Öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Güneş, Efes’in mermer sütunlarındaki damarlarda ışık oyunları yaparken, chiton’unu beline kadar çekmiş yaşlıca bir adam, üstü açık umumi tuvalette oturuyordu. İlerleyen saatlerde burası tıklım tıklım olur, kentin erkekleri ortadaki havuzun etrafında yerlerini alıp hacetlerini giderirken gündemdeki konuları tartışırlardı. Sabahleyin, güneş yüzünü utangaçça göstermeye başlamışken, toprakla uğraşanların dışında uykusuna kıyan pek insana rastlanmazdı açıkçası. Kendiyle baş başa kalabilmek, fikirlerini dinginlik içinde papirüse dökebilmek. İşte huzur… Gökyüzünün pembeliği. Ateş… Her şey ateşten meydana gelir, ateşe dönüşür. Uzun, ak sakalını sıvazladı. Ayrıntılarıyla yazacağım bunu. Çağdaşlarımı, gelecek nesilleri aydınlatmalıyım. Taze çimen kokusu… Daha uygun bir ortam olamaz. Kamış kalemini, yanı başındaki mürekkep kabına daldırdı. “4. Gözler ve kulaklar, insanlara yabancı ruhlara sahipse, onlar için kötü şahitler olurlar. 5. Birçokları deneyimledikleri hakkında ne düşünürler ne de öğrendiklerini bilirler, ama bildiklerini zannederler. 6. Ne konuşmayı ne dinlemeyi bilirler…”[1]

Durdurun bu rezaleti! Sümme haşa! Daha fazla okuyamam. …organizasyon İsrail’den, iğrençlik Almanlardan… Allah saklasın. …Avrupa’nın en ahlaksız müzik grubu olan Rammstein… Birbiri ardına gelen şehit haberlerinin yası ile birçok eğlence etkinliği iptal edilirken… İki gözüm önüme akaydı da şu kadarını bile görmeyeydim. Bu günahın altından kalkmak… 3 gün boyunca gençlerimiz zehirlenecek… Estafirullah, estafirullah… Grubun birçok klibi şiddet, mazoşizm, homoseksüellik ve diğer sapıklıkları özendirmesi sebebi ile… İki binli yıllarda düştüğümüz hale bak. Gençlik imansızlığın, sapkınlığın penceresinde. Kıyamet alameti! Yarabbi, Mehdi’yi ne zaman yollayacaksın? Odada hızlı, küçük adımlarla minyatür bir Kâbe’yi tavaf edercesine yürüdü. Yok, sakinleşmek haram, içime ateş düştü bir kere. Birkaç aydır kesmediği seyrek sakalını sıvazladı. Ya Resulallah, cehennem korkusu da kalmamış! Herkes zındık, herkes kâfir olmuş! Ellerim… Gözlerim… Bu pis haberi okurken her yerim, her uzvum kirlendi. Gözlerini indirdi, sert kıllı halıdaki ayakları hâlâ nemli. Olsun. Yine abdest almalıyım. Ah, hangi sabun çıkarır bu lekeyi? Orada masum insancıklar can verirken, O’na dua edeceklerine şeytana uyuyorlar! Tövbe, tövbe, tövbe. Akıl fikir kalmamış gençlerimizde. Çok şükür, yalan yanlış yollarda işim olmaz, tabiatımda yok böyle şeyler, bundan sonra da durduk yere baş göstermesin inşallah. Ya bunlar yüzünden bizim gibilerin başına taş yağarsa… Peygamber Efendimizin yüzü suyu hürmetine… Kara bulutlar kapladı mübarek göğü. Tufan habercisi midir? Sen koru Rabbim!

Sıcak su musluğunu çevirdi. Gerekli mercilere şikâyet etmeli bunu. Mücahit kardeşlerime haber vermeli. Gençler kendileri yola gelmezse biz getiririz alimallah! Kaynar suyun teninden içine, iliklerine işleyişi; gözleri banyo aynasında çakmak çakmak. Düşman taarruza geçmiş bile. Ağlaşmakla harcanacak vakit yok. İki gün kalmış şunun şurası. Ellerini lavabonun kenarlarına dayadı. Cehennemden korkunuz yok madem, bu dünyada görün alevler nasıl yakarmış.

“9. Tartışın. 10. Doğa gizlemeyi sever.” Yaşlı adam kalemi indirdi ve ayağa kalkıp giysinin eteklerini çekiştirdi. Mürekkebi bitmese daha dururdu da… Bir elinde kâğıdı, diğer elinde mürekkep kabı. Agoranın kenarında, kadınlar renkli renkli chiton’larıyla küplerde su taşımaya başlamışlardı. Kim bilir hangi hararetli bünyeyi söndürecek o damlalar? Su kuruduğunda hava, sonra ateş olurdu; ateş yoğuştuğundaysa su, toprak. Bitmek bilmeyen bir döngü. Sürekli bir değişim. Hiçbir kuvvet birbirine üstün olmamalı. Her şey uyum içinde kalmalı evrenin, yaşamın devamı için. Bazen kuvvetlerden biri diğerine ağır basabilir. Mesela yazın sıcak, kışın soğuk… Fakat denge daimi. Ateş ne mükemmel bir yapıtaşı. Sandaletleri çakıllarda gıcırdadı. Hele insan aklı yok mu? Saf ateş! En seyreltilmişi, en üstünü. Ama şuradaki, oradaki, agoranın yanında yürüyen, toprakla, ateşin en soğuk haliyle uğraşan insanların hiçbiri ama hiçbiri farkında değil, kimse bu doğal cevherin hakkını vermiyor maalesef. Yazmalı, yazmaya devam etmeli, bir kişi, bir kişi daha nasiplenene kadar yazmalı. Nasılsa her gün, yeni bir başlangıç değil mi?

“Dein Glück

ist nicht mein Glück

ist mein Unglück

Bang bang

Feuer frei

Bang bang”[2]

FEUER FREI! Kutu gibi odada yankılanan pes bir ses. Altı senedir bu anı bekliyorum. Bir gün… yok yok, yirmi dört saatten az kaldı! İnanılır gibi değil… Lan, İnönü’yü yakıp geçecekler! Tadilata gerek kalmayacak şerefsizim. Lindemann, Engel’i söylerken demir kanatlarla çıkacak mı acaba? Tüm vücudunda bir ürperti. Ya da şöyle Völkerball’daki gibi bir Bück Dich performansı… Ha ha, olay olur buralarda! Gerçi Pussy’de bir hinlik beklemiyor değilim… Erkenden kapıya dayanıp en önde olmak lazım! Bir daha gelirler mi, ne zaman gelirler belli değil. Tek bir anı kaçırmamam gerek. Hayvan herifler ya! Nazi misiniz nesiniz hâlâ anlamadım ama seviyorum lan sizi! Tık tık. Ya yağmur yağarsa? Tık tık. Tufan olsa gene izlerim. Tık tık. Ya biletim kaybolursa? Hah, o da burada duruyor, sabretsin biraz daha. Tık tık. Ya konser iptal olursa? Başparmağının kenarını kemirdi. Manyak olurum yeminle. Tık tık Bir haftadır gözüme uyku girmiyor. Yirmi gündür de bir tarafımı yırta yırta Almanca söz ezberlemek… Tık tık. BANG BANG!

Ne? “Rezalete Devam!” Till’le Flake’in fotoğrafı değil mi bu? Devam derken? Tık, tık. “Durdurun bu rezaleti!” Metni hızla okuyan, bir daha tane tane okuyan gözler. Yok artık lan! Başını sallarken önüne düşen uzun, siyah saçını tedirginlikle arkaya atıp çenesindeki sakalı sıvazladı. He, toplanın da rahatlaşın. Gençlerimiz zehirleniyormuş. Kedi keserken basarsınız herhalde. Belki de civciv ezerken. Kırk yılın başı, üç kuruşluk bir metal keyfini de hor görün bize. Başlarım böyle zihniyete.

Mürekkep kabını doldurduktan sonra agoranın dışında, genç Phillippos’un atlarını saldığı çayırın yolunu tutmuş, varınca da çapraşık gövdeli bir zeytin ağacına yaslanarak kaldığı yerden yazmaya devam etmişti. Bugün verimli bir gün. Zaman gibi, sözcükler de su gibi akıp gidiyordu adeta. “61. Her şey, Zeus’a göre adil, iyi ve doğrudur ama insanlar bazılarının yanlış, diğerlerinin doğru olduğuna inanır.” Tatlı bir kaşıntı. Doğa’nın küçük haşerelerinden biri olsa gerek… Atlardan biriyle göz göze. Hayvan neredeyse dile gelecek. Zeus aşkına! Daha neler! “70. Bir çemberin çevresinin başıyla sonu aynıdır.” Gün bugündür din kardeşlerim! Allah’a şirk koşanlar cezasını bulacak! Etrafına bakındı. Hani nerede “kardeşlerim”? Sadece kapkara tişörtlü dinsizler, ateist bozuntuları. Rammstein lan! Ölmeden önce bunu da yaşayacağım ya gözüm açık gitmem! Bacağını biraz kaşıdı. Geçecek gibi değildi. Ayak parmaklarında baş gösteren tuhaf mı tuhaf bir karıncalanma. “105. Arzuyla mücadele etmek zordur; istediği şeyleri ruhla birlikte alır.” Şimdilik saha içi. Bir daha gelsinler donumu satmam gerekse de sahne önü. Ah be! Ellerini ceplerine soktu sarsak sarsak, yere baka baka yürürken. Stadyum inleyecek! NEIN! NEIN!. Hayır demeli, dur demeli bunlara. Hak yolunu gösterecek bir ben olmuşum, bu uğurda canımı vermişim çok mu? Ayaklarını oynattı. Karıncalanma geçeceğine… Uyuşuyor adeta uzuvları. Ellerime de sirayet eder mi bu hissiyat? E, yaş kemale erdi. Şaşmamak gerek. “115. Köpekler tanımadıkları insanlara havlarlar.” Önünde siyah tişörtlü bir genç, tişörtte haça benzer bir işaret var. Ramm… Misyoner gibi, bu ne? Birader, aklını başına devşir. Gözlerini kaldırdı. Gittiğin yol, yol değil. Havadaki işaret parmağı yaydan çıkmaya hazır bir ok. Kimin? Benim mi? Sağına soluna bakındı. Senin yolun, yol mu? Sakala bak Yarabbi! İn midir cin midir? Sen kendi sakalına bak. Konser öncesi asabımı bozma. Ah, acıyorum sana, bunları hep şeytan söyletiyor, biliyor musun? Valla acınacak ben değilim dostum. Gençliğimiz elden gidiyor Yüce Yaradan! Nereden sizin gençliğiniz oluyoruz? Şahadet ederim ki cehennemde yanacaksın. O eli indir de cehennemi önceden görmeyesin. “122. İnsanın karakteri kaderidir.”

Pis bir koku. Bildiği, tanıdığı bir koku değil. Baldıran zehri bile bunun yanında fesleğen gibi kokardı. Yüce Zeus, burası neresi? Nerede çimenler, nerede Phillippos’la atları? İki yanında iki delikanlı. Kıpırtısız. Yüzleri birbirine dönük. Kaşlar çatık. Yumruklar havada. Saf ateş sönmüş. Eski Yunanca bir şeyler söyledi. Yanıt yok, tepki bile yok. Sorun neydi, nihai uyumu ne bozmuştu? Neydi aynı ateşin parçası bu insanların alıp veremediği? Kendinize gelin. Birden etrafındaki her şey hareketlendi. Pis kokunun kaynağı, tekerlekli parlak şeyler yollarına kaldıkları yerden devam etti. Arkadaki hipodrom benzeri kocaman alanda muazzam bir insan kalabalığı. Öğleni birkaç saat geçerken güneş hâlâ etkili. Neyse, konser öncesi seninle uğraşamam. Siyahlı delikanlı arkasını döndü. Diğer delikanlının eli sırtında. Chiton’a hiç benzemeyen iki parçalı kıyafetinin belinden çıkan kalın bir sopa. Ucuna beyaz bir bez sarılı. Ufak bir aletten çıkan alevle yandı bez. Hayır, ateş bu amaçla kullanılamaz, kullanılmamalı. Havada döne döne uçan sopa, demin yaşadığı tuhaf andaki gibi kalakalsa… Sopanın istikameti… Delikanlı! Karşılık bulmadan yitip giden sesi. Uzanıp omzuna dokundu. Yine yanıt yok. Çok geç. Tutuşan uzun saçlar. Haykırışlar. Yanıyorum! Yaktın onu! Allahım bir kulunu yaktım! Üstlerine bir ayağın gölgesi düştüğünde karıncalar nasıl kaçışıyorsa öyle kaçışan insanlar. Chiton’unu çıkarıp delikanlının üstüne kapattı. Örtü maddi hiçbir varlığı yokmuşçasına delikanlının içinden geçip gitti. Delikanlının siyah üstlüğüne sıçrayan alevler. Yüce Zeus, gözlerime mil çekileydi de görmeyeydim bu manzarayı! Sopayı fırlatan delikanlı yere çömelmiş, başı iki elinin arasında. Ancak Siren’lerin aşabileceği keskinlikle sesler yankılanıyor havada. O tekerlekli şeylerin yanıp sönen bir tanesi hızla yaklaşıyordu. O şeyin kendi yaklaştıkça görüntüsü soluklaşmaya başladı, sesi azaldı, azaldı… Phillippos’un doru atlarından biri. Güneşin göz kamaştıran ışığı. Başını eğdi. Kalemindeki mürekkep papirüse akıp dağılmıştı. “122. İnsanın karakteri…” Her şeyi çimenin üstüne koydu. Olympos’un yüce tanrıları! Demek insan ruhunda ateşin bile tesir edemeyeceği, uyum getiremeyeceği karanlıklar vardı…

[1] Heraklit’in Fragmanları, The Early Philosophers of Greece’te (Yunanistan’ın İlk Filozofları) Richmond Lattimore’un İngilizce çevirisinden çeviridir.

[2] Rammstein’ın “Feuer Frei” şarkısından: Senin mutluluğun / Benim mutluluğum değil / Şanssızlığım // Bang bang / Ateş serbest.

Ateş Serbest

by on 12:43:00
Güneş, Efes’in mermer sütunlarındaki damarlarda ışık oyunları yaparken, chiton’unu beline kadar çekmiş yaşlıca bir adam, üstü açık umumi ...

Kız yine gardırobunu karıştırıyor. Güzel. Muhtemelen üstünü değiştirecek. Hava günlük güneşlik. İyi. Her şey benden yana. Dürbün… Tabii ki burada. Aynamı da alayım. Soyunmaya bir başlasın… Gene yansıtırım ışığı ona. Ruhu duymaz. Karşı apartmanın gülü… Yavrum. Muhteşem bir vücudu yok ama olsun. Kadın değil mi? Hep çıplak dolaşsa keşke… Hele o göğüsleri yok mu? O göğüsler…

Oho, daha iki saat kıyafet seçer bu. Haydi kızım. İyi bir performans bekliyorum senden. Ha, dur acele etme. Kayganlaştırıcı bir şey lazım. Diş macunu. Evet, diş macunu. Evde ondan âlâ ne var? Kapı. Kapıyı kilitlemeyi unutma. Geçen sefer annem gelince rezil olmuştum. Unutmamalıyım. Unutma, unutma, unutma. İyi de böyle zamanlarda aklım çıkıyor ki.

Şu mereti sokacak hakiki bir delik de bulamadım bir türlü. Bu kız, porno dergiler, filmler yetmiyor ki. Damacana, süt şişesi, salonda annemin süs çiçekleri koyduğu saksı, rakı bardağı da yetmiyor. Birkaç sene önce mahallenin uyuz köpeği beni nasıl da ısırmaya kalkmıştı. Salak işte. Hoşuna gidecekti halbuki. Köylerde ne güzel Nallı Ayşeler olurmuş. At, eşek… Köyde yaşamak varmış bu devirde. Kızlar verse ne olur sanki. Önüne gelene versinler. Herkes rahat etsin.

