şiddet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şiddet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

merhaba güneş merhaba haşır huşur merhaba at kuyrukları size de merhaba yoncalar… şırıl şırıl aaah sana da selam karasu, sana da  neden karasu dedilerse… off nasıl kesildi dizlerim… hahaha dizler niye kesilir? kesik mesik yok dizlerimde… kesik yalnızca yalnızca HIK snıf snıf yok yok bir şey… oturmamda sakınca var mı sevgili taş, teşekkür ederim çok naziksin… böyle öğrendim: annem bak dedi biri nazik davrandı mı teşekkür et, sen de nazik olursun o zaman… babam da nazik biri ama teşekkür etmemi istemez… halbuki o kadar besledi büyüttü: istemese bakmazdı… beni göremeyince kızar mı kızar küplere biner mi biner…
HOŞ GELDİN ORMANA SENİN KARDEŞİNİZ BİZGEREK YOK ARTIK KOŞMANA SENİ GİZLERİZ BİZ
koca çınar, benim için etrafa bakar mısın? teşekkür ederim… sevgili at kuyrukları hiç civanperçemi gördünüz mü buralarda? aaa niye küsüyorsunuz küsmeyin… yani siz de kan durdursaydınız… kanıyor mu çok? valla yanlışlıkla… çok acıyor ama babam isteyerek yapmaz… beni çok seviyor biliyorum seviyor… küçükken ben küçükken küçük dedimse on iki miydim neydim… gezdirirdi ormanda beni… bak bu baldıran bu yabani sinemaki bu da kuşburnu… çınar çam sedir gürgen… hindiba dağ sümbülü saçak mantarı… sevmese anlatmazdı yok anlatmazdı… işte kedi otu: yaprakları yaralara iyi gelir… buna da iyi gelir mi? iyi gelir misin sevgili kedi otu? buraya yaprak nasıl koyayım? üff nasıl da dönüyor başım…
şimdi anlıyorum niye karasu demişler sana: karasın da ondan… demin de kara mıydın bu kadar? canı böylesine yanmış mıydı annemin de… doğmuşumdur umarım hemencecik… kaçıncıydı bu? parmağımı sürüp boyamıştım duvarı… beşinci mi? tavandaki çatlak olmasa… hiç kuş yoktu kuş… en son kuşu on üç yaşımda… serçe miydi yok yok kırlangıç… var mı burada? sevgili gürgen olmaz mı aralasan yapraklarını? madem göğü göstermiyorsun sana bakmam toprağa bakarım ben de… yine bahar mı? hihihi ne komik… son kuşu gördüğümdeki gibi… bak bu sabun otu bu mürver… asıl şuna bak sen: haşhaş annen çöreklere koyar hani… şu tepedeki tohumları çiğne bak ne güzel… off hakikaten çok güzeldi sevgili toprak… babam bana yalan mı söyleyecek? bir tane daha bir tane daha bir tane daha… en son kırlangıç karanlık…
HOŞ GELDİN ORMANA SENİN KARDEŞİNİZ BİZGEREK YOK ARTIK KAÇMANA SENİ GİZLERİZ BİZ
sevgili güneş gene karanlık… anlamadım ki… yoksa veremiyor musun ışık eskisi gibi? hem ısıtmaz olmuşsun… baharda bu kadar üşür mü insan? kışlar bambaşkaydı buzzz… battaniye yeter mi? kulübe ahşap yerler beton… babacığım nerdeyiz? cennetteyiz kızım cennette… annem gelmedi mi bizimle? yok annen ben varım hep ben olacağım… ama annem… gelmeyecek kızım hiç gelmeyecek! aa sevgili sincap nasılsın? ceviz kime yavrularına mı? benim de var ama nerede bilmiyorum babam aldı götürdü… birinin başı şu taş gibi pırıl pırıl… ötekinin saçı karahindiba üflesem uçacak kihkihkih… diğerlerinin yumuk yamuk elleri… kaçıncı demiştim sevgili golyanlar beş mi ama siz yeni geldiniz doğru… ölü bu ölü! ama babacığım… ama baba yok! çok üzüldüm sevgili golyanlar minicik ufacık küçük, bacaklarımın arasında…
son kırlangıç karanlık kulübe… babacığım ben cenneti sevmedim… seversin seversin… hiç sevmedim sevgili boğa dikeni… alınma ama sana benziyordu elleri… çok acıtıyordu… hayır sevgili kayın bilerek canımı yakmaz o! geceler simsiyah… tavandaki çatlak olmasa gündüzler de… yoo sevgili ladin o beni üzmek istemez! yine de cenneti hiç sevmedim… müzik bari… evde radyo vardı ne güzel… babacığım radyo… olmaz neden olmaz ben olmaz diyorum ondan! benim nefesim benim inlemem benim çığlığım onun inlemesi ellerinin hışırtısı benim hıçkırıklarım… bebeciğe beni bağlayan neydi göbek bağı mı… ölü bu ölü! babacığım nereye gidiyorsun çöpe atma onu n’olur… dinlemedi beni… kan her yerde kan… parmağımı duvara… beşinci… kapı amanın kapı… ilk defa… gözlerimin oyunu mu? kan kan kan… arada yürürdüm sevgili karaçam ama koşmak… dizlerim kan dışarısı gözlerim rüzgâr güneş… sevgili çınar ellerini mi uzatıyorsun bana? sen istersin de kalkmaz mıyım? aa kan durmuş… ayaklarım sevgili toprak ayaklarım da senin olsun… ne kadar yumuşaksın… bacaklarım… ne güzel bir manzara… belim… mis koku… tomurcuklarım babam öyle derdi… tomurcuklar… kollarım omuzlarım… beni burada bulamaz… bulamaz değil mi… çenem… teşekkür ederim sevgili çınar sevgili karasu sevgili golyanlar sevgili sincap sevgili güneş sevgili toprak… duyduğum en güzel şarkı bu
HOŞ GELDİN ORMANA SENİN KARDEŞİNİZ BİZGEREK YOK ARTIK KORKMANA SENİ GİZLERİZ BİZ

