İş Hayatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İş Hayatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Resimdeki halim henüz başına geleceklerden habersiz. Dondurmayı acı zannedecek kadar saf. Büyüyünce kendine yetmeyi bilecek ama sosyalleşmeyi büyük ölçüde beceremeyecek. Üç buçuk yaşında okuma yazmayı öğrendikten sonra "Büyüyünce ne olacaksın?" sorusuna cevabı hep aynı olacak: Yazar. Her gün sabah saat altı-yedide kalkacak kadar Alman ruhlu, anaokulunda yaşıtları öğle uykusu uyurken en sevdiği oyuncak Lego ile oynayacak kadar marjinal!?. Gittikçe grileşen bir dünyada renklerini korumaya çalışacak.

Çocukluğumda oyun uydurmayı çok severdim. Hangi çocuk sevmez gerçi? Öğretmencilik, doktorculuk... Onlardan da oynadım; öğretmen de doktor da hep ben olmak istedim, arkadaşlarımı bezdirdim. Kendi uydurduğum oyunlara şöyle bir bakalım.

Haremcilik


Yaş beş. Manukyancılık da diyebileceğim bu oyunun o sırada belli bir adı yoktu. Kapalı kapılar ardında bütün kız bebekleri yan yana dizip sırayla çılgın beraberlikler yaratıyordum. Beş yaşındaki çocuğun aklından ne geçebilir ki demeyin geçiyor. (Yok artık da demeyin çünkü daha sonra bu oyunu üç dört arkadaşımın daha oynadığını öğrendim.) Annem içeri girince sakin sakin çay kahve saati düzenleyen bebekler.

Köpekbalığından kaçış


Bu da kardeşime uydurduğum bir oyun, o da gayet hatırlıyor. Anneanne evindeki beton yorgan, sabah biz kalktıktan sonra rulo haline getirilip salonun bir köşesine kaldırılırdı. İlk nasıl aklıma geldiğini hatırlamıyorum. El kadar çocuğa okyanusun ortasında köpekbalıklarının arasında kayığımızla kaldığımızı uydurmuştum. Biz çırpındıkça yorgan açılıyor ve "parçalanan kayıktan" düşüp köpekbalıklarına yem olmamak için birbirimizi sıkı sıkı tutuyorduk. Sonra ben büyüyüp ergenliğe girdim ama oyunun tadı kardeşimin damağında kaldı. Selam olsun kendisine.

(Daha sonra Momo okuduğumda şu sahneyi görüp yine akla gelmeyecek bir şey olmadığını fark etttim: https://www.youtube.com/v/Jd0DbnHHOHs?start=1064&end=1299)

Patronculuk


Biraz daha büyük yaşlar, onlu yaşlarda muhtemelen. İş hayatına girmeden kapitalizmi kurmuşum, şimdi fark ediyorum. O sıralarda çocukluğumuz bahçede, sokakta oynayarak geçiyordu. Apartmanın çocuklarını kafalayıp sistemime dahil etmiştim. Doğa katliamı, serbest piyasa, sömürü, bankacılık, her şey vardı. Bahçedeki çiçeklerin yapraklarını boyutlarına göre banknot yapıyorduk, akşamsefası tohumları galiba bozuk paraydı. Çiçekler de muhtemelen ürünler. Ama girişimci bir patrondum. Yapraklara tohum sarıp çamın iğne yaprağıyla tutturarak ürün yaratıyordum.

Lost'a lanet okutturan ütopyam


Yaş on altı. Anlatsam, Lost önce benim aklıma geldi desem kimse inanmaz. İlk değil ama en uzun ve en derli toplu roman denemem (o yaşın kafasıyla): Bir Başka Dünya Bir de serde Backstreet Boys hayranlığı var. Karakterler hazır. Onlar beş kişi, benim temsilim, birkaç tane de diğerlerine hatun. Mekan da onların mekanı, Florida. (Devamını düşününce, İstanbul'u seçmemem isabetli olmuş.)