Neyse kızı kaçıracağım. Feminist midir acaba bu? Pazarcılar her patlıcan, hıyar salladıklarında “Aa terbiyesiz şey seni!” diye car car bağıranlardan mıdır? Hah hah. Boş ver. Her ne haltsa. Malum yerleri tam olsun yeter. Bir de keşke çıplak gezse hep.

Seçti galiba giyeceklerini. Hep çıplak dolaşsa keşke. Bütün kadınlar çıplak dolaşsa. Ha tabii bir de verseler. Etrafta anadan doğma dolaşıp da vermeyen hatunu ben n’apayım. Oyş, evet, çıkar o bluzu. Bir elle dürbün, diğeriyle ayna tutmak ne zor. Her seferinde… Bu kadar zahmet vereceklerine…

Neyse başka şeyler düşünmeyeyim. Kıza odaklan, kıza odaklan.  Hep aynı sırada. Önce bluzunu çıkartıyor. Sonra pantolon, şort ne varsa. Alıştıra alıştıra. Onun bu halleri beni bitiriyor. Evet, pantolonunu da çıkarttı. Sıra sutyende. Haydi zilli haydi. Oh, ah, oyş. Biraz daha, biraz daha. Sutyen. Memeler. Yaşasın memeler. Bizim okulun tuvaletinde yazdığı gibi: Kahrolsun sutyenler, memelere özgürlük!

Dürbünün ayarlarıyla oynamaktan bir hal oldum. Biraz daha büyütemez misin şerefsiz alet? Şu uçları daha net görebilsem… Ellerim onların üzerinde, evet, okşuyorum, ahhhh, top top, ohhh, yalamaya başlıyorum, insan dayanabilir mi sadece yalayarak, ısırmaya başlıyorum. Kız çığlık atıyor. “Ahh, ahh, devam et, devam et!” Devam ediyorum. Bir emiyorum, bir ısırıyorum, bir emiyorum, bir ısırıyorum.

Aynayı güneşe tutayım. Benden haberi olmasın, izlendiğini bilmesin. Ama nedense ona ışık yansıtmak istiyorum. Belki de farkımda olsun istiyorum. Ama yok olmasın. O beni bilmeden ben onun her kıvrımından fantezi kurayım.

Yoksa, yoksa… Evet, külot da değiştirecek! Daha ne isterim. Çıkart onu da, çıkart! Ahh, ohh, ahh… Nefesimi kesmeyi iyi beceriyorsun. Al sana benden ışık. Odanın içine yansıttım, hah hah. Neden duraksadın bebeğim? İndir onu, evet, evet. İşte bu!

Sen, o yanında soyunduğun yatağa yatmışsın. Ben üstüne çıkmışım. Ama sen naz yapıyorsun. Ben de mecbur seni tahrik etme peşinde… Bir kere de uğraştırmasanız. Ben yanıp tutuşmak üzereyim. Ama peeh kimin umurunda? Neyse… Parmaklarımı kasıklarından aşağı indiriyorum. Bızırına doğru. Bızır, bızır, neredesin bakayım? Ahan da buldum. İki parmağımın arasında hafifçe sıkıyorum. Sen kasılıp çığlık atıyorsun. Tamamdır. Artık kuduracak kadar hazırsın. Şeyimi içine sokuveriyorum. Bir aşağı, bir yukarı, bir aşağı, bir yukarı. İnim inim inliyorsun. Performansın her zamankinden iyi. Oh, oh, ah, ah, ııııh, ıııhh. Geliyorum kaltak, geliyorum. Daha da hızlanıyorum. Daha hızlı, daha hızlı. “Acıyor. Yavaşla!” diyorsun. Bana ne! Ben zevkin doruğundayım. İşte oluyor, oluyor, oldu. Ahhhhhhhhhhhh…

Bu da ne? Gene elime boşaldım. Kahretsin, halı ve duvarlara da gelmiş. Annem içeri gelmeden temizlerim. Kız külotunu giymiş bile. Sutyene geçmiş. Dışarı çıkmadan hep destekli sutyen takıyor. Zilli. Halbuki çıplak dolaşsa ya. Ne sevaba girer bilmiyor. Toy daha abisi, acemi. Hah hah hah.

Diş macununun hepsini bitirmiş miyim? Yuh bana. Bir ara bakkala çıkıp yeni alayım. Yoksa annem başıma kalacak. Pantolonu dar, güzel, severim dar pantolonları. Kalçaları iyice belli eder. Bu kızın da poposu yusyuvarlak, yakışır. O da ne? Boğazlı kazak mı? Yapma, etme. Bu kış gününde ne güzel içimi ısıtmışken…

Neyse ki içindeki cevherleri biliyorum ben. Bir daha güneşe ayna tutayım. Oldu işte. Ne oldu? Birinin camı mı parladı sandın? Bak, bak. Aklına bile gelmez. Zavallı küçük kız… Acaba sevgilisiyle buluşmaya çıkacak? Benim ne eksiğim var ki? Bu bir yana… Yoksa ona sahip olan birisi mi var benden başka? Hayır! Olamaz! Olmamalı! O bir tek benim aklımdan geçmeli! Ne saçmalıyorum ben yahu? Ne bok yerse yesin. Hep odasında soyunsun o bana yeter. Odasında soyunmaz olmuştu da ben de üç buçuk atmıştım. Ya bir daha soyunmazsa? Ya fark ettiyse?

Ama neyse korkum yersiz çıktı. Gidiyor işte. Ben de şuraları temizleyeyim. Nerede benim kâğıt havlularım. Anaa, epey az kalmışlar. Stoku tazelemek gerek. Kız hep soyunmuyor ki anasını satayım. Yoksa kaç rulo bitirirdim ben. Yok yok, daha ne yapsın kız? Kötü çocuk. Kötü bir çocuğum ben. Azla yetinmesini bilsem ne olur? Hah hah. Ne komiğim ben. Kızlar güya komik erkek sever derler. E hani? Okurken bir tanesi yüzüme bakmadı. Kaltaklar! Daha iyisini bulacaklar sanki! Annem tutturmuş “İş bul, iş bul.” İş var da! Gerçi olsa da n’apayım? İşte otuz bir çekilmez ki. Çekilir mi yoksa? Denemek lazım aslında. Neye kasıyorsam bu kadar? Heyecan olsun. Yakalanmamak için dikkat etmek gerek ama. Hepsi bu karıların suçu. Hemencecik verseler… İlle bin dereden su getirecekler.

Şu bahçedeki benim kız mı? İşte bu sürpriz oldu. Aynayı nereye bıraktım? Hah burada. Ne ara koymuşum duvarın dibine? Dalgınlık kötü şey. Al bebeğim, sana ışığımı yolluyorum. Nasıl ha? Hoşuna gidiyor mu? Nasıl yani? Kafasını kaldırıp baktı. Hâlâ bakıyor. Bana bak, kıllandırma beni. Görmüyorsun değil mi? Aynayı bırakıp çekilsem bu pencereden… Yapamıyorum. İlle ışık yansıtacağım. Işığı yansıtınca ne oluyorsa? Beni görsün mü istiyorum? Hayır! Görmesin beni! Bakma! Yeter artık! Bu mesafeden yüzümü bile seçemezsin! Ama neden ruhumu okuyormuşsun gibi hissediyorum? Asabımı bozma, çevir kafanı! Yanına gelen adam… Baban mı o? Atla haydi arabasına, götürsün seni gideceğin yere. Yeter ki bakma bana! Dur, sakın! Ne yapıyorsun sen öyle? Parmağın neden beni işaret ediyor? Ne söylüyorsun ona? Baban da bana bakıyor artık! Kahretsin! Olamaz! Arabayı bıraktı! Bahçeden çıkıyor! Bana geliyor! Oradan bizim bahçeye doğrudan giriş olmadığı için dolanacak! Kaçmaya vaktim var! Ama ayaklarım bir milim kımıldamıyor! Hadisenize! Ne yapacağım ben şimdi! Oda ne kadar dar!

Aa, babası arabaya geri döndü. Yaşasın. Aklı başında bir adam olduğu belli. Kötü bir şey yapmayacağını biliyordum zaten. Heh heh. Aynamı yeniden alabilirim. Sana bir güle güle ışığı ateşli kız. Öpücük de yolladım ama görmedin.

Ne! Kapı zili! Kızla babası gittiğine göre… Aman annemin katana komşularından biridir. Annem çığlık attı. Hırsız mı? Katil mi? Yettim ulan! Anama el kaldıranın! Gurk… Polis beyler… Hoş geldiniz. Nasıl yardımcı olabiliriz? Şikâyet mi? Ne şikâyeti ola ki? Allah Allah… Karşı apartmandan bir bey mi aradı? Röntgenci mi? Genç bayan yanılmış olmasın. Tam da karşı cinsten ilgi beklediği yaşta ne de olsa… Neyi yemezsiniz memur bey? Size yalan mı söyleyeceğim? Anne ne bağırıyorsun? İnsan, öz oğluna “sapık” der mi? Beni kırıyorsun bak demedi deme. Memur bey, odama öyle paldır küldür giremezsiniz. Ayna mı? Ben bakımlı bir erkeğim. Olamaz mı? Dürbün mü? Açıklayabilirim. Bir dakika. Durun. Ben bir şey yapmadım! Vallahi yapmadım! Ben bir şey…

Röntgenci

by on 12:41:00
Kız yine gardırobunu karıştırıyor. Güzel. Muhtemelen üstünü değiştirecek. Hava günlük güneşlik. İyi. Her şey benden yana. Dürbün… Tabii k...

Ağaç.

Taksi.

Kaldırım.

Siyah araba.

Gri araba.

Trafik ışıkları.

Yağmur damlaları.

Bir tabela. Ne yazıyor?

Elinin tersiyle camı sildi. Tabelayı okuyamadı. Önemli değil.

Şarkı bitti. Kaseti geri sardı. Bir daha dinlemek istiyordu.

But I’m a creep / I’m a weirdo / What the hell am I doin’ here / I don’t belong here…[1]

Buraya ait değil. Tanrının hatalarından biri. Ağlayan, acıklı bir fazlalık.[2]

İçini çekti. İkinci koltukta pencere kenarı bile fazlaydı ona. En arka koltukları aklından bile geçiremezdi. Onlar, popüler çocuklarındı. Popüler çocukların etrafı hep kalabalık olurdu.

Ayakkabı bağcıklarına baktı. Sıkı sıkı bağlamıştı. Bağcıkları sıkı sıkı bağlı çocukların arkadaşı olmazdı.

Kavşak göründü. Okula az kaldı demek. Yedi ders, sonra yine eve geri. Sekiz ders olmaması iyi. Geçmesi gereken fazladan bir saat yok demek bu. Çantasına baktı. Defterler, ders kitapları, bir de Sineklerin Tanrısı, tamam. Teneffüsler uzun.

Okul kapısının önünde durdu servis. Arka sıra mümkün olduğunca oyalanma peşinde. Halbuki onun için beklemenin bir anlamı yok.

Bezgin adımlarla sarı-kahverengi bahçeden geçti. Okula girip sıraya oturana kadar geçen ıstırap süresi. Bahçede ikili, üçlü, dörtlü gruplar halinde muhabbet eden formalı yaşıtları. Kafasını çevirip bakan yok. Sanki başka bir boyutta. Kimse onu görmüyor, kimse onun farkında değil.

Önce ana kapıdan, sonra sınıftan içeri girdi. Çantasını bıraktı sıraya. Oturdu. Dersin başlamasına daha on beş dakika vardı. Gözleri tahtaya dikerek geçmeyecek tam on beş dakika. Sineklerin Tanrısı’nı çıkarttı. Merhabalar, n’aberler, selam dostumlar arasında kaldığı yerden devam edecekti okumaya.

İşte, arkadaşları da kapıdan girdi, yani eski arkadaşları. O sırada Metin’in yanında olmasını diledi. Kızlardan biriyle bakıştı. Düşmanca, nefret dolu bir bakıştı bu. Annesini mi kesmiş, babasını mı doğramıştı? Hayır, bağcıklarını sıkı sıkı bağlamıştı sadece.

Eski arkadaşları sınıfın başka bir köşesine oturdular. Üç kafa birbirine yaklaştı, sohbet başladı. “Gördünüz mü biz içeri girerken nasıl bakıyordu inek?” ya da “Yan sınıftaki Selim benden hoşlanıyor mu acaba?”nın dışına taştıklarını pek sanmıyordu. Sıkıcı şeyler… Belki de sıkıcı olan kendiydi… Kime sorabilirdi ki? Okulda kimse yoktu ona makul bir yanıt verecek. Akşam Metin’e sorardı. O bilir yanıtları.

Dersin başlamasına yakın, sınıftakiler iplerini koparmışçasına içeri doluşmaya başladı. Hep böyle olur. Kravat takmayanlar, gömlekleri dışarı da olanlar, beyaz spor ayakkabı giyenler, saçı fönlüler her zaman sona kalır. Koşuşturma alışıldık, ama tepkiler farklı farklı. Sınıfta oturmanın yararı… Eve gittiğinde bunları yazacak. Onların bilmediği kendi dünyasında her şeyi yapılabilir.

Sahi… Önce yarım kalan ütopyasını bitirmeli. Beş genç büyük bir deprem esnasında bir tekneyle kaçmaya çalışırlar. Sonra bilmedikleri bir adaya sürüklenirler. Kahramanlardan birinin kardeşi de ölümcül bir hastadır ama orada mucizevi biçimde iyileşir. Bununla da kalmaz, kahramanlarımız o adada akıl almaz bir uygarlığı keşfederler. Evet. Bunu yazıp bir yerde yayımlatsa ne güzel olur… Ama yok, kim okur ki onun yazdıklarını? Aa, sonra bir de karşı ütopya yazar. Tüm o muazzam uygarlık kötü güçler tarafından yerle bir edilir, kahramanlarımızsa nihai bir yok oluşu önlemeye çalışırlar.

Öğretmen, pardon hoca, öğretmen diyen ilkokul çocukları, sen dersen dalga geçerler, içeri girdi. Herkes, Pavlov’un köpekleri misali şartlanmışçasına ayağa kalktı. Öğretmen, unutmamalı, hoca eliyle oturmalarını işaret etti. Ödevlerini yapmışlar mıydı? Sınıftakiler homurdandı. Hoca aldığı sessiz yanıttan öfkelenmiş olacak ki ilk geldiğinde durgun olan gözlerinde şimşekler çaktı. Not defterini çıkarttı. Sözlüye hazır mısınız? Öğrencilerin kaderi, Vahşi Batı’nın en hızlı defter çıkartan ve not veren hocasının elinde.

İnsanın çilesi bir harf öğrenmekle başlarmış. Yolun başında bunu bilseydi… Üç buçuk yaşında annesine itiraz etseydi… En azından ilkokulu bekleseydi… -Bu çocuğu ikinci sınıfa geçirelim. Birinci sınıfın bütün konularını biliyor. -Hayır, bence geçirmeyelim. Sonra bir yaş büyükleri arasında bocalar. Anaokulunda anlamalıydı; yaşıtları öğlenleri yataklara pırasa gibi serildiğinde, o yan odada Legolardan değişik binalar tasarlarken bunu anlamalıydı. Artık çok geç.

“549, üçüncü soruyu yanıtlar mısın?”

Ayağa kalktı. Ağzından doğru yanıt çıktı, çok düşünmesi gerekmeden. Ama kelimeler döküldükçe büyüyor, tahtanın önünde askıda kalıp sınıfın havasını ağırlaştırıyor gibiydi.

“Aferin, oturabilirsin. Arkadaşınız dersine çalışmış. Biraz örnek alın.”

Etrafında bakmadan oturdu. Bakışların, hiç de dostane olmayan bakışların ona yöneldiğini hissetti. İşte bu anlardan nefret eder. Öğretmen, hoca, sözleriyle ona hak etmediği bir varlık verir, orada olmaması gereken, oraya fazla bir varlık. Kalorifer peteğinden aniden çıkıveren bir hamam böceği misali.