Cennet

by on 23:11:00
merhaba güneş merhaba  haşır huşur  merhaba at kuyrukları size de merhaba yoncalar…  şırıl şırıl  aaah sana da selam karasu, sana da  ne...

Bu oda ne yapsam aydınlanmıyor. En güneşli yaz günlerinde bile bir boğuculuk, bir kasvet. Off! Kendime gelmeliyim. Yediğim önümde, yemediğim arkamda… Eskiden sabahları ne severdim. Şimdi kalkmak istemiyorum. Uyansam bir dert, uyanmasam başka dert. Bir tanem çoktan kalkmış. Avizenin ampulü de… Daha kibar, daha yuvarlak olaymış. Yatakta ılıklığı duruyor hâlâ. Soğuk! Soğuk muyum ben sahiden? Ya ne bileyim… Birkaç gündür içimden gelmiyor. Kalkayım da kahvaltıyı yalnız…

Karanlık. Çok karanlık. Hani durdukça gözler alışır ya. Alışmıyor. Birazcık ışık gelse de nerede olduğumu anlasam. Herhangi bir yer olabilir. Bir ev, kendi evim ya da şey, şey işte… yok değildir. Üşüyorum. Belki bir kapı… yoklasam etrafı… Amanın! Ayaklarım… Ayaklarım kımıldamıyor. Yok hissediyorum. Ama hareket ettiremiyorum. Oldukları yere çakılmış gibiler. Gıcırtı, kapı gıcırtısı. Kendim dışında bir canlı. Fare? Akrep? Yılan? Saçımı yalayan bir esinti. Sesim boğazımda yumru. Arkamda!