Nuh tufanı gibi şiddetli bir kasırgada şehrin tahliye edilmesi gerekiyor. Ama kasırganın yanına şiddetli bir deprem de ekleniyor. E okyanus kıyısı, ekleyin bir de tsunamiyi. Elemanlardan biri yaklaşan felaketten kaçmaktan ve izdihama yakalanmaktansa teknesiyle tsunaminin üstüne gitmeyi öneriyor. (Lost da daha mantıklı değil, lütfen.) Sonra küçücük teknede bir avuç insan fırtınaya yakalanıyor. Daha sonra gözlerini hiç bilmedikleri bir yerde gözlerini açıyorlar. Vahşi hayvanlar, kalıntılar falan. Normalde hasta olup adada iyileşen kız bile var. Daha fazla yazamayacağım, ağlamaklı oluyorum. (Benim sonu da kötü değildi üstelik.) Bunun bir de ikinci cilt şeklinde oldukça karanlık, distopik bir devamını yazdım. O da bir şeylere benzer çıkmasa bari.

Neyse, üzerinden on beş sene geçti romana girişmedim. Artık öykünün tadını alamadığımdan mı bu travmayı atlatamadığımdan mı... Hayal gücüm hep benimleydi, yolda şarkı dinlerken klipler çekerken, evin odalarında dolanıp zihnimde öyküler yazarken.

Peki, bunca şeyi neden yazdım ve içimdeki o yaratıcı çocuğa ne oldu?

Cevap vereyim: Yine bir pazartesi iş başı yapacak. Yine işler yetişmeyecek, yine müşteri sıkıştıracak, yine stres diz boyu olacak. Çocukluğumdaki patronculuğu bıraktım. Aslında Halil Cibran tarzı bir bırakıştı bu; kimseyi yönetme, kimse de seni yönetmesin. Fakat iş hayatında kazın ayağı öyle olmadı. Tanıdığım herkesin etiketi şirketlerin tepesinde; benimkiyse tenasül uzvundan yukarı çıkamadı. Ama iş hayatının benden istediği gibi gri olmamakla avutuyorum kendimi. Kendini işle tanımlayan, bizi darlayan o müşterilerin çoğu tatillerde muhtemelen duvarları seyrediyor.

Yukarıdaki soruya bir daha cevap vereyim: İçimdeki çocuk ölmedi, sadece saklanıyor. Momo'ya ve Michael Ende'ye selamlar...  (Bu yazıyı yazarken Mika'nın yeni albümünü görmem tesadüf olamaz!)

***

Ay hadi dayanamadım. Bu, yeni albümden.


Burada da içindeki çocuğu öldürmemiş bir aile var:

Her kitap okunacağı zamanı bekler ve bazı eserler her okunduğunda farklı bir tat verir. Kafka'nın Dönüşüm'ü daha önce de okuma listeme girdi ama bugün okuduğumda Gregor Samsa'yla birlikte böcek oldum, onunla birlikte kıvrandım. Başlıktaki sorumu yanıtlamak gerekirse, Dönüşüm iş hayatına atıldıktan sonra en az bir kez okunmalı.

Cem Yayınları'dan çıkan, Kâmuran Şipal'in çevirdiği Bütün Öyküler'e başladığımda başıma geleceklerden habersizdim. Sıra Dönüşüm'e geldiğinde bir kere daha okuyup hafızamı tazeleyeyim dedim. Bilindik etkileyici cümleleriyle başlayan öykü ikinci sayfasında beni tokatlamaya başladı. Hem de iş yola çıkmadan önceki zamanımda beş on sayfa kitap okumaya çalışırken.

"Sırtüstü kayarak eski durumunu aldı. 'Sabah erkenden bu yataktan kalkmalar yok mu?' diye düşündü, 'adamı büsbütün serseme çeviriyor. İnsan dediğin uykusunu alacak. Başka pazarlamacılar bir haremdeki kadınlar gibi yaşıyor tıpkı. Örneğin, müşterilerden aldığım siparişleri firmaya iletmek için, kaldığım otele öğle öncesi bir ara döneyim desem, bu beyleri henüz kahvaltı masasının başında görürüm. Ama sen gel de bizim patronun karşısında böyle davran; hemen kapı dışarı edilirsin. Ama kim bilir, belki kapı dışarı edilmek benim için hepsinden hayırlısı olurdu. Hani anne ve babam olmasa, çoktan bırakmaz değildim bu işi. Patronun önüne geçip dikilir, ne düşündüğümü bütün açıklığıyla yüzüne söylerdim. Diyeceklerimi işitmeyegörsün, kesin düşüp bayılırdı yere...' " (s. 76-77)

Öykünün 1915 yılında yayımlandığını düşünürsek, Kafka'yla aynı hisleri paylaştığıma mı sevinsem, yoksa o zamandan bu zamana iş hayatı namına hiçbir şey değişmediğine mi üzülsem bilemedim. Gregor Samsa'nın müdürü de pek iç açıcı konuşmuyor doğrusu: "Öyle ciddi bir şey olmasa bari. Öte yandan, biz iş adamları, maalesef mi diyeceksiniz artık, Allah'a şükür mü, hafif rahatsızlıkları çok vakit işimizi düşünerek düpedüz yadsımak zorundayız." (s. 81-82) Bizim ofis tam da yeniden grip döngüsüne girmişken... Yadsıyalım bakalım.