“Artık yanımızda dolaşmanı istemiyoruz. Seninleyken kimse bize bakmıyor. Gömleğinin bütün düğmeleri kapalı, ayakkabılarının bağcıkları da sıkı sıkı bağlı. Hele saçların…” Kimseyle birlikte dolaşmaya, kimsenin kısmetini kapatmaya hakkı yoktu. Hem ilk kez gelmiyordu ya başına. İlkokulda da sen bizimle oynayamazsın, seni istemiyoruz laflarını işitmemiş miydi? İstenmek için gerekli şartlar onda yoktu, anlasa ya.

Metin farklıydı. Onu dışlamazdı, bir şey söylediğinde mavi gözleri ışıl ışıl olurdu da öyle dikkatle dinlerdi, tavsiyeler verdiği bile olurdu. Metin, bu ezici dünyada onu ezmeye çalışmayan tek kişiydi sanki. Tek sorun, gündüzleri yanında olmamasıydı. Keşke olsaydı. O zaman ilkokuldan sonra kontrolsüz biçimde kıvırcıklaşan saçları yüzünden ona “kadayıf” diyen arkadaşlarının karşısında durur, “Asıl sizsiniz kadayıf,” derdi. Metin bunu söyleyebilirdi de kendi neden söylemezdi? Bilemedi.

Evdeki ağlama krizleri ne zaman başlamıştı? Bağcıklarının bile yalnız kalma nedeni olduğunu öğrendiğinde mi? Neredeyse üç sene eder bu. Annesinin üzgün gözlerini, endişeyle çatılan kaşlarını düşündü.  “Ben bu kızla nasıl baş edeceğim, onu nasıl mutlu edeceğim?” İç geçirdi. Anne yapma böyle… Beni de üzüyorsun… demek isterdi ama diyemezdi. Ona bu acıyı çektirmeye hakkı yoktu. Ne ki kendisi de bu davranışları, bu duyduklarını hak etmiyordu. İnsanın kendinden farklı olana tahammül edemediği bir dünyaydı burası. Yaşıtlarını düşündü. Hayatları boştu, tekrarlardan, yüzeysellikten ibaretti.

Askıların yanında oturan bir kız, onun montuna değdi, tiksintiyle irkildi. Montu marka değildi. Kız, iğrenen gözlerle baktıkça zavallı mont sanki utancından kırışıp büzüldü. Okulda hemen hemen herkesin giydiği montlardan da o nefret ediyordu. Yapımında balina yağı olan bir montu üstüne para verseler de giymezdi. Yaşıtlarının aklına geliyor muydu bu? Düşündü… Belki de dışlanmayı hak ediyordur.

Metin’i ilk gördüğü zamanı hatırlıyordu. Sarı saçlı, mavi gözlü yabancı bir erkek duruyordu karşısında. Kimdi, neyin nesiydi bilmiyordu. Tek kelime etmemişlerdi ama içinde birden onun adının Metin olduğunu hissetmişti. Metin gülümsediğinde dış dünyadaki bütün buzlar erirdi adeta. Metin dinlediğinde onu anlayan birileri olduğunu hissederdi. Metin ona baktığındaysa sevildiğini.

Ama tek sorun onu yalnızca akşamları görmesiydi. Gözlerini açıp bu dünyanın soğukluğuyla yüzleştiğinde Metin de gitmiş olurdu. Onu akşamlardan çekip çıkarmayı denemişti birkaç kere. Mesela bir defasında, minibüste yanında Metin’in oturduğunu hissetmeye çabalamıştı. Metin, Metin, Metin… Ama olmuyordu, becerememişti. Belki de Metin istememişti gelmeyi.

Metin varken yalnızlığını hissetmiyordu ancak Metin konusunda yalnızdı. Kimseye anlatamazdı, anlatmamalıydı. Hele annesi duysa ne yapacağını şaşırır, kahrolurdu. “Kızıma neler oldu böyle? Nasıl geldi bu hale?” On sene önce olsa güler geçerlerdi. “Metin demek, anlat bakalım nasıl biriymiş?” Fakat şimdi…

Ne olursa olsun Metin okula gelmemeliydi, evet. Dayanmalı ve yatağıyla yorganı arasında kaybolduğu anı beklemeliydi onu görmek için. Bunu düşündükçe saatler gün oldu, dakikalar saat, saniyeler dakika. Teneffüste birkaç sayfa daha okudu kitabından. Birbirine kötü davranan çocuklar… Devam edemedi. Neden, neden, neden? Yaşlar, gözlerinin uçlarında birikti. Ağlamadı, bunun için de beklemeliydi.

[1] Ama tuhaf bir tipim / Garibim / Burada ne halt ediyorum / Buraya ait değilim.
[2] Placebo’nun Song to Say Goodbye parçasından.

Metin

by on 12:39:00
Ağaç. Taksi. Kaldırım. Siyah araba. Gri araba. Trafik ışıkları. Yağmur damlaları. Bir tabela. Ne yazıyor? Elinin tersiyle...


Evladım, şuradaki makarayı uzatsana bir zahmet. Ellerin dert görmesin. Okul nasıldı bugün? İyiydi dede. Yine neler öğrendik neler. Öğretmenim bana aferin dedi. Benden de aferin o zaman. Bir çift boncuk göz, çuvaldızın kalın kumaşa girip çıkmasını seyretti. Morumsu dudaklar arasından tam oturmamış bir dizi takma diş. Dede, büyüyünce ben de çarık dikeceğim. Çok ders öğrendim ben! Dişler eski yerlerine saklandı. Daha çok öğren kızım. Ama yerin burası değil yüksek yerler olsun. Biz okuyamadık… Neyse git bak bakalım ninen topluyor mu portakalları?

DİNG!

“Sevgi, tutku,

His, duygu”[1]

Ninecim niye ama niye niye! Evladım, sus, Allah’ın takdiri. Dedenin bu dünyadaki zamanı dolmuş demek ki. O da yanına almış. Uzun eteği bacaklarına takıla takıla koştu kelleşmiş çimenlerin üstünde. Derme çatma atölyenin önünde durdu. Parmak uçlarını ve burnunu yapıştırdı cama. Ağaç kütüğünden bozma masada duruyordu çuvaldız. Çocukça öfkesiyle daldı içeri. Elleri titreye titreye ipliği geçirdi. Yarım kalmış çarığa sapladı koca iğneyi. Çıkardı. Bir daha sapladı. Bir daha çıkardı. Bir daha, bir daha. Ah! Parmağını acıyla çekip ağzına soktu. Demirimsi tat. Gözyaşı çuvaldızdan önce düştü yere.

DİNG!

“İçinden geliyorsa, gülümsemeye başla

Kendini tutamayacaksan, çekinme ağla”

El kadar yavru. Ne yapar ne eder? Biz ne kadar bakabiliriz ki ona? Öyle deme bey, Allah izin verirse, evlatçığa anne baba da oluruz, dede nine de. Şükretmek gerek. Hanım, haklısın da merak ediyor insan, dünya hali bu. Şimdiden senin belin tutmaz, benim gözler görmez… İleride… ileriye çıkarsak… Hem ne yedirir ne içiririz? Çarıklar var, portakallar var. Çocuk rızkıyla gelir derler. Gün doğmadan neler doğar. Haydi, sıkma canını. Zaten evlat acısı oturmuş içimize. Ne şanslıymışız ki ondan bir parça ihsan edildi bize. Yeni buruşmaya başlamış bir el, hafif çökmüş omuza dokundu. Tiz bir bebek ağlaması.

DİNG!

Dede! Dede! Portakallar değil de… Ninem kavurma yapmış. Deden gelsin soğumadan diyor. Kutu gibi atölyenin dökülen penceresi önünde durdu. Dedenin çuvaldızı havada kalakalmış. Dede, nereye bakıyorsun? O da aynı yöne çevirdi minik gözlerini. Kalakaldı öylece. Niye bakıyorsunuz bana? Saçını başını yolacak gibi oldu. Bakmayın n’olur! Gerekliydi, vallahi gerekliydi. Çok… çok yaşlanmıştı. İş göremez olmuştu. Yoksa durduk yere niye “İmdat efendi, emir maalesef büyük yerden” diyeyim. “Hanımım, torun torba…” Ah, İmdat efendi. O cümleyi tamamlayacaktın. Tamamlayacaktın o cümleyi. Siz de, yeter bakmayın bana. Hele dede sen… Çarık. Çuvaldız. Okul. Sınavlar. İş.  Hepsi senin suçun dede. Benden bunu istemeyecektin. Şey… ben… böyle demek istemedim aslında. İstemedim… gerçekten…

DİNG!

“Sonun başlangıcı değil bu

Bu, kendine dönüş

Masumiyete dönüş.”

Halime hanım, inmeyecek misiniz? Geldik. Aynada gözlerini gördü. Gece boyu ağlamaktan şişmiş gözler. Çalan şarkı değişmiş. Başını çevirdi. Asansörün her yanı parlak metalik gri. İmdat beyin tazminatı yattı, dekontu burada, kendisine iletirsiniz. Bakışlarını kâğıt parçasına indirdi. Tabii, iletirim… iletirim. Kapıdan sonsuz bir koridora adım attı.

[1] Enigma, “Return to Innocence”.

Masumiyete Dönüş

by on 03:58:00
Evladım, şuradaki makarayı uzatsana bir zahmet. Ellerin dert görmesin. Okul nasıldı bugün? İyiydi dede. Yine neler öğrendik neler. Öğret...

Yeşile boyalı demir. Doğacı veya insancıl bir ileti mi vermesi gerekiyor? Yukarıdaki plastik tutmaçların hepsi dolu. Tıs pıs tıs pıs tıs pıs. Boyu uzun olanlar aralardaki üç parmaklık boşlukları parsellemiş. Ya ben Selim’e de söyledim, o kadar ağırdan alırsa bu iş olmaz diye. Saçları erken kırlaşmış bir adamın omzunda dizüstü bilgisayar çantası. Bordo ojeli tırnaklarını kurcalayan genç bir kadın, sarışın, yapay sarışın. Etrafta çocuk yok neyse ki. Elif, canım, anne geliyor eve. Uyuklayan, pamuk saçlı bir kadın. Kocaman kulaklıklı, sivilceli bir oğlan cep telefonundan operatörün sağladığı bedava internet sitelerine girme peşinde. Nefes almak bile mesele. Tıs pıs tıs pıs tıs pıs. Boynunu kaldırıp kalan son oksijenden içine çekerken hemen yan şeritteki arabaların stop lambalarının saldırısına uğradı gözleri. Abi, akşam maç yapıyor muyuz? Hanım izin vermiyor mazeretini kabul etmem. Göt göbek bağladın iyice. HA HA HA! Hırıldayan şişman bir adam zor ayakta duruyordu, gözleri umutla yer verebilecek biri arayışında. Pencere kenarındaki kızdan umut yok. Telefonunun sesini sonuna kadar açmış, kulaklıktan bangır bangır… Sana bir önerim olacak hayatından, mikropları at! Otobüs dönüş yaptı körüğün üstündekileri belinden yamultarak. Dev bir akordeonun içindeyiz. Her insan bir nota. Detone bir senfoni.

Tıs pıs tıs pıs tıs pıs. İnsan, hacminin ne kadarı kadar daralabilir? Altı insanları. Altı üstü insanlar. Sabah akşam gidecek bir yerleri olmasının garantisini taşıyan bir kafile, hayır, bir sürü. Neden? Hem de başka seçeneğim varken? Bey’fendi, çekilsenize azıcık. Yapıştınız kaldınız üstüme. Han’fendi, ben de bayılmıyorum herhalde. Toplu taşıma aracında rahatsız oluyorsanız taksiye binecektiniz. Size mi soracağım? İstediğim yerde yolculuk yaparım. Bir şey derdim ama neyse. Tamam be! Akşam akşam sizi dinlemek zorunda mıyız? Penceredeki iki santimetrekarelik kaçış noktası da buğulanmış. Tıs pıs tıs pıs tıs pıs. Ne zorum var burada, bu saatte… Metalik kadın sesi. Lütfen arkalara doğru ilerleyelim. Arkaya ilerlemek… Lütfen önlere gerileyiniz. Zincirler, her yerde zincirler. Dokuz altı, dokuz altı, sekiz sekiz, sekiz sekiz, dokuz sekiz dokuz sekiz. Tıs pıs tıs pıs tıs pıs.

Tabii nasıl istersen. Adamın gözleri kadının dudaklarında. Kadın oralı değil. Farkında mı değil yoksa anlamazlıktan mı geliyor? Tıs pıs tıs pıs gırrrrç. Açılan kapıda bir gövdenin yamuk yumuk yansıması. Anlık. Cam mı biçimsiz, gövde mi? Elini başına götürdü. Gözleri yuvalarından fırlayacak gibi. Aa, inecek var! Demin aklınız neredeydi? Ne bileyim, dalmışım. Şoför beeey, açar mısınız kapıyı? Karşıya gitmek istemiyorum. Duyamaz ki sizi buradan. Sağ olun yani, çok yardımcı oluyorsunuz. 19.14, 19.15, 19.16… Beyninin içi kaşınıyordu adeta. Hani olmadık bir zamanda ayak tabanı kaşınır da parmaklar bir türlü ayakkabının altına ulaşamaz ya. Tıs pıs tıs pıs tıs pıs. Sol tarafta bir sırt çantası kolunu dürtüyordu, üstünde timsah resmi. Amfibi, sürüngen. Sürüngenler. Yılanlar nasıl deri değiştiriyor acaba? Derisini atmadan önce ağırlığını hissediyor muydu üstünde? Hissetse de bunu anlatabilir miydi? Anlatsa biz anlar mıydık? Ya kertenkeleler? Kuyruklarını hiçbir şey olmamış gibi bırakabiliyorlar mıydı? Şakaklarını ovuşturdu. Kaşıntı yanağına da geçti. Köprüye az kalmıştı. 19.24, 19.25. Eve varınca sekiz. Yemek, üst baş, sekiz buçuk, dokuz. Sabah yedide alarm. Sekizde yine yol. Pazartesi, salı, çarşamba, perşembe, cuma… ve haftaya, cumartesi de. Pencere kenarındaki kız, gözlerini çevirdi. Bembeyaz, gözbebekleri yok. Sivilceli oğlana baktı. Onun da gözleri bembeyaz. Kavga eden kadınla adam, bembeyaz. TIS PIS TIS PIS TIS PIS. Sağ yanağındaki kaşıntı. Kaşıntı değil bu. Sızı? Ağrı? Acı? Gözleri camdaki küçük boşluğa takılı kaldı. Biri buğuyu elinin tersiyle silmişti. Köprünün renkli ışıkları, mavi, mor, eflatun, pembe, kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi.

Eli yanağından indi. İki sıra diş dışarı çıktı yanağı kemirerek. Tek eli yeşil demirde, sadece aklardan ibaret gözleri. Pembe, çiğ etle kaplı dişler iyice belirgin hale geldi. Yanaktan boyuna boyundan göğse, aşağıya, daha aşağıya kan damlaları. Baş, içinde bir şey yokmuşçasına çöktü sönen bir balon misali. Bordo ojelerini kurcalayan kadın gözlerini kaldırdı. Tiz, keskin bir çığlık attı. Kadının çığlığı otobüsün körüğünü yırttı. Otobüsten dökülmeye başlayan yolcular, kopan misinadan kaçan boncuklar gibi. Hafif meşrep köprüden, akşamın iyice derinleştirdiği denize insan sağanağı. Deniz yuttu hepsini. Şehirse kaldığı yerden devam etti hayatına.