Hay Allah… İki zeytin bir parça peynire kahvaltı mı denir? Çay bile koymamış. Yetişemedim iyi mi… Kapı kolu matlaşmış mı ne? Elleyince böyle pütür pütür sanki, içim kalktı. Buzdolabında ne var bakalım? Önce serçeler. Kırıntıları bekler. Dünden kalma ekmekten biraz. Ne yapıyordum ben? Ah evet. Buzdolabı… Öff, göbek aldı başını gitti. Hafif bir şeyler. Yağsız süt. Domates. Salatalık. Yok, hayır. Buruş buruş olmuşlar, ıyy. Yenmez öyle. Ohoo, saate bak kaç olmuş? Kahvaltıyı ayaküstü halledeyim. Zaten oturamıyorum ya. Doktor ne dedi? Anal bir şey. Fasır, fusur, heh fissür. Ne illetmiş, kaç gündür canımdan can aldı. Soğuk muyum ben hakikaten? Hele fissür geçsin…

Karanlık. Durdukça gözlerim alışır mı? Daha değil. Neredeyim acaba? Ses yok. Koku… koku da yok ama nasıl anlatsam… Boğuk, hem soğuk da. Kollarımı iki yana açınca… nafile, bir şeye değmiyorum. Şöyle bir dolaşsam… Ayaklarım? Ayaklarım kımıldamıyor. Yürümek istiyorum ama bir ağırlık. Biraz yukarıdan kapı gıcırtısı. Hafif, iplik gibi ışık. Tam ışık da değil aslında. Ayak sesleri. Basamaklar. Benden başka bir insan. Saçımı yalayan bir nefes. Göğsüm daralıyor. Boğazımda hırıltı. Arkamda!

Domatesi doğramak gelmedi içimden. Çatak bıçak uzun iş. Mis gibi elle yemek varken. Daha önce böyle miydik? Yani başlarda. Yatak hiç soğumazdı. Bütün gece… Balayından sonraki bir hafta, doldurduk yiyecek içecekleri, hiç çıkmadık evden. Kendimi kollarına bırakınca… Sözcükler yetmez. Huzur ötesi. Mutlak mutluluk. Çok kadın görmüş, her şeyi yaşamış. Artık bir tek ben, sadece ben… Bir süredir niye… Gitmeden tabaklarımızı suya tutayım. Birikmesin, hem kalıntılar kuruyunca çıkartması işkence. Ne biçim kelime bu? Söylerken dilde kekremsi bir tat bırakıyor. Biliyorum, sever beni. İlk günkü deli âşıklar değiliz tabii. Sonsuza uzanacak olgun bir sevgi bizimkisi. Sonsuz…

Karanlık. Ama durdukça gözlerim alışıyor gibi. Pencere yok ama bir yerlerden ışık sızıyor. Sessizlik. Toz kokusu. Havalandırılmayan bir yerdeyim muhtemelen. Belki de bir evin bodrumu. Üşüyorum. Çıplak mıyım? Ayaklarım ağır. Kımıldatamıyorum. Dizlerimi bükünce. Parmaklarım ağırlıkta. Pütür pütür. Taş bu. Ayaklarımın bunun içinde işi ne? Gıcırtı. Kapı açılırken içeri ışık huzmeleri de hücum ediyor. Bir gölge, insan silueti. Kadın mı erkek mi, tanıyor muyum yabancı mı? Bana doğru adım adım. İçimde bir sıkıntı, gelsin istemiyorum. İyice dibimde. Ne gerek var? Nefesi, saçımı geçip enseme ulaşıyor. Yakıcı. Sarılacak mı yoksa? İstemiyorum. Cılız bir hayır. Dinlemiyor.

