98iklo

80'lerden:



Nostalji ekstrası:



Günümüz olanakları sayesinde uzaklar yakın oldu, değişik ülkelerden insanlar birbirleriyle yakından tanışma imkânı buldu. Bu pazartesi (bu yazıyı yazmadan iki gün önce) bir grup Alman öğrenci Türkiye'deki gençlik hakkında sıcak bilgi alabilmek için İstanbul'a geldi. İlk durakları Boğaziçi Üniversitesi'ydi. E-posta gruplarımdan birine konuyla ilgili içinde "Alman medyası" geçen e-posta iletildiğinde, orada adı geçen hocamızın davetine "Mezun da olur mu?" diye atladım. Olumlu cevabı alınca da kendimi üniversite cihetine attım söylenen zamanda.

Bu öğrencilerin hepsi Almanya'nın değişik bölgelerinde okuyan gazetecilik öğrencileriymiş. Türkiye'deki gençlik hakkında bilgi edinip makale olarak sitelerinde yazı yayımlayacaklarmış. (Heyecan yapmadan siteyi vereyim. Ben açamadım gerçi. http://www.balanceact.worldpress.com/) Almanya'da iki tür Türk nüfus olduğundan bahsettiler. İlki iş gücü olarak gelip Alman kültürü veya dili hakkında hiçbir şey bilmeden ve öğrenmeden kendi aralarında başkalarına karışmadan yaşayan Türkler. İkincisi de genelde okumaya gelen, üniversitelerde ve benzeri yerlerde Almanlarla çok iyi kaynaşan Türkler. Tabii ki ülke için sorun olan Türkler ilk grup. Alman hükümeti onlarla Almanları kaynaştırmak için çözümler üretmeye çalışıyormuş. Özellikle okula tek kelime Almanca bilmeden başlayan Türk çocukları oldukça zorluk yaratıyormuş. Onlar için ek Almanca dersleri düşünülmüş, ama haklı olarak öğretmenlerin onlara ayıracak uzun zamanları olmuyormuş. Daha kökten bir çözün getirilmesi gerektiğini konuştuk. Çocuklar okula başlamadan önce onların yaşadığı yerlerde değişikliklere gitme şeklinde bir çözüm olması gerektiğini düşündüğümü söyledim. (Ama bu, ardından asimülasyon sorunu da getirebilir.)

En çok organizasyonu düzenleyen Jasmine'le sohbet ettim. Annesi Alman, babası Mısırlı, tam bir melez. Çok da konuşkan, sıcak bir kız. Babasının Mısırlı olması dolayısıyla da Türk kültürüne çok uzak değil. Bana merak ettiği her şeyi sorabileceğini söyledim. Bana ailemle mi yalnız mı yaşadığımı sordu. Ailemle yaşadığımı, ama kendime ait düzenli bir gelirim olduğunda işime yakın ayrı bir eve çıkmak istediğimi söyledim. Ailemin karşı çıkıp çıkmayacağını sordu. Ben de başta karşı çıkacaklarını ama sonuçta ben karar verdikten sonra kabulleneceklerini anlattım. Bir tek karşı cinsle eve çıkmamın sorun olabileceğini belirttim. O, başta kızlı erkekli bir grup halinde taşınmayı kastettiğimi sandı. Ben baş başa, bir çift olarak yaşamaktan bahsettiğimi söyledim. Yukarıda verdiğim bağlantıdaki sitede "Türk gençleri aileleriyle yaşamak istemiyor", "Türk gençleri karşı cinsle eve çıkmaya sıcak bakıyor" gibi yazılar görürseniz sorumlusu ben değilim (desem de inanmayın).

Ramazan ayı olduğu için konu dine de dayandı. Jasmine "Dindar mısın?" diye sordu. "Dindarım diyemem ama inançlıyım," dedim. (Bu fark da ayrı bir yazı konusu olabilir.) Ne tür bir inanç olduğunu sordu. Ben de tek Tanrı'ya, Birlik'e inandığımı söyledim. Amerikan güzelleri gibi "Keşke dünyada hep beraber barış içinde yaşayabilsek," tarzı konuyu destekleyici cümleler de zırvaladım. Babası oruç tuttuğunda Jasmine yanında yemek yemekten çekiniyormuş, babası yiyebileceğini söylese de. Ben de "Oruç tuttuğumda ben de özenmezdim ama başkası söz konusu olunca insan öyle zannediyor," dedim. Kızcağıza oruçlu olmadığımı nasıl ifade ettiysem arkadaşları ekmeklere ketçap sürüp tıkınırken bir lokma yiyemedi. Neyse ki erken fark ettik de aç kalmadı benim yüzümden.

Mısır'da ezan okunduğunda herkes dükkânlarını kapatıp kapılarının önüne secdeleri yayarak namaz kılarlarmış. Taksim'deki otellerinde ezan okunduğunda etrafta hayatın aynı seyirde devam etmemesi ilginç gelmiş Jasmine'e. Genel olarak İstanbul'da, Taksim ya da Boğaziçi Üniversitesi gibi gelişmiş yerlerinde insanların dini hususlarda birbirine karışmadıklarını söyledim. O da zaten aksini düşünmediğini söyledi. (Tamam, durumumuz hiç iç açıcı olmayabilir ama dışarıdan zannettikleri kadar da rezil durumda değiliz. Belirtmek istedim.)