Persona

by on 00:42:00
Yeşile boyalı demir. Doğacı veya insancıl bir ileti mi vermesi gerekiyor? Yukarıdaki plastik tutmaçların hepsi dolu. Tıs pıs tıs pıs tıs ...

merhaba güneş merhaba haşır huşur merhaba at kuyrukları size de merhaba yoncalar… şırıl şırıl aaah sana da selam karasu, sana da  neden karasu dedilerse… off nasıl kesildi dizlerim… hahaha dizler niye kesilir? kesik mesik yok dizlerimde… kesik yalnızca yalnızca HIK snıf snıf yok yok bir şey… oturmamda sakınca var mı sevgili taş, teşekkür ederim çok naziksin… böyle öğrendim: annem bak dedi biri nazik davrandı mı teşekkür et, sen de nazik olursun o zaman… babam da nazik biri ama teşekkür etmemi istemez… halbuki o kadar besledi büyüttü: istemese bakmazdı… beni göremeyince kızar mı kızar küplere biner mi biner…
HOŞ GELDİN ORMANA SENİN KARDEŞİNİZ BİZGEREK YOK ARTIK KOŞMANA SENİ GİZLERİZ BİZ
koca çınar, benim için etrafa bakar mısın? teşekkür ederim… sevgili at kuyrukları hiç civanperçemi gördünüz mü buralarda? aaa niye küsüyorsunuz küsmeyin… yani siz de kan durdursaydınız… kanıyor mu çok? valla yanlışlıkla… çok acıyor ama babam isteyerek yapmaz… beni çok seviyor biliyorum seviyor… küçükken ben küçükken küçük dedimse on iki miydim neydim… gezdirirdi ormanda beni… bak bu baldıran bu yabani sinemaki bu da kuşburnu… çınar çam sedir gürgen… hindiba dağ sümbülü saçak mantarı… sevmese anlatmazdı yok anlatmazdı… işte kedi otu: yaprakları yaralara iyi gelir… buna da iyi gelir mi? iyi gelir misin sevgili kedi otu? buraya yaprak nasıl koyayım? üff nasıl da dönüyor başım…
şimdi anlıyorum niye karasu demişler sana: karasın da ondan… demin de kara mıydın bu kadar? canı böylesine yanmış mıydı annemin de… doğmuşumdur umarım hemencecik… kaçıncıydı bu? parmağımı sürüp boyamıştım duvarı… beşinci mi? tavandaki çatlak olmasa… hiç kuş yoktu kuş… en son kuşu on üç yaşımda… serçe miydi yok yok kırlangıç… var mı burada? sevgili gürgen olmaz mı aralasan yapraklarını? madem göğü göstermiyorsun sana bakmam toprağa bakarım ben de… yine bahar mı? hihihi ne komik… son kuşu gördüğümdeki gibi… bak bu sabun otu bu mürver… asıl şuna bak sen: haşhaş annen çöreklere koyar hani… şu tepedeki tohumları çiğne bak ne güzel… off hakikaten çok güzeldi sevgili toprak… babam bana yalan mı söyleyecek? bir tane daha bir tane daha bir tane daha… en son kırlangıç karanlık…
HOŞ GELDİN ORMANA SENİN KARDEŞİNİZ BİZGEREK YOK ARTIK KAÇMANA SENİ GİZLERİZ BİZ
sevgili güneş gene karanlık… anlamadım ki… yoksa veremiyor musun ışık eskisi gibi? hem ısıtmaz olmuşsun… baharda bu kadar üşür mü insan? kışlar bambaşkaydı buzzz… battaniye yeter mi? kulübe ahşap yerler beton… babacığım nerdeyiz? cennetteyiz kızım cennette… annem gelmedi mi bizimle? yok annen ben varım hep ben olacağım… ama annem… gelmeyecek kızım hiç gelmeyecek! aa sevgili sincap nasılsın? ceviz kime yavrularına mı? benim de var ama nerede bilmiyorum babam aldı götürdü… birinin başı şu taş gibi pırıl pırıl… ötekinin saçı karahindiba üflesem uçacak kihkihkih… diğerlerinin yumuk yamuk elleri… kaçıncı demiştim sevgili golyanlar beş mi ama siz yeni geldiniz doğru… ölü bu ölü! ama babacığım… ama baba yok! çok üzüldüm sevgili golyanlar minicik ufacık küçük, bacaklarımın arasında…
son kırlangıç karanlık kulübe… babacığım ben cenneti sevmedim… seversin seversin… hiç sevmedim sevgili boğa dikeni… alınma ama sana benziyordu elleri… çok acıtıyordu… hayır sevgili kayın bilerek canımı yakmaz o! geceler simsiyah… tavandaki çatlak olmasa gündüzler de… yoo sevgili ladin o beni üzmek istemez! yine de cenneti hiç sevmedim… müzik bari… evde radyo vardı ne güzel… babacığım radyo… olmaz neden olmaz ben olmaz diyorum ondan! benim nefesim benim inlemem benim çığlığım onun inlemesi ellerinin hışırtısı benim hıçkırıklarım… bebeciğe beni bağlayan neydi göbek bağı mı… ölü bu ölü! babacığım nereye gidiyorsun çöpe atma onu n’olur… dinlemedi beni… kan her yerde kan… parmağımı duvara… beşinci… kapı amanın kapı… ilk defa… gözlerimin oyunu mu? kan kan kan… arada yürürdüm sevgili karaçam ama koşmak… dizlerim kan dışarısı gözlerim rüzgâr güneş… sevgili çınar ellerini mi uzatıyorsun bana? sen istersin de kalkmaz mıyım? aa kan durmuş… ayaklarım sevgili toprak ayaklarım da senin olsun… ne kadar yumuşaksın… bacaklarım… ne güzel bir manzara… belim… mis koku… tomurcuklarım babam öyle derdi… tomurcuklar… kollarım omuzlarım… beni burada bulamaz… bulamaz değil mi… çenem… teşekkür ederim sevgili çınar sevgili karasu sevgili golyanlar sevgili sincap sevgili güneş sevgili toprak… duyduğum en güzel şarkı bu
HOŞ GELDİN ORMANA SENİN KARDEŞİNİZ BİZGEREK YOK ARTIK KORKMANA SENİ GİZLERİZ BİZ

Cennet

by on 23:11:00
merhaba güneş merhaba  haşır huşur  merhaba at kuyrukları size de merhaba yoncalar…  şırıl şırıl  aaah sana da selam karasu, sana da  ne...

Bu oda ne yapsam aydınlanmıyor. En güneşli yaz günlerinde bile bir boğuculuk, bir kasvet. Off! Kendime gelmeliyim. Yediğim önümde, yemediğim arkamda… Eskiden sabahları ne severdim. Şimdi kalkmak istemiyorum. Uyansam bir dert, uyanmasam başka dert. Bir tanem çoktan kalkmış. Avizenin ampulü de… Daha kibar, daha yuvarlak olaymış. Yatakta ılıklığı duruyor hâlâ. Soğuk! Soğuk muyum ben sahiden? Ya ne bileyim… Birkaç gündür içimden gelmiyor. Kalkayım da kahvaltıyı yalnız…

Karanlık. Çok karanlık. Hani durdukça gözler alışır ya. Alışmıyor. Birazcık ışık gelse de nerede olduğumu anlasam. Herhangi bir yer olabilir. Bir ev, kendi evim ya da şey, şey işte… yok değildir. Üşüyorum. Belki bir kapı… yoklasam etrafı… Amanın! Ayaklarım… Ayaklarım kımıldamıyor. Yok hissediyorum. Ama hareket ettiremiyorum. Oldukları yere çakılmış gibiler. Gıcırtı, kapı gıcırtısı. Kendim dışında bir canlı. Fare? Akrep? Yılan? Saçımı yalayan bir esinti. Sesim boğazımda yumru. Arkamda!

Hay Allah… İki zeytin bir parça peynire kahvaltı mı denir? Çay bile koymamış. Yetişemedim iyi mi… Kapı kolu matlaşmış mı ne? Elleyince böyle pütür pütür sanki, içim kalktı. Buzdolabında ne var bakalım? Önce serçeler. Kırıntıları bekler. Dünden kalma ekmekten biraz. Ne yapıyordum ben? Ah evet. Buzdolabı… Öff, göbek aldı başını gitti. Hafif bir şeyler. Yağsız süt. Domates. Salatalık. Yok, hayır. Buruş buruş olmuşlar, ıyy. Yenmez öyle. Ohoo, saate bak kaç olmuş? Kahvaltıyı ayaküstü halledeyim. Zaten oturamıyorum ya. Doktor ne dedi? Anal bir şey. Fasır, fusur, heh fissür. Ne illetmiş, kaç gündür canımdan can aldı. Soğuk muyum ben hakikaten? Hele fissür geçsin…

Karanlık. Durdukça gözlerim alışır mı? Daha değil. Neredeyim acaba? Ses yok. Koku… koku da yok ama nasıl anlatsam… Boğuk, hem soğuk da. Kollarımı iki yana açınca… nafile, bir şeye değmiyorum. Şöyle bir dolaşsam… Ayaklarım? Ayaklarım kımıldamıyor. Yürümek istiyorum ama bir ağırlık. Biraz yukarıdan kapı gıcırtısı. Hafif, iplik gibi ışık. Tam ışık da değil aslında. Ayak sesleri. Basamaklar. Benden başka bir insan. Saçımı yalayan bir nefes. Göğsüm daralıyor. Boğazımda hırıltı. Arkamda!

Domatesi doğramak gelmedi içimden. Çatak bıçak uzun iş. Mis gibi elle yemek varken. Daha önce böyle miydik? Yani başlarda. Yatak hiç soğumazdı. Bütün gece… Balayından sonraki bir hafta, doldurduk yiyecek içecekleri, hiç çıkmadık evden. Kendimi kollarına bırakınca… Sözcükler yetmez. Huzur ötesi. Mutlak mutluluk. Çok kadın görmüş, her şeyi yaşamış. Artık bir tek ben, sadece ben… Bir süredir niye… Gitmeden tabaklarımızı suya tutayım. Birikmesin, hem kalıntılar kuruyunca çıkartması işkence. Ne biçim kelime bu? Söylerken dilde kekremsi bir tat bırakıyor. Biliyorum, sever beni. İlk günkü deli âşıklar değiliz tabii. Sonsuza uzanacak olgun bir sevgi bizimkisi. Sonsuz…

Karanlık. Ama durdukça gözlerim alışıyor gibi. Pencere yok ama bir yerlerden ışık sızıyor. Sessizlik. Toz kokusu. Havalandırılmayan bir yerdeyim muhtemelen. Belki de bir evin bodrumu. Üşüyorum. Çıplak mıyım? Ayaklarım ağır. Kımıldatamıyorum. Dizlerimi bükünce. Parmaklarım ağırlıkta. Pütür pütür. Taş bu. Ayaklarımın bunun içinde işi ne? Gıcırtı. Kapı açılırken içeri ışık huzmeleri de hücum ediyor. Bir gölge, insan silueti. Kadın mı erkek mi, tanıyor muyum yabancı mı? Bana doğru adım adım. İçimde bir sıkıntı, gelsin istemiyorum. İyice dibimde. Ne gerek var? Nefesi, saçımı geçip enseme ulaşıyor. Yakıcı. Sarılacak mı yoksa? İstemiyorum. Cılız bir hayır. Dinlemiyor.

Soğuk… Soğuk muyum gerçekten. Bazı kurallarım var tamam. E yani normal yoldan yapmak varken… Zamanında her şeyi yaşamamış mı zaten? “Evimin temeli,” der bana. “Sen olmazsan bütün her şey çöker.” Bir tanedir o. Geç kalacağım. Hmmm… Giysiler dünden hazır. Şu makyaj yok mu, zaman katili resmen. Ama olmazsa olmaz. Yok, abartmanın lüzumu yok. Hafif fondöten… Rimel. Rimel istemez. Kalem çeksem. Renkleri ne fenaymış bendekilerin. Rujsuz olmaz ama. Erimiş mi, niye vıcık vıcık. Hepsi öyle mi? Kalbim pır pır. Masanın üstündekiler. Midem… Kusacak gibiyim. Tuvalete yetişsem…

Karanlık. Ama gözlerim alıştı bile. Sessizlik. Ürkütücü. Buz gibi. Üstüne üstlük çıplağım. Ne ileri ne geri. Ayaklarım taşlaşmış mı? Yok. Kapı açılıyor. İçeriye ışık doluyor. Aşkım, bir tanem. Sen misin? Donuk gülümseme. Genzimi kavrayan nahoş koku. Sessizliği dolduran boğuk ses. Soğuk mu? Ne soğukluğu? Ne istesen yapmıyor muyum kocacım? Yaklaşıyor. Yaklaştıkça içim daralıyor. Hep yanımda olacaksın biliyorum. Ben de seni seviyorum canım. Parmakları saçlarımda. Nefesi yakıcı. Ensem karıncalanıyor. Ama hayatım… Kollarını belime doluyor. Ayaklarım. Taş değil beton bu. Kımıldayamıyorum. İmdat! “Kimse duyamaz seni, kadınım, evimin temeli.” Arkamda… HAYIR!

Tuvalet aynası… Lekelenmiş gibi… Çıkmıyor lekeler… Aynadaki ben miyim? Lekeler çıkmalı… İçerisi birden buz gibi… Yanaklarım kor… Olduğum yere çöküyorum. Ev çöküyor.

Temel Taşı

by on 23:26:00
Bu oda ne yapsam aydınlanmıyor. En güneşli yaz günlerinde bile bir boğuculuk, bir kasvet. Off! Kendime gelmeliyim. Yediğim önümde, yemedi...

Yoktan uzanan görünmez bir el. Çıt çıt çıt çıt. Parmaklarda boğum var mı yok mu belli değil. Çıt çıt çıt çıt. El, keyifli mi keyifli. Görünmez parmak uçları güldü gülecek. Çıt çıt çıt çıt çıt çıt… Nasıl da güçlü. Fark etmek zor değil. Görünmez hiç bu kadar görünür olmamıştı.

Bir iki sağa, sol ayak, bir iki sağa, sağ ayak, dur, sol ayak sağ ayak, devam. Kollar yukarı, kollar aşağı. Yukarı aşağı sağa sola hoplayan, cart yeşil elbiseli bir kadın. Başı kopacak gibi sallanan, yanardöner gri takım giyinmiş bir adam. Pembe pullu ayakkabılarını yere vura vura dans eden -aslında olduğu yerde zıp zıp zıplayan- mini mini bir kız. Hepsinin yüzü aynı yöne dönük. Yüksek topuklu beyaz ayakkabılar. Suni inci ve Swarovski kristalleri işlenmiş kabarık etek. Omuzlardan incecik iki iple sağlama alınmış bir üst. Topuzla zapt edilmeye kıyılamamış, ağırbaşlılıkla savrulan upuzun, ipek gibi kumral saçlar. Bir parmak makyajın arkasına saklanmış narin yüz. Gözler utangaçça aşağı meyilli. Kolay mı? Ne zamandır bu anın gelmesini bekliyordum. Göz ucuyla yanına baktı. Dikkatle ütülenmiş, siyah damatlık giyen Hüseyin, onun da bakışı yerlerde. Al yanakları daha al. Horona ayak uydurmuş. Ona, Melek’ine bakmıyordu. Oysa Melek, bir yandan hareketleri ezberlemeye çalışırken zihni, Hüseyin’le aynı yatağa girdiğini, nasırlı ellerinin el değmemiş bedeninde dolaştığını hayal etmekle meşguldü. İnler gibi oldu, hemen kendini topladı. Bakışı kırmızı kuşağında gezindi.

Saat yönünün tersinde çılgınca tepinen ayaklar. Melek gözlerini kaldırabilmiş, bir de iri iri açmış. Elanın en güzel tonundan iki boncuk gibi. Sağında Hüseyin, tamam. Solunda taş çatlasa on sekizinde bir kız. O zıp zıp zıplarken bordo straplez elbisesi inecekti adeta. Kızın umurunda değil. Arada üst kısmını çekiştirip çemberdeki genç ve bir ihtimal bekâr erkeklere çapkın bakışlar atıyordu. Burada işler böyle yürürdü genelde. Ya niyeti olan kişi kendi bulur ya da biri aracı olur… Melek’le Hüseyin’i de Rahim amca tanıştırmıştı. Melek beline kadar, lepiska saçlı, adı gibi bir kız. Hüseyin de zayıfçacık, safça bir oğlan olarak çalınmıştı Melek’in kulağına. Bir sene nişanlılıkta birbirlerini tanıyıp sevmişlerdi. Ama o özel şeyler bu geceyi beklemeliydi.

Çıt çıt çıt çıt çıt… Duyulmaz bir kahkaha.