Soğuk… Soğuk muyum gerçekten. Bazı kurallarım var tamam. E yani normal yoldan yapmak varken… Zamanında her şeyi yaşamamış mı zaten? “Evimin temeli,” der bana. “Sen olmazsan bütün her şey çöker.” Bir tanedir o. Geç kalacağım. Hmmm… Giysiler dünden hazır. Şu makyaj yok mu, zaman katili resmen. Ama olmazsa olmaz. Yok, abartmanın lüzumu yok. Hafif fondöten… Rimel. Rimel istemez. Kalem çeksem. Renkleri ne fenaymış bendekilerin. Rujsuz olmaz ama. Erimiş mi, niye vıcık vıcık. Hepsi öyle mi? Kalbim pır pır. Masanın üstündekiler. Midem… Kusacak gibiyim. Tuvalete yetişsem…

Karanlık. Ama gözlerim alıştı bile. Sessizlik. Ürkütücü. Buz gibi. Üstüne üstlük çıplağım. Ne ileri ne geri. Ayaklarım taşlaşmış mı? Yok. Kapı açılıyor. İçeriye ışık doluyor. Aşkım, bir tanem. Sen misin? Donuk gülümseme. Genzimi kavrayan nahoş koku. Sessizliği dolduran boğuk ses. Soğuk mu? Ne soğukluğu? Ne istesen yapmıyor muyum kocacım? Yaklaşıyor. Yaklaştıkça içim daralıyor. Hep yanımda olacaksın biliyorum. Ben de seni seviyorum canım. Parmakları saçlarımda. Nefesi yakıcı. Ensem karıncalanıyor. Ama hayatım… Kollarını belime doluyor. Ayaklarım. Taş değil beton bu. Kımıldayamıyorum. İmdat! “Kimse duyamaz seni, kadınım, evimin temeli.” Arkamda… HAYIR!

Tuvalet aynası… Lekelenmiş gibi… Çıkmıyor lekeler… Aynadaki ben miyim? Lekeler çıkmalı… İçerisi birden buz gibi… Yanaklarım kor… Olduğum yere çöküyorum. Ev çöküyor.

Temel Taşı

by on 23:26:00
Bu oda ne yapsam aydınlanmıyor. En güneşli yaz günlerinde bile bir boğuculuk, bir kasvet. Off! Kendime gelmeliyim. Yediğim önümde, yemedi...

Gerçek mi yoksa hayal mi bu? Yok yok gerçek… Hakikaten oldu, oluverdi. Ama… ben yapmasam başkası yapacaktı. Yani... Yapabilirdi. Ne fark eder ki? Kendimi korudum, o kadar.

Anne, ben bir adam öldürdüm! Tabancayı şakağına dayadım ve tetiği çektim. Seni ağlatmak istemezdim anne… Evlatların yüz karasıyım ben! Yaptım. Evet, gerçekten yaptım. Gözlerimi kapatıp açınca sahne değişmiyor. Allah kahretsin!

Çok geç… Zamanım geldi. Bambaşka bir hayatım var artık. Hoşça kal anne! Nasıl titriyorum görüyor musun? Seni çok özleyeceğim, inan bana. Gitmeliyim artık. Bazen diyorum ki… keşke hiç doğmasaymışım.

Kaldırımın kenarında, sabaha karşı. Onu gördüm, uzun boylu zayıf, tek başına. Offf! Düşününce… sanki etrafım sarılıyor. Önce beş kişi, sonra on, elli, yüz…

Zaman kötü, kolla götü.

Sikilmiş götün davası olmaz.

Açık göte herkes koyar.

Göt elden gidecekse uçkur dokuz yerden çözülür.

Göz yumulur, göt açılır.

"Göster amcalara pipini!"

Gel buraya yakışıklı, tıkama kulaklarını.

Bırakın beni!

Bırakmayız seni!

Bırakın dedim!

Bakmayacağız!

Çekiştirmeyin kollarımı!

Gel bizimle!

Bırakın kıllarımı!

Yakışır elimize!

Erkeğim ben, sapına kadar erkek!

Pişt, delikanlı, ateşli bir geceye ne dersin? Pahalıya patlamaz sana.

Sigaradan çatallanmış ses. Bak bak bitmeyen sütun bacaklar. Dudaklarında parmak kırmızı ruju yalayan dudaklar. Çok güzel bir kadın, çok güzel… çok ateşli.