Prag'ın sözümona kasvetli ortamını gördükten sonra söyleyecek başka laflarım olabilir ama şimdilik aşırı yorum riskine girerek bu uzun öykü için çalışan insana ağıt, daha genel olarak da istemediği bir rutine kapılıp giden modern insana ağıt diyeceğim. Bütün saatlerimizi satarak daha mutlu bir yaşamı satın almayı umuyor, bunu fark ettikçe aslında her sabah birer böcek olarak uyanıyoruz ve hasta ruhlarımızla (tam da bu yazıyla yakın zamanda, mart sonunda göçüp giden) Gregor Samsa gibi gün be gün kurumamak için çırpınıyoruz.

***

Not: İnterneti kurcalarken şöyle bir şey buldum:


Bir de animasyon:



Bu yazıyı yazmayı epeydir düşünüyordum. Geçenlerde Mehmet Pişkin'in intihar öncesi videosuyla artık yazmam gerektiğine karar verdim. Dıştan birçoğumuza göre eli yüzü düzgün, belli bir geliri ve çevresi olan, iyi bir muhitte yaşayan biriydi Mehmet.

İçinde neler yaşadığını bilemeyiz tabii, sonuçta bu dünyayı terk etmeyi seçti. İntihardan bahsetmeyeceğim. Mehmet benden 6-7 yaş büyükmüş. Aynı nesil sayılabiliriz. Anlatmak istediğim, bizim neslin mutsuz olması ve bu mutsuzluğun kaynaklarından biri: yetersizlik hissi.

Görsel olarak Little Miss Sunshine (Küçük Gün Işığım) filminin karakterlerini seçtim. Filmi izleyenler bilir, tüm aile kaybedenlerden oluşmaktadır. Hepsi toplum nezdinde sorunlu tiplerdir. Ama ailenin ufaklığı Olive için birlikte yaptıkları bir yolculukta birlikte vakit geçirme fırsatı bulurlar ve bütün kusurlarıyla birlikte yaşamaktan mutlu olduklarını anlarlar. Ama gerçek hayat maalesef böyle değil. Birçok aile, birçok arkadaşlık ve birçok ikili ilişki başarılı olmayı şart koşar. İş hayatını malum, kendi işiniz değilse neredeyse bütün işyerleri her halükârda başarılı olmanızı bekler.

Ne kadar başkalarını takmayan bir insan olursak olalım insanlarla birlikte yaşamak durumundayız. Birtakım beklentileri karşılamazsak toplumda edindiğimiz küçücük yer de sarsılabilir. Mesela Türkiye'de ailenizin her dediğini yapmazsanız, inançlarınız veya cinsel yöneliminiz farklıysa, iş güç sahibi değilseniz muhtemelen yetersiz bir evlatsınız. İkili ilişkilerde karşınızdakine itaat etmiyor veya onu hediyelere boğmamışsanız yetersizsiniz. Arkadaşlara gelince, eğer aynı sektördeyseniz potansiyel rakipsiniz ve sizden daha iyi olmak zorundalar. Şansınız yaver gittiyse ve iyi insanlarla bir aradaysanız ne mutlu. Neyse ki onlardan biri olduğumu düşünüyorum.

Ama iş hayatındaki yetersizlik hissine bir türlü çare bulamadım. Çözüm büyük ölçüde benim elimde değil muhtemelen. Sistemin elinde benden çok seçenek olması ve parayı hak etmenin sonunun olmaması yatıyor temelde. Söylenilen saatte işlerimi bitirip çıksam da yetmiyor. İstenilen sayıda içerik üretsem daha fazlası gerekiyor. Düzgün bir metnin her zaman daha iyisi bekleniyor. Daha, daha, daha. Bundan kaynaklı huzursuzluğu yakın çevremde de hissediyorum. Ama birçok kişinin bu durumda olması rahatlatıcı değil.