Hüseyin’le ilk tanışmaları… Yanlarında Melek’in iki kız arkadaşı vardı. Gelir gelmez Melek’in göğüs dekoltesine takılmıştı gözleri. Aa, çocuğun karşısına çatalını göstere göstere mi çıkacaksın? Çek şunu, çek çek. O gün Melek’in eli sürekli yakasına gitmişti. Ya yanlış bir izlenime kapılırsa… Ya okumuşum diye beni yollu sanırsa… Maazallah. Eli ekmek tutsun diye okumuştu. Ama bunun önemi yoktu artık. Bu geceden sonra yeri, kocasının yanıydı. Onun bir dediğini iki etmeyecek, karım bana iyi bakmıyor dedirtmeyecekti. Neşelendi. Hayatımın en mutlu günü. Ayakkabıları biraz sıkıyordu ama olsun. Düğününde böyle ayakkabı giymeyecekti de nerede giyecekti? Gülümse, gülümse. Gelinler gülümser.

Bir iki sağa, sol ayak, bir iki sağa, sağ ayak, dur, sol ayak sağ ayak, devam. Kollar yukarı, kollar aşağı. Rengârenk bir görüntü. Yaşı geçkin üç kadın, allı güllü şalvarlarıyla hiç şaşmadan, aynı anda hareket ediyordu. Melek de bir ayak uydurabilse… Hüseyin onu dirseğiyle hafifçe dürtüp gözleriyle ayaklarını işaret etti. Melek kendini ritme kaptırmaya çalıştı. Halay başı, saçı sarı, cildi sarı, sıska, genç bir adam. Elindeki pullu mor mendili savurarak ayaklarını çılgın gibi yere vura vura tepiniyordu. Çivit mavisi bluz etek takım giymiş bir kadın koca memelerini ve memelerine kıyasla, gülünç ölçüde küçük başını sallayıp duruyordu. Melek kendi kendine güldü. Sonra toparlandı. Böyle yapmamalıydı, adı görgüsüze çıkardı.

Halaycılar meydanı sardı. Melek’in annesiyle kayınvalidesi gülümsüyordu. Kayınvalidenin suratı hafiften ekşice, annesinin elinde ara ara burnuna giden kâğıt mendil. Babası, Hüseyin’in yanında, halay başını kıskandıracak hareketler peşinde. El altından dolaşan rakılardan götürmüştü belli ki. Öyle şeyleri asla kaçırmazdı.

Çıt çıt çıt. Çıt?

Müzik durdu. Melek’in yüzü buruştu. Durunca havaya çöreklenen mide bulandırıcı ter kokusunu fark etmişti. Oracıkta arkadaş olan birkaç küçük çocuk, gırtlakları parçalanırcasına bağırarak acayip hareketler yapmaya başladı meydanı hazır boş bulmuşken. Çocukken ben de böyle değil miydim? Hem Hüseyin’le çocuklarımız olduğunda…

İşte Melek’in korktuğu şey… Hüseyin’in kız kardeşine el sallayıp kaş göz etti. Lavaboya gitmem lazım. Kız, Melek’in koluna girdi tuvalet istikametinde. Kapı kapalı, içerisi dolu. Birkaç kız hep beraber üst baş düzeltme, makyaj tazeleme derdinde. Küçük pencereden sesleri geliyordu. Gelin regl oluyormuş kızlar. Bu gece yapamayacaklar yani.

Ç ı t,  ç  ı  t,   ç   ı   t,   ç    ı    t. Görünmez el var gücünü kullandı. Bana mısın demiyordu. Duyulmaz kahkahasının yerinde, suskun bir kızgınlık.

Melek, başını öne eğdi. Nereden biliyorlar? Görümcesine baktı. Dudaklarını büzmüş. Melek’in kaşları belli belirsiz çatıldı. Laf kimden çıktı acaba? Kimlere söylemiştim? Annem. Annem biliyorsa babam. Hüseyin. Görümcem Nalan. Kayınvalidem de vardı Nalan’ın yanında. Babaannem, Hüseyin’in anneannesi de. Ya regl olmasaydım? Ertesi sabah ona imalı imalı bakan bir sürü tanıdık tanımadık yüz canlandı zihninde. Utandı. Kızlar tuvaletten çıktığında onlara delici bir bakış attı. Biri de gözleri fıldır fıldır on sekizlik. Kızlar ne yapacaklarını şaşırdı. Çil yavrusu gibi dağılmakta buldular çareyi.

Melek işini hallettiğinde halay devam ediyordu. Hiç yorulmazlar mı? Etrafa bakındı. İnsanlarda bir tuhaflık sezdi ama çıkaramadı ne olduğunu. Davullar, zurnalar çalıyor da çalıyordu. Gözleri daldı. Life burns faster / Obey you master. Canberk. İrkildi. Ama yo yo, uzun saçlı, küpeli rockçı erkek bu aileye yakışmaz. Hem de su yerine bira içiyorsa! Hüseyin’in masum suratını inceledi. Melek’in baktığını fark edip döndü ama hemen kaçırdı gözlerini. Canberk sahnede sigarasını tüttürürken nasıl da… Kendini gizliden çimdikledi. Şimdi hayatında Hüseyin vardı. Kollarına farklı farklı kızlar atlayan Canberk değil.

Melek yine etrafa bakındı. İnsanlar ne kadar çok… Nereden gelmiş hepsi? Ben nereden geldim buraya? Hareketler mekanik, yüzler donuk, adeta porselenden. Tuvalette hakkında konuşan üç kızı seçti kalabalıkta. Gösteririz ama vermeyiz dekolteleri eşliğinde, cırtlak sesleriyle kanon yapıyorlardı:

“Ben annemden böyle gördüm Ben annemden böyle gördüm Ben annemden böyle…”

“…annemden böyle gördüm Ben annemden böyle gördüm Ben annemden böyle gördüm…”

“…böyle gördüm Ben annemden böyle gördüm Ben annemden böyle gördüm Ben…”

Görünmez el, kolu daha da zorladı; dönmüyordu. Çatır çatır… Melek bu sesi daha fazla duymamak için kulaklarını tıkamak istedi. Ama ellerini kaldırırken kalakaldı. Kıpırdayamıyordu. Elleri de diğer herkesin suratları kadar… porselendi. ÇATIRT! Kırmızı kuşağı belinden iniverdi. Görünmez elin parmakları arasında metal bir kol. Melek’in gözleri aşağı bakıyordu. Bu sefer utangaçlıktan değil. Elleri kopup yere düştü. Parmakları etrafa saçıldı. Sonra kolları. Bacakları gevşedi. Gövde sallanmaya başladı. Baş, boyundan ayrıldı. Yüksekten atılan bir ampul gibi patladı. İçi bomboş. Kimi seramik parçası, birbirine dolanan saçlara takıldı. Bu sırada müzik kesilmiş, herkes halay çemberindeki yerinde kalakalmıştı, kıpırtısız, dosdoğru karşıya bakan gözlerle.

Görünmez el, Melek’in saçını kavradı. Parmaklarında sallandırdı birkaç kırıkla birlikte. Yüzü olsa neredeyse tiksinerek bakacaktı. Yüreği olsa da zerre acıkmayacaktı geline. Hak ettiğini bulmuştu. Onları kendi haline bırakması, başlarına buyruk düşünebilecekleri, davranacakları anlamına gelmiyordu elbet. El, kenarıyla Melek’in parçalarını süpürüp sahneden aşağı döktü. Bilinmez bir yerden yeni bir Melek çıkardı. Çalgıcıları, halay başını, koca memeli kadınları, koca bulmaya gelen genç kızları, hepsini yeniden kurdu.  En son da Melek’i. Kırmızı kuşağının arkasındaki kolu sonuna kadar döndürdü. Melek, yüzünde bir gülümsemeyle halaya ayak uydurmaya çalışırken görünmez el, bastı duyulmaz kahkahasını.

Kırmızı Kuşak

by on 00:39:00
Yoktan uzanan görünmez bir el. Çıt çıt çıt çıt . Parmaklarda boğum var mı yok mu belli değil. Çıt çıt çıt çıt . El, keyifli mi keyifli. G...

Daha hızlı. Daha hızlı koşmalı. Nefes nefese. Peşinde mi? Arkaya bakacak vakit olsa… Yok. Birbirine dolanmış dalların arasından kendine bir geçit bulmalı. Ah! Sesi duyulmasın diye dudaklarını büzdü. Sağ kolunda bir acı. Tuhaf… Koluna hiçbir şey değmediğinden emindi oysa. Belki de karanlıkta göremedi. Karanlık. Zift karasında kırmızı birkaç göz. Yarasalar… Yarasalar zararsız. İçinde olduğu durumu düşününce zararsız…

Küt! Bunu hissetti işte. Boyu hep sorun olmuştu onun için. Annesi ve on iki yaşından beri görmese de babası orta boyluydu. Dedesine çekmişmiş, annesinin babasına. Kime çektiyse çekti. Onu buna hazırlayan kimse olmamıştı. Babasının fırlattığı içki şişelerine, buram buram alkol kokan nefesine hazırdı. Buna değil. Bacaklarında derman tükeniyordu. Ücra bir köşe bulsa… Görünmeyeceği, bir iki dakika da olsa soluklanacağı… Ya şuracıkta pes edip dursa? Düşünmemeliydi ama düşünmüştü bile.

Bulutlar aniden dağılmıştı sanki. Dolunay tüm parlaklığıyla göz kırpıyordu. Işık şu anda en az ihtiyacı olan şey. Sanki canlı cansız bütün varlıklar ona karşı. Demin arasından geçmeye çalıştığı dalların arasına sığınabilir miydi? Etrafına bakındı. Bomboş. Dallar nerede? Aah! Bu sefer de sol pazusunda bir batma. Ay ışığına çıkmışken kendine bakmayı akıl etti. Sağ kolunda, bileğin biraz üstünde, paralel üç çizgi. Sol kolunda hilal şeklinde yan yana dört beş kocaman delik. Yaralar derindi, kan sızıyordu, yine de öldürücü değildi. Geçer. Daha önce farklı yaralar almıştı. Hepsi geçmişti izleri kalsa da.

İleride, sıra sıra ağaçların ve gecenin durağanlığını bozan bir kıpırtı gördü. İri cüssesi, çıtırdayan yaprakların altındaki toprağı da yerinden oynatıyordu adeta. Güm, güm, güm! Su! Gölün kıyısında durdu. Nasıl da susamıştı… Ellerini suya daldırmadan önce ay ışığı altındaki yansımasına baktı. Çirkinim. Kimse söylemese de emindi çirkin olduğuna. Yanaklarını sıvazladı. Kirli sakalı ve cılız ışıktan dolayı kırışıklıkları seçilmiyordu. Kırkından sonra iyice artan, elliye doğru hayli hayli yarıklara dönüşen kırışıklıklar… Hazır onları görmüyorken yirmi yaş daha genç olduğunu hayal etti. Baştan ayağı bir ürperti gezdi vücudunda.

Suya ellerini daldırdı. Hiç de serin, ferahlatıcı değildi. Hatta yakıcı… Yoksa asit mi? Ellerini çıkardığında ya yerlerinde yeller esiyor olursa? Parmaklarını oynattı. Hayır hayır, iyice kafayı yiyorum. Koca elleriyle aldığı suyu ağzına götürdü. Su, gırtlağını parçalayarak aktı, aktı ve daha içine işleyemeden, kalbi hizasında buharlaştı. Daha aşağı inse hissederdi. İnmemişti. Göğsü gitgide ağırlaşıyordu. Onu yavaş yavaş öne, göle doğru çekiyordu. Düşmemeli, kendini toplamalı… ve de başını kaldırmamalıydı. Dişlerini sıktı.

Fakat bu güce karşı koymak imkânsızdı. Gözleri, gölün üstündeki çıplak ayakları fark etti, ardından dolunaydan beyaz elbiseyi, altındaki ince beli, sonra göğüsleri, boynu… Elleri, dokunmak için uzandı erişemeyeceğini bile bile. Yanaklarında tek bir kırışıklık yoktu daha. Öpülmek için yaratılmış koyu pembe dudaklar ona tatlı tatlı gülümsüyordu. Ve gözler… Başka birine sıradan gelirdi belki, ne rengi farklı ne kirpikleri uzun… ancak o bakışlar. Gözlerini delip içine akan, yüreğine saplanan, hücrelerini altüst eden, beynini ele geçiren…

Çıplak ayaklar ve zarif eller çoğaldı, çoğaldı, tek bir tane ayı pençesi, gerisi binlerce örümcek.  Dokunamadığı güzel yüz, okşayamadığı ipek saçlar, ona gülümseyen dudakların altındaki inci dişler… Hepsi, hepsi yok oldu. Sivri dişler arasından kan donduran kükreme sesleri. Yaratık ona yaklaşırken yerinde mıhlanıp kalmıştı. Kıpırdayamıyorum. Çabalamak niye? Ondan ne kadar kurtulmaya, uzaklaşmaya çalışsa o kadar yakınına geliyordu nasılsa. Son olarak bir akrebinki misali, kocaman bir iğne çıkıp yukarı doğru kıvrıldığında onunla artık burun burunaydı. Yaratık, avının tadını çıkarmak istercesine durdu. Onun önünde boyunun kısaldığını, cüssesinin küçüldüğünü hissetti. Kendini ona teslim etmekten başka çaresi yoktu. Tuhaf bir biçimde istiyordu da bunu. Dudakları adeta ona ait değildi kımıldarken. Lütfen, lütfen bana zehir ver.

Amour

by on 23:40:00
Daha hızlı . Daha hızlı koşmalı. Nefes nefese. Peşinde mi? Arkaya bakacak vakit olsa… Yok. Birbirine dolanmış dalların arasından kendine ...

Gerçek mi yoksa hayal mi bu? Yok yok gerçek… Hakikaten oldu, oluverdi. Ama… ben yapmasam başkası yapacaktı. Yani... Yapabilirdi. Ne fark eder ki? Kendimi korudum, o kadar.

Anne, ben bir adam öldürdüm! Tabancayı şakağına dayadım ve tetiği çektim. Seni ağlatmak istemezdim anne… Evlatların yüz karasıyım ben! Yaptım. Evet, gerçekten yaptım. Gözlerimi kapatıp açınca sahne değişmiyor. Allah kahretsin!

Çok geç… Zamanım geldi. Bambaşka bir hayatım var artık. Hoşça kal anne! Nasıl titriyorum görüyor musun? Seni çok özleyeceğim, inan bana. Gitmeliyim artık. Bazen diyorum ki… keşke hiç doğmasaymışım.

Kaldırımın kenarında, sabaha karşı. Onu gördüm, uzun boylu zayıf, tek başına. Offf! Düşününce… sanki etrafım sarılıyor. Önce beş kişi, sonra on, elli, yüz…

Zaman kötü, kolla götü.

Sikilmiş götün davası olmaz.

Açık göte herkes koyar.

Göt elden gidecekse uçkur dokuz yerden çözülür.

Göz yumulur, göt açılır.

"Göster amcalara pipini!"

Gel buraya yakışıklı, tıkama kulaklarını.

Bırakın beni!

Bırakmayız seni!

Bırakın dedim!

Bakmayacağız!

Çekiştirmeyin kollarımı!

Gel bizimle!

Bırakın kıllarımı!

Yakışır elimize!

Erkeğim ben, sapına kadar erkek!

Pişt, delikanlı, ateşli bir geceye ne dersin? Pahalıya patlamaz sana.

Sigaradan çatallanmış ses. Bak bak bitmeyen sütun bacaklar. Dudaklarında parmak kırmızı ruju yalayan dudaklar. Çok güzel bir kadın, çok güzel… çok ateşli.

Sigaram bitmiş. Sende de yoksa alsana bir paket.

Koluma girdi, okşadı, okşadı, kolumu, belimi, aşağıya doğru durdu. Açık bir Tekel bayisine yanaştım. O da… o da… arkama yaklaştı. Şeyi hissettim, kıçımda, sertliği, apış arasındaki sertliği. Soğuk soğuk terlemeye başladım. Ellerim zangır zangır titredi, paketi tutamadım.