Sigaram bitmiş. Sende de yoksa alsana bir paket.

Koluma girdi, okşadı, okşadı, kolumu, belimi, aşağıya doğru durdu. Açık bir Tekel bayisine yanaştım. O da… o da… arkama yaklaştı. Şeyi hissettim, kıçımda, sertliği, apış arasındaki sertliği. Soğuk soğuk terlemeye başladım. Ellerim zangır zangır titredi, paketi tutamadım.

Noldu hayatım?

Kocaman çü... çü... şeyiyle yaklaştığını canlandırdım zihnimde. Yüzümü buruşturdum. Dilimde demir gibi bir tat. Elim, belimdeki tabancaya gitti. Yüzümü ona döndüm. Tabancayı şakağına dayadım ve tetiği çektim. Sinirime biraz hakim olup kuytuda bitirebilseydim işini… kimsenin haberi olmayacaktı. Ama o bayiinin önünde…

İb… ib… Anne! Karşında böyle nasıl konuşurum? Sabun kokulu annem… Sana layık bir evlat olamadım. Affet beni anne! Bir daha tutma ellerimden, çok kirlendiler, ömür boyu çıkmayacak bir kir bu. Geri dönüşü yok yaptığımın. Sadece başımı okşa biraz. Gitmeden önce, son bir kez.

Zaman Kötü

by on 01:41:00
Gerçek mi yoksa hayal mi bu? Yok yok gerçek… Hakikaten oldu, oluverdi. Ama… ben yapmasam başkası yapacaktı. Yani... Yapabilirdi. Ne fark ...
Yazının başlığının ilham kaynağı
Sıkıldım. Bu şehirde, bu ülkede yaşamaktan sıkıldım. Nefes alamamaktan, başka bir insan gibi davranmaktan bıktım. Büyük şiddetlerden de, gündelik küçük şiddetlerden de bıktım.

Baskı ve şiddet sonunda bir kırılma noktası getirir. Birçok şey var bizi baskı altında tutan. Ama bu şehirle, bu ülkeyle ilgili şahsi cinnetimi geçenlerde yaşadım. O noktadan sonra sakinliğimi bir kenara bırakmaya karar verdim. Her lafa bir cevabı olan insanlardan biriyim artık.

Bir gün işten çıkışta otobüse bindim. İneceğim duraktan bir durak önce ayağa kalktım. Bir adam yanıma oturacaktı, bir durak için rahatsız etmektense kalkmayı yeğledim. Birisi düğmeye basmış, inmedi. Öten düğmelerdendi, basmadığıma eminim. Basmış da olabilirdim. İnsanlık hali değil mi? Şoför "İnmeyeceksen niye basıyorsun?" diye çıkıştı koltuğundan, erk alanından. Belki de cinnet o an geldi. "Ben basmadım!" dedim. "Bastın" diye bağırdı. Yüz ifadesi sert, gururlu. "Basmadım!" diye direttim. Kapıyı açıp kapadı, ışık söndü. Bu sefer gerçekten bastım ineceğim durak için. Zil sesi geldi, beyefendi sinirlendi. Kapıyı açar gibi yaptı, inmeye kalktım, üstüme kapattı, sıkışmaktan son anda kurtuldum. Sinirden elim ayağım titrer halde o civarda bulunan bir arkadaşımı aradım, konuyu açıklayamadan durağı ve otobüsün numarasını söyledim. Çünkü bu hıyarın o durakta kapıyı açmama ihtimali vardı, destek kuvvet lazımdı. Yanımdaki kadın "Plakasını alın, şikayet edersiniz" dedi. Adamın suratı domuz gibi. Durakta başka inenler de olduğu için kapıyı açtı. İner inmez plakanın fotoğrafını çektim.