Güzellik yarışmasında ortalığı karıştırıp ailesiyle mutlu mesut eve dönen Olive'ın lüksü yok bizde. En son ne zaman olumlu bir geri bildirim aldığınızı düşünün. Mesela iş hayatında olumlu geri bildirim almak beni sevindirmektense şaşırtıyor. Ayrıca ardından kesin bir "ama" gelecek diye tedirgin oluyorum. Evimiz, gelirimiz, çevremiz ve bilgi birikimimiz var ama "yetmiyor". Belki nankör, belki doyumsuz bir nesiliz. Fakat biz bir şekilde yetmemeye devam ettikçe korkarım ki bu nesilden daha çok Mehmet'ler çıkabilir.

Yetersizlik Hissi

by on 22:58:00
Bu yazıyı yazmayı epeydir düşünüyordum. Geçenlerde Mehmet Pişkin'in intihar öncesi videosuyla artık yazmam gerektiğine karar verdim. ...

Son yıllarda çok mu alınganlaştım yoksa ortam mı kötü merak ediyorum. Ofiste de çalıştım, freelance olarak da. İleride kendi işimi kurmayı da düşünüyorum. Bir öyle empati kurmaya çalışıyorum, bir böyle... İş ilişkileri, her ilişkide olduğu gibi karşılıklı değil midir? Ama yok, öyle değil herhalde. Sadece işveren ister, işveren tersler. Çünkü para verecek. Çünkü hamam böceği var karşısında. Ezmeli, ezmeli, ezmeli! İşverenler neden böyle hitap eder?

Mobbing terimini kullanmayacağım, derin düşüncelere de dalmayacağım. Ama bir felsefe mezunu olarak olasılıkları değerlendirmeye çalışıyorum. En kötüsünü düşüneyim. Çalışan işini olabilecek en kötü şekilde teslim etti, epey de geciktirdi, işveren gerçekten zarara girecek. Hakka hukuka da girmiyorum. "Ne biçim iş bu! Böyle mi anlaşmıştık! Bunu konuşacağız!" Böyle bir tavırda karşı taraftan ne tepki gelir? Benim gibi sakinse oturup konuşmayı dener, yırtık biriyse ağzına eder. Halbuki işveren "İş konusunda tam anlaşamadık, biz şöyle şöyle olsun istiyorduk. Teşekkür ederiz ama sizinle çalışmaya devam edemeyeceğiz" dese ben şahsen peki derim. Birlikte devam edilecekse de çalışanın bütün çalışma isteğini sıfırlayıp "Bu böyle mi yapılır?" demektense nazik bir dille o hataları anlatmak bu kadar mı zor?

İyi iş çıktığında tatmin olmayan işverene ayrı hastayım. Bizim kültürde şöyle bir anlayış var galiba: Översem şımarır. Al, şımarmadı ama depresyona girdi sürekli hakarete uğramaktan. Böyle oldu mu? İnsan sosyal bir canlıdır ve büyük çoğunluğu emek harcadığı bir iş hakkında iyi sözler duymak ister. İnsanlar para için çalışmak zorunda olmasa zaten o kadar saat hakaret altında niye çalışsın? Ama para  veriyor paşalar, isterse paspas bile eder. Paçalardan taşan egoları silmek lazım elbette. İşini çok iyi mi yapıyor, at bir eposta: Lütfen giriş saatlerinize dikkat edin, bir daha uyarmayacağım. Üç dakika fazladan para ödedi, o sinirlenmesin de kim sinirlensin.

Kendi işimi kurduğumda param gidince ben de böyle mi olacağım diye düşünüyorum. Kendime yeminler ediyorum. En azından eleştirilerimde sözcüklerimi seçmeye çalışıyorum. Özellikle yazılı ortamda karşımdaki kişi, ne demek istediğimi anlayamayabilir. Ben kimim ki birilerine tepeden bakacağım, kimse benim kölem değil diyorum. İşveren psikolojisi anlamadığım ve öyle olacaksam anlamak istemediğim bir psikoloji. Bir insan bir insana bunu neden yapar? Hep çalışan suçlu, her şey ondan beklenmeli.

Ama nedense kurumsal olmak için yanıp tutuşan ve kendilerine yabancı şirketleri örnek alan işverenlerimizde o açıklığı ve vizyonu göremiyorum. İş ve haklarım hakkında net bilgi istiyorum, yok. Konforlu bir çalışma ortamı istiyorum, yok. Beş kişilik iş iste, maaş beklentimi söyleyince "yok"! Cebinden para çıkar, iş kur diye ben ısrar etmedim.  Şartlarımı zorlayacağım. Benimle insan gibi konuşmasını becerebilen bir işveren bulana kadar dayanacağım. Kendi işimi kurana kadar...