Jasmine böyle bir organizasyonu, konuya fazla eğilen olmadığı ve bunu araştırmak için eğildiğini anlattı. Yani amacı iyi bir şeyler yapmak. Ben de ona basın dünyasına girmemin bir sebebini, "Kitaplarla insanlara ulaşmak istiyorum. Birkaç kişiye bile fayda sağlasam yeter," diye açıkladım. Jasmine beni çok iyi anladı, bunu hissettim. Benzer konu ilk konuştuğum kızla da açılmıştı. Bana yayınevinde çalışmak derken neyi kasttettiğimi sorduğunda düzeltiden asıl yapmak istediğim editörlüğe ve nihai hedefim yazarlığa kadar anlattım.

Jasmine'i hazır bulmuşken ben de "Buraya gelmeden önce ne düşünüyordun, buraya gelince ne düşündün?" diye sordum. Jasmine soruyu beğendii bir süre düşündü ve "Hiçbir şey düşünmüyordum," dedi. Bir yere gitmeden önce orası hakkında bir şey düşünmemeye çalışırmış. Oradaki insanların ağzından öğrenmek istermiş her şeyi. Helal, dedim içimden. Jasmine'i bundan dolayı takdir ettim. Önyargı bireysel ve uluslararası alanda insanların arasını açan yanlış bir tavır/düşünce biçimi.

Karşınızdaki bu kadar içten olunca ister istemez siz de rahat oluyorsunuz. Ona tamamen toz pembe bir çerçeve çizmemeye, genelleme yapmamaya gayret gösterdim. Ben de onların üzerinde durduğu kültürel ayrım kadar keskin olmasa da göç sonucunda şehir hayatına birden atılanlarla şehirde yaşamaya alışmış olanlar arasında kopukluklar yaşandığını söyledim. Türkiye'nin doğusunun batısı gibi şartlara sahip olmadığından, insanların çareyi İstanbul başta olmak üzere gelişmiş şehirlerde zannettiği için göç ettiklerinden bahsettim. "Keşke ülkenin her yerinde eşit şartlar sağlanabilse," dedim. Bir de gençlerin yaşadığı işsizlik sorunundan bahsettim. "Çok fazla mezun var ama iş yok. İş var ama işverenler uygun nitelikte eleman bulamıyor," dedim.

Bunlar dışında, ilk tanıştığımız kız bize "Türk gençleri nerelerde takılır? Neler yapar? Hangi günler dışarı çıkıyorsunuz?" diye sordu. Biz de yine Taksim'i örnek verdik. (Korkmayın, ben Anadolu yakasından, Kadıköy'den falan da bahsettim. Yani İstanbul'u Taksim/Beyoğlu/İstiklal Caddesi'nden ibaret zannetmiyorlar.) Hemen her gün ne zaman fırsat bulursak dışarı çıktığımızı, genelde arkadaş gruplarıyla birlikte olduğumuzu söyledik. O da duyduğu kadarıyla Türk gençlerinin toplu halde takılmayı sevdiğini söyledi. Eh, yalan değil. Tek başıma takıldığım zamanları pek hatırlamıyorum. Çoğunun en azından bir Türk arkadaşı olduğu için anlattıklarımız onlara yabancı gelmedi zaten.

Jasmin'le bir de yemeklerden konuştuk. Türk tatlıları çok tatlı olduğu için yiyemiyormuş. Ben de tatlıyı sevdiği mi, tuzlu ve yağlı sevmediğimi ama genel olarak Türk mutfağını çok beğendiğimi söyledim ve rahatladım. Jasmine, yemeğin sonunda Alman usulünün aksine ve misafir olduğu halde bütün hesabı ödedi.

Alman gençleri karşısında benim eksikliğini hissettiğim konuya gelince: dil pratiği. Allah'tan Jasmine İngilizceyi şiveli konuşuyor ve yer yer kelimeleri unutuyordu. 7 sene lisede, 5 sene üniversitede (ki bunların birer senesi hazırlık, sırf İngilizce), toplamda 13 sene İngilizceyle iç içe olduğum, felsefede ağır metinler okuyup sık sık ödevler yazdığım halde iş konuşmaya gelince sonuç tam bir felaketti. Tüm bu saydıklarımı anlatsam da, "Bence kötü değil. Pratik yapmayınca unutuluyor. Ben de Türkçe öğreniyorum ama pratik yapamıyorum," cümlelerini duymuş olsam da kendi kurduğum cümlelere şahit olduktan sonra pek de ikna olamadım. İngilizcedeki rezilliğimi görerek Almancaya bulaşma cengâverliğini göstermedim. Gerçi ilk konuştuğum kız bana Almanca konuşup "Haydi, ne anladığını söyle bakalım," dediğinde duyduğum cümleleri çatır çatır İngilizceye çevirebildim. Demek ki sorunum doğaçlamada. (Bu arada yukarıda tırnak içine yazdığım havalı cümlelere bakmayın. Tam olarak söylediklerim değil, en azından söylemeye çalıştıklarımdı onlar.) Gerçi Hatice'ye değil neticeye bakarsak, derdimi anlattım mı, anlattım.

Sonuç olarak, daveti değerlendirip gelen bir avuç "Türk genci"nden biri olmaktan çok memnun oldum. Aynı masada hep beraber oturduğumuzda fiziksel ve coğrafi değişiklikler dışında çok da farklı olmadığımızı ve özde hepimizin insan olduğunu hissettim. Bizden sonra başka yerlerle randevuları olmasaydı da daha çok görüşebilseydik keşke. Ayrılırken de Jasmine'nin tipik bir "Doğulu" gibi koluma dokunarak vedalaşması bu kısa süreli tanışıklığı iyice pekiştirdi. Otobüsten birbirimize el sallarken "Acaba buralara tekrar gelmek gibi bir istekleri var mı?" diye düşündüm. Belki de biz bir organizasyon düzenleyip iade-i ziyaret yaparız. Kim bilir?