Noldu hayatım?

Kocaman çü... çü... şeyiyle yaklaştığını canlandırdım zihnimde. Yüzümü buruşturdum. Dilimde demir gibi bir tat. Elim, belimdeki tabancaya gitti. Yüzümü ona döndüm. Tabancayı şakağına dayadım ve tetiği çektim. Sinirime biraz hakim olup kuytuda bitirebilseydim işini… kimsenin haberi olmayacaktı. Ama o bayiinin önünde…

İb… ib… Anne! Karşında böyle nasıl konuşurum? Sabun kokulu annem… Sana layık bir evlat olamadım. Affet beni anne! Bir daha tutma ellerimden, çok kirlendiler, ömür boyu çıkmayacak bir kir bu. Geri dönüşü yok yaptığımın. Sadece başımı okşa biraz. Gitmeden önce, son bir kez.

Zaman Kötü

by on 01:41:00
Gerçek mi yoksa hayal mi bu? Yok yok gerçek… Hakikaten oldu, oluverdi. Ama… ben yapmasam başkası yapacaktı. Yani... Yapabilirdi. Ne fark ...

Sidik kokan dar sokaklardan bir gölge geçiyor. Sıvası dökülmüş duvarlardan geçerken kaybolup beliriyor. İyice çürümüş bir çöp yığınının dibinde çömelmiş küçük bir kütle var. Akı olmayan umursamaz kara gözleriyle gölgeye bakıyor. Yemeğe ara vermesiyle açılan ağzından içeri giriyor gölge. Çocuk boyutlarındaki, üstü kinin kaplı kütle hareketsiz kalıyor.

Yıllar önce ormanlarda koşan kim bilir hangi hayvanın derisinden yapılmış eski bir koltuğun üzerinde bir kodaman. En az bozulmuş çöplerden özenle seçilmiş bir tabak. Tembel hayvan gibi bir elini uzatıp bakmadan birkaç parçayı eline alarak ağzına atıyor. En yeni çöp bile aylar öncesinin. Araya farelerin ve daha birçok hayvanın leşleri karışmış. Çiğnerken gırç gırç sesler çıkarıyor. Geçmişi, paranın gerçekten bir şeyler satın alabildiği zamanları hatırlıyor. Bir süt kuzusunun butunu koparıp ağzından yağları aka aka yediği zamanları. Dünyanın en kaliteli şaraplarını kana kana içtiği zamanları. Üzüm yok artık, bütün şaraplar da içildi. Sadece çöp kaldı. Şimdilik…

Çöplükte gün doğumu dünün aynısı. Kirlilikten daimi bir bulutla kaplanmış gökyüzünde güneş kendini kızıl kızıl göstermeye çabalıyor. Geceleyin soğuyan çöpler gündüz yine zehirli gazlarını salmaya başlayacak. Yüzyıllarca boşuna üretilmiş ve tüketilmek için var olmuş her şey çürüyor. Güneşin doğuşuyla çöp çocukları yavaş yavaş gözlerini açıyorlar. Sayıları bir zamanlar çok daha fazlaydı. Ama çoğu bu koşullara dayanamadı. Uyum sağlayabilen bir avuç çocuk… Böcekleşmeye başlayan derilerine radyasyon hemen hemen işlemez olmuş. Yeterince esnek olmayan bu yeni deri onların biraz kambur durmalarına yol açıyor. Çöplerin arasında fareler gibi geziniyorlar. Çöp yemeye alışmış mideleri de aynı fareler gibi sindirimde sıkıntı çekmiyor artık. Aslında hayatta kaldıktan sonra çöplükte yaşamak zor değil. Av ve avcı kalmadı. Hayvan ve bitkilerin soyu tükendi. Fakirler arka sokaklara, zenginler yüksek binalara çekildi. Nüfus iyice azaldıktan sonra bir daha kimse kimseyle temasa geçmedi.

Çöp çocukları kim olduklarını bilmezler. Sormazlar da. Keşfetmeye meraklı değiller. Çöplükte hayatta kalmaya bakarlar. Arada sırada gelen şu gölge de olmasa…

***

Gölge ilk ne zaman ortaya çıkmıştı? Zamanın bir anlamı kalmadığı için kimse bilmiyor. Gölge bile olsa bir çöplükle, bu çöp çocuklarla ne işi olabilirdi?

Kodaman yerinden zorlukla kalktı. Böyle beslenmekle bir deri bir kemik kalması gerekirken gittikçe şişiyordu. İç geçirip yatak odasına yürüdü. Odada her zamanki kesif koku vardı. Pencereleri açmak bir işe yaramadığı için onlara elini bile sürmedi. Yatağın üstündeki iskelete göz attı. Yaklaşıp dar kalça kemiğinde parmaklarını gezdirdi. Cesetten iskelet dışında kalan tek şey keçeleşmiş kızıl kahverengi saçlardı. Ağarmaya vakit bile bulamamış saçlar. Kodaman elini iskeletin başına yasladı. Eski karılarının en yenisi. Bir zamanlar öpmeye doyamadığı dolgun dudakları vardı. Tam avuçlarının ölçüsünde memeleri. Yusyuvarlak kalçaları. Kasıklarında bir karıncalanma hissetti. Pantolonunun kemerini aceleyle söktü. İskeletin üzerinde diz çöktü.

Kapının yumruklanmasıyla irkildi. İskeletin yanında uyuyakalmıştı. Git-gellerinin şiddetinden koparak yataktan savrulan kaval kemiğini yerden alıp takmaya çalıştı ama kemik olmadık bir yerden kırılmıştı. Daha sonra yapıştırmak üzere bıraktı. Hantal hantal kapıya gitti. Bir adam elinde kaliteli çöpler bulunan bir tabakla duruyordu. Bir deri bir kemik kalmış kollarıyla tabağı kodamana uzatıyor ama gözlerini ona dikmeye cesaret edemiyordu.

“Öncekinden az bu!”
“Elimizde ne varsa…”
“Mazeret değil!”
“Lütfen… Lütfen… Bu seferlik de…”

Kodaman sinirle omuz silkti.

“Bu son, aklında olsun. Benim de işim zor burada. Bekle.”

Mutfakta dolapların arkasında bulunan gizli bir bölmeyi açtı. Evdeki her şeyin aksine gıcır gıcır görünen bir kasayı cüssesiyle örterek şifresini girdi. Ardından işlevini tam olarak yerine getiremeyen soğutucu bir çantanın fermuarını açtı. Küçücük tüplerde sarımsı bir sıvı vardı. Tüplerin birini aldı. Kapıdaki adam ağzını çoktan sonuna kadar açmıştı. Kodaman tek bir damlayı dikkatle adamın boğazına akıttı.

Gölgenin girip çıktığı çocuk çöpün yanında bir süre hareketsiz kaldı. Diğerleri onun etrafını sardı. Bildikleri tek şey yaşamak ve ölmekti. Hareket etmediğine göre ölüydü. Sonra bir tanesi hareket eden gözleri gördü. Sonra sıra parmaklarda. Elleri, ayakları. Vücut yavaş yavaş felçten çıktı. Bu olayı yaşayan çocuk başına gelenlerin farkında değildi. Kaldığı yerden çöpleri eşelemeye ve kemirmeye devam etti. Birkaç yudum sonra titremeye başladı. Yere sırt üstü yığıldı, debelenmeye başladı. Ağzından köpükler saçıyordu. Diğerleri tepkisiz ama anlam veremez bir halde onu seyretti. Daha önceki vakalarda bunun sonu belliydi. Ezbere bildikleri halde neler olacağını izlemeye devam ettiler. Köpükler bitti, titreme durdu. Ama bu sefer işler alıştıkları şekilde gitmedi: Çocuk biraz dinlendikten sonra yüz üstü döndü ve ayağa kalktı. Çöp çocukları için hayat her zamanki gibi devam etti. Bir şey hariç…

***

Kodaman, kasayı açtı. Stoku bitmek üzereydi. Gölgeyi hazırladı. Bu enzimler olmadan çöpleri sindirmesi imkansızdı. Keşfiyle gurur duyuyordu. “Bir kodaman koşullar ne olursa olsun işte böyle girişimci olmalı. Görünüşe göre kimse benim kadar zeki ve ileri görüşlü değil.” Paranın henüz işe yaradığı, parayla teknoloji, bilim ve bilim insanlarının satın alınabildiği sıralarda yatırımını yapmıştı. İnsan vücudunun yeni şartlara nasıl uyum sağlayacağına dair araştırmalar. Evini nasıl modifiye edebileceğine dair projeler. Dünyadaki canlılar azalırken onun son derece gizli projesini yöneten elemanlar da bir bir ölmeye başlamış, birçok şey eksik kalmıştı. Laboratuvar kapatılmadan hemen önce kodaman, bu gölgeyi fark etti. Teknoloji ve bilimin tesadüfi işbirliği. Gerekli enzimleri toplaması için programlanabilen biyolojik bir gölge. Bir kodaman koşullar ne olursa olsun sömürecek bir kanal bulabilirdi.

Çöp çocukları günlük öğünlerini çıkarmaya koyulmuşken gölge sinsice onlara doğru süzüldü. Hepsinin ağzı kapalıydı. Birinin yemek için ağzını açmasını bekledi. Çocuklar gölgeyi fark edince yemekleri ellerinde öylece kalakaldılar. Gölge bekledi. Çocuklar bekledi. Gölge bekledi. Bu durumda ne yapacağına dair programlanmamıştı. Çocuklar birbirine baktı. Bir tanesi ağzını araladı. Gölge hemen içeri daldı. Mideye ulaştı. Alacağını alarak sokak aralarından dönüş yoluna geçti.

Kodamanın keyfi yerindeydi. Gölge hangi çocuğun midesinden geçtiyse bu sefer tam iki damla sıvı getirmişti. Bir damla birkaç hafta idare ettiğine göre, bu aralar hem kendine yetecek kadar hem de ona çöp getirecek birine verecek kadar mahsulü vardı.

Kapı çaldı. Çok geçmeden. Tam beklediği gibi. “Bu sefiller de çok çabuk acıkıyorlar yahu!” Tok bir kahkaha attı. Tek bir damlayı hemen boğazından akıttı. Hala taze olan diğer tüpü de çöp getiren sefil için elinde tuttu. Kasıla kasıla kapıyı açtı. Akı olmayan gözler. Kinin kaplı derileriyle bir avuç çocuk. Çöp çocukları. Varlıklarını bildiği ama hiç görmediği o sefiller. Ellerinde çöp yoktu. Bu durum kodamanın hoşuna gitmedi. Elindeki tüpü sıkı sıkı kavradı. Kıvrak hareket etmekten ve kaçmaktan çok uzaktı. Çocuklar bulundukları yerden adamın üstüne sıçradılar. Bir anda sayısız diş kodamana saplandı. Çoktan çürümüş olması gereken bu bedenden, acı çığlıklar yükseldi.

Gölge

by on 23:29:00
Sidik kokan dar sokaklardan bir gölge geçiyor. Sıvası dökülmüş duvarlardan geçerken kaybolup beliriyor. İyice çürümüş bir çöp yığınının d...

* Edebiyat Haber'de yayınlanmış bir öyküm: http://www.edebiyathaber.net/tugce-aytesten-unutmabeni-adli-oyku/

Beni gene unutmaya başladın. Gözlerini hafifçe araladı. Seni mi? Sen? Ah, seni tabii. Kalk haydi. Kalkasım yok. Doğrusu, kalkamıyorum. Her yerim öyle bir uyuşmuş ki. Anlık bir parlama. Beyaz bir oda. Boynunu hafifçe kaldırıp çok geçmeden yastığa gömdü yine. Niye gülüyorsun? Hiiiç. İnsan bir hiç için güler mi? Neden gülmesin? Bilmem. Gülmeyi de mi unuttun yoksa? Gülmek… Ağzın iki yana doğru açılmasıyla yapılan bir hareket, hem yüz kaslarına da faydalı. Hatırlamaz olur muyum? Güzel, güzel. Eskiden nasıl el ele tutuşup koşardık kırlarda? Ağzının sağ kenarı hareketlendi. Unutmabeni toplardık. İşte böyle, aynı o zamanlardaki gibi. Sarı göbekli, tatlı mavi taçyapraklı minicik çiçekler… Sahi ya nasıl koşardık? Diiiiiit diiiiiit. Gözlerini tamamen açtı. Beyazlık gözlerini yordu. Yeniden kapattı. Unutmabeni mavisi yok. Her şey gibi onları da kaybetti. Her şey gibi onları da kaybettim. Böyle konuşmana kızıyorum biliyorsun. Ben hâlâ buradayım ya. Evet, şimdilik… Buradayım, buradayım, içini ferah tut. Off, pelte gibiyim. Geçer yakında. Dışarısı bahar. Yine kırlara gideriz. Güneşle yıkanırız. Öyle de… İşe gitmeliyim gündüz. Bir gün de gitmeyiver. Son zamanlarda aksattım. Aksattım mı? Galiba. Kaç gün? Aklım bin parçaya bölünmüş adeta. Parçalar dört bir yanda. O da geçecek, dedim ya, ferah tut içini.

Birden yüreği sıkıştı. Gitmeyeceksin değil mi? Gitme, lütfen. Özledim seni. Diiiit diiiit. Komik, ben hiç gitmedim ki. Olsun… Ama söz ver, kırlara gideceğiz. Gideceğiz gideceğiz, elimdeki dosya bitsin hele. O dosya bitse yenisi gelecek. Yenisi gelmeden gideriz. Epeydir resim yaparken görmüyorum seni. Yapmıyorum da ondan. Niçin? Yapamıyorum. Geç geliyorum zaten, hem annem kızıyor etrafı dağıtmama. Yazık, okuldayken çok iyi şeyler çizerdin. Herkes hayran kalırdı. Öğretmen, bir ressama göstermişti de… Sus, n’olur, okul bitti artık, geride kaldı, hobi olarak yine yaparım, vakit bulunca. O zamanlar ressam olacağım derdin… Çocukluk, neler istemedik ki çocukken? Ah, asıl sen sus, sözlerin canımı yakıyor. Üzgünüm, hayatın gerçekleri… Kendi gerçeğini yaratabilirsin. Yaratabilirdim. Yo, yaratabilirsin hâlâ. Nasıl? İstifa ediyorum, ressam olacağım diye mi? Neden olmasın? Diiiiit diiiiit. Başını iki yana sallamaya çalıştı. Boynu paslanmış bir menteşe sanki. Havailiklerine şaşıyorum. Ben de senin şu ayağı yere basan hallerine…

Sessizlik. Gitti galiba. Gözlerini tamamen açtı. Hani gitmeyecekti? Saat kaç? Hava daha yeni yeni aydınlanıyordu. Biraz daha yatsam… Yok. Doğruldu. Doğrulduğuyla kaldı. Şakaklarına saplanan ağrıyla ekşitti yüzünü. Yatağın kenarından sarkan çıplak bacaklar. Eli yandaki komodine uzandı, küçük şişeyi kavradı parmakları. Kapağını kapatmıyordu bir süredir. Hemen birkaç hap alıp yuttu susuz. Daha iyi böyle, evet. Ne yapacaktı? He, tamam. Kalk ve hazırlan. Yıllarca uyumuşum gibi. Ayaklarını oynattı. Tuhaf. Daha demin hiçbir yerini oynatamıyordu. Demin, demin… Diiiiit diiiiit. Ağrıda hafifleme yok. Kaç hapa kadar izin vardı? Olmazdı ya birkaç tane daha almanın zararı. Pencereden günün ilk ışığı. Gri güneşlikten bordo duvarlara yansırken donuk. İşe gitmeliyim. Elleri döşeğe kenetlendi. Gözleri komodinin çekmecesinde. İç çamaşırlarının altında saklı boş sayfalar. Erken kalktım işte, çizsem ya bir şeyler… Ama kahvaltı, üst baş, daha kalkmadım bile. Sabahlar torbaya girmedi ya, akşamlar da. Yani mesaiye kalmazsam… Diiiiiit diiiiiit. Annemle babam görmeden… Ya uyanırlarsa tam ben… Daha çok erken… Alarm kurulu nasılsa… Yavaşça arkaya arkaya arkaya. Yastık daha soğumamış.