2007 yılında mezun olduğumdan bu yana birkaç kere yüksek lisans girişiminde bulunmam dışında kalem kağıda ders amaçlı dokunmadım. Hâlâ ilgi duyduğum akademik bir konuda ilerleme isteğim var ama mevcut şartlarda çok da girişken olmak gelmiyor içimden. Bunda da bir umutsuzluk havasının hakim olduğunu itiraf etmeliyim.

Ülkede birçok sorun var elbette ama benim özellikle takıldığım sorunlardan biri herkesin bir başkasından beslenmesi. Elbette insan toplumsal bir hayvan ve başkalarının varlığıyla kendi varlığını doğrulayabilir. Ama bizim kültürümüzde herkes birbirine hükmetme peşinde, genelde de iyi niyet kisvesi altında: "Senin için doğru olanı ben bilirim." Neredeyse kimseyi kendi için bir şey yaparken göremezsiniz ama başkalarına çekidüzen vermek için kendilerini paralayanları sık sık görürsünüz. Böyle bir müdahaleyi reddettiğinizde mazeret hazırdır: "Sen de iyilikten hiç anlamıyorsun!"

Bireysellik sorunu


Her ülkenin geçmişinde karanlık dönemler, her kültürün artıları ve eksileri var elbette. Mevcut durumu göz önünde bulundurarak dikkatimi çeken bir şeye değinmek istiyorum. İtalya turuna çıktığımızda yaklaşık 25 senedir bir deneyim deryasına dönmüş olan rehberimiz o ülkede çocukların 3-4 yaşında çanta toplamayı öğrendiğini, hatta öğretmenleri eşliğinde gezilere katıldığını söyledi. Bu çocukların büyüyünce kendi işlerini kendi halleden özgüvenleri yüksek bireyler olduklarını tahmin edebiliriz. Rehberimiz sonra otobüste bir kız bir de ufak oğlan annesi olan bir kadına döndü ve "Sizinkilerin de kendi bavulunu toplama vakti gelmiş" dedi şakayla karışık. Anne dellendi ve "Daha vakitleri var" dedi.

Aslında bu, oldukça açıklayıcı bir vaka. Tur boyunca takip ettiğimde gördüm ki anne kızını tamamen kendi haline bıraktı, sürekli oğluyla ilgilendi. Genel geçer bir tahminde bulunursam, kız  sürekli kendi başına bir şeyler halletmeye çalışırken 30, 40, 50 yaşına da gelse hayatını yaşamak istediğinde yüksek sesli bir "DUR" işitecek; oğlan ne yapsa pışpışlanacak ama o da sürekli koruyucu kanatlar altında hareket alanı bulmaya çalışacak ve o kanatlar dışında kendi kendini ifade edemeyecek.

O zaman hangisi?


Şimdi, başlıktan buralara nasıl geldim? Dediğim gibi fırsatını bulan herkes başkasını kontrolü altına almaya çalışıyor. O gücü elde edince dur durak bilmiyor. Verdiğim örnekte çocuklara yetişkinliğe ilk adımlar atmak desteklenirken mevcut kültürde aileden devlete kadar herkes yetişkinlere ömür boyu çocuk muamelesi yapma peşinde. Aslında devletin de, hükûmetin de vatandaşlarına uyguladığı tavır bu: "Doğruyu, yanlışı biz sizin için seçeriz." Hal böyleyken, ne öğrenci olarak ne de bir işyerinde çalışarak kendini ifade etmek mümkün değil.

Bir konum "kapmanın" zorluğu düşünülürse bulundukları konuma yerleşen "üstler" o konumu korumak için ellerinden geleni yapacak. Akademi hakkında birebir deneyimim yok ama işyeri için diyebilirim ki tek varoluş alanı edindiği titr olan yöneticiler ve patronlar, (baştan aldıkları ve benimsedikleri kültürle) kendilerini geliştirmek yerine başkaları üstünde tahakküm kuracaklar. Bu insanlar ne emir almadan ne emir vermeden yaşayabilirler. 

