1968 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1968 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Bu sene boş vaktimi daha da boş geçirmemek adına Tüyap’ta düzenlenen 27. Kitap Fuarı’nda katılabileceğim kadar söyleşiye katılmaya ahdettim. Bu yılki fuarın konusu “1968: Kırk Önce Kırk Yıl Sonra” idi. Bu konudaki bilgimin kıtlığını giderebilmek ve cehaletimi biraz giderebilmek için programdan beğendiğim söyleşileri işaretledim. Etrafımdakilerin beni manyak olarak nitelendirmesine rağmen, Anadolu yakasının bir ucundan Avrupa yakasının diğer ucuna, dokuz günlük fuarın beş gününe, toplamda on altı söyleşiye katıldım. (Bunu bilgiye, daha doğrusu öğrenmeye olan açlığımla açıklayabilirim. Öyle ki fiziksel açlığa tahammülü olmayan ben, birkaç poğaçanın yarattığı tokluk hissiyle söyleşiden söyleşiye koşabiliyordum. Hiç pişman değilim. (Ayrıca aldığım kitap sayısını bu sefer en az düzeyde tutarak bu çetin irade sınavını da geçmiş oldum.)

Felsefe, politika, müzik, sinema, tiyatro ve fotoğrafçılık gibi pek çok alanda yapılan konuşmalar, benim bundan sonra okumak istediğim kitaplar ve ilgilenmek istediğim konulara epey yön verdi. Hatta Cuma akşamı eve döndüğümde kitaplığımda reform yaptım desem yeridir. Pazar, Pazartesi, Çarşamba, Perşembe ve Cuma günleri fuara geldim. Cuma haricindeki günlerde katılımlarımı tek başıma gerçekleştirdim. Tek tek nelere katıldığımı anlatmak yerine beni en çok etkileyenlere ağırlık vermeyi tercih edeceğim.

Pazar günkü “Avrupa’da 1968 Hareketi” adlı Tarıq Ali söyleşisi, katılımın gördüklerimin arasında en fazla olduğu ve şahsen de en fazla feyz aldıklarımdan oldu. Tarıq Ali, ağırlıklı olarak savaş karşıtı yönüyle, politikaya tarafsız sayılabilecek bakışıyla ve din hakkındaki görüşleriyle bir nevi benim zihnimdekileri dillendirdi. (Nelerden bahsettiği ayrı bir yazı konusu olabilir.) Konuşmasını İngilizce yaptı. İyi ki kulaklık almamışım. Kulaklıklar iade edilirken, beş dakika sonra başlayacak yeni söyleşiden önce, yayınevinin standına koşup kitap alarak Tarıq Ali’ye imzalatmayı başardım. Söyleşisinde özetlediklerinin bir bütünü olan bu kitap “Sokak Savaşı Yılları”.

Pazartesi günkü söyleşiler arasında “Kadın Sorununun Neresindeyiz?” adlı Server Tanilli söyleşisi çok iyiydi. Sorunun çözüm noktasından epey uzakta olduğumuz konuşulurken Server Tanilli belirttiği üzere kadınlara söz verdi. Yaşının getirdiği bazı fiziksel olumsuzluklara rağmen davasını hararetle sürdürmesi beni etkiledi. Zaten söyleşide kendisini bilim insanı değil de daha çok dava insanı olarak gördüm. Kadınlar hakkında o kadar gelişme sağlanmışken ilerlemek yerine gerilemeye başlanmasını içine sindiremiyordu. Gerek politik gerekse toplumsal açıdan, kadınların eşitlik için mücadele etmesi gerektiğini vurguladı.

Söyleşilerden aldığım tatmin açısından Nirvana’ya ulaştığım gün Perşembe günüydü kesinlikle. En çok da Afşar Timuçin’in “Felsefeden Estetiğe” söyleşisine katılmak istiyordum. 11.30’da bindiğim otobüs ancak 1’i geçerken Taksim’e ulaşabildiğinde 2’deki söyleşiyi kaçıracağım diye parmaklarımı yemek üzereydim. Servis 13.30’da hareket ettiğinde birileri iç sesimi hoparlöre bağlasa çok eğlenirdi herhalde: “Haydi şoför amca, haydi, daha hızlı. Kestirme olan yoldan git. Trafik, n’olur tıkanma. Hay ben bu kavşağın…” Ve neredeyse mucize denebilecek bir sürede fuar yerine ulaştık. Bağırma ve koşmaya programlanmış vahşi çocuk sürüleri arasından 2’yi tam 10 dakika geçe söyleşinin yapıldığı salona daldım.

Afşar Timuçin’i sanırım kitap kapaklarının ciddiyetinden dolayı katı bir felsefeci olarak gözümde canlandırmıştım. Konuşan ton ton adamı görünce afalladım birkaç saniye. Öncelikle felsefeden estetiğe geçiş, daha doğrusu estetiğin felsefeden ayrılması sürecini anlattı. Az çok üniversitede okurken bildiğim şeylerdi. (10 dakika konusunda içim ferahlamıştı.) Bunları anlatmama gerek yok. Ama felsefe konusunda hemfikir olduğum noktaları belirtmek isterim.