Adamı göz hapsine aldım. Hala ukala, hala güya savunmasız bir kadını ezdiği için gururluydu. Ben ona gözümü dikmiş yürürken "Ne var?" gibisinden bakış atıyordu. Konuyu bilmeyen arkadaşım geldi ve parmağımla gösterdiğim otobüsün kapısını yumrukladı. Salak şoför yolcu geliyor sanıp kapıyı açtı. Arkadaşım "Napıyorsun sen!" diye bağırmaya başladı. İşte o anlar: Kurt gibi bakışlar gitti. Adam şoför koltuğuna sindi ve küçüle küçüle bir böcek kadar kaldı. Demin haykıran adam "Bir şey mi yapmışım" diye viyaklamaya başladı. Sonra yüzüne aptal bir gülümseme yerleşti ve "İçeride yolcular var" dedi. Meali, "Beni dövme." Ne ben ne de arkadaşım hayatımızda insan dövmemişiz. Ama adam şehrin kodunu öğrenmiş: Ya ezersin ya ezilirsin. "Beyaz Masa'dan selam söyleriz!" dedim ve uzaklaştık. (Beyaz Masa'dan hala ses yok! Bozacının şahidi çıracı olunca...)

Bu olaydan sonra içimde bir şey koptu. Adamın suratını ÖNCE/SONRA olarak gözümde tekrar tekrar canlandırdım. Savunmasız gördüğü anda saldırganlaşmasını ama kendince daha dişli biri geldiğinde dayak yememek için koltuğa sinmesi ve son bir umutla sırıtarak kendini kurtarmaya çalışması. Bizim insanlıktan çıkmamıza da ramak kalmıştı. Adamı dövebilirdik ve muhtemelen yanımıza kalırdı. Çünkü burada medeniyet yok, sosyal Darwinizm var: En dişli olan hayatta kalır. Sakin bir insan olmaya hakkınız yok. Sürekli bağırıp çağırmanız lazım. Alt tarafı bir sıra beklerken, bir toplu taşımaya binerken bile temel haklarınızı korumak için teyakkuzda olmalısınız. Burası kurtlar sofrası, burası İstanbul, burası Türkiye.

Sakin olmamam lazım. Otuz yılda bunu öğrenebildim. Belki de iyi olmuştur. Kendimi artık daha sert, daha net ifade ediyorum. Müdürüm yazıları daha kısa sürede biter dediğinde gür bir sesle "Bitmez!" diyebiliyorum. Geniş hastane asansöründen geçmeye çalışırken yanlışlıkla çarpıştığım bebek arabalı kadın "Bebek arabalı kadınlara yer verilir, saygı öğren azıcık!" diye bayramlık ağzını açtığında "Kapıdan geçebilirim sanmıştım ne yapayım, Allah Allah!" deyip onu susturabiliyorum, sokağı yarılamışken arabayı üstüme sürüp bir de korna çalan şoföre diklenebiliyorum. Yolda yürümeyi bile beceremeyip karşıdan gelenin üstüne üstüne yürüyen tipleri sert bakışlar, sıkılı yumruklar ve çarpmaya hazır bir sol omuzla Terminatör misali kaçırıyorum. Siz beni sakin sandınız ama ben sadece sizinle uğraşmamayı tercih ediyordum. Böyle olmamak için çok direndim ama anlamadınız, sakinlikle ezikliği karıştırdınız. Şimdi ayıklayın pirincin taşını.

"Beğenmiyorsan git başka ülkeye"ciler, alan ülke olsa burada işim ne? Ben de istemez miyim iki üç günlük tatillerimdeki sükunetimin ömrümün sonuna dek uzamasını, Almanya'nın bir köyündeki otobüs şoförü tarafından bile "Willkommen" diye karşılanmayı (geçende bir otobüs şoförü her binene "Hoş geldiniz" diyordu, kimse fark etmedi veya cevap vermedi), metroya binerken itilip kakılmamayı... Özür dilemeyi bile zayıflık olarak gören bu kültüre lanet olsun. Her gün şiddete maruz kalmaktan, her gün suratsız insanlarla karşılaşmaktan ve gitgide onlardan birine dönüşmekten bıktım.