Halil Cibran'ın bir sözü var: "Gerçekten büyük insan odur ki, ne yönetir ne yönetilir." İşte o zaman, insan bir birey olarak kendini ifade edebilir. Buna karşı savunma da çok bencil oldukları yönündedir. Asıl tehlike zaten bencil olmamakta. Kendini geliştirmeyip başkalarına müdahale eden insanlar oldukları yerde saydıkları gibi başkalarının da ileri atılmasına engel oluyorlar. Bu durum, iş hayatını da öğrenciliği de cehenneme çeviriyor. Matematik projesi koca bir bilim kurulu tarafından "sen bunu yapmış olamazsın" diye reddedilen ve Almanya tarafından projesi sahiplenilen çocuğu düşünün.

İster kaçış ister soluklanma deyin, bana göre çözüm yolu, bu kültürün dışına çıkıp başka bir kültürü deneyimlemekten geçiyor. Ancak o zaman başlıkta sorduğum sorunun cevabını ne olarak bulabilirim belki...

Bizi kuşatan öyle bir sistem var ki debelendikçe bir bataklık gibi daha çok içine batıyoruz. İyi bir meslek sahibi olabilmek için yıllarca okuduk, stajyer ve acemi er olarak işyerlerinde çalıştık. Mezun olalı yıllar geçti ama hala o vaat edilen zamanlara ulaşamadık.

Temel ihtiyaçlarımızı karşılamak, üstüne biraz keyif yapmak, örneğin kitap okumak, sinemaya ve konsere gitmek, yurtiçinde ve yurtdışında seyahat etmek için paraya ihtiyacımız var. Dürüst ve ortalama bir vatandaşsak bunun için çalışmamız gerekiyor. Gündüzlerimizi, saatlerimizi ve günlük güneşlik aylarımızı işverenlere satacağız ki para kazanalım. Bir de tabii sigortalı olalım, yaşlanınca garantimiz olsun.

Çalışanların paçavra gibi görüldüğü, maaşların düşük ama vergilerin yüksek olduğu, herkesin birbirine karıştığı, kendilerine benzemeyenlerden nefret ettiği, kitap okuyanların asi, sanatın fazlalık görüldüğü bir ülkede neyin garantisi, anlayan beri gelsin...

Günde 9-10 saatini emeğinizi bölen, sizden uzaklaştıran ve asıl becerilerinizi göz ardı eden bir kurumda harcamak ruhunuzu yorarken ve oturmaktan bedeniniz şekil değiştirirken buna katlanma gücünü nerede bulacağız? Karşılıklı saygı ve sevgi duyduğum insanlarla kaliteli zaman geçirmek başta olmak üzere kendi kendime birkaç motivasyonum var:

Yazmak: Ruhumda biriken tortuyu hiçbir şey bir öykü yazmak kadar arındırmıyor. (Bedendeki tortu için Bali masajını tenzih ederim.)  Sözcükler, kurgu, karakterler tamamen size kalmış. Gün içinde yazabileceğim bir şeyin hayalini kurmanın tadı da ayrı. Walter Mitty'nin izindeyim.

Seyahat: Bu sene itibarıyla, gezilerimi yurtdışına genişletmeyi başardım. Gidilecek bir sürü ülke var, tabii görmediğim birçok il de. Fotoğraf makinemi alıp buralara gittiğime dair sonra kendime kanıt yaratma kısmı da cabası.

Kitap: Öyle bir iki kitap değil yutarcasına birçok kitabı arka arkaya okuyunca ayrı bir bütçe gerekiyor mecburen. Yepyeni dünyalarla, görüşlerle tanışma fırsatı her zaman mutluluk sebebi. E dergi yazılarını da esaslı yazmak için beslenmek lazım...

E-dergi: Çerçi Sanat'taki yoğun süreç ve sonuçta çıkan kaliteli sayılar başlı başına keyif sebebi. İlgi alanlarımı kaleme alabilmek, yepyeni şeyler öğrenmek, yeni yazarlarla tanışmak, arkadaşlarla yazıları tartışmak bu monoton hayata anlam ve zevk katıyor.

Sinema: Filmleri bilgisayarda indirilmiş halde veya DVD'den izlemek güzel ama kaliteli ve şaşaalı filmleri vizyondayken dev ekranda izlemeyi de gönül istiyor.

Konser: Son zamanlarda pahalı da olsa epey iyi sanatçının konserleri düzenleniyor, kimisi kaçırılırsa insanın içine oturacak cinsten.

Sistemden dileğim, fazla mesailerle ve gereksiz tavırlarla beni bunların hepsinden vazgeçirecek cinnet sınırına getirmemesi...