Eskiden diğer bilimlerin/disiplinlerin felsefeden ayrı olmadığı düşünülürdü. Eski Yunan’daki felsefeciler felsefe eğitiminin yanında astronomi, tarih vb birçok dalda da eğitim alırlardı. Zaman geçtikçe bunlar birbirinden koparıldı. Felsefe tek başına, diğer alanlardan soyut bir hal aldı. Felsefe okurken zorunlu matematik ve bilim dersleri ve bunlar dışında serbest seçmelilerde tarih, dil, edebiyat, güzel sanatlar ve spordan pek çok ders almamın ne kadar isabetli olduğunu bir kez daha fark ettim. Ama analitik felsefe ağırlıklı bir eğitim aldığım için felsefe, onunla benim gibi haşır neşir olmayan insanlar için soyut kalmaya mahkûm oldu.

Söyleşinin sonunda da felsefe mezunu olduğumu ve bundan memnuniyetimi belirterek felsefeyi insanlarla nasıl kaynaştırabileceğimizi, felsefecilerin dünya dışı varlıklar olmadığını nasıl anlatabileceğimizi sordum. “Anlatamayız,” dedi. Daha yakın zamanda doçent bir arkadaşının Kant üstüne yazdığı yazıdan bir cümle okumuş ve anlamamış. “Biz anlayamazsak başkaları hiç anlamaz. Anlaşılır ve günlük bir dille yazmalıyız,” diyor. Kesinlikle katılıyorum. Zaten felsefe fazladan bir anlama çabası, beyin egzersizi gerektiriyor, bir de bunu kelimelerle zorlaştırmaya ne gerek var?

Afşar Timuçin felsefenin tarafsız olması gerektiğini düşünüyor ve politik görüşün felsefe dışında bırakılmasını savunuyor. Bence de felsefe hiçbir ideolojinin altında kalmamalı. Ama özellikle lise felsefe kitaplarına bakıldığında felsefenin çok farklı yerlerde olduğu ve iktidardaki fikirlerin bir yansıması olduğu görülebilir. Bir de en son bıraktığımda felsefi akımların özellikleri madde madde alt alta sıralanmıştı, felsefi bir katliam şeklinde. (Bu da “Niye lisede felsefe öğretmeni olmak istemiyorsun?” diye soranlara cevap olsun.)

Ne kadar “Batı” demenin yanlış olduğunu savunsa ve Doğu-Batı sınırının yusyuvarlak bir dünyada nereden başladığının belirlenemeyeceğini belirtse de, uzmanlık alanını akademik alanda bahsedildiği şekliyle “Batı Felsefesi” şeklinde söylemek durumunda kaldı. (Ben de öyle sürdüreceğim.) Zamanında Doğu Felsefesi hakkında ders verilmesi istenmiş, başta reddetmiş, ama sonra ısrarlar sonucu o konuda kitaplar okuyarak kendisinin pek de tatmin olmadığı bir şekilde Doğu Felsefesi anlatmış. Doğu Felsefe’nin tam bir felsefe olmadığı görüşüne katılmadım. Batı’da ortaçağ yaşanırken Doğu şaşaalı klasik dönemini yaşıyordu. Batı’daki felsefi ve bilimsel pek çok gelişme o dönemde Doğu’da gerçekleşmişti. Ama bu konu da bu yazının masadını aşar. Yaşanan kriz beni adım adım felsefede yüksek öğrenimine taşırsa, belki de çok daha ayrıntılı bir araştırmanın sonucunu aktarabilirim ileride.

Afşar Timuçin bazen bir çarşıda-pazarda yürürken etraftaki bütün insanların felsefeyle ilgilendiğini düşlermiş. “Bizimkisi de böyle bir hayal işte,” diyor. Ne güzel olurdu… Sırf felsefe de demeyelim, en başta dediğim “bilgi/öğrenme açlığı”na herkes sahip olsa mesela… Şöyle bir bakındım etrafıma. Katılımlar daha fazla olabilirdi. Ama neredeyse İstanbul’un dışı olan bu yere bu kadar insanın gelmiş olması bile sevindirici aslında.

En son katıldığım söyleşi Cuma günkü “68’in 40. yılında Che Guevara”ydı. Frolian Gonzalez Küba’da Che konusunda birçok araştırma yapmış ve kitaplar yayımlamış. İspanyolca konuşmasına rağmen dedikleri çevrilene kadar neyden bahsettiği az çok anlaşılıyordu. Dinleyiciler arasındaki 68’li bir amca bastonu elinde, hararetli hararetli sorusunu sordu, sonunda da İspanyolca sloganını attı. Heyecanını hâlâ ilk günkü gibi taşıdığını kendi de söyledi. Biraz daha genç olsa bastonunu atıp devrime koşacak. Tarıq Ali’den sonra en geniş katılımlı söyleşi de buydu ve diğerlerine oranla gençler (özellikle liseliler) daha fazlaydı.

Gençler deyince, benim neslimden böyle söyleşilere çıkıp bir saatliğine de olsa insanları aydınlatma çabasıyla fikirlerinden bahsedecek birileri olacak mı diye merak ettim. Yoksa bu insanlar buraya geldikleriyle, sonra da yaşlanıp ardından da dünyadan göçtükleriyle mi kalacaklar? Umarım öyle olmaz…