Hap işini abartmaya başladın. Başım nasıl ağrıyor nereden bileceksin? Beni hafife alıyorsun. Seni iyi tanırım, herkesten çok severim. Senin acın, benim acım. Bırak allasen! Beni en iyi annemle babam anlar. Tek dostlarım onlar. İşimiz var seninle! Yalan mı? Herkes bıraktı beni baksana. Sen bıraktın belki de. Hayır, onlar bıraktı. Ben hâlâ yanındayım ya. Sen de bırakacaksın. Bana niye katlanasın ki? Niye katlanmayayım? Ben bile kendime katlanamıyorum bazen ondan. Resim yapsana, hatırlarım iyi hissettirirdi seni. Resim karın doyurmaz ama. Şimdi doyuyor mu karnın? Doyuyor tabii. Cebimde para var. Annemin güzel yemekleri, şirketin yemekhanesi de cabası. Hanginde çocukken ağzına teptiğin o çamurun tadı var? Kıkırdadı. Diiit diiit diiit. Şişt, annem duymasın. Üstüm başım kirlendiğinde yeterince zılgıt yemiştim zaten. Ya taşların altındaki o solucanlar… Ah, evet, toprağı kazdıkça bir sürü, parmağımı ortasından bastırınca, vıck! Iyy, düşündüm de ne iğrenç. Keyif alıyordun ama. Alıyordum da çocukluk… Ne ara büyüdün sen? Gülmesine alındı. Hayat… Unutmabeniler, sarı, pembe, mavi. Mavilerden toplardı. Bir keresinde kolye yapmıştı da. Babası çöpe… resimleri gibi… En son ne zaman kana kana buz gibi su içtin? Şey, ben… Boğazı hasta eder. Peki, deli gibi bir cereyanın ortasında kaldın? Dokunur. Ne zaman? Diit diit diit.

Zaman… Saat? Doğruldu. Alarmı duymadım mı? Hep yapıyorum bunu. Patrona nasıl anlatacağım? Bu kaçıncı? Üzgünüm efendim, bir daha olmayacak. Bir dahakine kapının önündesin zaten. Tamam, efendim, şey bey, ııı, bilmem ne bey… Neydi sahi adamın adı? İşyerini bile canlandıramadı gözünde. Bir masam var, evet. Yanım boş mu dolu mu? Tıkır tıkır. Bir kadın uzun tırnaklarıyla klavyede yazı yazıyor. Tuhaf, ne yüzü ne adı hatırımda. Aman çok da önemli değil. İç çamaşırı almak için çekmeceye uzandı. Hışır hışır. Kâğıtlar. Bakışları kapı yönüne saplandı. Bizimkiler uyanmış. Koridorda sesleri. Çekmeceyi kapatmalı. Odama uğramadıklarına göre geç kalmadım daha. Kalkmalıyım. Yatağımda örtü değil de boydan boya tutkal var sanki. Diiiit diiiit. Hap kutusu komodinde. İçtim mi bugün? Hatırlayamadı. Birkaç hap döktü avucuna. Ağzına atmak üzereyken… Kaçıncıları içiyorsun? Kutuyu ver bakayım, sayacağım. Elindekileri de ver. Bir, iki, üç… Anneciğini üzmek istiyorsun, anladım niyetini. Başını eğdi. Yo, ben sadece, ağrı… Babanla sana en iyi olanakları sunmaya çalışıyoruz yıllardır ama sen, sen… Özür dilerim, üzmek istemedim. Canım benim, kıyamazmış da bize, azıcık daha dikkatli olsan, he evladım? Peki. Kahvaltı hazır, haydi gel. Gelirim birazdan. Bu sefer kalkacağım. Valla. Tuvaleti de gelmez mi insanın?

Ha, beni gene unutmaya başladın. Unuttuğum yok. Bal gibi de unuttun. Hayır… Peki, hatırlar mısın, bir keresinde tiyatroda nasıl çişin gelmişti, annenle baban aradan önce kalkamayız demişlerdi de… Kalbi sıkıştı. Bunu niye anlatıyorsun şimdi? Hiiiç, aklıma geldi. Altına kaçırdığında… Sus, utanıyorum. Utancın neden? Altına kaçırdın diye mi, annenle baban el âleme rezil oldun dediği için mi? İşemek doğal… Benim için en iyisini istiyorlar, o kadar. O günden sonra, altıma kaçırmadım asla. Kendimi rezil edecek hiçbir şey de yapmadım bir daha. Hı hım, steril bir hayat, kobay sıçanlar gibi, onlar bile daha canlı ya senden. Deme öyle. Haydi, silkin de kendine gel, yan gelip yatamayacağın kadar güzel bir hava var dışarıda. Kalkamıyorum. Kollarına baktı. Diit diit diit diit. Demek bu yüzden… Bağlıyım baksana. Sök onları. Sonra? Üff, sonrasını düşünme bir kere de. Sök işte. Kımıldamadı. Aman sen de, kırlara koşarız belki. Ama unutma beni, tamam mı?

Eli çekmeceye uzandı usulca. Annesiyle babasının çatal kaşık sesleri. Haydi. Kâğıtları çıkardı. Yakalanırsam? Ne olacak yakalanırsan? Onları üzmek… Üzülmezler merak etme. Onların istediği… Senin istediğin? Dit dit dit. Kulakları yanıyordu. Mavi çizim kalemi. Bembeyaz, boş kâğıtlar. Kalkacaktı. Yatağın kenarında yaylandı. Çarşafa yapışmadı elleri. Yatak salıverdi onu. Demedim mi sana kalkarsın diye? Tuvalete koşup kapıyı kilitledi arkasından. Klozete oturur oturmaz kaleme sarıldı. Başta tutuk tutuk. Sonra su gibi. Dit dit dit dit. Aferin, işte böyle! Unutmamışım, inanabiliyor musun? Küçük küçük mavi çiçekler, beşerli taç yapraklar birbirine sokuldu çoğalırlarken. Öyle çoğaldılar ki sayfalar yetmez oldu. Dit dit dit dit dit. Baksana şunlara, elimi uzatsam alabilirim. Güldü. Son sayfaya bir çocuk çizmeye başladı. Çayın soğuyor, nerelerdesin? Kalem duraladı kâğıdın ortasında. Hayır, devam et, devam… Kalem yeniden hareketlendi. Çocuğun başı, omuzları, gövdesi, sol kolu, koşar haldeki bacakları, koca bir unutmabeni bahçesine uzanan sağ kolu. Dit dit dit dit dit dit. Kapı tık tık. İyi misin? İyi mi? Hiç olmadığı kadar. Hiç olmadığın kadar. Dit dit dit dit dit dit. Kapı daha sert tıklandı. Sonra tıklar yumruk seslerine dönüştü, iki kat hızlandı. Çıksana dışarı, kahvaltı et, işe geç kalacaksın. Hayır, hayır, hayır. Gün boyu oturabilirim burada. Dit dit dit dit dit dit dit. Niye üzüyorsun bizi? Haydi… Anahtar sesi. Yedek anahtarlar. Kendime ait birkaç dakika. İç çamaşırını çekti. Ellerini yıkamaya yeltendi, vazgeçti. Kâğıtlarına sarıldı. Göğsünde sımsıkı. Dit dit dit dit dit dit dit. Kapı açıldı. Lavaboya geriledi. Bilmeliydik. İstediğin her şeyi vermedik mi? Neden? Başını hızlı hızlı sağa sola salladı. En gerektiği anda yine tek başına. Hani bırakıp gitmeyecektin? Resme baktı, çocuğun unutmabeni toplamaya hazırlanan eline. Yaklaşmayın! Dit dit dit dit dit dit dit. Niye bize düşmanmışız gibi davranıyorsun? Ufak ufak klozete yaklaştı tekrar. Sifona bastı. Sular güldür güldür akarken attı kendini içine.

Dit dit dit dit dit dit dit dit! Hastayı kaybediyoruz. Dozu artıramaz mıyız? Daha şimdiden otuzar miligram kattım hanımefendi. Başka bir dozu kaldırıp kaldıramayacağını bilemiyorum. Damardan verilen anestezikler doğrudan kana karışır, riski alamam. Seneler süren emeğimiz gidiyor doktor bey! Beyefendi, elimden geleni yapıyorum. Ama böyle vakalarda gerileme ihtimali her zaman mevcut. Dit dit dit dit dit dit dit dit. Tonlarca ağırlıktaki gözkapaklarını araladı. İnsanı ezen, ağır bir koku, tek renkli oda ve… kollarındaki kablolar. Kalkmak şöyle dursun, damarlarına akan sıvının ağırlığıyla kımıldayamadı bile. Şimdi ne olacak? Ben de bilmiyorum. Yok mu bir çare buna? Aslında… var bir yöntem… ama hayır. Lütfen, nedir? Hoşuma gitmiyor konuşulanlar. Benim de. Elimi tut. Niye? Tut işte. Nasıl desem, biraz tartışmalı… kökten tek çözüm. İstediklerimizi yapacaksa razıyız. Daha sıkı tut elimi, bırakma. Neler oluyor? Bizi ayıracaklar. İmkânsız… Hatırla! Kırları, çamurları, solucanları, unutmabenileri. Unutma beni! Unutma beni. Uuunnnuuutmaaaaaaa… Unutmamalıyım, unutmamalıyım, unutmamalıyım, unutmamalı, unut, u… Diiiiiiiiiiiit. Gözlerini açtı. Annesiyle babasının şefkatle gülümseyen yüzleri. İçine bir sıcaklık yayıldı. O da gülümsedi. Belli belirsiz dudak kımıltısı. İşe gitmeliyim.

Unutmabeni

by on 23:16:00
* Edebiyat Haber'de yayınlanmış bir öyküm:  http://www.edebiyathaber.net/tugce-aytesten-unutmabeni-adli-oyku/ Beni gene unutmaya ba...

“Bilmem ne demeye gelir

Bu denli üzgün olmam;

Kadim zamanlardan bir masal,

Aklımdan hiç çıkmayan.”[1]


Ohh buranın havası gibisi yok valla. Denizin taşıdığı bu koku, hem tanıdık hem yabancı, biliyorum da hatırlamıyorum ya da bilmesem de neredeyse hatırlayacağım. Hafif meltem, yüzü melekler gibi okşarken… Masmavi gökyüzü, alacalı suların üstünde tekneler, martılar, karabataklar… Ba ba baba o oraya ya ni ni niye gi gi gire giremiyoz? Minik işaret parmağı kayalığın üstündeki beyaz badanalı deniz fenerine zıpkın gibi doğrulmuş. Çünkü başkası yaşıyo orada, o da kimsenin girmesine izin vermiyo. Nnne ne ka ka dar bü büyük di di mi! Haha, şimdi öyle geliyo sana. Ki kim ya ya ya yaşıyo orda? Çoook yaşlı bi adam. Sakalı boyundan uzun diyolar. Zamanında bir denizkızına âşık olmuş güya. Ama neticede balığa güven olur mu? Bugün var, yarın yok. Adamcağız kapatmış kendini fenere. O gün bugündür yüzünü gören yok. Çocuğun ağzı kocaman, esmer yanakları heyecandan al al. Barakanın çatısı eskiden daha mı kırmızıydı? Yakında kırmızı demeye bin şahit isteyecek, iskele de çürümüş sanki… Dalgacıklar kayalığa nasıl da usul usul sokuluyor bugün… Kayalıktan aşağı sarkıtmıştı bacaklarını, pantolonunu kıvırmıştı dizlerine kadar. Gür, kıvırcık sakalının altında kaç seneyi saklıyordu acaba? Ne çok genç ne de çok yaşlıydı. Elleri kucağında, parmakları birbirine denizci düğümü gibi dolanmış, çözülemez gibi. İç geçirdi sıkışan yüreğini gevşetebilmek için, gözleri ufuktan milim ayrılmadı, görünmez gözyaşları denizden tuzlu…


“Soğuk ve kararıyor hava,

Sakin sakin akarken Ren;

Parıldıyor dağların zirveleri,

Akşamleyin güneş ışığında.”


Yosun tutmuş mudur iskelenin küt, tahta bacakları? Tutmuştur herhalde, şuralarda su koyu koyu zaten, kim temizleyecek tekne motorlarına dolanmasın diye… Ba ba baba, o onları na na napıcan? Atıcam napayım, motora dolanırsa al başına iş! Asıl sen neler yapıyosun bakalım? Babanın kirli sakalına yakıştı gülümseme. Nasırlı elleri çocuğun karman çorman saçlarını okşadı gitmeden önce. Öff burda beyaz taş bulmak ne zor… Onun feneri de rengârenk olsun canım! Siyah beyaz, sarı sarı, şeffaf, koyu yeşil. Be be benim fe fe fenerim daha gü güzel olcak. Fener için ışık lazım. Işığı nasıl halletmeli? Ayna… Ayna olmaz. Denizden değil o. Denizden bir şey… Kabuk, deniz kabuğu tabii ki de. E en gü gü güzelini koyucam te te tepeye! Kaç saat, kaç gün bekledi öyle tepede, kendi de bilmiyordu. Karanlık bastırdığında feneri yakmak için giriyordu, o kadar. Bencil olmamaya zorlamıştı kendini. Dünyada tek o yoktu ya! Fener yanmalı, tekinsiz sulardaki emekçiler kayalık burnu görmeliydi. Hiçbir şey yiyip içmez olduğu söylentisi alıp yürümüştü. Arada kapının önünde bulurdu bir şeyler; çiğ ya da pişmiş balık, su dolu bir tas. Ne zaman biri aşağıdan eliyle selam verse ruhu daralır, bilirdi ki yanına gelmeye yeltenecek. Gelip de soru sormaya kalkan olursa başını çevirirdi. Bu meraktan bıktığında, aynı zamanda ümidini kestiğinde gözlerini ufuktan kaçırdı, yaşıyormuş gibi yapacağı yere girdi ardından kapıyı çekerek. Zaten kararmış dünyasını güneşten de mahrum bıraktı.


“Oturuyor genç kızların en güzeli,

İşte orada, tüm zarafetiyle;

Göz kırparken altın mücevherleri,

Tarıyor sapsarı saçlarını.”


Nu nu nusret a a amca me me meraba. Ba ba baba a a acıktım. Sabret azcık, git oyna. KÜT! Çürük tahtalı kapı kaç küt’e yenik düştü de yenilendi o zamana kadar. Napçan Barbaros paşa? Nereye kadar gider bu böyle? Şişşt çocuk duyucak. Bakıcaz icabına. Git Neriman’la konuş. Kim bilir kimden peydahladı da seni saf gördü bıraktı kapının önüne. Aa Nusret deme öyle! Evladım o benim. Teknen teknelikten çıktı çoktan, tamir etsen artık edilmez de. Kendi karnını zor doyuruyosun. Oğlumu doyurcam da okutcam da. Koşarak daracık kıyıya indi. Yüreğine çöreklenen sıkıntıyı sık sık soluk alıp vererek hafiflemeye çalıştı ama nafile. Bir süre iskelenin üstünde durdu. Deniz fenerinin ardında günbatımı. Burnunu sildi koluna. Kendi fenerinin yanına gitti. Hâlâ çatısız. Yeri eşeledi sabırsızlıkla. Deniz yine hiç kabuk getirmemiş. Deniz balık da getirmemiş. Deniz getire getire yosun getirmiş. Yosun yenmez, para etmez… Se se sevmiyorum se se seni pis de deniz! Denizi benim kadar seven zor bulunur. Nasıl sevmeyeyim? Gecesi ayrı güzel, gündüzü ayrı. Yakamozları seyretmek yok mu? Keşke fenerin ışığı yansa hâlâ. Bu fırtına da nereden çıkmıştı? Dalgalar kocaman balıklar gibi vuruyordu teknenin gövdesine. Fener uzaktan da olsa görünüyordu, aşağı sağda da biliyor ki iskele var. Telaşa gerek yoktu, hava kararmadan akşamlık balığıyla dönerdi yuvasına. Ürperdi sonbahar serini üstündeki su damlalarını yalarken. Bir dalga. Balık kovası devrildi, üç beş küçük balık etrafa saçıldı, dümeni unutup yakalamak için atıldı ama tutabildiği bir tanesi de kaydı gitti ellerinden. Küfretti avazı çıktığı kadar. Tekne suda savrulurken dümene ulaşmak ne mümkün! Gözü ilerideki kayalığa ilişti bu hengâmede. O ara altın sarısı bir parıltı gördüğünü sandı. Bir dalga daha ve ardından çatırtıyla birlikte güverteye dolan sular. Tekne… Fener… Baba yadigârı tekne… Fener… Ekmek teknesi… Fener… İpek gibi bir ses çalındı kulağına, dizlerinin bağı çözüldü. Bıraktı kendini ıslak tahtaların üstüne. Sonu böyle mi gelecekti? Efsanelere masal deyip kulak tıkamıştı. Ya şimdi… Hayır, kapanmamalıydı gözleri. Kıçta bir çift el.