Sakin Olmamam Lazım

by on 23:10:00
Yazının başlığının ilham kaynağı Sıkıldım. Bu şehirde, bu ülkede yaşamaktan sıkıldım. Nefes alamamaktan, başka bir insan gibi davranmakt...

Bronson ilginç bir film. Clockwork Orange'ın gerçeği denilebilir. Et kafagillerden diye kıl olduğum Tom Hardy de hiç olmadığı kadar et kafa bir rolde oynadığı halde kendini sevdirdi.

2008 yapımı İngiliz filmi gerçek bir suçlu olan Michael Gordon Peterson, takma adıyla Charles Bronson'ı anlatıyor. Bu adam tam bir Ayıboğan. Ayrıca İngiltere'nin en pahalı suçlusu ve tam bir şöhret manyağı (takma adını da bir aktörden alıyor zaten.) Hiç adam öldürmeden, şiddet suçlarıyla 30 küsur yıl hapiste yatmış, tam 120 hapishane değiştirmiş, hapishanelerin birinde 750.000 sterlin zarara neden olmuş. Adam hapishanelerde 13 kitap yazmış, resimle ilginileniyor ve hayali komedyen olmak.  Bundan sonrasını filmde gördüğüm kadarıyla anlatacağım. O yüzden sürprizbozan uyarısı.

Tom Hardy rolü neredeyse tek başına alıp götürüyor. Adama benzeyebilmek için aynı adam gibi kendi ağırlığıyla sağlam da vücut çalışmış. Bronson çocukluğundan beri öfke patlamaları yaşayan ve sonra da onu sinirlendirene dalan bir tip. Ama kadınlar hariç. Filmde iki kadınla ilişki yaşıyor. İkisine de el kaldırmıyor, hatta kediye dönüşüp içten bir şekilde "seni seviyorum" diyor. Hapishanede edindiği arkadaşlarını da biraz hırpalıyor ama zarar vermiyor. Adamın amacı dikkat çekmek; arkadaşları yoluyla gardiyanları ve hapishane müdürünü yanına çağırıp onları dövüyor. Clockwork Orange'ın gerçeği demiştim ya, şiddet için şiddet uyguluyor ve bunu iktidara yönelik yapıyor. Tek başına İngiltere'yi zarara sokuyor ve bir ara sırf zarardan kurtulmak için salıveriliyor. Ama takdir edersiniz ki tekrar içeri girmesi zor olmuyor.

Film size salt şiddet göstermiyor. En sert kavga sahnelerinde klasik müzik çalmaya başlıyor. Böylece şiddet bir sanat haline geliyor ve aslında karikatürize ediliyor. Bronson saf şiddet hissine rağmen sanatla da ilgilenen bir suçlu. Hapishanelerden birinde suçlulara resim dersi veren hocası ondaki resim yeteneğini keşfediyor ve hapishane müdürüne gösteriyor. Hapishane müdürü bunları kasten ciddiye almayınca buyurun Bronson'a sebep. Bence filmin en şahane sahnelerinden biri: Bronson hocasını alıp ağzına yeşil bir elma tepiyor ve başına fötr şapka geçiriyor. Gardiyanlar geldiklerinde karşılarında canlı bir Rene Magritte tablosu buluyor.

Tom Hardy'ye hayranlık duymamı sağlayan sahneler ise sahnedeki tiyatral performansı. Gerçek Bronson'ın komedyen olma isteğiyle paralel biçimde yüzü boyalı veya yarı kadın kılığında sahneye çıkan Bronson, kalabalık ama görünmeyen bir seyirci kitlesine yaptıklarını anılarını anlatır gibi anlatır. Mimikler de oldukça başarılı.

İzleyecek farklı ve keyifli bir film izlemek isterseniz Bronson'ı kaçırmayın.