“Altın tarakla tararken saçlarını,

Söylüyor da şarkısını;

Melodisi muhteşem,

Muazzam olan.”


Çarşaf gibi denizde, ötede bir kıpırtı. Suyu hareketlendiren ne? Deniz bir de kaya mı getirmişti yoksa? Koyu bir şey. Kesin kaya… A a ama yü yük yükseliyo! Ona doğru. Bembeyaz bir alın, yosun yeşili gözler, düz bir burun, dolgun pembe dudaklar, narin bir çene, incecik bir boyun. Ba ba ba! Baba? Sesi boğazında düğümlendi. Sırtını fenerinin yanında, kayaya yasladı. Efsunlanmış gibi de kaldı öylece. Selvi misali, solgun, çırılçıplak bir vücut. Upuzun, pırıl pırıl, sapsarı saçları az evvel sudan çıkmamışçasına dalga dalga. Sağ avucunu sıkmış. Sol elinin işaret parmağını burnuna götürüp sus işareti yaptı ona. Bütün parmaklarının arası hafif perdeli. Omuzları ve ellerinin üstündeki pulların batan güneşte cansız cansız parıltısı. Başını eğip saçlarını çakıldan fenere doğru silkelemeye başladı. İnci yağmuru! Kimi fenerin içine, kimi çakılların, kimi de yabani otların arasına. Sağ eliyle oğlanın elini tuttu. Dudaklarını alnına değdirdi. Buram buram tuz kokan, soğuk ama yüreğe ılık ılık akan dudaklar. Sonra doğrulup arkasını döndü. Tıpkı geldiği gibi, yavaş yavaş yitti denizde. Ufuk çizgisi silinirken yerle gök arasındaki farkı da alıp götürdü beraberinde. Deniz fenerinin kapısı mı açılmıştı? Eline baktı, içi mineli mi mineli bir deniz kabuğu. Sesi boğazını ittirip özgür kıldı kendini. Babaaa! Baba? Bir daha denedi. Baba! Ah, şaşkınlıkla kadına teşekkür bile edememişti. Bari el sallayabilseydi… Babacım, gelsene buraya!


“Küçük teknesinde denizci,

Kavradı onu güçlü bir iç çekişle;

Görmez oldu kayalığı,

Yukarısıydı tek gördüğü.”


Dünya üstünde daha yeşil gözler olamazdı herhalde. Kusursuz, çırılçıplak bir güzellik kadına aç bu bedene yaklaşınca… Kendini onun kollarına bıraktı… İskelenin yanındaydı gözlerini açtığında, ıslak, buz gibi, yorgun ama… Fenerin ışığı deliyordu karanlığı. Oğlum nerden buldun bunları? Denizdeki kadın getirdi. Denizdeki kadın? Konuşman? İnciler? Allaam sen aklıma mukayyet ol. Oğlum doğruyu söylesene. Gerçekten böyle oldu baba. Kurt kocayınca köpeğin maskarası… İyi de inciler? Her yere saçılmış incileri toplarken çok da ardını aramadı babası. Yine yakıştı ona gülümseme. Ne yakışırdı ona gülümseme… Ufuk çizgisi iyice belirginleşiyor, birazdan gün büsbütün doğar. Babamla seyredebilseydim, ona şehirde, okulda, işte neler yaptığımı anlatabilseydim… Küçüklüğümde kocaman bir kale gibi görünen bu fenerde parmaklarım geziniyor şimdi. Pencereye kadar… Pencere dediysem… Betondaki kare bir boşluk artık. Kaç basamak çıktım buraya kadar? Başımı uzatsam aşağıyı görebilir miyim acaba? İncilerin döküldüğü günün sonunda ölüsü bulunan, sakalı boyundan uzun, asırlık adamdan bir iz bulsam… Tek şahidim… Yokluğuyla bile beni anlıyor adeta. Pantolon cebimdeki deniz kabuğunda elim. Ömrüm tükenmeden bir şansım olur mu benim de? Gözlerim ufukta, bekliyorum.


“Tamamen yuttu dalgalar,

Sonunda denizciyle tekneyi;

Bütün bunları da hep

Lorelei yaptı şarkısıyla.”


[1] Heinrich Heine’nin Lorelei efsanesini anlatan Almanca şiirinden kendi çevirimdir.

* 3. Nihat Akkaraca Öykü Ödülü'nde ikinci olan öyküm.

Lorelei

by on 23:36:00
“Bilmem ne demeye gelir Bu denli üzgün olmam; Kadim zamanlardan bir masal, Aklımdan hiç çıkmayan.” [1] Ohh buranın havası gibisi...

Yirmi dört saat. Otuz beş saat. Kırk üç saat. Sessizlik.


Sait Faik ve Hayriye’nin anısına…

“Bir hişt sesi gelmedi mi fena.”

“Hişt Hişt!”

Başını kaldırıp etrafına bakındı. Boş sandalyelerde, yanıp sönen floresanda, yazıcının altındaki kağıt tomarında, mürekkep lekeli ajandasında aradı onu, bulamadı.
“Hâlâ burada mısın?”
Mantosuna davrandı. Belki de ceplerindeydi. Tiyatro oyunundaki gibi. Ama yoktu. Sadece bozukluklar. Bir de akbil. Usulca giyindi. Önünü iliklemedi. Bir adım atıp durdu. Geriledi. Ajandasına uzandı. Bir sayfa yırttı, avucunun içinde buruşturdu ve çöpe attı.
Açıkta kalan köşeden okunduğu kadarıyla: 8 Ocak.
***
“Hayriye! Kız Hayriye neredesin?”
“Geldim anne!”
Kısa saçlarında briyantinle özenle şekillendirilip başının iki yanına yapıştırılmış bukleleriyle çıkageldi Hayriye. Annesi ona şöyle bir bakıp başını iki yana salladı.
“Yarın misafirler gelecek sen hâlâ süs saltanat peşindesin. Şeref mi gelecek yoksa? Bak bu kadar işin arasında kaytarırsan yeminim olsun kırarım bacaklarını.”
“Hayır anneciğim, bir yere gittiğim yok.”
Uzun eteklerini toplayarak masanın başına geçti. Bir parmağının tırnak ucuyla masaya serilmiş pirinçleri ayıklamaya başladı.
“Şeref’in maksadı neymiş acaba? Nişanlılık bir sene sürer mi? Nişantaşı’nda adımız çıkacak vallahi. Kız ne öyle emanet gibi uçtan uçtan.”
Annesi mantosunu giyip önünü ilikledi. Başına örtüsünü geçirip hafifçe sıktı. Hayriye’nin babası öldüğünden beri, kim bilir kaç senedir çalışıyordu. Hayriye’nin donuk gözleri hızlı ama beceriksiz biçimde çamaşıra gitmeye hazırlanan annesinin üzerinde.
“Süt almayı unutma. Kalanıyla da öğlenlik canın ne isterse. Haydin sağlıcakla.”
Annesi kapıyı arkasından çekti. Hayriye pirinçleri bırakıp pencereden onun gidişini seyretti. Akşama dönmek şartıyla olan gidişini. Pencereyi araladı. Soğuk bir rüzgâr, birkaç kar tanesi. Tanelerin eriyişini seyretti. Pencereyi kapattı. Annesi köşeyi dönmüştü.
“Hişt hişt!”
Saatli maarif takvime takıldı gözü: 8 Kânunusani 1936.
***
“Dijital performansın şirketlerin kaderini belirlediği bir çağdayız…”
Toplantı daha ne kadar uzayabilir? Dışarıda uçuşan karlar. Belli belirsiz çocuk gülüşmeleri. Şu an aşağıda onlarla olabilirdim. Basılmamış karlara basmayı özledim.
“Hişt hişt!”
İrkildi.
“Efendim?”
Bütün başlar ona çevrildi. Kırk yaşına kadar eline erkek eli değmemesiyle övünen muhasebe müdürü, ofise girdiği andan itibaren küçük çocuğunun her hareketini anlatan hesap yöneticisi, internet pazarlamasını kendi yaratmış gibi konuşan departman müdürü. Sen sadece uzmansın diye baktılar. “Sıpeşşıyaliiiiist”. Öyle de öleceksin. Otuz yıl sonra emeklilik maaşını almayı beklerken, bir bankanın ATM kuyruğunda.
“Arkadaşlar… Arkadaşlar! Aramızda konuşmayalım lütfen. Son bir mevzu daha var. Bazı arkadaşlarımız altı olduğu anda çıkmakta çok hevesli. Ama burası devlet dairesi değil. Müşterilerimiz artıyor malumunuz. E, bizlerin de daha fazla çalışması, daha fazla çaba sarf etmesi gerekiyor haliyle… Anlayışınız için teşekkürler.”
Yabancı olmadığım sözler. Bu taş bana. Peki ya maaş? Zam? Prim? Daha fazla çalışmam için sebep? Yazdıklarım görünmez, yazdıklarım zerre önemsiz. Söyleyin neden? Açık ofisin boğucu havasına dönüş. Açık pencerelerden içeriye esen fırtına; etrafta kimse yokmuşçasına kahkahalar, langırt sesleri, telefon konuşmaları. Bilgisayar ona, o bilgisayara bakıyor.
“Hişt hişt.”
***
Kapıda iki polis bir bekçi.
“Sizin Hayriye adında bir kızınız var mı?”
“Var.”
Olayın anlatıldığı ağır dakikalar.
“Vallahi memur beyler. Hiçbir şey demedi daha önce. Sakin ve aklı başında bir kızdır. Babası öldükten sonra hem ana hem baba oldum ona. Bir yaşından beri. Kimsesi yok. Bir ben varım, bir de Bakırköyü’nde nişanlısı Şeref var. Siz de biliyorsunuz zaten.”
Kudret’in gözü masanın üstündeki nota takıldı. “Alıp başımı gidiyorum.” Yaşlar boşandı. Kızına ne yapmıştı da böyle ansızın çekip gitmişti?
“Kadıköyü’nden de çıkmamış değil mi? Hiç evden çıkmazdı ki. Yol yordam da bilmez benim kızım. Ah yavrum, neler geldi başına? Kıymadın ya canına?”
“Sakin olun Kudret Hanım. Henüz hiçbir şey belli değil.”
“Yirmi üç gün oldu. Ne yapar ne eder tek başına? Çok saf ve temiz kalplidir. Art niyetli insanların oyununa gelmesin sakın! Allah’ım sen koru Yarabbim!”
Hayriye’nin aldığı süt masadaydı. Neler düşünmüştü? Beni aramaya çıkmıştır muhakkak. Bekledim. Meraklandım. Komşularda aradım. Bulamadım. Ah be evladım! Sen evlenecek, ben de rahat yüzü görecektim. Ah Hayriyem!
***
Size de olur mu? Bazen tüm acun üstünüze üstünüze gelir. Her yer hava doluyken nefes alamazsınız. Görünürde hiçbir mesele yokken. Buna şükür demeniz gerekirken. Belki de fazla gelir bütün bunlar. Belki de ne yapsanız ait hissetmezsiniz.
Annemi seviyorum. Hain bir evlat sanmayın beni. Babamın vefatından sonra yıllarca hep tek başına korudu kolladı beni. Ama kendimi bir vesile gibi hissetmekten kendimi alamadım. Ev işlerine yardım et. Bir de evlilik çıktı başıma! Şeref iyi çocuk, yakın zamanda nişanlandık. Daha yeterince tanımıyorum bile. Annemi aldı bir vesvese. Nişanlılık bu kadar uzun sürer mi bilmem ne. Korkuyor. İliklerine kadar hem de. Bunca yıl çabalamasının mükafatını almak istiyor. Ben evlenirsem o rahat.
Kimim ben? Hayriye. Yedi harf. O kadar. Kudret’in kızı. Şeref’in nişanlısı. Hayırlı kısmet. Yuva kuşu. Hanım hanımcık. Saf ve temiz. Sıfatlarınız sizin olsun. Ben alıp başımı gidiyorum.
“Hişt hişt!”
Takvim yaprağından mı? Süt şişesinden mi? Neredense nereden… Uzun uzadıya bir planım yok. İçeride bulduğum müsvedde kâğıda bir not, o kadar. Çantamı kaptığım gibi dışarı.
Beşiktaş İskelesi’ne yürüdü. Yarım saatten ne az ne çok. Kar soğuğu yüzünü yalayıp geçti. Kadıköy tabelası. Vapur birkaç dakikaya kalkıyordu. Hafif topuklu ayakkabılarının izin verdiği ölçüde koştu.
“Hişt hişt!”
Pencere kenarında oturan bir kadını gözüne kestirdi. Yanına oturdu. Vapur hareket etti, gerisinde köpük köpük sular bırakarak.
“Affedersiniz. Bunu biraz tutunuz, ben şimdi geleceğim.”
Kadın, Hayriye’yi bir daha görmedi. Vapur bir eksik mi bir fazla mı yanaştı, kimse bilemedi.
***
Şımarık mıyım? Onca aç, onca işsiz varken… Küçük şeylere mi takılıyorum? Herkes… herkes hayatından memnun burada. Sadece bir iş sahibi görünmek için gecelere kadar çalışabilirler. Sonu her an gelebileceği halde sonsuzmuş gibi yaşanan hayatlar. Saate baktı. Sözde mesainin de gerçek mesainin bitmesine de çok var.
Kafası iki dakika daha fazla iş yapacak durumda değil. Gürültüleri duymamak için kulaklıklarını taktı. Müzik oynatıcı son ses. İlk çıkan şarkıyı değiştirmedi.
Life is a mystery (Yaşam bir gizem)
Everyone must stand alone (Herkes tek başına ayakta durmalı)
I hear you call my name (İsmimi çağırdığını işitiyorum)
And it feels like… home (Ve bu… aynen evim gibi)
Meşgul görünmeli. Sevdiği siteler. Web tarayıcısında bir sayfa.
23 gündenberi haber yok
Hayriye adında bir kız ortadan kayboldu
Kız “Alıp başımı gidiyorum” diye bir tezkere bırakmış
Nişantaşında Meşrutiyet mahallesinde Sütlü sokağında 10 numaralı evde oturan Hayriye adında yirmi yaşlarında bir genç kız yirmi üç gündenberi kayıptır.

Polis tahkikata devam etmektedir. Keyfiyet Hayriyenin nişanlısı Şereften de sorulmuş, Şeref bayramdan sonra bir defa Hayriyenin ziyaretine gittiğini ve bir daha görmediğini söylemiştir.
Ekrana bakakaldı. Yaşından çok daha olgun görünen, üstünde ağır mantosuyla gitmeye hazır görünen bir kadının fotoğrafı.
“Hişt hişt.”
Hayriye’nin ağzının kımıldadığına yemin edebilirdi.


* Esin kaynağı olduğu için 5harfliler’e teşekkürler: http://www.5harfliler.com/alip-basimi-gidiyorum/

Alıp Başımı Gidiyorum

by on 00:54:00
Sait Faik ve Hayriye’nin anısına… “Bir hişt sesi gelmedi mi fena.” “Hişt Hişt!” Başını kaldırıp etrafına bakındı. Boş sandalyel...